« Akyol/Matzke Tartışması, II. Bölüm | Ana Sayfa | Yeniden İslam ve Kapitalizm Üzerine »

September 05, 2006

Hücrenin Dünyasına Yolculuk

Hücreden bir kesit

Akıllı Tasarım (AT) teorisinin ortaya çıkmasını sağlayan en önemli bilimsel buluş, canlı hücresinin yapısıdır. Ne Darwin ne de 1940'larda onun teorisini güncelleyen neo-Darwinistler, hücrenin yapısı hakkında kayda değer bir bilgiye sahiptiler. Bu nedenle, yaşamın fizik ve kimya kanunlarının bir ürünü olarak "kendiliğinden" kolayca ortaya çıkabileceğini, bir "tasarım" gerekmediğini varsaymışlardı.

Hücre, 20. yüzyılın ikinci yarısında açıldı. DNA'nın yapısı 1953'te çözüldü. Hücrenin içindeki "moleküler makinalar" 60'larda ve 70'lerde keşfedildi. Ortaya çıkan tablo, AT teorisinin öncülerinden sayılan Yeni Zelanda'lı moleküler biyolog Michael Denton'un ifadesiyle, "insanoğlunun sahip olduğu tüm teknolojik yapılardan daha ileri bir teknoloji"ydi.

AT teorisyenleri hücrenin söz konusu kompleksliğini sıkça dile getiriyorlar, ben de yazı ve konuşmalarımda belirtiyorum. Bu kompleksliği görebilmek için herhangi bir moleküler biyoloji kitabını okumak iyi bir başlangıç olabilir. Ancak "bir resim bin kelimeye bedeldir" ve resimden de daha iyisi hareketli görüntüdür. Bu sitede işte tam böylesi bir görüntü, harika bir bilgisayar animasyonu var. Bir hücrenin içindeki kompleks mekanizmalardan bazılarını gösteren bu 8 dakikalık film, gözle göremediğimiz dünyada neler yaşandığına dair iyi bir izlenim veriyor. Ve unutmayın, bu filmde gördüğünüz işlemlerin benzerleri, vücudunuzdaki trilyonlarca hücrede her saniye gerçekleşiyor.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: September 5, 2006 01:16 AM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Gerçekten muhteşem bir sanat,tasarım. Karşısında kendini toz zerresinden aciz hissetmenin ne demek olduğunu açıkca kavratan bir animasyon.Bu bilgilendirici sunuma birde benim çook beğendiğim diğer bir animasyonla zenginlik katmak istiyorum.Graduate School of Frontier Biosciences, Osaka University'den Professor Keiichi NAMBA ve ekibi Akıllı Tasarımın en ünlü örneği Bacterium Flagella'nın 3D animasyonunu yapmışlar;Profesörün uzmanlığıda nanoteknolojik yapılar.Bu anismasyon ve belgeselin yapımındaki emek inanılmaz.
http://www.nanonet.go.jp/english/mailmag/2004/files/011a.wmv
faklı kaydet yaparsanız 35 mb lık dosya size yaklaşık yarım saatlik muhteşem bir belgesel vadetmekte.Bakın çalışmaya katılanların biri hariç hepsi Japon hepsi büyük olasılıkla Budist yada şintoist yani öyle karşı kutup Evangelist Yahudi yada ateist değil.Din ve bilim diyaloğuna nispeten en 'subjektif' nesnel bakabilen insan topluluğu Japonlardır .Bilimsel dürüstlüklerinden de şüphemiz yok.Zaten Profesör Akıllı Tasarım üyesi falanda değil ayrıca belirtmek isterim.İngilizcesi olanlar Profesörün konuşmasını ve yapılan çalışmanın büyüklüğü ile ilgili verileri iyi dinlesin.Formula 1 araçlarında(elimizdeki en karmaşık ve en optimum insan yapısı makinler dersek abartmış olmayız) olmayan 20.000 R.P.M(1 dakkadaki motor dönüş hızı) eğer tek hücreli amip benzeri bir canlıda var ise bunun Neo-darwinci saçmalığı mutasyonlu birikim yada doğal seçilimle oluşamayacağını mühendislikle alakası olan herkes rahatça görebilir.Zaten bu yapıların ortaya çıkmasıda 'Reverse Engineering' 'yani tersine mühendislikle gerçekleşebiliyor:)

İnşallah buna benzer 'bilimsel çalışmalar' ülkemizin vergilerinden faydalanıp Darwinci güruhu çoğaltmak için ucuz kitap basmaktan başka iş bulamayanlar tarafından gerçekleştirilir.Nano teknoloji çalışmaları bakın nerde biz nerdeyiz?Mustafa Akyola tektrar böyle bir animasyonu görmemizi sağladığı için ayrıca teşekkür ediyorum.Benim verdiğim animasyonla beraber izlendiğinde kafalardaki çoğu süpheyi bertaraf edebilecek kadar açık görüntüler, süslemeden laf ebeliğinden,sofistlikten uzak sadece görüntüler,apaçık ve ders dolu...

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: September 5, 2006 02:03 AM

Gercekten muhtesem goruntuler. Lakin sekiz dakika degil uc dakika suruyor, hepsini gorebilecegimiz bir link bulan olursa yaziversin..

Yazan: FK Tarih: September 5, 2006 04:15 AM

ABD' de AT teorisine karşı çıkan dini çevreler; adı geçen teoriyi moleküler alanda tasarımı ve tasarımcıyı kabul etlmekle ama makro alanda hiçbir şey söylememekle suçlamakta ve eleştiri oklarını Behe 'ye yöneltmektedirler.

Ayrıca hücredeki mükemmelliyetçiliği izah etmek için AT teorisine ihtiyaç yok ki,Tek Tanrılı dinler zaten bunu söylüyor.

Saygılar

Yazan: can Tarih: September 5, 2006 08:32 AM

Hem Mustafa Bey'e hem de Mustafa Ajlan Bey'e çok teşekkürler.

Muhteşem görüntüler. Moleküler işçilerin nasıl yürüdüğünü ne güzel göstermişler. Bakteri kamçısını evrimleştirmek için feci karın ağrıları çeken Matzke'ye Allah kolaylık versin. :-) Zihni bir takım önyargılarla perdelenmemiş herkes aslında gerçeği görmekte. Tasarım o kadar açık ki bunun üzerine tartışmak bile aslında yersiz.

Bir kaç bilimadamının hücre ve yaşamın başlangıcı hakkındaki görüşlerini aktarayım bende..

Moleküler biyolog Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis adlı kitabında hücrenin bu kompleks yapısından şöyle söz eder:

Hayatın moleküler biyoloji tarafından ortaya çıkarılan gerçekliğini kavrayabilmek için, bir hücreyi yaklaşık bir milyon kez büyütmemiz gerekir, ta ki çapı 20 km'ye varsın. Bu durumda hücre, New York ya da Londra gibi büyük bir şehri kaplayacak boyutta dev bir uzay gemisine benzeyecektir. Bu durumda karşımızda benzersiz derecede kompleks bir sistem ve kusursuz bir tasarım olduğunu görürüz. Hücrenin yakınına gelir de onu incelersek, üzerindeki milyonlarca küçük kapıyla karşılaşırız. Aynen bir uzay gemisinde olabilecek otomatik kapılar gibi, bu kapılar sürekli olarak açılıp-kapanarak hücrenin içine ya da dışına yapılan madde akışını kontrol ederler. Eğer bu kapıların herhangi birinden içeri girersek, olağanüstü bir teknoloji ve şaşkınlığa düşürecek bir komplekslikle karşılaşırız. Her türlü insan yapımı ürünün çok üstünde olan bu teknoloji, bizim yaratıcı zekamızı fazlasıyla aşar. Bu sistem, "tesadüf" kavramının her anlamda tam bir antitezini oluşturmaktadır

Evrimci bir bilim adamı olan W. H. Thorpe:

Canlı hücrelerinin en basitinin sahip olduğu mekanizma bile, insanoğlunun şimdiye kadar yaptığı, hatta hayal ettiği bütün makinelerden çok daha komplekstir." demektedir.

Chandra Wickramasinghe, hayatın tesadüflerle doğduğuna on yıllar boyunca inandırılmış bir bilim adamı olarak düşüncelerini şöyle anlatıyor:

Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu... Ama şu anda, Yaratıcı'ya inanmayı gerektiren açıklama karşısında, öne sürülebilecek hiçbir akılcı argüman bulamıyorum... Biz hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz, tesadüfi karmaşalar değil.

Michael J. Behe, Darwin's Black Box (Darwin'in Kara Kutusu) adlı meşhur kitabında canlılıktaki kompleksliğin keşfedilmesinden şöyle söz ediyor:

1950'lerin ortalarından beri biyokimya bilimi, moleküler düzeyde yaşamın çalışmalarını açıklığa kavuşturmaktadır. Darwin, 19. yüzyıldaki gelişim derecesiyle bilim; görme, bağışıklık sistemi veya hareket mekanizmaları gibi sistemlerin işleyişlerini dahi tahmin edemiyordu. Modern biyokimya ise bu ve benzeri fonksiyonları gerçekleştiren moleküllerin tanımlanmasına yol açtı. Önceleri, yaşamın temellerinin basit bir esasa dayalı olduğu düşünülmekteydi. Oysa bu beklenti artık tamamen yok olmuştur. Görme, hareket mekanizmaları ve diğer biyolojik fonksiyonların, televizyon kameraları ve otomobillerden daha az karmaşık olmadığı kanıtlanmıştır. Bilim, yaşamın kimyasının nasıl şekillendiğini anlayabilmek için oldukça büyük atılımlar yapmıştır. Fakat biyolojik sistemlerin moleküler seviyedeki hassas düzeni ve kompleksliği, bunların kökenlerinin açıklanması konusunda bilimi felce uğratmıştır... Pek çok bilim adamı kendilerine fazlaca güvenerek, açıklamaların çoktan ellerinde olduğunu öne sürmüştür. Veya çok yakında bu açıklamalara ulaşacaklarını söylemişler fakat profesyonel bilim literatüründe iddialarına bir destek bulamamışlardır. Daha önemlisi, sistemlerin kendi yapıları incelendiğinde, yaşam mekanizmalarının Darwinist bir yaklaşımla asla açıklanamayacağı ortadadır.13

Peki hücrenin içinde bu denli kompleks olan ne vardır? Behe, sorunun cevabını şöyle özetler:

1950'lerden kısa bir süre sonra bilim, yaşayan organizmaları meydana getiren moleküllerin bir kısmının özelliklerini ve şekillerini belirleyebilecek bir noktaya geldi. Yavaş yavaş, uzun çalışmalar sonucu pek çok biyolojik molekülün yapısı keşfedildi ve bunların çalışma yöntemleri sayısız deney ile kanıtlandı. Toplanan sonuçlar ise yaşamın makineler üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Bu makineler, moleküllerden oluşmuştur! Moleküler makineler yüklerini hücre içindeki bir yerden diğerine, yine diğer moleküller tarafından meydana getirilen "anayollar" ile taşırlar. Bu arada diğerleri hücreyi bir şekilde sabit tutabilmek için kablo, ip ve makara göreviyle hareket ederler. Makineler hücreye ait şalterleri açıp kaparlar, bazen hücreyi öldürürler veya aksine gelişmesini sağlarlar. Güneş enerjisiyle çalışan makineler fotonların enerjisini ele geçirir ve bunları kimyasal maddeler içinde saklarlar. Elektrikli makineler, akımın sinirlerden geçmesini sağlar. Üretim yapan makineler kendileri gibi başka moleküler makineleri inşa ederler, ve kendilerini de. Hücre, makineler kullanarak yüzer, makinelerle kendisini kopyalar, makinelerle beslenir. Kısacası, oldukça kompleks olan moleküler makineler her türlü hücresel işlemi kontrol ederler. Yaşamın detaylarının ince ayarı yapılmıştır ve sonuçta yaşamın makineleri oldukça komplekstir.

[..]

Son kırk yıl içinde modern biyokimya hücrenin sırlarının önemli bir bölümünü ortaya çıkardı. Bunun için harcanan emek ise gerçekten çok büyüktü. On binlerce insan, bu sırları bulmak için yaşamlarını laboratuarlardaki uzun çalışmalara adadılar...

Hücreyi araştırmak için gerçekleştirilen tüm bu çabalar, çok açık bir biçimde, bağıra bağıra, tek bir sonucu veriyordu:

"Dizayn!" Bu sonuç o denli belirgindi ki, bilimin tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak görülmeliydi... Bu zafer on binlerce insanın "Eureka (buldum)" çığlıklarıyla bu büyük buluşu kutlamalarına yol açmalıydı...

Ama hiçbir kutlama yaşanmadı, hiçbir sevinç ifade edilmedi. Aksine hücrede keşfedilen büyük karmaşıklığın karşısında, utangaç bir sessizlik hakim oldu. Konu halka açık bir ortamda gündeme getirildiğinde, çoğu bilim adamı bundan rahatsız oluyorlar. Kişisel diyaloglarda ise biraz daha rahatlar, çoğu keşfettikleri açık gerçeği kabul ediyor, ama sonra yere bakıp başlarını sallıyorlar ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyorlar.

Peki neden? Neden bilim dünyası, keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor? Neden ortaya çıkan açık dizayn entelektüel eldivenlerle kenarından tutuluyor? Çünkü bilinçli bir dizaynı kabul etmek, ister istemez Allah'ın varlığını kabul etmeyi çağrıştırıyor onlara..

Bir garip şey de şu. Darwinistler çoğu zaman kraldan fazla kralcı oluyorlar. Bugün okul kitaplarında hala, geçersizliği çoktan açığa çıkartılmış Miller deneylerinin aminoasit oluşturduğu dillendirilir durur.(kaldı ki aminoaisit sadece bir proteinin yapıtaşıdır. Bir protein birçok aminoasitten oluşur. Bir hücre ise ortalama 2000 proteinden meydana gelmekte.Organize olmaları ve görev dağılımları da cabası.) John Horgan da The End of Science adlı kitabında, sonradan geçersizliği ortaya çıkmış ünlü Miller Deneyi'nin sahibi Stanley Miller'ın, son dönemlerde ortaya sürülen hayatın kökeni hakkındaki teorileri son derece anlamsız bulduğunu ve küçük gördüğünü şöyle anlatıyor:

İlk deneyinden yaklaşık 40 yıl sonra Miller bana, hayatın kökeni bilmecesini çözmenin kendisinin ya da başka herhangi birinin düşündüğünden çok daha zorlaştığını söyledi... Miller, "anlamsız" veya "kağıt üstü kimyası" adını verdiği, hayatın kökeni ile ilgili yeni tezlerden hiç etkilenmemişe benziyor. Bazı hipotezleri o kadar küçük gören bir tavır takındı ki, onlarla ilgili görüşlerini sorduğumda, kafasını salladı, iç geçirdi ve kıs kıs güldü, adeta insanlığın ahmaklığının farkına varmışcasına... Stuart Kauffman'ın otokataliz teorisi de bu kategoriye girmekte. Miller, "Bir bilgisayarda denklemler hesaplamak bir deney teşkil etmez" diye burun kıvırdı. Miller, bilim adamlarının nerede ve ne zaman hayatın başladığını hiçbir zaman kesin bir biçimde bilemeyeceklerini de onayladı.

Anlayana sivrisinek saz değil, orkestra..

Yazan: Suat Öztürk Tarih: September 5, 2006 11:49 AM

Suat Bey,

Iktibaslariniz icin tesekkürler. Hücredeki tesadüf
üstü hârika faaliyetler karsisinda: "En büyük Allah'tir. O'ndan baska Tanri yoktur. Yaratis,
ancak O'na aittir!" demekten baska care kalmiyor.
Keske Darwinist ve ateistler de bu gercegi görüp
teslim olabilseler...

Hüseyin Avdic

Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: September 5, 2006 03:56 PM

Makale yazarinin butun dediklerine katiliyorum. [*]

Ve, yrica, onemli bir de sIr vermek istiyorum:

The Inner Life of a Cell, an eight-minute animation created in NewTek LightWave 3D and Adobe After Effects for Harvard biology students

Yani, seyredenler icin soyluyorum, seyrettiginiz sey bir animasyondu. Geliskin tekniklerle hazirlanmis bir cizgi film yani.

Malesef konusma effekti eklememisler --oyle olsaydi daha genis bir hayran kitlesi edineceklerini dusunmemis olsalar gerek.

Tasarim konusuna da cevap ilgili yazinin icinde vardi:

Basta, hikayeyi yazan, tasvir ve ilginc bir menkibe olmasini saglayan Alain Viel, Ph.D. [associate director of undergraduate research at Harvard University], {who wrote and guided the focus to include the essential processes that needed to be described to complement the curriculum and sustain an interesting narrative.} ardindan da tabii ki XVIVO ekibinden David Bolinsky ve Mike Astrachan... [digerlerini merak edenler icin, tercumenin geri kalanini baska bir arkadasin yapmasi gerek]

Gerci, yazinin herhangi bir yerinde, ya da animasyonu hazirlatan Harward Universitesinin mufredatinda bir 'Tasarim'in dikkate ya da ciddiye alindigina dair tek kelime mevcut degil. Yok.

Yok-mok... Bizi oyle seyler baglamaz.

Hem, kul-isi animasyonlar seyredip 'Tasarim' cikarmak varken okumaga ne gerek varmis ki..

[*] Benimki farkli. Isabetli bulmuyor, dogru oldugunu da dusunmuyorum. Bu yuzden katiliyorum.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 5, 2006 09:30 PM

"AT'ın ortaya çıkmasını sağlayan önemli buluş" lardan söz etmek pek doğru değil. Bu tür buluşları ilk insanlar bile yapmışlardı. Örneğin gözün bedenin en uygun yerinde olması AT için bir buluştur. Bunun için yeni buluş yapmaya gerek yok.

Darwinizmin 1940'larda güncellenmesi de söz konusu değil. Darwinizm her geçen gün yeni buluşlarla güncellenmektedir.

İnanç gözlükleri ile olaylara bakmak yanıltıcı olduğu gibi bilime inanç açısından bakmak tümden yanıltıcıdır. Bilimin yöntemi inancı bir kenara bırakmayı zorunlu kılar. Çünkü inanç açısından bakılsaydı, hiç bir araştırma yapmaya gerek kalmazdı. Bilim felsefeden, felsefe şüpheden doğmuştur. "Acaba her şey bize söylendiği, atalarımızın inanageldiği gibi mi? Gerçekten bizler balçıktan yaratılan Adem babamızdan mı türedik, yoksa şu bize çok benzeyen şempanze ile aramızda bir bağ olabilir mi?"

Görüldüğü gibi evrim fikri de AT kadar eski olabilir. Bilim günümüz itibariyle ne evrimi, ne AT'ı kesin biçimde kanıtlayamamıştır. Bu bir çaba ve tartışmadır ki, dünyanın son gününe, insanlığın son ferdine kadar sürecektir.

İyi ki de böyle... Her bilinmeyenin apaçık anlaşıldığı, açıklanmamış bilginin kalmadığı bir dünya çok sıkıcı olurdu. Ben hiç bir yazımda evrimin kesin bir gerçeklik olduğunu savunmadım. Yalnızca evrimi tümden çürütüp AT'ın kesin gerçeklik olarak ilan edilmesine karşı çıktım. Aynı şekilde AT'ın tamamen çürütülüp evrimin kesin gerçeklik olarak ilan edilmesine de karşı çıkarım. Bunu bilemezsiniz, kimse bilemez.

Şu var ki bilim yöntemi gereği açıklanamayan varsayımlara prim vermemek zorundadır. Çünkü bilimin yöntemi nedenseldir. Nedensellik bağıntılarını hiç bir belirsizlik boşluğu bırakmadan zincir gibi dizmek zorundadır. Her olguya bir neden göstermesi ve kanıtlaması zorunlu. Bundan başka bir yöntemle çalışamaz. "Bunun nedeni, açıklayamadığımız bir tasarımcı" diyemez. Bir adım daha geride bir nedeni daha bulmak için ölesiye çalışmak zorundadır. Nedenselliği kaldırın, bilim biter. Temeli dinamitlenmiş yapı gibi gümbür gümbür çöker.

Ha, felsefe yaparsınız, o ayrı. "Canım tamam da, her şeyin bizim gözlemleyebildiğimiz nedenlerden ibaret olduğu ne mâlum? Nedenselliğin ötesinde bir şeyler olamaz mı?" diye sorarsanız, bilimin alanından çıkmış, felsefeye adım atmış olursunuz ve bu noktada buyrun, istediğiniz spekülasyonu sonuna kadar yapın.

Konu ile alakasız ama, af tartışması inanç gözlüğü ile bakmanın sakıncalarından birini oluşturuyor. O başlık altında yazmam gerekirken, konu ile ilgisi bakımından burada kısaca değinmek isterim:

Kriminolojinin, adli tıbbın, psikoloji ve sosyolojinin gelişmemiş olduğu dönemde konmuş hukuk normlarını günümüze taşımayı önermek son derece sakıncalı olabilir. İçinde olduğumuz uygulamadaki yanlışlıklar, uygulayıcılardan kaynaklanıyor. Örneğin evrensel hukuka göre tammüden cinayetin tam karşılığı müebbed hapistir. Buna bundan başka ceza veremez, indirim yapamazsınız. Ancak hafifletici nedenler indirim sağlar. Ne bileyim, karısıyla yürüyen adama gelip birisi sataşmış, kocasının yanında karısına sarkıntılık etmiştir, bu ağır tahrik karşısında adam da onu öldürmüştür. Bu oldukça hafifletilecek bir ceza gerektirir. "Yine de kardeşim işi öldürmeye götürmesen iyi olurdu" deyip biraz ceza verilir yâni...

Günümüz hukuku kısası kabul etmiyor. Doğrusu da budur. Maksat, tammüden öldüren katili bir daha bunu yapmaya fırsat vermemek için ömrü boyunca insanlardan tecrit etmek. Ama afsız mafsız, kesin uygulanacak bu. Yoksa, ülkemizdeki gibi suyu çıkarılmayacak. Kısas gereksizdir. Ola ki suçsuzdur, adalet yanılmış ya da yanıltılıp idam edilerek gerçek örtbas edilmiş olabilir. Suçlu da ola ki pişman olup, temiz biri olarak hapiste ölür. Hemen kısas yapalım, diyetini verirse affedelim, bunlar modern hukuk açısından kabul edilemez şeylerdir. İşte anca Harran aşiretlerinde filan uygulanabiliyor bunlar hâlâ daha... Belki bir de Afrika kabileleri filan uyguluyordur. Bazıları da kısasın ancak cinayeti itiraf durumunda geçerli olmasını, böylece adaletin yanılmasının önüne geçileceğini söylüyorlar ki, yanlıştır. Adam tutar, gün gibi aşikar delillere rağmen itiraf etmez mi etmez. Olmaz böyle şeyler, teklif bile edilemez.

Neyse konuyu değiştirmeyeyim, sonuç olarak, inançları ne hukuka, ne bilime karıştırmak doğru değildir. Bunlar binlerce yıllık tecrübelerle oluşturulmuş evrensel normlara göre çalışmaktadır. Sorun varsa bu normlara uygunsuzluktan vardır. İnançlara uygunsuzluktan değil...

Özgür olduğumuz alan, felsefedir. Gelin felsefede yeni bir bilim felsefesi önerin, o felsefeyle çalışacak bilim akademileri kurabilir ve faydalı olabilirseniz, olun yâni. Yeni bir hukuk felsefesi önerin, tartışılsın, bu felsefeyle hukuk yapacak bir toplum olursa uygulasın, başarılı oluyor mu görelim.

Ama bu felsefeleri ayaküstü, üstünkörü hazırlayamazsınız. "Yav işte bir kutsal metin anayasa olsun, ona göre hukuk yapalım" deyip geçemezsiniz. Ya da "Yav işte bilinçli tasarım. Her şeyi o tasarlıyor" deyip geçemezsiniz. Bunun tezlerini, doktoralarını yapıp cilt cilt kitaplarını yazmanız gerekiyor. Öyle kolay değil binlerce yıllık birikimi sil at, yeni baştan...

Modern bilimin binlerce yıllık birikimi silip atıp yeni baştan başladığını sakın düşünmeyin. Bilim skolastik aşamalardan da geçti. Örneğin astronominin kilit taşı bir çok büyük gökbilimci sarsılmaz birer din adamı, kâhin ve hatta büyücü idiler. Bu, içinde yaşadıkları devirde onların büyük fikirler ortaya atmış oldukları gerçeğini gölgelemiyor. Aristo'nun bugünkü ilkokul çocuklarını bile güldürecek fikirleri vardı. Ama yazdığı eseri "Organon" bugün geçmişin en büyük eserlerinden biri kabul ediliyor. Aristo çağında devdi. Fakat ölümünden bin yıl sonra, fikirleri bilimin önündeki en büyük köstekti. Bu böyledir, bilim son derece dinamik bir yapıdır. Kim bilir, bu dinamik yapı bir gün evrim teorisini de çöpe atar. Keşke daha iyi bir teori ortaya atılsın da eskisini çöpe atabilelim...

Son bir ekleme: Miller deneyi "hayatın başlangıcını" açıklama iddiasında bir deney hiç bir zaman olmamıştır. Kimse Miller deneyi yapılınca "işte tamam, hayatı açıkladık, açıkladık" diye zıplamamıştır. Bir iki safdil varsa zıplayan, bilemem. Aklı başında hiç bir bilimci zıplamaz. Böyle bir şey yok. Stanley Miller'in sonradan çark etmiş gibi sunulan görüşleri benim için hiç şaşırtıcı değil. Miller çark filan etmemiştir, başından beri öyle düşündüğünden eminim.

Her buluş, sadece çok küçük bir aşamadır. Öyle her şeyi birdenbire ayan beyan açıklayıveren hakikat güneşleri, bilimde yoktur, sadece inanç sistemlerinde vardır.

Hayranı olduğum Carl Sagan'ın dediği gibi bilim, karanlık bir dünyada zayıf bir mum ışığıdır. Bunu projektör düzeyine yükseltmeyi başardığımız bir gün belki gelecek. Ama evreni hâlâ aydınlatmayı başarmış olmayacağız. Projektörü bir yöne çevirdiğimizde öbür tarafımız yine karanlık olacak.

Fakat insanlığın belki de en büyük buluşu, karanlıktan korkmaması gerektiğini öğrenmiş olmasıdır...

Yazan: demirkan efegil Tarih: September 5, 2006 10:36 PM

Demirkan Bey'in evrim, daha doğrusu bilim felsefesi alanında ki görüşlerini çeşitli başlıklarda tartıştık; daha ileriki zamanlarda daha bol bol tartışırız.

Ben bunlara değinmeyeceğim. Sadece Demirkan Bey'den madem Miller deneyi ciddiye alınmıyor niçin bilim dergilerinde, ABD Ulusal Bilimler Akademisinin Evrim'i savunmaya çalıştığı kitaplarında ve okullardaki ders kitaplarında, bu deneyin hayatın kendiliğinden başladığının güçlü bir kanıtı olarak sunulduğunu açıklamasını istiyorum. Neden bu yapay propaganda?

Benim değinmek istediğim asıl mesele Demirkan Bey'in hiç alakası yokken ve başka bir başlıkta tartışılıyorken araya sıkıştırdığı Kısas konusu. Çok kısa birşeyler söyleyeyim.

Şu bir gerçek ki "kısas" doğru bir şekilde uygulandığında suçun en adil cezasıdır. Kısas'ın uygulanabilmesi için "kasden adam öldürme" olması şarttır. İslam hukuku bu konuda en ince teferruatına kadar bir metodoloji geliştirmiştir. Dileyenler tıpkı ciltlerce yazılmış hukuk kitapları gibi İslam hukuku kitaplarına bakabilir. "Doğru uygulanma" lafına takılacaklar için söyleyeyim; bu uygulama sorunu modern hukuğun en başbelası sorunudur. O halde kıyası yaparken her iki düzen için de aynı ön şartla kıyası yapacağız. Birisindeki uygulama yanlışlığını görmeyip, öbürüne "ya o nasıl uygulanacak" diye nanik yaptınız mı olmaz.

Biraz beyin cimlastiği yapalım. hak ve adalet bakımından düşünelim. Adalet nedir? Nasıl sağlanır? Suç ve Ceza nedir? Birisi bir başkasını geldi kasden öldürdü. (Şunu da belirtelim: Beşi hariç, İslam hukuku suçların çoğunun cezasını tayin etmemiştir. Çünkü bu cezaların, zaman ve mekanın değişmesiyle değişikliğe uğraması, yeni yeni suç tanımlarının çıkması kaçınılmazdır.)

Şimdi burada suçlu hangi cezayı alırsa "adalet" sağlanmış olur? Hapis?, dayak? Kısas?.

Kısas'ta katile acıyanlar acep maktule niçin acımıyorlar? Öyle ya maktül olanın ne suçu var? Maktül birşekilde konuşsa da "bana ne kardeşim, hapismiş, tecritmiş, benim canımı aldı, yaşam hakkımı aldı, ben muhtemelen uzun bir ömrü kaybettim; o bunun karşılığında dört duvar içinde de olsa yaşayacak, ben ise toprağın altında çürüyeceğim, böyle adalet mi olur ?" derse ne diyeceksiniz? Burada adalet nasıl sağlanacak? Canın karşılığı nedir? Maktülden aldığını geri veremeyeceğine göre onun da canını vermesi mutlak adaletin tesisi için en anlamlı çözüm değil midir?

Burada el çabukluğu marifet ile yaşayanlar lehine "adalet" kavramı aleyhine iltimas geçilmeye çalışılıyor.

Modern hukuğu kutsamaya kalkanlar önce suç ve ceza istatistiklerine bakmalı ondan sonra konuşmalı. Modern hukuğun sürekli bir iyileştirme gösterdiğini iddia edenler bunu boş ve desteksiz bir laf olarak sallamıyacak, caydırıcılığının etkisinin ne olduğunu açıklayacak. Ve madem iyileşme yönünde gidiyor herşey, o halde niçin suç oranlarının sürekli yükseldiğini de bizahmet izah edecek.

Yoksa bunun adı karnından konuşmak; ya da kahvehane muhabbeti yapmak olur.

"Suç ve Ceza" konusu üzerinde hemen uzlaşmaya varılamayacak kadar derin bir felsefî konudur. "Senin dediğin benim kafama uymuyor" diye kestirilip atılamaz.

Yazan: Suat Öztürk Tarih: September 6, 2006 02:14 AM

Sayın Müzmin Anonim şöyle buyurmuş;Yani, seyredenler icin soyluyorum,(sağolun) seyrettiginiz sey bir animasyondu. Geliskin tekniklerle hazirlanmis bir cizgi film yani.(Allah razı olsun)

Yani mani benim linkide zahmet olucak indirin çok takıntılı olduğunuz bilimsel çalışma neymiş zevkle seyredin. (Tarafsız sadece bilimin konuşulduğu bir belgesel sizi üzmez sanırım) Bilimsel lafda bol (tek tek animasyonun yapımında kullanılan bilimsel metotlar açıklanıyor.) İngilizceniz Türkçenizden evla anlamakta zorlanmazsınız:)Sizin için güzel yanı AT vurgusu yok, hatta adıda anılmıyor.Bu belgesel yapılırken AT kaygısı hiç ama hiç güdülmemiş. Gerek de yok sanırım, gören görüyor göremeyenlere laf ebeliği pek yakışıyor.Aradaki fark bakmakla görmek yada duymakla dinlemek arasında bir yerlerde.Akademinin üyesi olarak sofistliğe devam edelim...bilimin kendisi yerine felsefesini şiar edinelim öyle değil mi?

Saygılarımla...

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: September 6, 2006 02:31 AM

Müzmin Bey,

"Yani, seyredenler icin soyluyorum, seyrettiginiz sey bir animasyondu. Geliskin tekniklerle hazirlanmis bir cizgi film yani."

Bu sırrı sanırım Mustafa Bey'in "harika bir bilgisayar animasyonu" ifadesine dikkat etmemiş olabilecekler için verdiniz. :)

"Hem, kul-isi animasyonlar seyredip 'Tasarim' cikarmak varken okumaga ne gerek varmis ki.."

Evet bu animasyon kul işi ama hazırlayanlar bunun hücre içi yapıları/faaliyetleri oldukça iyi/doğru anime ettiğini de belirtmişler :

"All of those things that you see in the animation are going on in every one of your cells in your body all the time."

"Based on all the data, it’s a completely accurate rendering."

Tabi buna onlar dediği için inanmak zorunda değiliz ama sanırım doğru söylüyorlar. Bu bir tür belgesel ve herhalde çizgifilmden fazla bir şey.

"Gerci, yazinin herhangi bir yerinde, ya da animasyonu hazirlatan Harward Universitesinin mufredatinda bir 'Tasarim'in dikkate ya da ciddiye alindigina dair tek kelime mevcut degil. Yok."

Evet, dün gece buna ben de özellikle dikkat etmiş, hatta filmin başında "harvard vision" ifadesini görünce burada ID'ye ilişkin bir şeyin olmayacağını düşünmüştüm. Ve nitekim de yok. Animasyonun kesinlikle ID ile ilgili bir amacı görünmüyor. "Evrim"e ilişkin bir şey de yok. Hazırlanış tekniği ve eğitsel materyal yönü üzerinde durulmuş. Ama diğer üniversiteler gibi Harvard'da da ID'nin müfredatta olmadığı bilinen bir şey.

"Yok-mok... Bizi oyle seyler baglamaz."

Tabi Mustafa Bey'in bu linki "bakınız ve tasarımı anlayınız" gibi bir düşünceyle verdiğini söyleyemeyiz. Burada hücreiçi yapıların kompleksliği görsel olarak yansıtılmış. Bunların oldukça kompleks şeyler olduğuna kuşku yok. Bence burada amaç "tasarımı görmek" değil, "kompleksliği görmek"tir. Buradan "(özel)tasarım" yada "evrim" sonucuna varmanın düşünsel bazı basamakları var.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: September 6, 2006 02:59 AM

Eh, madem aradigimiz cevaplari bulmak icin yazinin icine bakiyoruz sayin Muzmin Anonim, bakalim o zaman baska neler demisler cizgi filmci abilerimiz:

Bas animator John Liebler: "But based on all the data, it’s a completely accurate rendering"

Dr. Viel'in dediklerine de bakalim: "I was impressed by the ability of the XVIVO team to transform all the structural information and the very detailed sequence of molecular events that I assembled in a storyboard into a visually pleasing work of art"

Su sizin cizgi film pek de bos degil ne dersiniz? Alintilari ben mi tercume edeyim, yoksa onden buyurur musunuz?

Yazan: traducteur Tarih: September 6, 2006 06:31 AM

Suat bey, Miller deneyi ciddiye alınmıyor demedim. Bilakis çok ciddi bir deneydir ve oldukça önemlidir. Sadece hayatın başlamasını açıklamıyor dedim. Bir binanın yapımını anlamak için tuğlaların yapımını anlamak neyse, hayat için Miller deneyi odur. Çok büyük bir açıklama değil ama, azımsanmayacak bir aşama. "Her şeyin teorisi" yoktur, olmayacaktır da. Belirsizlik her zaman sürecektir. Belirsizlik/belirlilik oranı belki zamanla belirlilik lehine büyük değişim gösterecektir. Ama belirliliğin belirsizlik okyanusunda bir ada olduğu düşünülürse, bu oranın öyle fifti fifti filan olamayacağı kesindir. Belirsizlik her hal ve şartta baskın olacaktır.

Hukuk konusu yan bir konuydu. İnsanlık bilinci bugün kısası reddediyor. Ağır suçlar işleyenler bir daha toplum içine çıkamasınlar yeter. Ağır ceza verilmesi taraftarıysanız inanın bu ölümden daha ağır bir cezadır. Dört duvar arasında ömrünü yaptığının muhasebesi ile geçirmekten kötü bir ceza düşünemiyorum. Şartı şu ki bu suçlara kesinlikle af, indirim gibi şeyler sözkonusu olmayacak. Bir çok uygar ülkede olduğu gibi. Bu insan ömrünü dört duvar arasında noktalayacak. Şunu ekleyeyim, bu tür suçlular koğuş sisteminde de tutulamaz. Çünkü insana zarar vermiş, koğuştakiler de insan. Maktül dile gelse bence bu cezayı seçerdi derim. Doğru olduğu peşinen kabullenilmiş kutsal sayılan verilere her şart ve durumda haklılık kılıfı uydurarak kutsallığını sürdürmek isteme tavrını yanlış buluyorum.

İdam, bu tür sağlam ve güçlü devlet koşullarının sağlanamadığı ortamlarda uygulanan ilkel bir ceza şeklidir. Elinde tutamayacağını bilirsin, öldürür kurtulursun. Yok yani, öyle güçlü ve sağlam bir devlet olamayacaksak, salla gitsin, idam da olsun her türlü ilkellik olsun. Canı cehenneme, adalet yoksa hiç bir şey yok demektir.

Maksat güçlü, güvenilir, sağlam bir devlet olabilmekte. Türkiye'deki hukuk mu? Tam bir rezalet. Böyle şey olamaz, olmaz. Bu hukuk sistemiyle bu ülke adam olursa karga padişah olur. Yahu, bırakın Allahaşkına. Sokaklarda koyun boğazlanmasını önleyemeyen bir devlet? Biz neyi tartışıyoruz yahu? Kutsalım da kutsalım, elletmem de elletmem.

Koyvereceksin gitsin diyeceksin, gönül elvermiyor. Bu ülke güzel bir ülke, bunlara layık değildi ama, ne kör talihmiş bilemedim. Hani Süleyman Demirel'in meşhur lafları vardır, "makus talih" der dururdu. Şimdilerde o kadar duymasak da, genç nesil "Ne, makas mı, o ne?" diye bön bön baksa da, güzel ifade.

Yazan: demirkan efegil Tarih: September 6, 2006 11:14 AM

Traducteur bey/hanim,

Eh, madem aradigimiz cevaplari bulmak icin yazinin icine bakiyoruz sayin Muzmin Anonim, bakalim o zaman baska neler demisler cizgi filmci abilerimiz:

Akrabalarinizi kamusal ortamda tartismak istemem dogrusu. Ama, madem siz sunu gundeme getirdiniz:

Bas animator John Liebler: "But based on all the data, it’s a completely accurate rendering"

bir iki sey diyebilirim saniyorum.

'based on all the data'... Siz bunu herhalde Cell Biology konuda son sozunu soyleyecek noktaya gelmis gibi anliyorsunuz. Eger oyleyse bu is bitmistir. Ama, biz farkinda olmamisiz.

Halbuki, ben, daha yolun cok baslarinda olduklarini, eldeki mevcut veri ile ancak bu kadarini yapabildiklerini --bunu da ogrencielre meseleyi anlatmak icin kullanacaklari bir ders ekipmani anlaminda hazirladiklarini-- soylediklerini anliyorum.

Surasini da okumus muydunuz:

In some instances, that meant sacrificing literal accuracy for visual effect. “What we did in some cases, with the full support of the Harvard team, was subtly change the way things work,”

:)

IOW, it is slightly better than an artist's rendition of landing on Andromeda :)

Neyse.

Tercumeyi sizin yapmanizi tercih ederim. Bu konuda yetkin oldugunuz anlasiliyor. Siz yaptiktan sonra ben kontrol ederim.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 6, 2006 11:51 AM

Cengiz bey,

Bu sırrı sanırım Mustafa Bey'in "harika bir bilgisayar animasyonu" ifadesine dikkat etmemiş olabilecekler için verdiniz. :)

Evet. Cunku, dikkat ederseniz, bu ilmekte hem halen mevcut hem de bundan sonra hala daha bunun animasyon otesi bir sey oldugunu, ve hatta hatta ZT ile uzaktan yakindan alakali oldugunu iddia edenler var ve olacak..

Baska bir deyisle, egelenceli bir izlence olacak bu ilmegi okumak :))

Evet bu animasyon kul işi ama hazırlayanlar bunun hücre içi yapıları/faaliyetleri *oldukça iyi/doğru* *anime ettiğini* de belirtmişler:

Anahtar kelimeleri 'highlight' ettim. Uzun uzun yazmak zahmetinden beni kurtardiginiz icin de tesekkur ediyorum :)

"All of those things that you see in the animation are going on in every one of your cells in your body all the time."

Read again. Is it, in any way, claiming that WYSIWYG, or is it saying something like 'this is part of the picture taht we think is happening in your body'?

"Based on all the data, it’s a completely accurate rendering."

Bunun hakkinda yukarida yazim.

Tabi buna onlar dediği için inanmak zorunda değiliz ama sanırım doğru söylüyorlar. Bu bir tür belgesel ve herhalde çizgifilmden fazla bir şey.

Dogru (yani, durust anlaminda) olmadigini dusunmuyorum. Ima da etmedim. Fakat, onlarin soylediginden fazlasina 'iman' etmenin de gerekli oldugunu dusunmuyorum. O da, hala daha emekleme safahalarinda olan bir bilim dalinin (yapraginin) bunlar ilk ele gelir orneklerindendir. Iyi bir seydir, onemli merhaleler katedilmistir; ama, henuz 'significant' sayialcak yerde degil.

Evet, dün gece buna ben de özellikle dikkat etmiş, hatta filmin başında "harvard vision" ifadesini görünce burada ID'ye ilişkin bir şeyin olmayacağını düşünmüştüm. Ve nitekim de yok.

Yok tabi. Bu haliyle, bu konunun burada konusuluyor olmasi, ya zor anlasilir bir espri denemesi, ya da ZT'den vazgecisin ilk ve hayirli :)adimlari olarak da dusunulebilir bence. :)

Animasyonun kesinlikle ID ile ilgili bir amacı görünmüyor. "Evrim"e ilişkin bir şey de yok.

Yaw.. hepimiz okulda --eger vardiysa-- gunes sistemini temsil eden (ortasinda da bir ampul filan olan) bir model gormusuzdur. Orada da evrim ya da ZT yoktu. Bu onun daha geliskin bir ornegidir sadece. yani, ders araci.

Hazırlanış tekniği ve eğitsel materyal yönü üzerinde durulmuş.

Ditto.

Ama diğer üniversiteler gibi Harvard'da da ID'nin müfredatta olmadığı bilinen bir şey.

'Goren gozler'... gonul gozuyle 'goren gozler'in bilinen seyleri yok sayabildigini atlamamak lazim :))

"Yok-mok... Bizi oyle seyler baglamaz."

Burada hücreiçi yapıların kompleksliği görsel olarak yansıtılmış. Bunların oldukça kompleks şeyler olduğuna kuşku yok.

Cengiz bey, bari siz 'kompleks' kelimesi ile 'zor anlasilir'i birbirine karistirmasaniz..

Buradan "(özel)tasarım" yada "evrim" sonucuna varmanın düşünsel bazı basamakları var.

Yani, muz denilen meyva gibi. Haklisiniz.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 6, 2006 12:10 PM

Demirkan Efegil ne kadar ilginç bir arkadaş.bir görüş ortaya atıp savunmaya başlıyor ben cevap yazayım diyorum birkaç satır sonra bakıyorum ki kendisiyle çelişkiye düşmüş.kafasında müthiş fırtınalar koptuğu o kadar belliki..itmi'nan duygusuna ihtiyacınız var.

Darvinizm hergeçen gün yeni buluşlarla güncellenmektedir derken ben evrimin kesinliğini savunmuyorum diyor.nerde durduğunuzu kestirmek zor.

'bilimin yöntemi inancı bir kenara bırakmayı zorunlu kılar.çünki inanç açısından bakılsaydı hiçbir araştırma yapmaya gerek kalmazdı.'diyor kendileri..

buna cevap verelim derken bakıyorsunuz birkaç satır sonra bilim skolastik aşamalardan da geçti.
bazı din adamlarının keşifleri olmuştur.vs.diyor.

islam hukukunun zaman ve çevre koşullarını dikkate alarak değişime açık olduğu ve mukayeseli hukuku benimsediği bilgisi kendisinde olmadığından görüşlerinin iler tutar tarafı yok.

ben Demirkan bey'e cevap mahiyetinde değil sadece bilgi paylaşımı açısından hayran olduğum bir kimyacıdan bahsetmek isterim.modern kimyanın babası olarak bilinen CABİR BİN HAYYAN.

721-805 yılları arasında yaşamış,Harran üniversitesi rektörlüğü yapmıştır(başmüderris).

kendisi batılı bilim adamlarından 1000 yıl kadar önce atomdan bahsetmiş ve tarifini yapmıştır.
bakın atom bombası fikrini nasıl açıklıyor.

'maddenin en küçük parçası olan cüz'ü la yetecezza
(atom)da yoğun bir enerji vardır.Yunan bilginlerinin iddia ettiği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez.o da parçalanabilir.parçalanınca da öyle bir güç meydana gelir ki,Bağdat'ın altını üstüne getirebilir.bu ALLAH'ın kudret nişanıdır'

Allah'a inanması Cabir'in bilim yapmasına engel olmuyor.inancı ne olursa olsun herkes pozitif bilim yapabilir.deney yapmak ve bunun sonucunu ortaya koymak için ateist olmak gerekmez.

CABİR dünyada ilk kimya labaratuvarını kuran ve bu labaratuvarda ilk suni hücreyi yapan kişidir aynı zamanda.

keşifleri üzerine daha çok şey söylenebilir.ben ne kadar bilimsel çalıştığını,bugünkü modern kimyanın temellerini attığını anlatmak istedim.
kendisi bilimsel metodunu şöyle anlatır kitaplarında.

'biz kitaplarımızda sadece gözlemlerimizle elde ettiklerimizin özünü veriyoruz.Duyduklarımızı ve bize söylenenleri değil.okuduklarımızdan ve denediklerimizden ancak doğru olanları aktarıyoruz.yanlış olanları ise attık'

'bir kimyager birşeyden başka şeyler üretmelidir.biz labaratuvarlarda insan bile yapabiliriz 'diyecek kadar bilime inanmış müslüman bir bilim adamıdır Cabir.

Cabir bin Hayyan'ı tanımama vesile olan değerli hocam Fuat Sezgin'e bu vesileyle sevgilerimi saygılarımı sunuyorum.

SEVGİLERİMLE..

Yazan: deniz Tarih: September 6, 2006 02:51 PM

Demirkan Bey,

Şöyle yazmışsınız,

Bir binanın yapımını anlamak için tuğlaların yapımını anlamak neyse, hayat için Miller deneyi odur. Çok büyük bir açıklama değil ama, azımsanmayacak bir aşama.

Miller deneyi neyi açıklamış bana izah edebilir misiniz.?

Bugün kesin olarak biliyoruz ki Miller deneyinin kurgulandığı atmosfer dünyanın ilksel atmosferine uymuyor. Bu haliyle Miller deneyi hiç varolmamış bir atmosfer üzerine kurgulanmış hayalden öte birşey değil. (Hem siz de bilirsiniz ki bu deney gerçek şartlarda olsa ve ilksel bir atmosferde bir aminoasitin oluşmasını açıklasa bile bu, bırakın hücrenin ve içindeki karmaşık mekanizmaların oluşumunu açıklamayı bir kompleks protein molekülünün bile oluşumunu açıklayamaz.)

Nedir bu artık Miller tarafından bile tutulmayan "Miller deneyinin" yaptığı -hayatın kompleksliğini düşünürsek- azımsanmayacak açıklama?

İnsanlık bilinci bugün kısası reddediyor.

Afedersiniz ama bu "insanlık bilinci" nin içinde "maktülün bilinci" de var mı? Yani hiç katledilen biri ile konuştunuz mu? Ona sordunuzda mı bu kısası reddetmeye karar verdiniz? Herkes maktülün yerine/adına konuşuyor burada, öyle değil mi? O halde bu bilinç hangi değere göre kısası reddiyor ve bir can'a karşılık tam karşılığı olmayan çeşitli cezalar peydahlıyor? Size soruyorum; taammüden bir cana kıymanın "mutlak adalet" bağlamında karşılığı ne olursa vicdani açıdan mümkün olan en yüksek tatmin gerçekleşir?

Konunun yüzeyselliğinden sıyrılıp, suç ve ceza bakımından felsefi derinliğine inmenizi, önyargıların ve modern parametrelerin penceresinden değil de direk "hak" ve "adalet" penceresinden bakmanızı istirham ediyorum. (Yani "idam ilkel cezadır, elinde tutamazsın" -niye tutamayacaksın ki, bu sözünüz de ayrı bir garabet- "bu yüzden öldürüsün" gibi, absürd argümanlar yerine meseleyi "ahlak ve adalet felsefesi" bağlamında tartışalım.)

Mutlak adalet anlamında bir "can" ın karşılığı nedir?

Saygılar.

Yazan: Suat Öztürk Tarih: September 6, 2006 07:31 PM

Suat Bey,

"Mutlak adalet anlamında bir "can" ın karşılığı nedir?"

Izin verirseniz, sordugunuz bu suale ben de bir
cevap vermek istiyorum:

Mutlak adalet olarak, haksiz yere alinmis bir can'
in karsiligi yine bir can'dir. Yani katilin idam
edilmesi gerekir. Tabi bu idam, katil yüzde yüz
sucluysa tatbik edilebilir. Suc orani yüzde yüzün
altina düstügü takdirde, (adalet olarak) suclu
idamdan kurtulur; cezasi, hapis cezasina cevrilir.

Hüseyin Avdic

Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: September 7, 2006 12:29 AM

pardon araya girmis gibi olacagim ama kissas mevzusu zaten baska bir baslik altinda tartisilmiyor mu? hucrenin karmasikligi ile ne alakasi var bu hususun? lutfen konu haricinde ki mevzulari ilgili basliklar da tartisalim. belki hucrenin karmasikligi hakkinda tasarim ustune uzman arkadaslarin paylasmak istedigi daha baska bizlerin bilmedigi noktalar vardir. konuyu saptirirsak sanirim bu guzelliklerden mahrum kaliriz.

Yazan: KerimAyar Tarih: September 7, 2006 12:47 AM

Kerim Bey,

Haklısınız, kendi adıma özür dilerim. Demirkan Bey bu başlıkta konuya değinince ben de devam etmek durumunda kaldım.

Demirkan Bey'den ricam "kısas" konusunda bana söyleyeceği bir şey varsa ilgili başlığa yazmasıdır.

Saygılar.

Yazan: Suat Öztürk Tarih: September 7, 2006 01:17 AM

Değerli Site sakinleri,İlgilenenlere DUYURULUR!!! buradaki tartışma gene sofistlerin elinde laf ebeliği malzemesi olmasın deyü,Akıllı Tasarım Platformu olarak daha önce Sizlere verdiğim Profesör Keiichi NAMBA'nın http://www.nanonet.go.jp/english/mailmag/2004/011a.html
adresindeki Bacterium Flagella ile ilgili yaptığı çalışmaya ait Japon Nanonet gazetesindeki röportajını tam metin TÜRKÇE olarak sitemize eklemiş bulunmaktayız.Anlayamayanlara Davul zurna efekti verememekten dolayı çok büyük kederler içindeyiz ancak elimizden bu kadarı gelmekte affedin.Saygılarımızla...

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: September 7, 2006 02:43 AM

Suat bey anlasiyisiniz icin tum site ve kendim adina konuya sahip ciktiginiz tesekkur ederim.

Yazan: KerimAyar Tarih: September 7, 2006 10:16 AM

demirkan:İdam, bu tür sağlam ve güçlü devlet koşullarının sağlanamadığı ortamlarda uygulanan ilkel bir ceza şeklidir. Elinde tutamayacağını bilirsin, öldürür kurtulursun. Yok yani, öyle güçlü ve sağlam bir devlet olamayacaksak, salla gitsin, idam da olsun her türlü ilkellik olsun. Canı cehenneme, adalet yoksa hiç bir şey yok demektir.
oldukça ilginç bir yorum.literatürümüzde 'ameller niyetlere göredir' diye bir söz vardır.bu ve bir çok şeyin aksine caniye verilen cezayı canice olduğunu ve bunu büyük bir genelleme içerisinde sundular.
aslında bu düşünceye söz sahibi olarak kendileri inanıyorlar mı?eğer hayır gibi bir yanıt alırsam şu tarih sayfalarını biraz daha karıştırmak gerekir derim.
(bu arada cengiz cebi hocamla meslektaş olabilmek için ilk adımı muğlada attım.dua ve tebrik edenlere teşekkür ederim.)
saygılar....

Yazan: zencir Tarih: September 7, 2006 12:04 PM

bazı yorumcular kısas mevzuunun tartışılmasının konuyu dağıttığını ifade ettiler.İslam dini ile ilgili kafaları karıştırmaya yönelik yazılar olduğunda bence konu ne olursa olsun buna cevap verilmeli.bir müslümanın bunu görüpde konu dağılmasın diye duyarsız kalmasını ben düşünemiyorum.

akıllı tasarım tartışmaları bir müslümana sadece entellektüel bir zevk verebilir bence.zaten bir yaratıcının varlığına şüphesiz imanı vardır.

kısas konusunda Allah'ın ayetlerini küçümser bir tavır takınılması karşısında konuya sahip çıkan değerli kardeşim Suat Öztürk Bey'e saygılarımı sunuyorum.

SEVGİLERİMLE.

Yazan: deniz Tarih: September 7, 2006 01:30 PM

Önce Sayın Deniz'e yanıt vermek istiyorum: Tavrımda belirsizlik olabilir, bunu bilinçli olarak benimsiyorum. kesinliğin olmadığı bir evrende yaşadığımızı hepimizin bilmesi, bunu bilinç haline getirmemiz gerek. "Ak ve kara" lar evreninde yaşarsak çok renkten mahrum kalırız.

"Darvinizm hergeçen gün yeni buluşlarla güncellenmektedir" sözü ile "ben evrimin kesinliğini savunmuyorum" sözleri arasında bir çelişki göremedim. "Bir yerde durmak" zorunda da değiliz zaten.

"bilimin yöntemi inancı bir kenara bırakmayı zorunlu kılar.çünki inanç açısından bakılsaydı hiçbir araştırma yapmaya gerek kalmazdı" lafımın tartışmaya açık olduğunu kabul ediyorum. Bunun tersini kanıtlayan örneklere bolca rastlamak beni memnun eder. Cabir bin Hayyan, bu konuda gerçekten bir örnekse buna sevinirim. Atom konusundaki sözlerin gerçekten Hayyan'a ait olduğundan biraz şüphe duydum. Bu sözü bilimsel bir dayanakla söylemiş olması biraz akla aykırı, o günkü bilim düzeyine kıyasla. Acaba bir çeviri abartısı ile karşı karşıya olmamız mümkün mü diye düşünüyorum. Yok, yine Hayyan böyle bir bilimsel tavır sergilemişse bundan sadece gurur duyarım, sevinirim. Bu tür istisnalarla bir yere varamadığımız bugün ortada olsa bile, yine de böyle bir bilimciye sahip olmamız bana gurur verir. "Din görüşüne sahip bir insan felç olur, kafası beyni durur, din afyondur..." gibi abartılı Leninist söylemlere oldum olası sıcak bakmam. Böyle bir şey tabii ki yok. Bilimi ne dincilerin, ne ateistlerin tekellerine almaya hakları yoktur. Yalnız bir konu anlaşılmamış: Bilim yapmak için ateist olmaya tabii ki gerek yok. Sadece bilim yöntemi gereği tanrı faktörü ile çalışamaz. "Tanrı yaratmış, olmuş" diyemez, maddesel nedeni sonuna kadar, gücü yettiği yere kadar kovalamak ve tanrı faktörünü dışarda tutmak bilimin zorunlu yöntemidir. Bu bir yöntem zorunluluğu, ateizm değil.

Hukuk konusunu burada tartışmamamız gerektiği yorumu yapılmış ama, madem konuya girdik, kısaca değinelim:

"islam hukukunun zaman ve çevre koşullarını dikkate alarak değişime açık olduğu ve mukayeseli hukuku benimsediği bilgisi" acaba kısasın ve örneğin el kesmenin kaldırılmasını sağlayabilir mi? Böyle kökten değişimlere izin verir mi acaba?

Suat bey, bu kadar kısa bir yanıt için başka başlığa atlamayalım dilerseniz: Bizim gibi kuralsız ilkesiz toplumlarda idamı ben de tercih ederdim. Çünkü yarın bu toplumun ne yapacağı açık değil. İlkeli, sağlam bir devlette yaşıyor olsam müebbedi tercih ederdim. Yâni redlerim kadar kabullerim de öyle kesin değil.

Bu arada, idamın canice olduğunu söylediğim bir cümle yok.

"Ayetleri küçümseme" ve "kafa karıştırma" gibi suçlamalarla da tartışma sürdürülemez, dilerseniz bu konuyu da burada bırakalım.

Yazan: demirkan efegil Tarih: September 11, 2006 05:40 PM

Müzmin Bey,

"In some instances, that meant sacrificing literal accuracy for visual effect. What we did in some cases, with the full support of the Harvard team, was subtly change the way things work."

Evet, animasyona bir parça 'güzellik' katılmış olduğu doğru. Fakat bunun yapılmış olması ile anime edilen yapının/olayın özel bir tasarım olduğu iddiası arasında herhangi bir ilişki bulunmuyor. Yani "Çok güzel bir şey, demekki tasarlanmış" türünden bir akılyürütme olmadığına göre arada artı yada eksi yönde bir bağıntı herhalde kurulamaz. Bu tür animasyonlar vb. bizlere yapı ve işleyişin bir miktar görsel algısını sunarlar. Bunlara bakılarak tasarım sonucuna varılmaz. Konu (hücrenin yapı ve işleyişi) hakkında az-çok teorik bilgisi olanların olayı daha iyi 'algılaması' sağlanır ancak. Üstelik yapılan işin yalnızca "subtly change" olduğu da belirtilmiş.

Demek istediğim, görüntünün güzelliğine kapılıp "(özel) tasarım!" -yada çirkinliğine bakılıp "evrim!"- sonucuna varılması beklenmez. Sanırım burada böyle yapılmaya çalışıldığını düşünmüyorsunuz. Animasyonun güzelliği olsa olsa animatörlerin sanatsal hünerlerini gösterir. Çalışmanın bu yönünü gözardı edebilir ve onu bir video kaydı olarak da izleyebilirsiniz.

"Fakat, onlarin soylediginden fazlasina 'iman' etmenin de gerekli oldugunu dusunmuyorum."

Ama onlar bu bağlamda hiçbir şey belirtmiş değiller. Ve sorulsa muhtemelen söyleyecekleri şey "evrim"dir. Çünkü Harvard gibi yerlerde -bildiğim kadarıyla- bu böyle söyleniyor. Bilindiği için filan değil, "öyle olması gerektiği" için. Dolayısı ile aslında ortalıkta bir 'iman' var zaten. Bir şey söylenmediği zaman söylenen şey bu 'default' önkabul. Ve ilginç olan da bu. Ve bu yaygın 'evrim söylemi'ni sorguladığımızda karşımızda determinist/naturalist dünya görüşünü buluyoruz. Peki ne olmuş, varsın öyle olsun. Olsun olmasına ama bu dünya görüşü "bilimsel bakış açısı" bilmem ne diye sunulunca -ki bu küresellik kazanmış bir sunuş biçimi- burada dürüstçe olmayan bir tutum beliriyor. Bilimin özünde böyle bir dünya görüşü yok.

"Cengiz bey, bari siz 'kompleks' kelimesi ile 'zor anlasilir'i birbirine karistirmasaniz..

Bu vesile ile :) şu "kompleks" kavramı üzerinde biraz duralım. Türkçede bunun yerine "karmaşık" sözcüğü de kullanılır. Tabi bazen bu "zor anlaşılır" demek. Yalnız dikkat ederseniz ben burada "indirgenemez kompleks" kavramını kullanmadım. Yalnızca "kompleks" dedim. Karmaşıklık göreceliği olan (nisbi) bir kavram. Bir nesne, olay vb. ancak bir diğerine göre yalın yada karmaşıktır. Canlı nesneler gözle görülebilen boyutta cansız dünyadan daha karmaşık yapılar. Hücre içindeki yapı ve olaylar ise canlılığın bu gözle görülebilen yapısından çok daha karmaşık. Sanırım bu noktada mutabıkız.

Ve evet karmaşıklık ile anlaşılma zorluğu doğru orantılı. Ancak burada "anlaşılma"dan ne anlıyoruz? 'Doğa yasaları'na indirgenmeyi mi? Yani "zor anlaşılır"dan "zor indirgenir"i mi anlamalıyız? Şayet bunu anlıyor isek canlılığın (yada en azından fiziksel boyutunun) bu yasalara indirgenebilir olduğunu nereden biliyoruz? Tamam, indirgeme bilimin bir yöntemidir ve bu yapılmaya çalışılacak. Ama bunu "herşey indirgenebilir" gibi bir önkabul ile yapma zorunluluğu hiç yok. Ve birisi indirgenemezliğin saptanabilir olduğunu iddia ediyor ise bu iddia bence dikkate alınması gereken bir iddiadır.

Üstelik bir nesnenin özel bir şekilde (doğa yasaları çerçevesinde olmaksızın) tasarlanmış olduğunu anlamak da bir anlayış. Burada tartışma, böyle bir yöntemin bulunup bulunmadığı üzerinde olmalı. ID teorisyenlerinin kullandıkları "indirgenemez komplekslik", "özelleşmiş komplekslik", "işlevsel komplekslik" vb. kavramlar bu sözkonusu yöntem için önerilmişlerdir. Bu kavramlar tabiki tartışılabilir ve reddedilebilir ama bu tür bir yöntemin olamayacağını peşinen iddia etmenin bilimin bir gereği olduğu savı temelsizdir.

Bakalım bir. Michael Behe birçok biyokimyasal yapının indirgenemez bir karmaşıklığa sahip olduğunu söyler. Peki bu bizim için -doğru/yanlış olmasından bağımsız şekilde- anlamlı bir söylem mi? Sanırım evet. Nitekim Behe'nin sözünü ettiği yapıları indirgemek için çalışmalar da yapıldı. Peki bizler "indirgenemez kompleks" kavramını niçin anlamlı buluruz? Çünkü zihnimizde bir şeylere karşılık gelir. Fizik-kimya yasaları bir hayli iyi anlaşılmış durumda. Bırakınız hücreyi, atomaltı parçacıkların davranışları üzerinde bile teoriler geliştirildi. Bu böyle iken, gözümüzün önünde bulunan ve -bildiğim kadarıyla- artık pek de gizemli bir tarafı kalmamış olan hücre -kökeni itibariyle- sözkonusu 'yasa'lara indirgenememiş ise "biz indirgeyemesek bile o asla indirgenebilirdir" demenin felsefi olmayıp bilimsel olan yönü neresidir?

Peki "indirgenmemiş olmak"tan "indirgenemez olmak"a gidilebilir mi? Şayet eldeki fenomen tümüyle gözlenebilir ise, yapı ve işleyişi açık-seçik betimlenebiliyor ise, indirgemenin yapılacağı 'yasa'lar da biliniyor ise, ve buna karşın herhangi bir indirgeme sözkonusu değil ise herhalde gidilebilir. Böyle bir durumda "bilemediğimiz bir şekilde evrimleşmiştir" söylemi, "özel (yasadışı) olarak tasarlanmıştır" söyleminden daha bilimsel olmaz.

"Evrende özel bir tasarım varsa bile biz bunu bilemeyiz" şeklinde bir söylem de var. Böyle olup olmadığı tartışılır tabi ama aynı şekilde "Evrende herşey doğa yasaları çerçevesindeyse bile biz bunu bilemeyiz" de denebilir. Ve bu iki bilinemezlik iddiası ortada iken biri dikkate alınıp diğeri görmezden gelinirse ve üstelik "herşey doğal şekilde olup bitiyor" mesajı bilimin bir getirisiymiş gibi sunulursa burada herhalde tarafgir bir tutumun bulunduğu düşünülmelidir.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni


Yazan: cengiz cebi Tarih: September 14, 2006 01:25 PM

en merak ettigim konuydu yayınlayana teşekkür ederim!...
:)))))

Yazan: gül Tarih: September 24, 2006 02:33 PM

ayni animasyondan baska bolumler, ilgilenenlere..

http://aimediaserver.com/studiodaily/harvard/harvard.swf

Yazan: sas Tarih: October 20, 2006 06:58 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)