« Londra'da Konuşma: İslam ve Serbest Piyasa | Ana Sayfa | İsrail Militarizmine Lanet, Anti-Semitizme Reddiye »
August 03, 2006
Zaman'da Kitap Yorumu
3 Ağustos tarihli Zaman gazetesinde Dr. İbrahim Tanıl'ın Mustafa Akyol'un aynı adlı kitabını yorumlayan "Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek" başlıklı bir makalesi yayınlandı. Akyol'un kitabının Türkiye'nin Kürt sorununun çözümüne ışık tutacak çok önemli bir kaynak olduğunun vurgulandığı yazıda, kitabın içeriğinin iyi bir özeti yapılmış.
Yazı, aşağıdaki gibi:
KÜRT SORUNUNU YENİDEN DÜŞÜNMEK
Son haftaların önemli gündem maddelerinden biri, giderek büyüyen PKK terörü. Kuzey Irak’a askerî müdahale opsiyonunu tartışıyor, bunun mümkün olup olmadığını tartıyoruz.
Ancak bunu yaparken biraz da geriye çekilip bakmak, PKK’nın aslında Türkiye’nin Kürt sorununun bir sonucu olduğunu görmek gerek. PKK’yla mücadele kuşkusuz sürmeli; ancak bu sonucu doğuran sorunu uzun vadeli bir perspektifle ele almamız, ince eleyip sık dokumamız lazım.
Bunu yaparken de genç yazar Mustafa Akyol’un geçtiğimiz ilkbaharda Doğan Kitap tarafından yayımlanan “Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek: Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye?” adlı kitabına mutlaka bir göz atmak gerek. Akyol, babası gazeteci-yazar Taha Akyol’dan tanıdığımız analitik, sağduyulu ve objektif bir yaklaşımla, Kürt sorununun çok iyi bir fotoğrafını çekmiş ve bundan sonrası için önemli öneriler getirmiş.
“Kürt ihaneti” var mıydı?
Akyol’un kitabının yarısı, Kürt sorununun tarihine ayrılmış. Tarihsel detayları bir roman akıcılığı içinde anlatan Akyol, Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu içindeki serüvenine büyük yer ayırıyor. Kitapta; Kürt aşiretlerin Osmanlı’ya nasıl gönüllü bir şekilde katıldıkları, İslamiyet’in birleştirici ruhu içinde Osmanlı sultanlarına nasıl sadakat gösterdikleri gözler önüne seriliyor. Akyol, bunları anlatırken hem Kürt milliyetçilerinin “Türk sömürgeciliği” tezini hem de Türkçülerin “Kürtlerin ihaneti” iddiasını üstüne basa basa çürütüyor.
Kitabın içinde Kürt sorunuyla beraber başka ilginç tarihsel gerçeklere de ışık tutulmuş. Bunlardan biri, “Araplar Osmanlı’yı arkadan vurdu mu?” sorusu. Yazar, “Araplar I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya ihanet etti” söyleminin gerçeği yansıtmadığını, İngilizlerle işbirliği yapıp Osmanlı ordusuna başkaldıran Mekke Şerifi Hüseyin’in küçük bir azınlığı temsil ettiğini, Arapların büyük kısmının İstanbul’a sadık kaldığını anlatıyor.
Akyol, buradan hareketle Osmanlı’nın çöküş yıllarında bile aslında imparatorluğun Müslüman unsurları arasındaki dayanışmanın sürdüğünü, “Müslümanlık bilinci”nin güçlü bir şekilde yaşadığını vurguluyor. Kürtlerin durumu da bu teşhise uyuyor: Zaten yazara göre Osmanlı’nın birkaç on yılı sayılmazsa, imparatorluk tarihinde bir Kürt milliyetçiliği ve Kürt sorunu yok. 20. yüzyılın başlarında bazı milliyetçi Kürt entelektüeller ortaya çıkıyor ve “ulusal bilinç” yaratmaya uğraşıyorlar; ama başarılı olamıyorlar. Akyol’un “Jön Kürtler” dediği bu Kürtler, Güneydoğu’daki dindar ve muhafazakar kitleleri etkileyemiyor.
Kitapta, Kürtlerin I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Türkiye safında kahramanca çarpıştıkları da anlatılıyor. Yazara göre bu sadakatte Kürtlerin Ermenistan tehdidinden duydukları endişe kadar, hatta daha fazla, Müslümanlığın rolü var. Atatürk’ün Kürtleri Milli Mücadele’ye kazandırırken son derece “İslamcı” bir dil kullandığını, Kürtlerin de buna olumlu cevap verdiğini, hatta bazı Kürtlerin Mustafa Kemal’e “Mehdi” diye hüsnüzanda bulundukları gibi ilginç detaylar var kitapta. Batılı devletlerle işbirliği yaparak Sevr Anlaşması’na “Kürdistan” maddesi koyduran Kürt entelektüellerin, Kürt din adamları ve yerel liderler tarafından protesto edilişi, Lozan görüşmeleri sırasında Kürt mebusların “Türklerle din ve soy kardeşiyiz, ayrılmayız” deyişi gibi önemli gerçekleri de eklemek gerek.
Peki Kürtler Türkiye’ye bu kadar sadık idiyseler, 1925’teki Şeyh Said isyanı ve onu izleyen diğer Kürt isyanları neyin nesi? Akyol’a göre bu dramatik gelişmenin en büyük nedeni, genç Cumhuriyet’in Türkler ve Kürtler arasındaki tarihî ve dinî bağları hızlı bir şekilde görmezden gelmesi ve bunların yerine etnik vurgusu yüksek bir “Türklük” kimliğini zorla dayatması. Yazar, 20’li yılların ilk yarısında Ziya Gökalp veya Kazım Karabekir gibi muhafazakarların sosyolojik perspektifli çalışmalar yaparak Güneydoğu için önemli projeler geliştirdiklerini, ancak bunların yerine İsmet İnönü’nün “şahin” görüşlerinin hayata geçtiğini, bunun da Kürtler arasında tepkiyi körüklediğini anlatıyor. “Devrim yerine evrim yolu seçilse daha iyi olurdu.” diyor.
İslam’ın bu meseledeki temel rolü...
Kitapta Bediüzzaman Said Nursi’nin “din kardeşi olan Türklere kılıç çekilmez” diyerek Şeyh Said isyanına karşı çıktığı ve zaten genel olarak dindar Kürtlerin Kürt milliyetçiliğinden uzak durdukları anlatılıyor. Güneydoğu illerindeki oy dağılımının bir analizi yapılıyor ve günümüzde bölgedeki “PKK çizgisindeki partiler”in karşısındaki tek önemli siyasî gücün “muhafazakar AKP” olduğunun da altı çiziliyor. Yazara göre zaten Kürt milliyetçileri İslam’ı önlerinde bir engel olarak görüyorlar. Akyol, “İslam’ı yok edelim, yerine Zerdüştlüğü diriltelim” gibi fikirler ortaya atan fanatik Kürtçülerden uzun alıntılar yaptıktan sonra şu ilginç yorumu getiriyor:
“İslamiyet’in toplum yaşamındaki her türlü ifadesine doğrudan ‘irtica’ diye bakan, Tek Parti devrindeki radikalizmden esinlenerek bugün liberal demokrasilerdeki din ve vicdan hürriyetini Müslümanlar için ‘fazla’ bulan bir resmî laiklik anlayışı, daha pek çok yönden toplumsal gerilimler ve huzursuzluklar ürettiği gibi, Kürt sorununun derinleşmesine engel olan ortak dinî hassasiyetleri sabote etmesi açısından da tehlikelidir.”
Peki ama Kürt sorununun çözümü için gereken ne? Yazara göre bunun basit bir reçetesi yok. Ama doğru bir politika izlenerek uzun vadede çözüme gidilebilir. Bu politikanın kilit sloganı ise “asimilasyon değil, entegrasyon”. Yani Kürt vatandaşları asimile etmeye çalışmak yerine, onların tüm kültürel özgürlüklerine sahip çıkarak, Türkiye toplumuna ve ekonomisine entegre olmaları için çalışmak. Akyol’a göre asimilasyon çabaları ters tepiyor; ama entegrasyon mümkün ve zaten Kürtlerin büyük bölümü de Türkiye’ye entegre olmuş durumdalar.
Akyol, Türkiye’deki entegrasyonun sosyolojik, ekonomik, kültürel boyutlarını anlatırken, bunun Türkiye’den bir “Kürdistan” çıkarma fikrini imkansızlaştırdığını vurguluyor: Ülkemizdeki Kürt vatandaşların yarısından fazlası artık Doğu’da değil Batı’da yaşıyor. Burada iş-güç sahibi olmuş, yerleşmiş durumdalar. Çoğu, hatta Kürt milliyetçileri bile, Türkçe konuşuyor. Böyle bir ülkeyi bölmek bir yana “federasyon” ile ayırmak bile, Akyol’a göre hem imkansız hem de tehlikeli. Bu gibi etnik ayrışmaların çok kanlı olduğunu gösteren örnekler var: Eski Yugoslavya veya Pakistan-Hindistan ayrımı gibi. Akyol’a göre çözümün yolu, üniter devlet içinde liberal demokrasi.
Etnik milliyetçiliğe reddiye...
Akyol, Türkiye’nin süregiden entegrasyonunun önündeki büyük bir engeli de ortaya koyuyor: Etnik milliyetçilik. Aslında kitap boyunca etnik milliyetçiliğe darbe üstüne darbe indiriyor. Özellikle “Kürtçülüğün çıkmazı” ve “Kürtçülüğün esasları” başlıklı bölümlerde, Kürt etnik milliyetçiliğinin Nazizm’den ilham almış fanatik bir ideoloji olduğu gözler önüne seriliyor. Akyol’a göre Kürt milliyetçileri ideolojik körlük içinde hayal görüyorlar: Kürtlerin nüfusu abartılıyor, var olmayan bir “homojen Kürdistan” coğrafyası hayal ediliyor, ve 1930’lu yılların “Türk tarih tezi”ne benzer hayalî bir “Kürt tarihi” üretiliyor. Akyol, Cemşid Bender ve Mehrdad Izady gibi Kürtçü yazarların “matematiği Kürtler buldu, ilk çömleği Kürtler yaptı” gibi söylemlerinin hiçbir dayanağı olmayan “kurgu”lar olduğunu gösteriyor.
Akyol’un etnik milliyetçiliğe yönelik taarruzundan Türkçülük de nasibini alıyor kitapta. Kürtlere karşı düşmanlık içeren her türlü Türkçü yaklaşım Akyol’a göre bölücülükten ibaret. Nihal Atsız’ın ırkçılığını yerden yere vururken, günümüzdeki bazı aşırı sağcıları ve onlarla ittifak eden aşırı solcuları da sert şekilde eleştiriyor.
Kısacası “Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek”, Türkiye’nin etnik bir gerilim ve bölünme yaşamaksızın geleceğe uzanacağını gösteren ve bu ideal çözümü güçlü bir şekilde savunan bir kitap. Hem tarihsel bir araştırma, hem sosyolojik bir analiz hem de kendi başına tutkulu bir argüman. Akyol’un kitabının son cümlesi, bu tutkunun bir ifadesi olsa gerek. Şöyle diyor:
“Sırf aynı ‘hilal uğruna’ Çanakkale’de, Sarıkamış’ta veya Dumlupınar’da yanyana toprağa düşmüş yüz binlerce kardeş Türk ve Kürt şehidin hatırasına bakmak bile, bize ‘çözüm’ için yeterli esini ve işareti verecektir.”
Yazan: WebMaster Tarih: August 3, 2006 12:40 PM




IRAKLI KÜRTLERDEN PKK'YA DARBE
"Iraklı Kürtlerden PKK'ya Kuzey Irak'ı Terket Çağrısı"
PKK’nın, Irak’taki Kürtlere yönelik “birlik ve barış” çağrılarının gerçek olmadığını ve bugüne kadar Kürtlere en büyük zararı verdiğini vurgulayan Iraklı Kürtler, silahlı kadrolarını tasfiye etmediği sürece, örgütün “demokrasi ve barış” söylemlerinin inandırıcı olamayacağına dikkat çekerek, Türkiye ile Iraklı Kürtler arasındaki dostluğa zarar veren örgüte “biran önce Irak’ı terk etmesi” yönünde çağrıda bulundular.
Irak Devlet Başkanı ve KYB lideri Celal Talabani, terör örgütü PKK'nın Irak topraklarından Türkiye'ye terörist saldırılar düzenlemesini engellemek için ellerinden geleni yapacaklarını bildirdi. Talabani, düzenlediği basın toplantısında (2 Temmuz 2006), konuyla kişisel olarak ilgilendiği ve komşu ülkelere saldırı hedefleyen terörist grupların Irak topraklarını kullanmasına son vermeye Irak hükümetinin ciddi olarak kararlı olduğu konusunda Türkiye'ye güvence verdiğini kaydetti.
Terör örgütü PKK'nın bürolarının kapatılması talimatını verdiğini söyleyen Talabani, ''Irak, PKK'nın Irak topraklarından Türkiye'ye saldırılar düzenlemesini engellemek için elinden geleni yapacaktır. Türkiye’ye karşı herhangi bir düşmanca yaklaşım, her şeyden önce Kürt halkının ulusal çıkarlarına ihanettir. Irak Devleti ve Iraklı Kürtler, terörist grup PKK’nın Türkiye’ye yönelik şiddet eylemlerini kınıyor. PKK’lı teröristlere Irak’ta yer olmadığını ve PKK terörünün tasfiyesi için Türkiye’deki kardeşlerimizle her türlü işbirliğine hazır olduğumuzu bir kere daha vurgulamak istiyoruz. Türkiye’nin Kürtlere yönelik olarak demokratik alanda çok önemli reformların gerçekleştirildiği bir süreçte, PKK’nın şiddet eylemlerini tırmandırması en başta Kürt halkına ihanettir. PKK’nın Iraklı Kürtlere yönelik şiddet eylemlerinin unutulması mümkün değildir” diyerek, Iraklı Kürtlerin örgüte bakış açısını ortaya koydu.
Terör örgütüyle mücadele konusunda ciddi olduklarını belirten Irak’ın Kürt asıllı Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari de, “Öcalan Stratejik Etüdleri” olarak adlandırılan PKK’nın Bağdat’taki bürosu ile PKK ile ittifak yapan siyasi partilerin Erbil ve Süleymaniye’deki bürolarının da hemen kapatılacağını açıkladı..
Washington Times Gazetesi’ne (2 Temmuz 2005) konuşan Hoşyar Zebari, Türkiye’ye yaptığı son ziyarette “çok sıcak ve dostane” şekilde karşılandığını anlattı. Zebari, bölücü terör örgütüyle ilgili olarak, “Her şeyden önce Iraklı değiller. İkincisi, burası onların faaliyet göstereceği veya lobicilik yapacağı yer değil. Üçüncüsü, Barzani ve Talabani tarafından onlara verilen ve PKK’dan çatışmayı durdurmasını isteyen bir mesaj iletildi. Bu önlemlerin, bizim PKK ile mücadelede ciddi olduğumuz konusunda herkesi ikna edeceğine inanıyoruz.” dedi.
Bu arada, Irak Başbakan Yardımcısı Berham Salih de, terör örgütü PKK’ya karşı ciddi mücadele dönemi başlatıldığını açıkladı.
KYB üyesi olan Irak Başbakan Yardımcısı Salih, “Biliyoruz ki, bu terör örgütü sadece bizi değil, komşularımızı da rahatsız etmektedir. PKK yöneticilerinin yakalanması öncelikli hedeftir. Türkiye ve Irak arasında güçlü komşuluk ve stratejik ilişkiler mevcuttur. Yeni Irak Hükümeti, bu ilişkilerin daha da geliştirilmesi için çaba gösterecektir. PKK terör örgütünün bu ilişkilere zarar vermesine izin verilmeyecektir” dedi.
Türk gazetecilerin sorularını yanıtlayan (2 Temmuz 2006) KDP’nin iki numaralı adamı Necirvan Barzani ise, Iraklı Kürtlerin terör örgütüne bakış açılarını net bir dille ortaya koydu; “Kürtler ile PKK’yı birbirine karıştırmamak gerekiyor. PKK yıllarca Kuzey Irak ve Türkiye topraklarında Kürtlerin kanını döktü. Kürt halkına bu kadar zarar veren başka bir hareket yoktur. Türkiye, sınırları içinde yaşayan Kürt vatandaşlarının güvenliğini sağlamak için Kuzey Irak’a yönelik askeri operasyonlar düzenledi. Biz de Türkiye’nin yanında olduk. KDP, dün olduğu gibi bugün de PKK terör örgütüne karşı Türkiye ile birlikte mücadele vermektedir. PKK terörü ortadan kalktığı zaman Türkiye ile siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel ilişkilerimiz daha da artacaktır. Şu anda da Irak’ta yaşayan Kürtler ile Türkiye arasında hiçbir problem yok. Her ulus bağımsız olmak ister, ama Irak topraklarında bağımsız bir Kürt devletinin kurulması ve yaşaması mümkün değildir. Biz, gerçekleri görüyor ve Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduğumuzu bir kere daha vurgulamak istiyoruz. Iraklı Kürtler Türkiye’yi kendilerine model olarak görüyorlar. Türkiye laik bir ülke. Bunun her zaman Türkiye Cumhuriyeti insanları için en iyi seçim olduğunu düşünüyoruz. Bizim yaşadığımız bölgede de hem kilise, hem cami vardır. Bölgenin, Atatürk’ün gerçekleştirdiği reformlar gibi reformlara ihtiyacı vardır. Bu reformları hayata geçirmek için Irak Hükümeti’ne her türlü desteği vereceğiz.”
Iraklı Kürtlerin PKK’yı Kuzey Irak’ta istemediklerini vurgulayan KYB’nin Ankara Temsilcisi Behroz Galali de, KYB’nin yayın organı Nwe Gazetesi’ne yaptığı açıklamada (25 Temmuz 2006) şöyle demişti; “KYB ve KDP, Türkiye ile dostluk istiyor. Ancak Kuzey Irak’taki PKK terörü bunu engelliyor. Iraklı Kürtlerin milli menfaatleri ve bölgedeki çıkarlarının korunabilmesi için PKK’nın Kandil’de barınmasına izin vermemeliyiz. PKK’nın Kuzey Irak’ta sorun çıkarması, Iraklı Kürtleri güç durumda bırakıyor. ABD, şimdilik Türk Ordusu’nun PKK’ya yönelik operasyonlar kapsamında Kuzey Irak’a girmesine engel oldu. Ama bunu sonsuza kadar yapamaz. Ancak PKK’nın, Türk güvenlik güçlerine saldırı için Kandil’i üs olarak kullanmasına Iraklı Kürtlerin sessiz kalması, Türkiye’nin bölgeye müdahalesini haklı kılacaktır. Kürtler duygusallığı bir kenara bırakıp akılcı davranmalılar. PKK’nın kendi çıkarları için Iraklı Kürtleri kullanmasına izin verilmeyecek. PKK terörüne karşı mücadelede Türkiye’nin yanındayız.” (KYB’nin yayın organı Nwe Gazetesi, 25 Temmuz 2006)
Nail Amudi
nail_amudi@hotmail.com
Yazan: nail amudi Tarih: August 3, 2006 02:56 PM
İBRAHİM GÜÇLÜ DEN DERİN PKK UYARISI:
“Silah Sorunları Çözemez!..
PKK Şiddeti Kürtlere Zarar Veriyor!..
Kürt Aydınları ve Siyasetçileri, Derin PKK Şiddetine Karşı Sessiz Kalmamalı!..
PKK’nin şiddet politikasında ısrar etmesinin gereksiz, anlamsız ve yanlış olduğunu vurgulayan İbrahim Güçlü, (HAK-PAR kurucu üyesi, Kürt-Der Başkanı, eski İşçi Partili, Rizgari dergisinin kurucusu) Türkiye’de yaşanan sorunların silahla çözülemeyeceğine dikkat çekerek, Kürtleri sağduyulu olmaya ve Kürtleri susturmaya çalışan derin PKK’ya karşı mücadele etmeye çağırdı.
İbrahim Güçlü, son dönemde PKK’nın terörü tırmandırması ile ilgili gelişmeleri haftalık haber dergisi Aksiyon’a değerlendirdi;
“Abdullah Öcalan’ın hayatında İmralı öncesi ve sonrası diye iki dönem var. Öcalan, yakalanmadan önce Kürtlerin bağımsızlığını savunuyordu. Ancak yakalandıktan sonra çok ciddi bir sapma yaşadı. Öcalan’ın bakış açılarında takiyye ve kendisine ait olmayan düşünceler ortaya çıktı. Öcalan, demokratik cumhuriyet ve konfederalizm gibi ütopik tezleri ortaya attı.
Öcalan, alabildiğine kaygan, değişken özelliği olan birisidir. Çok rahat taraf değiştirebiliyor. Herkesin adamı olabilir, hiç kimsenin adamı olmayabilir. Güçlü olursa saldırır, aciz olursa düğme bağlayan bir insan. Kapasitesini, özelliklerini çok iyi biliyorum. Bu değişkenliği yalpalanmaya çok uygundur. Bu normal değil. Bir liderin görüşleri böyle sık sık değişmez. Bence Kürtlerin onu çok fazla dikkate almaması gerekiyor. Zaten sadece Kürtler değil, PKK da Öcalan’ı artık dikkate almıyor. Öcalan’ın bu durumu gerçekten dramatiktir.
Öcalan’ın PKK üzerindeki etkisini bir lider etkisi olarak görmemek lazım. Bu kurumlaşmış bir sistemin devam etmesidir. Orada rantlaşan, kemikleşen bir sistem oluşmuş durumda. Öcalan’ın başından beri oluşturduğu ve ideolojik anlamda kabul ettirdiği bir şey var. ‘Bu sistem bensiz olmaz, siz benimle varsınız’. Hatta PKK yönetim kadrosunda bulunan bazıları onun için ‘bizi sen yarattın’ diyor. Ancak Kürtler için böyle değil. Öcalan İmralı’da yargılanırken dobra dobra konuşmadı. Gerçek bir lider gibi davranmadı. Korkakça bir tavır sergileyerek, eylemlerin sorumluluğunu üstlenmedi. Mahkeme salonunda ‘Ben şehit analarından özür dilerim, bu söylediklerimi hiçbir baskı olmadan söylüyorum’ dedi. O zaman yıllardır bunca insan niye öldü? Böyle bir adam lider falan olamaz.
Türkiye’de Kürt siyasetinin önündeki en büyük engel PKK terörüdür. Kürtlerin içinde belirli güç odakları var. Bu güç odakları PKK’da sistemleşmiştir. Kürt aydınları o güç odaklarını aşamıyor. Muhafazakarlaşmış olanlar üzerinde aydınlar belirleyici olamıyor. Uzun yıllar, Kürt aydınlarının yerine, Diyarbakır’da PKK tarafından görevlendirilen 15-16 yaşındaki çocuklar söz sahibi oldular. Aslında PKK yönetimi ve örgütün ipoteği altındaki Kürt siyasetçilerinin birçoğu, müebbet hapse mahkum edilmiş bir adamla Kürt sorununun çözülemeyeceğini, Abdullah Öcalan’ın Devlet tarafından hiçbir zaman muhatap alınmayacağını çok iyi biliyor. Aydınlarımız, PKK’nın saplandığı bataklığı görmelerine rağmen, seslerini çıkarmaya cesaret edemiyorlar. PKK cinayetlerine sessiz kalıyorlar.
Bugün Diyarbakır’da belediye başkanlığı yapan zat için varsa yoksa Abdullah Öcalan. Kürt halkının insanca koşullarda yaşaması umurunda değil. Osman Baydemir bu gerçekleri iyi görmeli. PKK’nın demokratikleşme söylemleri gerçeği yansıtmıyor. Osman Baydemir sivili temsil ediyor. Dolaylı da olsa icazet aldığı yer PKK’dır. Ama PKK bir iş yaparken Baydemir’i dikkate almıyor. Diyarbakır olaylarında PKK, Baydemir’e ‘belediye başkanı olursun, ama bizim hesaplarımız seninkinin üstündedir’ mesajını verdi. PKK, yerel iktidar olan Osman Baydemir üzerinden de politika yürütüyor, gerektiğinde onu eziyor. Ancak Baydemir bunu anlamak istemiyor. PKK içerisindeki şiddet yanlıları Baydemir’i sadece bir araç olarak kullanıyorlar. Yönetimi ele geçiren şiddet yanlısı grup, örgütün değişmesine izin vermiyor. Şiddet yoluyla egemenliğini koruyor.
Öcalan’ın kurdurduğu DTP içinde de bir değişim sancısı yaşıyor. Ama DTP, PKK çizgisinden ayrılmaya cesaret edemiyor. DTP içindeki birtakım insanlar aslında oraya ait değillerdir. Ahmet Türk bunlardan biridir. Ahmet Türk, Türkiye’ye yakın, şiddete karşı, silahlı kanatta hiç olamamış, Kürtçüden çok sosyal demokrat bir adam olarak bilinir. Ama Aysel Tuğluk öyle değil. ‘Bizi PKK’dan koparamazsınız’ diye bir çıkış yapabiliyor. DTP-PKK ilişkisini değerlendirirken Aysel Tuğluk ve Tuncer Bakırhan gibi isimlere bakmak lazım. Halkımıza PKK gerçeğini anlatmalıyız. Şiddette ısrar eden PKK yönetimi, genç fidanlarımızı ölüme sürüklüyor. PKK’nın silahlı eylemleri tırmandırmasının, ne Kürtlere, ne Türkiye’ye, ne bölgenin barış ve huzuruna, ne de örgütün kendisine hiçbir yararı yoktur.”
İbrahim Güçlü’nün saptamalarına küçük bir ilavede bulunmak istiyorum. Terörle bir türlü hesaplaşamayan Kürt aydın ve siyasetçileri artık harekete geçmek zorundalar. Hala mahçup bir biçimde PKK’nın şiddet eylemlerini mazur görmekten, teröristlere “gerilla” demekten, bazen Öcalan’a “Sayın Öcalan” denilerek, bazen de haklı haksız, suçlu suçsuz ayrımı yapılmaksızın yapılan barış ya da ateşkes çağrılarıyla, “savaş bitsin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın” gibi klişe lafların ötesine geçmeliler. Bugün Türkiye’de kimsenin tarafgir bir “tarafsızlık” tutumu takınmaya hakkı yok. Yok olmamak için çırpınan terör, Türkiye’nin sorunlarının çözümü için adımlar atılmasının önündeki en büyük engel. Şiddet eylemleriyle rejimi provoke etmeye, Türkiye’yi demokrasiden uzaklaştırmaya çalışıyor. Böyle bir düşman karşısında Türkiye’de yaşayan hiç kimse tarafsız kalmamalı. Sebebi, kaynağı, tarihi geçmişi ne olursa olsun, PKK şiddetine karşı herkes yüksek sesle haykırmalı. Taraf olmazsanız “çözüm” adına konuşma hakkını kaybedersiniz. Böyle bir sözde tarafsızlığın bölgedeki sorunların çözümüne herhangi bir katkı yapabilmesi, kimseyi ikna edebilmesi mümkün olamaz.
Elbette sorunlar konuşularak çözülecektir. Hiç bıkmadan, usanmadan konuşalım, ama konuşabilmek için önce konuşmayı ölümle cezalandıran PKK’yı ortadan kaldıralım. Kaldıralım ki, Kürt kanaat önderleri PKK’nın infaz listesine girme korkusu içinde pısıp oturmasınlar. Sonlarının Hikmet Fidan’a benzemeyeceğine emin olsunlar ki, bütün fikirler çıksın ortaya; çıksın ve yarışsın. Korkusuz bir tartışma başlasın…
Nail Amudi
nail_amudi@hotmail.com
Yazan: nail amudi Tarih: August 10, 2006 03:40 PM
kardaş rabbim seni bu dünyada ve ahirette yüzünü ak etsin.öncelikle bu kürt sorununu yeniden düşünmek adlı yazdıgınız kitab tan dolayı sizi kutlarım çünkü canım kardaşım her baba yiğidin harcı degil doğruları gün yüzüne cıkarmak şunuda unutmamak lazım meyva veren ağac her zaman taşlanır.bu yolda da mutlaka taş atan olacaktır.sakın buda sizin bildiğiniz doğrulardan ve düşünçelerinizden.bir santim bile saptırmaz inşallah temennim de bu. evet bir kürd sorunu hakikaten vardır ama bunu karşılıklı konuşarak bir birimize sevgi ve saygı duyarak aşmalıyız önce içimizteki kin nefret duygularını bastırarak akli selim bir şekilde meseleye yaklaşmak lazım yoksa bir birimizi asarak keserek bu iş son bulmaz kardaşım .en büyük hazine güvendir.uzun lafın kısası bende rabbimin bir kuluyum yani kürd oğlu kürd bunda benim ne günahım var haşa rabbim de tüm noksanlıktan münehzehtir ya ozaman?oysaki bazı kafasızlar bilmiyorlarki bu ırkta dilde o nun vel asıl kelam canım kardaşım ben bu dünyada bir kürd olarak hakkımı sana helal ediyorum.benimde hakkım gecmiş se size siz de bana helal edin.saygılarımla (HAKKARİ/YÜKSEKOVA LI ORHAN
Yazan: kürdoğlu Tarih: August 10, 2006 06:08 PM
Yüksekovalı Orhan Kardeşime;
Uzun zamandır okuduğum en "delikanlı" yorum.
Ben de bir türkoğlutürk olarak seni saygıyla selamlıyor sevgiyle kucaklıyorum. Rabbim senin gibi delikanlı kürtleri ülkemizden eksik etmesin.
Hesap gününün sahibi olan Allaha emanet ol!
Türk kardeşin FERHAT.
Yazan: Ferhat Tarih: August 10, 2006 08:42 PM
slm aleyke abi.ben de bu konuyla yakındanilgileniyorum ve bilinçsizleştirilen kürt halkının bir mümessili olarak bu konuda calışmamı ve mücadelemi sonuna kadar sürdürecegim;çünkü bu ülke hepimizin.et tırnaktan nasil ayrılmazsa turk kurt de bırbırınden soyutlanamaz.sadece pkkyi yok edelim diyorsunuz cok güzel de yalnız pkknin diyarbakır cezaevlerinden cıktıgını ve bir ETKİ-TEPKİME sonucu cıktıgına hic degınmedınız bu agrıma gıttı.bir insan düşünün haksız yere tutuklanip cezaevlerınde turlu turlu işkencelere ugratılıyor afedersiniz mahrem yerineelektrik bırakılıyor yaptıgı büyükabdestin pisligi kendisine ADİ bir şekılde yediriliyor.şimdi soruyorum sizebu kadar ADİ bir şekilde ve suçsuz oldugu haldebu turlu işkenceler maruz kalan biri serbest kaldıgında kendıne yapılanları aklınagetirip de intikam alma düsüncesiyle daga cıkıp pkknin kucagına atılmaktan baska ne yapmasini bekleyebilirsiniz.sadece kendi pencerenizden bakmayın LÜTFEN.Ben 90li yıllarda burda hicbir sebep olmadan cıkan catışmalarda halka YARGISIZ İNFAZ yapılarak turlu turlu işkenceler yapıldı.bu millet bu ulkede kendi ÖZ VATANINDA "garip" bırakıldı maalesef.kendi öz dilimizi konuşamadıgımız gunleri hatırlarım hic de unutmam.bunlarin uzerine hicbır sey olmamış gıbı SÜNGER cekerek deve kuşu gıbı basını kumun altına sokup ortada olan gercekleri gizleyip görmezden gelmeniz cok agrıma gıttı.evet ben de şiddete karsıyım ve turk kurt un kardesce yasamasından yanayım.zaten dedim ET TIRNAKTAN AYRILMAZ.canakkale orneklerını vermeniz cok GUZEL.Ayrıca 19.y.y.de osmanlıya karsi rusyanın PANSLAVİZM politikasini izleyip butun balkan topluluklarını ayaklandırması gıbı ve osmanlıyı parcalamada basarılı oldugu gıbı 20.y.y.in baslarında ve su an da A.B.D. ve israil gıbı emperyalist ve siyonıst guclerın turkıyeye karsı izledıklerı polıtkayla turk kurdu bırbırlerıne dusurduklerı ve ETLE TIRNAGI birbirinden ayırdıkları gercegını neden gormezden gelıyorsunuz.onların sloganı:BÖL,PARCALA ve YOK ET.Aynen de ole yapıyorlar bizleri ayırdılar ve bolduler.yoksa kurt ve turk kardesler beraber bu ulkeyı savunurlarken gokten bir taş düsüp de akıları yenı mı basına geldı bagımsızlık istemeye basladılar.HAYIR.Hep amerıkave israilin polıtıkası sonucu kurtleri guzel ruyalarından uyandırıp turklerle birbirlerıne duşman ettıler ve bu ulkeyı içten yok etmek arzusundalar.insan bi ekmegı tam yıyemeyecegı gıbı amerıka da guclu bır turkıyeyı bolmeden yok edemeyecegını bıldıgı için bu polıtıkaya basvurdular ve basarılı da oldular.burdan turk ve kurt kardeslerıme seslenmek istıyorum:amerıkanın KARA KASI KARA GOZU degılız bizi gelip kurtarsınlar.vallaha emdıgımız sutu burnumuzdan getırır amerıka eger bu ulkede bırlık ve beraberlık içinde olmayıp da turkıyenın yıkılmasına neden olarak.gelın bırlık ve beraberlık içinde olalım kardesler.amerıkanın polıtıkasını gercekleştırmesıne izin vermeyelım.eger benım gıbı duşunmuyorsanız alın size somut örnek:IRAK GERCEGI.A.bi sizi kırdıysam hakkınızı helal edın lutfen.devam etmekisterdım ama zaman kısıtlı.Allaha emanet olun.MUTLU BİR TURKIYE ILE GELECEKTE BERABER OLMA DILEGIYLE.Kardesınız Redar(yani yoldaş)
Yazan: redar(yoldaş) muş vartolu Tarih: September 23, 2006 04:35 PM
ayrıca bu ulkeyı atalarımız nasıl savundularsa biz de öyle savunacagız.gelsınler bakalım.GELECEKLERİ VARSA GORECEKLERI DE VARDIR elbette.Allaha emanet olun.ben de edebıyat ogretmenlıgı okuyorum.yazarlık yasamınızda bir meslektasınızolarak BASARILAR DILIYORUM.
Yazan: redar(yoldaş) muş vartolu Tarih: September 23, 2006 04:47 PM
KÜRTLER, PKK’NIN DİYARBAKIR’A DÖŞEDİĞİ MAYINLARA BASMAMALI!..
“Çocukları Öldürecek Kadar Gözü Dönen PKK Terörü Lanetlenmeli ve Demokrasiye Sahip Çıkılmalı!..”
Kör terörün çocukları gözeteceğini mi bekliyordunuz? PKK terörü, şiddetin gözü dönmüş hali olarak neyi gözetebilir ki? Çocuklar da, arkasına gizlendiği bütün kutsal amaçlar gibi değersizdir teröristler için.
PKK’nın Diyarbakır’da sivil halka yönelik termoslu katliamının yankıları sürerken, bombalama eyleminin “provokayon mu”, yoksa PKK’nın “planlı bir eylemi mi” olduğu da netleşiyor.
Diyarbakır’daki bombalama olayını irdelemeden önce geçmişi şöyle bir hatırlamakta yarar görüyorum.
19 Mart 1993: Beka Vadisi’nde bir toplantı yapan Abdullah Öcalan’ın, PKK’nın “tek taraflı ateşkes ilan ettiğini” açıklamasının ardından, terhis olmuş 33 er Bingöl’de öldürüldü.
31 Ağustos 2006: Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki devir teslim ve terfi törenlerinin hemen sonrasında, örgütün dağdaki önemli ismi Murat Karayılan, örgüt içi bildiri yayınlayarak, “ateşkes” kavramını yeniden ortaya attı. 1 Eylül sabahı PKK’nın kendi içinde ateşkesi tartıştığı, örgüt yanlısı yayın organlarına yansıdı. Karayılan’ın açıklamaları, 11 Eylül 2006 tarihinde PKK’nın siyasi uzantısı Demokratik Toplum Partisi Eşbaşkanı Ahmet Türk tarafından kamuoyuna duyuruldu. Ertesi gün 200 aydın tarafından yayınlanan ve PKK’ya “şartsız silah bırakması” yönündeki çağrı da, Türkiye’de yaşayan herkesin şiddete karşı tepkisini dile getiriyordu.
Ancak bu çağrıya PKK’nın cevabı, kimliğine ve özüne uygun oldu. Kanla beslenen değirmen kan öğütmeye devam etti. Yürekleri ve beyinleri kendilerine ait olmayan PKK mensupları, niçin ve kimi öldürdüklerini bilmeden, Diyarbakır’ın Bağlar Beldesi Koşulu Parkı yakınlarında bir termosun içine yerleştirdikleri bombaları patlattılar; 8’i çocuk, 10 masum insan hayatını kaybetti.
Mart 1993 ve Eylül 2006 tarihlerinde yaşanan PKK katliamları arasında ilginç benzerlikler göze çarpıyor.
1993’te 33 erin öldürülmesi üzerine Abdullah Öcalan ve Cemil Bayık, “eylemi kendilerinden habersiz ve izin almadan gerçekleştiren Şemdin Sakık hakkında örgüt içi soruşturma başlattıklarını” açıklarken, Sakık ise, “eylemi Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın gerçekleştirdiğini” öne sürmüştü. Ancak daha sonraki gelişmeler, eylemi yapanlar arasında Şemdin Sakık’ın olduğunu ve Cemil Bayık’ın da olayı bildiğini ortaya koydu.
Türkiye’nin 13 yıl sonra benzer bir olaya sahne olmasının dikkat çekici olduğunu belirten Serbesti Dergisi Yazı İşleri Sorumlusu Ümit Fırat, Aksiyon Dergisi’ne yaptığı açıklamada (18 Eylül 2006), “Birilerinin, varlıklarını sürdürebilmek için Diyarbakır’da o bombayı patlattığını” belirterek, şöyle dedi;
“Ahmet Türk’ün ve aydınların PKK’dan koşulsuz silah bırakmasını istemesi çok önemli bir gelişmeydi. Şiddet politikası nedeniyle Kürtlerin desteğini önemli ölçüde kaybetmeye başlayan PKK’nın güç duruma düştüğü bir dönemde, Diyarbakır’da yaşanan bombalama eylemi, toplumda nefret ve kin duygularını körükleyecek. 1993’teki örnekte olduğu gibi, şiddet olayları yeniden tırmanabilir. Bu durumdan herkesin zarar göreceği bilinmeli ve Kürtler şiddetin tuzağına düşmemeli. Hiçbir gerekçe, masum insanları öldürmeye haklılık kazandıramaz. Provokasyonlara karşı halkımız uyanık olmalı” diyerek, durumun hassasiyetine dikkat çekiyor.
PKK’nın silah bırakması için imza atan 200 aydından biri olan Tarık Ziya Ekinci, örgütün şiddet politikasında ısrarlı olmasının Kürtlere büyük zararlar verdiğini belirterek, şöyle diyor; “PKK, DTP’nin tabanıdır. Bu nedenle Ahmet Türk, PKK’yı açıktan karşısına alamıyor, ‘PKK terör örgütüdür’ diyemiyor. PKK silah bırakırsa, DTP nefes alacak ve toplumsal ve sosyal sorunların çözümüne yönelik daha rahat politikalar üretebilecek. Ancak PKK şiddet eylemleriyle buna izin vermiyor. Diyarbakır’da hedef gözetmeyen bombalama, Türkiye’de etnik çatışmayı körüklemeye yönelik bir eylem. Türkiye’de demokratik reformların önünün açılabilmesi ve güven ortamının yeniden tesisi için PKK’nın silah bırakıp, yurt dışına gitmesi gerekir. Bir daha silaha bulaşmaması şartıyla bunu biran önce yapması gerekir. Belki sonrasında bir af gündeme gelebilir. PKK ‘Devlet operasyonları durdursun, biz de silah bırakalım, ateşkes yapalım” diyor. Böyle bir şart olmaz ve kabul de görmez. Gerçekçi olmak lazım. Hiçbir devlet kendi silahlı kuvvetlerini, terörle mücadeleden geri durduramaz, geri çekemez. Sorunların demokratik anlamda çözümü için öncelikle dağdakilerin silah bırakması ve reformların önünü açması gerekir. PKK kendisine karşı hiç kimseyi istemiyor ve konuşturmuyor. PKK, sorunun çözümünün sadece kendisinde olduğuna inanıyor, ama yanılıyor. PKK yönetimi, durmadan ‘barış’tan, ‘demokrasi’den söz etmektedir. Ancak tam her şey yoluna girmişken, sorunlar demokratik ortamda tartışılmaya başlanmışken, Diyarbakır’daki patlama barış ve demokratikleşme sürecinin yeniden askıya alınmasına neden olabilir.”
Kürt-Der Başkanı İbrahim Güçlü de, PKK’nın “önemli bir merkez olarak gördüğü, ancak desteğini kaybetmeye başladığı Diyarbakır’da yeniden öne çıkabilmek için böyle bir patlamayı gerçekleştirmiş olabileceğine” dikkat çekerek, şöyle diyor; “İlkbaharda Diyarbakır’da başlayan ve günlerce süren eylemlerde PKK psikolojik anlamda büyük yara almıştı. PKK’ya destek veren Diyarbakırlılarda, artık ‘silahlı PKK’nın Kürtlere bir yarar getirmeyeceği’ bilinci ciddi bir biçimde oluşmaya başlamıştı. Diyarbakır’daki olaylar, PKK’nın son yıllarda yaşadığı en ciddi kırılmadır. Daha önce PKK’ya yardım eden (haraç veren) önemli bir kesim PKK’nın şehirde organize ettiği gösterilerden sonra yardımını kesti, bazı aşiretler de örgüte katılan çocuklarını dağdan indirmek için büyük bir çaba içine girmeye başlamışlardı. PKK, bombalama olayını Devlet’e yıkarak, bir taşla iki kuş vurmayı planladı; hem taban desteğini yeniden canlandırmak, hem de Türkiye’de etnik çatışmayı körüklemek. Kürt sorunun çözümünün önündeki en büyük engel PKK terörüdür. PKK öldürmekle ve ölmekle bir yere varamayacağını görmeli.”
Haklı terör yoktur, olamaz. Terör, bir silahlı propaganda yöntemidir ve insanlık suçudur. Terör örgütleri, bu yöntemi, önce halkı korkutmak, sindirmek, otorite kurmak, devlet otoritesine alternatif oluşturmak ve sonra da “dava”ları desteğe dönüştürmek ve süreci siyasallaştırmak için kullanırlar. PKK’nın izlediği yol da bu yoldur. Halk arasında destek bulamayan terör örgütleri yaşayamaz. Bu nedenle halkın tutumu, belirleyici derecede önemlidir. Halkın teröre karşı durması, terör örgütüne gönüllü, gönülsüz destek vermekten kaçınması, her eyleme tepki vermesi etkili olur. Terör örgütünü zor duruma düşürür. Terörü lanetlemesi, mahkum etmesi giderek bu yöntemi çıkmaza sokar. Bu açıdan başta Diyarbakır olmak üzere, Türkiye’nin dört bir yanından PKK terörüne yönelik tepkilerin yüksek sesle haykırılması, şiddetin sonunu getirecektir.
Çok kültürlülüğü ile zengin Anadolu, bölünmeye uygun bir toprak değildir. Bu çağ artık bölünme çağı değil, bir arada yaşama, birlikte yaşama iradesini gösterebilme çağıdır. Türkiye’nin de çok kültürlü konumunu korumaktan başka çaresi yoktur. Türkiye hepimizin ülkesidir. Türkü, Kürdü, Çerkezi, Lazı, Rumu, Yahudisi, Ermenisi, Asurisi, Süryanisi, hep birlikte, bu topraklarda barış ve kardeşlik içinde yaşamayı çoktan hak etmişlerdir. Günümüz; etnik milliyetçilik yerine, demokratik milliyetçiliğe ve yurtseverliğe gerçek anlamda sahip çıkma günüdür. Türkiye’nin de, Türkiye’de yaşayanların da tek doğrusu budur.
Nail Amudi
nail_amudi@hotmail.com
Yazan: nail amudi Tarih: September 27, 2006 11:11 AM
PKK’NIN ŞİDDET TUZAĞINA DÜŞMEMEK!..
“Etnik Milliyetçi Teröre Karşı, Demokrasi ve Birlikte Yaşama İradesi!..”
Ünlü filozoflardan Abraham Joshua Heschel, “İnsandan insana yönelen en büyük tehdit ırkçılıktır; minimum sebepler için maksimum nefretler üretir” diyerek, toplumları “etnik milliyetçilik” temelinde yürütülen şiddet eylemlerine karşı uyarıyor.
Bugün PKK'nın her terör eylemi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden gelen her şehit cenazesi insanların yüreğini dağlarken, toplum vicdanında haklı tepkilere yol açıyor. Türkiye’nin dört bir yanında, Şırnak’ta, Diyarbakır’da, Tatvan’da, Samsun’da, Adana’da, İzmir’de, İstanbul’da, Ankara’da, Sakarya’da, Erzurum’da teröre lanet dalgası gitgide kabarıyor.
PKK'nın her terör eylemi, ülkenin barış ve istikrarına bir darbe daha indiriyor, demokratik rejimden bir şeyler götürüyor ve sivil siyasetin alanını daraltıyor. PKK'nın mayınlarla hazırladığı şiddet tuzağı, ülkede milliyetçi-ulusalcı dalgayı körüklerken, Türkiye'yi bir cehennem çukuruna yuvarlayabilecek Türk-Kürt çatışmasına zemin hazırlıyor. PKK'nın şiddet tuzağı, her terör eylemi, Kürtlerin bu ülkedeki siyasal, toplumsal ve ekonomik durumunu daha kötüleştirecek gelişmelerin habercisi oluyor.
Özetlersek, PKK'nın terör ve şiddet politikaları, Kürtler için de, Türkler için de kötülük demektir. Türkiye'de siyasal ve ekonomik istikrar bu yüzden gitgide zehirleniyor.
1990'lar bir daha mı? Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da halk bunu istiyor mu? Kürtler o korkunç filmi bir daha görmek ister mi? Hiç sanmıyorum.
PKK'nın yolu, çıkmaz yoldur. Şiddetle, terörle, silahla, bu ülkede tecrübeyle sabittir, ancak cehenneme giden yolların taşları döşenir, o kadar. Yakın tarih böyle diyor.
Türkiye, tekrar terör batağına çekilmek istenmektedir. Burada kamuoyunun dikkatini başka bir yöne çekmekte yarar görüyorum.
Türkiye; doğuda terör tehdidi, batıda ise Yunanistan, Kıbrıs, adalar sorunuyla savaş tehdidi altında bırakılarak, hep köşeye sıkıştırılmak istenmiştir. Burada asıl amaç, Türkiye’nin ekonomik yönden zayıflatılması, uluslararası siyasi alanda zor duruma düşürülmesi ve savaş tehdidi altında kalan ülkenin savunma harcamaları yüksek tutularak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çağın gereklerine göre modernize edilerek küçültülmesine mani olunması çabaları yatmaktadır.
Diğer bir anlatımla, dünyada enerjinin önemi, sanayi ve teknolojinin gelişmesiyle her geçen gün daha da artmaktadır. Ülkeler, dünya enerji kaynaklarının kontrolünü ne kadar çok ellerinde tutarlarsa, hem kendi ekonomilerini, hem de diğer ülkelere karşı her yönden üstünlük sağlayacaklarını çok iyi bilmektedirler. Bu nedenle günümüzdeki ve gelecekteki savaşlara “enerji savaşları” adını verebiliriz.
Günümüz savaşlarında, medyayı kullanma, psikolojik yıpratma, ekonomik baskı ve akla gelebilecek tüm taktikler kullanılmaktadır. Günümüzde düzenli orduları yenmek için, artık savaş meydanları kullanılmamaktadır.
Ülkelerin sosyo ekonomik ve sosyo kültürel yapıları çok iyi analiz edilerek, halkın etki altına alınması, ordu yöneticilerinin bir şekilde ikna edilmesi ve yıpratılması artık revaçtadır. Ancak bütün bunlara rağmen, birlikte yaşama iradesi gösterebilen halk direnişine karşı etkili bir yöntem henüz bulunamamıştır.
Yakın bir gelecekte dünya petrol rezervlerinin tükeneceği bilinmektedir. Günümüzde petrol için yapılan savaşlar, önümüzdeki dönemde başka enerji kaynakları için yapılacaktır. Gelecekte muhtemel enerji kaynaklarından biri de “bor” madenidir. Dünya bor rezervlerinin yüzde 70’ine sahip olan Türkiye’nin gelecekteki önemi daha da artacaktır. Almanya’da bor ile çalışan arabanın yapıldığı kamuoyuna yansımıştır.
Bunun yanı sıra, Türkiye’nin tatlı su kaynaklarından tutun da diğer madenlerine kadar çok büyük bir zenginliğe sahip olduğu çok iyi bilinmektedir. Yakın bir gelecekte Türkiye’nin, gerek elinde bulundurduğu bu değerler, gerekse Avrupa’nın Ortadoğu’ya açılan kapısı olması ve jeopolitik-jeostratejik konumu nedeniyle ön plana çıkacağı ve öneminin daha da artacağı ortadadır.
Bütün bu saptamalar ışığında, bugün Türkiye üzerine oynanan oyunların hepsinin gelecekteki enerji savaşlarının bir parçası olduğu açıkça görülmektedir. Karanlık güçlerin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde tırmandırmak istedikleri terör oyununa ve ülke genelinde etnik milliyetçilik temelinde körüklenmek istenen çatışmalara karşı, başta ülke yöneticileri olmak üzere, siyasi parti temsilcilerinin ve tüm vatandaşların uyanık olması gerekiyor. Kürt kökenli vatandaşlar başta olmak üzere, bu ülkede birlikte yaşama iradesi gösterebilen ve demokrasiye inanan herkesin, taşeron olarak kullanılan PKK’nın şiddet tuzağına karşı bilinçli hareket etmesi ve terör oyununa gerekmektedir.
Türkiye’de, Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Boşnak’ı, Çerkez’i, Arap’ı, Çingene’si, Alevi’si, Sünni’si, Ermeni’si, Hıristiyan’ı ile tüm etnik, inanç-mezhep ve kültür farklılıklarının yarattığı gücü ve zenginliği görebilmeliyiz. Türkiye’de yaşayan tüm vatandaşlar kanunlar önünde eşit ve hürdür. Şiddete başvurmadığı sürece herkese hoşgörülü yaklaşılmalıdır. Tahriklere ve yönlendirmelere kapılıp şiddete başvurmanın kimi karanlık güçlere hizmet etmek olacağının ve Türkiye’ye, bütün vatandaşlarımıza çok büyük zararlar vereceğinin bilincinde olmalıyız.
Terörün haklısı olamaz. Terör, bir silahlı propaganda yöntemidir ve insanlık suçudur. Terör örgütleri bu yöntemi, önce halkı korkutmak, sindirmek, otorite kurmak, devlet otoritesine alternatif oluşturmak ve sonra da “dava”ları desteğe dönüştürmek ve süreci siyasallaştırmak için kullanırlar. PKK’nın izlediği yol da bu yoldur. Halk arasında taban bulamayan terör örgütleri yaşayamaz. Bu nedenle halkın tutumu, belirleyici derecede önemlidir. Halkın teröre karşı durması, terör örgütüne gönüllü, gönülsüz destek vermekten kaçınması, her eyleme tepki vermesi etkili olur. Terörü lanetlemesi, mahkum etmesi giderek bu yöntemi çıkmaza sokar.
Bu açıdan, başta Diyarbakır olmak üzere, Türkiye’nin dört bir yanından PKK terörüne yönelik tepkilerin yüksek sesle haykırılması, Türkiye’de yasalar çerçevesinde faaliyet gösteren siyasi partilerin yetkililerinin, “etnik bölücülüğü körükleyen, teröre prim veren” açıklamalar yerine, bölge halkının hislerine tercüman olarak, hoşgörüyü, kardeşliği pekiştiren, birleştirici ve yaşanan acıları unutturmaya, bölgenin ekonomik, sosyal, kültürel yönden kalkınmasına katkı sağlayacak bir misyonu cesaretle, korkmadan, yılmadan üstlenmelerinin, gerçek anlamda şiddetin sonunu getireceği bilinmelidir.
Demokratik yapısını güçlendiren ve hukukun üstünlüğü ile şekillenen Türkiye’de “birlikte yaşama iradesi” vardır ve bu irade daha gelişecektir. Ülkede yaşanan şiddet eylemleri Türkü de yordu, Kürdü de. Sadece Doğu veya Güneydoğu Anadolu bölgeleri değil, Türkiye’nin tüm yörelerinde yaşayan vatandaşlar paramiliter bir örgütün mağduru oldu. Küçültmek, bölmek, koparmak, kardeş kavgası çıkartmak emperyalistlerin Türkiye üzerindeki emelleridir. Bu emellere kesinlikle alet olunmamalı. Acılarımız büyük de olsa, bağrımıza taş basıp, geçmişin acı dolu günlerine bir daha dönmemek için yeni ve temiz günlere, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, bireysel hakların eşit kullanılabildiği, çağdaş dünyanın gerisinde kalan etnik ayrımcılık yerine, üniter bir Türkiye’nin, sosyal, ekonomik ve kültürel alanda başlattığı kalkınma hamlelerine katkı verilmelidir.
Çok net ve açık olarak bilinmesi gerekir; çok kültürlülüğü ile zengin bir bahçeye sahip Anadolu, bölünmeye uygun bir toprak değildir. Bu çağ artık bölünme çağı değil, birlikte yaşama iradesini gösterebilme çağıdır. Türkiye’nin de çok kültürlü konumunu korumaktan başka çaresi yoktur. Günümüz; etnik milliyetçilik yerine, demokratik milliyetçiliğe ve yurtseverliğe gerçek anlamda sahip çıkma günüdür. Türkiye’nin de, Türkiye’de yaşayanların da tek doğrusu budur… Bu ülkeye vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesten beklenen de sadece budur…
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: June 14, 2007 10:26 AM