« İslam'a Dönenler | Ana Sayfa | Diyanet, Hirsi Ali'yi Çürütüyor »

June 21, 2006

Baykal'ın 'Cumhuriyet'i İstismarı

Deniz BaykalCHP lideri Deniz Baykal'ın "Cumhuriyet, Milli Mücadele ile kazanıldı, sandıkta kaybedilmeyecek" şeklindeki zırvası — evet, bunu tanımlamak için "zırva"dan daha iyi bir kelime bulamıyorum — Türkiye'de siyasetin geldiği cinnet noktasını göstermesi açısından kayda değer.

Sayın Baykal'a ve CHP'lilere sormak gerek: "Sandıkta kaybetmek" ne demek? Bir sonraki seçimde halk, size değil, sizin hiç sevmediğiniz bir siyasi partiye oy verecek, sorun bu mu? Peki bu parti iktidara gelince Cumhuriyet'i kaldıracağını, rejimini değiştireceğini mi söylüyor? Hayır!.. Böyle bir şey mümkün mü? Yine hayır!..

O zaman hangi mantıkla, "sandığı", yani milli iradeyi rejim için tehlike olarak gösterebiliyorsunuz? Eğer milli iradeyi tehlike olarak görüyorsanız, sizin özlem duyduğunuz rejimin adı demokrasi değil de otoriterizm (hatta faşizm) olmaz mı?

Bu sorunun samimi cevabının "evet" olmasını beklemek mümkün, çünkü zaten Baykal'ın "demokrasi" tanımı çok garip: "Demokrasiyi Cumhuriyet doğurdu, demokrasinin görevi şimdi Cumhuriyet'i yaşatmak" demiş. Oysa demokrasinin görevi, ülkenin milli iradeye göre yönetilmesini sağlamaktır. Baykal'ın ve CHP elitinin "Cumhuriyet"ten ne anladığını ise zaten biliyoruz: Eşlerinin başları örtülü olmayan, balolarda dans etmeyi iyi beceren "alafranga" erkekler topluluğu ve onların "yaşam biçimi." Bu durumda Baykal'ın sözünü "demokrasinin görevi Kemalist seçkinleri korumaktır" diye tercüme etmek lazım...

Madem durum bu, Sayın Baykal'a bir öneri: Bu nev-i şahsına münhasır "demokrasi"yi daha da bir tahkim etmek için, "sandık" denen tehlikeyi ortadan kaldıralım. Veya en azından, 1940'larda olduğu gibi, "açık oy, gizli sayım" ilkesini getirelim. Kendilerini de "Milli Şef" ilan edelim. Beğenmediği "sandık" sonuçlarını iptal etme, hoşuna gitmeyen partileri yasaklama yetkisi olsun. Türkiye de Kuzey Kore'nin light bir versiyonu olarak dünyada hak ettiği yeri alsın...

İsmet Berkan bugünkü sütununda Baykal'ı aynı konuda iyi eleştirmiş ve şöyle demiş:

Belki de Anayasa'nın 24. maddesine bir ek yapmalıyız. Bu madde dinin siyasete alet edilmesini yasaklıyor. Belki ilaveten 'Cumhuriyet değerleri'nin de siyasete alet edilmesini yasaklamalı Türkiye.

Berkan haklı. "Dinin siyasete alet edilmesi" şeklindeki klişe söylemle din özgürlüğünü savunmanın suç haline getirildiği Türkiye'de, "Cumhuriyet değerleri"nin veya Atatürk'ün "siyasete alet edilmesi"ne, hem de otoriterizmi meşrulaştırmak için kullanılmasına nedense hiç değinilmiyor. Oysa CHP'nin yaptığı tam da bu...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: June 21, 2006 12:08 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Baykal’a “siddet çagrisi yapmaktan” dava açilmali

"Cumhuriyet, Milli Mücadele ile kazanıldı, sandıkta kaybedilmeyecek" seklindeki sözleriyle silahli mücadeleyi demokrasiye alternatif gösteren Baykal kanimca ciddi bir suç islemistir. Eminim ki “Milli Mücadele”’nin mimari Atatürk mümkün olsaydi barisçi bir çözümü 30 bin insanimizin sehit oldugu bir savasa tercih ederdi.

Kendisi gibi düsünmeyenleri isgalci yunan veya fransiz ordusuyla ayni kefeye koyan bir parti lideri Türkiye’ye ne getirebilir? Demokrasiye nasil hizmet edebilir?

Deniz Baykal’in bu sözleri “siradan siyasi atismasi” degildir. Böyle konusarak bölücülük yapmak ve siddet çagrisinda bulunmak çok yanlis bir davranis. CHP’li seçmenlerin Sayin Baykal’i sandikta cezalandiracagindan eminim. Ama ayrica kendisinin bir mahkemede hesap vermesi de gerekiyor.

Cezayir’in yakin tarihinde bu tür “siddet çagrilari” sonucu çok hazin olaylar oldu. Yorumcu arkadaslari bilgi almaya ve ayni konuda Mehmet Altan’in yorumunu okumaya davet ediyorum.

Saygi ve selamlar

Cezayir’in tarihi : http://en.wikipedia.org/wiki/Algeria#History

Mehmet Altan : Ordu-dinci çatışması mı, ABD-Fransa çatışması mı? (http://www.gazetem.net/maltanyazi.asp?yaziid=480)


Yazan: Tunç Tarih: June 21, 2006 02:10 PM

Bay Baykal, bye bye Baykal,
Kalmaz Baykal, bay Baykal...

Eskilerden halkın göndermediği bir o kalmıştı... Tabirimi maruz görün, eceli gelen siyasetçinin demokrasi duvarına bevletmesinin resmidir...

Yazan: blue Tarih: June 21, 2006 04:28 PM

Sn Baykal
KUDÜS'te CHP için(pardon Cumhuriyet'in bekâsı için) namaz kılıp dua ederken:))
ALLAH kabul etsin..

saygılarımla


Yazan: ece Tarih: June 21, 2006 04:44 PM

Sn Akyol
Güzel bir konuya değinmişsiniz.Ama sizin stiliniz açısından sanki biraz sert olmuş.
Aşağıda ki konuları da incelesek mi acaba?
1.İş Bankası.Milletin vergileriyle kurulmuş bir banka.Nasıl olurda milletin alınterini milletin olmayan Baykal ın olan bir parti rahatça kullanabiliyor.Neden kimse el atamıyor?
2.CHP nin bütçesi nedir?Şöyle şeffafça bir açıklama yapsalar da biz de incelesek.
3.Erbakan ın trilyonluk davasını açanlar nerdeler?

Ama Baykal ı kutluyorum.Çok başarılı bir politikacı.Kendisine Kıbrıs ve yunanistan görüşmeleriyle ilgili hayat boyu ombdusmanlık öneriyorum.
Saygılarımla

Yazan: salih Tarih: June 21, 2006 05:59 PM

M.Aksoy'un , Baykal'ı zırvalamakla tanımlamasına şaşmamak elde değil. Maalesef!

Baykal'ın bazı endişeler taşıdığı , kaygılandığı gün gibi ortada iken , sırf demokrasinin faziletleri nedeniyle bu kaygılarını dile getirmemesini beklemek , dile getirdiğinde de zırvalamış demek , nasıl bir demokrasi kültürüdür acaba?

Herşey arasında olduğu gibi , insan toplumlarında da güç mücadelesi , gerçek bir olgudur. Bu mücadele ,toplumlararası sürdürüldüğü gibi , o toplumu meydana getiren yapılar arasında da sürmektedir. Materyalizm , bu süreci toplum içinde sınıf mücadelesi , toplumlararasında da emperyalizm olarak tanımlar. Benim açımdan materyalizm ; sadece maddeyi kabul ederek mücadeleyi zıtların mücadelesi olarak gördüğünden eksiktir , vardığı sonuç itibariyle de Yaratıcı'yı kabul etmediğinden yanlıştır. Ama eksik ve yanlışlarına rağmen yine de toplumsal mücadeleyi bazı yönleri ile tanımlaması açısından gerçeğe yaklaşmıştır. Demokrasi de , toplumsal mücadele sürecinde , toplumu oluşturan yapıların mutabık kaldıkları bir ara rejim yönetimidir. Güçler dengesine bağlıdır. Toplumdaki her güç odağı , varlığını sürdürmek isteyeceğinden , ittifaklar aramak zorunda kalır , bu durum her güç odağı için geçerli olduğunda ortaya demokrasi çıkar. Toplumu meydana getiren yapılardan somut güce sahip olan asker ve diğer kolluk kuvvetler olup , diğer yapıların gücü , bir tabirle sanaldır. Bazı durumlarda somut güç odakları , ara baskı rejimleri meydana getirseler de , bu durum sanal güçleri , somut güç arayışına sürükler , ya somut güçlerin ayrıştırılması gündeme gelir, ya da dış somut güçler devreye sokulur.Demokrasilerde esas olan , sanal güç odaklarının , toplumsal yapılarda fiziki etki yaratmayacak şekilde , çoğunluğun iradesi ile iktidara gelip ,(toplumun bütününü kucaklama iddiası ile) ekonomik ve teknolojik gelişmeler sağlama amacı ile toplumu yönetmesidir.

Bir sanal güç grubu , çoğunluk iradesi ile iktidara gelip , beklenilen ekonomik ve teknolojik gelişmeleri sağlayamadığı gibi kendisine yapılan eleştirileri , somut güçler ile bertaraf etmek isteyebilir. Bu tür dikta/baskı rejimlerinin bir çok örneğini değişik bölgelerdeki ülkeler , kan ve gözyaşları ile tecrübe edinerek yaşamıştır.

Ülkemizin jeopolitik konumu , cografyamızın tarihçesi , basiretsiz yöneticiler sayesinde ne musaya ne de isaya yaranamamış olmamız ve toplumsal mozaiğimiz nedeni ile bizi bir lokmada ham yapmak isteyen ülkelerin sayısını ve iştahını arttırmaktadır.

Ülkemiz böylesi bir kurtlar sofrasından güçbela kurtulmuş , büyük bedeller ödemek zorunda bırakılarak , cumhuriyet ve sonrada giderek demokrasinin faziletlerine inanmak zorunda kalmıştır. Ancak birçok dünya devleti , bu süreci er veya geç yaşamış , cumhuriyet ve demokrasi faziletlerine inanmak zorunda kalmış olsalar bile hala eski kalıntıları bünyesinde muhafaza etmekte bir beis görmemiştir. Ama her nedense gerek USA gerek GB ve diğer cumhuriyet ve demokrasi aşığı ülkeler , hem bünyelerinde eski kalıntıları , hem de somut güç iktidarı altında inleyen ülkeleri görmemezlikten gelmektedirler. Irak'a demokrasi transferi yapacak güce ve teknolojiye sahip USA ve GB , Kızılçin karşısında adeta ; "körler sağırlar birbirlerini ağırlar." misali wals yapmaktadırlar. Peki , ola ki bir diğer demokrasi aşığı ülke olan Danimarka , aynı iddialarla Irak'a demokrasi transferi yapmak isteseydi , USA , GB, K.Çin ve diğer süperler , Danimarka'ya , " aferin kızım..!" mı derlerdi?
"Ne eyi ettin, ellerine salık.." dediklerini duyar gibi oluyorum..:))))

Gelelim , bugüne değin hiç sempati duyamadığım Baykal'a..

Birçoğumuzun gerek bireysel gerek gruplanmalar ile yüklendiğimiz bir misyon vardır. Cumhuriyete ve demokrasiye sahip çıkmak.. Bunu misyonu neredeyse yurtseverlik , vatanseverlikle özdeşleştirmişizdir.

AKP partisi ve iktidari da , her ne kadar değiştik demiş olsa da , yaşadığımız günler ve nihayet tarih gösterecektir ki , demokrasinin faziletlerine onan inançla inanılan bu söylemler gerçek değildir. Değiştik diyenler , kafalarındaki islamı uygulamak üzere parti grup , çoğunluğun oyunu alarak iktidara gelmişlerdir. Gelmişlerdir ama , USA'ya rağmen gelmiş değildirler. USA karşıtı iseniz , üstelik bir de ; " go home" diyorsanız , iktidara değil gelmek , el bile sallattırmazlar , adama! İşte D.Perinçek ve aynı telde yürümeye çalışanların hali ortada!

Ama , dalgalı döviz kur politikasında da yaşanan gelişmeler de ortada! Her zaman her yerde , güllük gülistanlık olur mu ?

USA , ülkemiz gibi ülkelerde ekonomik ve teknolojik gelişmeleri , bütünüyle can-ı gönülden destekleyecek kadar demokrasinin faziletlerine inanıyor mudur , acaba?

Her ülkenin iktidar tiyatrosunda senaristi hep aynı olan demokrasi oyunları sergilenir. Oyuncular ve seyirciler hep farklıdır ama senarist aynı olduğundan , körler , sağırlar misali söylemler de aynıdır.

Alavere , dalavere kürt Memet nöbete hesabı , çoğunluk oyları ile iktidara gelen partilere , herşeyden ve herkesden önce birileri düdük hediye ederler. Bu düdüğü zamanı gelse , Baykal bile almam demez , inanın...

AKP , elinde düdük olduğu halde üflemiyorsa , gelen baskıyı dengelemek için kafasındaki islamı şablonlara adım atmak istedikçe , gerek Baykal ve gerekse diğer somut ve sanal güç odakları adımı ne kadar yakınlarında hissediyorlarsa , sandık mücadelesi ile birlikte , cumhuriyetin ve demokrasinin faziletlerini anımsayıp tazeleme yapacaklardır.

Bu nedenlerle , Baykal zırvalamıyor! Her zaman olduğu gibi demokrasiye ve cumhuriyete gönülden inanmış havariler gibi düdük çalmak istiyor.
Aynı şekilde AKP de demokrasiyi öve öve gelmedi mi iktidara?

Demokrasinin faziletlerini överek ve müdaafa ederek , kafasindaki islamın şablonlarına göre toplumu şekillendirmek istiyor!

Kim istemez ki , yaşasın islami demokrasi , yaşaşın molla cumhuriyeti , diye bağırmak , hem de avazı çıktığı kadar..

Pardon , bizimki molla değil laik ulema cumhuriyeti olacaktı , biran unuttum , affola...


Yazan: irfan Tarih: June 21, 2006 06:15 PM

Sayın Baykal siyasi olarak çok büyük bir gaf içerisine düşmüş. Kendisi muhalefet yapmaktan çıkıp işi başka boyutlara taşımak niyetine girişmiş ama sanmıyorumki artık insanlar böyle sözlere kanıp aldansınlar. Bu söylemleri kendi duruşunu alçaltmaktan başka bir işe yaramaz.

Yazan: Enes Reyhan Tarih: June 21, 2006 07:25 PM

Sayın Baykal'dan başka ne beklenebilirdi ki? Demokratik yollardan iktidara gelmesinin giderek imkansızlaştığını gördükçe hırçınlaşıyor.

Şemdinli iddianamesinin konuşulduğu günlerde "Bu orduya karşı yapılmış darbedir" dememiş miydi? Danıştay baskını sonrasında da "siyasete kan bulaştı" gibi son derece çirkin ve hakkaniyetten uzak bir söz şöylemişti.

Bir de sağa açılma politikası vardı,"Gel ne olursan ol gel" diyerek başlattığı. Solu halletti sıra sağa geldi. :-)

Ahmet Kekeç sağa açılma politikasına "Sağdan git, belki solu bulursun!" adlı yazısıyla güzel bir cevap vermişti, umarım Baykal okumuştur.

Baykal ülkemiz insanının tercihlerini ve değerlerini içine sindirmeyi bir türlü başaramıyor. Eğer böyle devam ederse bırakın iktidarı, eski oy oranına bile ulaşması zor görünüyor.

Yazan: Suat Öztürk Tarih: June 21, 2006 08:28 PM

Hiçbir konuda anlamlı bir politika üretemeyen,
sadece yerli-yersiz eleştiri ve saçmalama başarısını gösteren Sn. D.B.,

Solu bitirdiniz. Tebrikler.

Yazan: Yilmaz Tarih: June 21, 2006 10:43 PM

Bay Baykal bu çok iri lafları hangi dağlara güvene
rek ediyor acaba. Bir yerlerde Türkiye'yi bitirme
projeleri yapılıyor olsa, terör ve destabilizasyon
faliyetlerini güçlendirmek için siyasilerden ortak
aransa, bu tutum beklenir. Yazık bu ülkeyi bölmek
isteyen dış güç Ülkemizin damarlarına sızmış fütur
suzca at oynatıyor. Faili belli operasyon, umarım
milli güçlerimiz ve Allahın yardımıyla başarıya
ulaşamayacaktır.Allah iktidar hırsıyla gözü dönmüş
lerden ülkemizi korusun.

Yazan: levent Tarih: June 21, 2006 10:50 PM

CHP'deki'sandık allerjisi' ve halka karşı güvensizlik duygusu üzerine çok güzel bir analiz.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=190899

Saygilarimla

Yazan: Tunç Tarih: June 22, 2006 01:52 PM

çağdaş, Atatürk ilkelerine bağlı ama bağnaz olmayan biri olarak sayın Baykal'ın ifadelerini büyük bir talihsizlik olarak kabul ediyorum. söyledikleri öncelikle TBMM'nin meşruluğuna gölge düşürmektedir. Oy vermiş olsak da olmasak da, AKP tümüyle yasal yollardan iktidara gelmiş bir siyasal partidir.

Baykal ve onun gibi düşünenler nalıncı keseri gibi demokrasiyi kendilerine yontmaktan vazgeçmelidirler. İllaki rejimin günden güne tehlikeye girdiğini görüyorlarsa ve bunu her seferinde dile getiriyorlarsa artık sözden öteye başka birşeyler yapmalarının zamanının geldiğininde farkına varmış olmaları gerekir. Bugünlerde çeşitli kaynaklar tarafından yaptırılan anketlerde AKP genel olarak hala birinci parti olarak tercih edilmektedir. Öyle ise CHP'nin artık kendine öz eleştiri yapıp gerekiyorsa yeniden yapılanması gerekir. Bence CHP içinde sorulması gerekenlere örnek olarak şunlar verilebilir:

1. Biz CHP olarak gerçekten iktidar olmak istiyor muyuz?
(Bence kesinlikle hayır, sayın Baykal sorumluluk yerine sadece protokolde kendine ayırılan yeri almak istemektedir, en azından böyle bir görünüm sergilemektedir.)

2. Halka hangi mesajları ve ne kadar içtenlikle verebiliyoruz? Halka ne kadar ulaşabiliyoruz?

3. Seçim barajının kaldırılmasını niçin desteklemiyoruz?

4. Nereden buldun yasasını niçin desteklemiyoruz?
(Türkiye vergi yüzsüzleri cenneti olduğu sürece sosyal eşitlik ve gelir dağılımı gibi problemler nasıl aşılacaktır?)

5. Siyasal dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda aşama kaydedebilecek miyiz?

6. Parti içi demokrasiyi nasıl geliştirebiliriz ya da gerçekten geliştirmek istiyor muyuz? (Alternatif parti başkanı adaylarına yapılanlar ortadadır, bu sadece CHP değil, DSP için de geçerlidir.)

7. Ekonomi konusunda Türkiye şu ana kadar hem dış kaynakları temel alan çözümleri tercih etti ya da etmesi için zorlandı. Biz Türkiye'nin iç kaynaklarını etkin duruma getirmek için ne yapabiliriz? (Bor madeni, petrol, demiryolu projeleri vs.)

8. Çarpık kentleşme gibi problemler nasıl aşılacaktır? bunlar için ayrıntılı plan ve projelerimiz nelerdir? İstanbul gibi bir şehir neredeyse tüm Türkiye'nin candamarıdır ancak büyük bir deprem tehlikesi ile karşı karşıyadır. Ekonomik riski yurt çapına yaymak için İstanbul ve diğer şehirlerde ne gibi yatırımlar yapabiliriz?

vs.vs.

Bu sorulara CHP net bir cevap vermediği sürece, kendini Atatürkçü ve çağdaş olarak nitelendiren pekçok vatandaştan hala oy alamayacaktır. Ne acı!

Yazan: yorumcu Tarih: June 22, 2006 03:30 PM

Ein Volk, ein Reich, ein Führer

Bugünkü CHP'yi anlamak için Inönü zamanina da
bakmak gerek. Meselâ "varlik vergisi" ...

Asagidaki yaziyi okumak lâzim, belki Sayin Yorumcu gibi arkadaslar ülkemize yakisir bir parti kurar da demokratik sol oylar oraya gider.

Saygilarimla
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=43155,,2

Yazan: Tunç Tarih: June 22, 2006 05:11 PM

Üstelik bu sayın Baykal'ın ilk gafı da değil. Bu CHP için alışılagelmiş bir tutum. 30 Ağustos'la ilgili göndermesinde "sakın ha, sakın!" diye öcü ile çocuk korkutur gibi tavrı çok basit ve ötesinde çirkindi. Aslında Sayın Akyol gibi "zırva" ve kendi kullandığım 'çirkin' tanımlamalarını kullanmakta rahat davranma yanlısı olmasam da bazen durumu çok yerinde karşıladığı için bu kelimelerin uygun düşmesi kaçınılmaz oluyor. CHP, "ordu+CHP=iktidar" formülünü slogan olarak kullanmaktan çekinmemiş bir partidir ve bu tavrına karşı ordumuz ne yazık ki siyasete neden alet edildiğini sorma duyarlığını göstermemiş, ya da CHP'nin Ordu ilimizden alacağı oyların iktidara gelmesinde yeterli olacağını söylediği biçiminde yorum yaparak bu sloganı zararsız bulmuştur.

Ben insanlara daima nedensel düşünme çağrısı yapıyorum. Durum bu, ülkemizin durumu ne yazık ki gelişmiş bir ülke standartlarından uzak hâlen. Uzun uzadıya yorumlara girmek istemiyorum, diyorum ki bu günkü durumsalı oluşturan nedenselleri enine boyuna, entelektüel bir duyarlık ve objektiflikle irdelemek gerek. Bu tanımlamaları Türkçe'yi sala koyup sele vermek ya da tumturaklı olsun diye kullanmıyorum. Gerçekten söylemek istediğimi iyi karşıladıkları için kullanıyorum. Durumsal yerine statüko, nedensellik yerine determinizm desem de yine immünal bir tepkiye neden olacaklar. Her yaşayan organizma (gibi dil de) antijenlere karşı immün tepki verir, aksi halde yaşamı sonlanır. Fakat immün sistemin zararsız antijenlere karşı da bağışıklık tepkisi vermesine allerjik reaksiyon deniyor. Polen allerjisi gibi.

Konuyu dağıtmadan: Bir Alman düşünür Türklerin Batıya göç sırasında Doğu Hazar kıyılarına gelmeleriyle tarihin çok önemli bir yol ayrımına geldiğini söyler. Büyük çoğunluk güneye dönmeyi tercih eder. tercih bunun tersi olsa tarih değişirdi yorumunda bulunur.

Nedensellik bazen çok karmaşık olguların altında basit bir neden, ya da çok basit olguların altında karmaşık nedenler yatması şeklinde tecelli eder.

Bu ulus bu kilit yarımadaya gelip yerleştiği zaman tarihin en büyük iki kıskacının oluşturduğu bir mengenenin ortasında kaldı: Doğudan Moğol ve Batıdan Haçlı baskısı. Tarih hep böyle tekekrrür etti. Hangi çelişkiyi düşünürseniz düşünün, Batı-Doğu, Kuzey-Güney, Varşova-Nato, İslam-Hristiyan, Mistik-Pozitivist... Dünyada ne kadar çelişkili durum varsa Kızılderililerden (ve işte Pigmeler ve Aborjinler diyelim) başka tüm kavimlerin kavşak noktası olan bu topraklarda mutlaka yaşanmıştır.

O yüzden bu ulus gözünü karartıp ya devlet başa, ya kuzgun leşe demeye her ortamda alışkın, asker bir millettir. Varlığını, kazanımlarını tehlikede gördü mü mantık filan kalmayan, duygusal tepkileri güçlü bir ulustur.

Tüm bunları illa beyazı yerince siyahı övdüğünüz, siyahı tu kaka edince beyazı bayraklaştırdığınız şeklinde bir tutumun gerçekçi olmadığı vurgusuyla bir araya getirmeyi önemli bir hatırlatma sayarak söylüyorum. Griler ve gökkuşağının tüm renkleri... Hiçbirini gözardı edemeyiz. Ancak bizim toplum az önce söylediğim nedenselliklerden ötürü ikilemlere şartlanmıştır. "Bulanık mantıkta fikir avlamak" bize göre değildir. Lafı dobra dobra kodun mu taş gibi yerine oturtacaksın. Bu yüzden asırlarca ticaret yapamamış, ticareti rumlara ve yahudilere kaptırmışızdır. Türk'ün esnaflığı hâlâ müşterinin "Filanca mal var mı?" sorusuna tomtok bir "Yok!" yanıtı verme biçiminde sürmektedir. Fıkradaki gibi, "Tuvalet kağıdı yok, zımpara kağıdı versek olur mu?" diyen Türk bakkal çırağına Yahudi bakkal bir türlü esnaflığı öğretemez.

Tabii tek neden bu değil, savaşın bir cihad olarak görülmesinden, gayrimüslimlerin askere alınmaması gibi nedenler de var. Nedensellik kurcalamakla bitmez, çok da zevkli bir uğraşıdır, tavsiye ederim. Kazıdıkça neler çıkar neler. Bu yüzden bilimsel bakış açısının temel argümanıdır.

Söz bilime gelmişken, "Ne oldu, veda ettiğini sanıyorduk?" diyen varsa yanıtlayayım:

Bu konuda Sayın Marvin'e yanıt vereceğim: (Neden bahsettiğim anlaşılmazsa bu başlığa dönmek gerekecek: "DNA...")

Dramatize yok diyorsunuz ama dramatizeyi sürdürüyorsunuz. Gidenlerin "İçinin yandığı" bana dramatize geldi. Üstelik ben Sibel Hanım gibi "hoşçakalın"ı çekmedim henüz. Sadece ayrılmayı "düşünsem iyi olacak" dedim.
"Ayrık otu" benzetmesinin aşırı olduğunu sanmıyorum. Ayrık otu gibi durduğum kuşku götürmez. Bir tarlaya hep bir cins ürün ekilir ve arada çıkan farklı otlara ayrık otu denir, bunda bir acaiplik yok. "Bana uzaydan gelen yaratık muamelesi yapıldı" filan desem, tamam, asıl dramatizeyi ben yapmış olurdum.
Tekrar ettiğimi çok söylediğimi kabul ediyorum, ama gerçekten anlaşılmadığı için tekrar ettim. Elbette kendimi tekrar ediyorum ve farklı argüman getirmiyorum. Çünkü kabul edilmesini umduğum başlangıç noktası argümanım tanrı tartışmasının bilimin görevi olmadığı, bunun felsefe içinde yapılması. Yazmaktan vazgeçmeyi düşünmemin nedeni de bu noktadan öteye geçemeyişimiz.

Yoksa, "aydınlığı kimseciklere bırakmayan nutukvari" söylem iddiasını kesinlikle reddediyorum. Bunu hakkımdaki kasıtlı bir önyargı olarak kabul ederim. Kimsenin cahil olduğunu iddia etmedim. Kimseyi aşağılayıp anlama kapasitesi düşük olmakla itham etmedim. Söylediğim tek şey, tanrı tartışmasının bilim içinde yapılamayacağı konusunda mutabık kalmayışımız oldu.

Bakın hâlâ "önkabulüm reddedildiği için" veda ettiğimi söylüyorsunuz ve beni tekrara düşmekle suçluyorsunuz. Şimdi tekrar söylemeyip ne yapabilirim? Tekraren: Bilimin zaten ön kabulü olmadığı için tanrıyı tartışamayacağını söylüyorum, nasıl hâlâ argümanlarımın olmadığını ve görüşümü dayattığımı söylersiniz? Bu kadar tüm yazdıklarım boşa giderse ayrılmayı düşünmeyip de ne düşüneyim?

Bakın yine tekrar! edeceğim:
Tanrının bir sürece müdahale ettiğini, bir taşı düşerken yavaşlattığını kanıtlayabilirsek bunun derhal ve tereddütsüz, hatta büyük bir sevinçle yeni bir kanıtlama olarak bilimsel literatüre alınacağında kuşku yoktur! BİLİMDE BİLİNEN ETKEN VE NEDENLERİN DIŞINDA HENÜZ KEŞFEDİLMEMİŞ BİR ETKEN VE NEDENİN OLMADIĞI DİYE BİR ÖNYARGI KESİNLİKLE VE HİÇ BİR BİÇİMDE YOKTUR! OLMASI DÜŞÜNÜLEMEZ, DÜŞÜNÜLMESİ DURUMUNDA BİLİM KENDİ İPİNİ KENDİ ÇEKMİŞ VE KENDİ VARLIĞINA SON VERMİŞ, ARAŞTIRMADAN VAZ GEÇMİŞ DEMEK OLUR!
Hayır, kesinlikle eminim, kimse yazdıklarımı okumuyor, "ha tamam, bu laikçi, salla gitsin!" diye önyargıyla şöyle bir göz atıp hemen yanıt döşenmeye koyuluyor.

Herneyse, bu "veda" konusunu da kendimize has duygusal tepkilerle ele aldığımızı görüyorum. Arkadaşlar, bir daha bu bloga girip yorum okumamaya ve yazmamaya yemin filan etmedim, inanın!"

Bir de Sayın Akyol beni de Sibel Hanım'ı olduğu gibi şaşırtıyor. "BİLİMİN GÖREVİ TANRI'NIN VARLIĞINI KANITLAMAKTIR" DİYE BİR İDDİAM DA YOK. ve BEN BİLİMİN SEKÜLERLİĞİNİ ELEŞTİRMİYORUM, AKSİNE SAVUNDUM cümleleri beni şaşırttı. Belki de ben anlayamamışımdır,. ama doğrusu savının temellerinin bu argümanlar olduğunu sanıyordum. Fakat böyle ise aramızdaki fark iyice azalıyor, bir de şu bilimin içinde tanrıyı tartışmama konusunda uzlaşabilsek!

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 22, 2006 05:40 PM

Bugün "blog izni" günlerimde dayanamayıp yazdığım bu ikinci yorum, kusura bakmayın. Yine dayanamadım. İki şey söyleyeceğim:

1) Baykal, bir anlamda çok önemli (perdenin ardını temsilen GÖZE SOKULAN bir figür olduğu için), bir anlamda ise son derece önemsiz bir isimdir. Baykal'ın "sol"u temsil ettiği saçmasına içinizde halâ inanan varsa, üzülürüm doğrusu. Bu şahıs, hangi zümreyi, hangi tarihsel-siyasal geleneği, çizgiyi temsil ettiği son derece kesin hatlarla belli bir şahıstır. Burada terminoloji paralamaya gerek görmüyorum. Baykal, devlet partisinin siyaset meydanındaki İZDÜŞÜMÜ olan, uç sağdan yalnızca fraksiyoner olarak farklılık gösteren koyu sağ bir partinin genel başkanıdır. Söylediklerinin ve yapıp ettiklerinin KOD'larını çözmeden bakarsanız yanıldığınızla, kızdığınızla kalırsınız. Bu beyefendi, aynı zamanda laikliğin de düşmanı bir kişidir. Sadece demokrasinin değil.

2) Bu söyleyeceğim kişisel bir mesaj, özür dilerim. Sayın Demirkan Efegil, benim yazlık siteye de beklerim.

Son bir husus: Şimdiden özlemişim Mustafa Bey'in blogunu ve blog ahalisini!

Yazan: metin-thePoor Tarih: June 22, 2006 07:09 PM

Sayin Akyol, bu elestirileriniz herkesten cok Turk solunun isine yariyor. Ne zaman Baykal gidecek, Turk solu bayram edecek. Umit ediyorum ki Turk solu kisa bir zaman icinde kendi icinden hem Anadolu'nun degerlerine hakim, hem de Clinton-vari bir humanizm, ozgurluk anlayisi ve global perspektife sahip olan bir lider cikaracak, ve halkimizi hak ettigi demokrasi ve ozgurlukler rejimine biraz daha yaklastiracak.

O zaman, demokrasi diye bizlere ozunde anti-demokrat ve en basta kadin, sonra insan haklarina aykiri bir yasam felsefesini yutturmaya calisanlarin da, din uzerinden ucuz politika yabanlarin da, materialist degiliz havalarinda bogazina kadar yolsuzluk icine batmis olanlarin da, kendi satilmis veya delikten supurulmus oldugu gibi, devleti ve milleti de pazarlamaya pek merakli olan cingozlerin de sonu gelecek.

Bu sayfadaki kisiler icinde felsefi derinligi olan, siyasi birikimi olan, saglam bir egitime ve yurt disi tecrubesine sahip cok insan var. Sizlere soruyorum, Baykal'i bir tarafa birakalim (cunku onun sonunun zaten yakin oldugu malum), AKP'li siyasetciler, sizleri etkileyecek, ufkunuzu acacak ne gibi bir soylem veya icraatta bulundu? Bu iktidar, zorluklarin ve caresizliklerin kiskacinda bir "simit sarayi" ve "size anne diyebilir miyim" kulturune sikisip kalmis kitlelere son kez palavra sikma luksune, son kez ucuz politika yapma luksune sahip iktidar olacak. Isigin uzerimize dogmasi yakindir.

AKP icinde dort grup var. ANAP ve DYP'den gelen nispeten liberal merkez sag grup; milliyetci-muhafazakar grup; basini Arinc ve Babacan'in cektigi cingoz yobazlar grubu; ve bunlari ayni platformda toplamaya calissa da artik yuzunu iyice yobazlardan yana donmus olan Erdogan-Gul-Unakitan muritler tayfasi. Butun gruplara ayni mesafede durmayi basaran kisi olarak aslinda bir tek Sener'i goruyorum. Bu gruplarin icinden merkez sag ve muhafazakarlar icinde cok ciddi kopma belirtileri basladi, artik ok yaydan cikti.

Bence onumuzdeki birkac yil siyasi arenada ilginc gelismelere gebe. Kanimca AKP icin en hayirlisi en kisa zamanda erken secime gitmek olur.

Yazan: Beyaz Tarih: June 23, 2006 01:51 AM

Mustafa bey,

CHP lideri Deniz Baykal'ın "Cumhuriyet, Milli Mücadele ile kazanıldı, sandıkta kaybedilmeyecek" şeklindeki zırvası — evet, bunu tanımlamak için "zırva"dan daha iyi bir kelime bulamıyorum — Türkiye'de siyasetin geldiği cinnet noktasını göstermesi açısından kayda değer.

Yazinizin geri kalanini da okudum ama bence pek tadi yoktu.

Bu uslubu size yakistiramadim demem yakisik almaz; cunku siz yakistirmissiniz. Ama, takdir edemedigimi soylemem gerekiyor.

Bahsettiginiz kisinin bir muhalefet lideri oldugunu, dedigini gerceklestirmek icin elinde anlamli bir kuvvet olmadigini; dolayisi ile, bu soylenenlerin acik ve yakin tehdit olmagi bir yana birakin, lafola beri gele cinsinden bir tehdit mahiyetinde bile sayilamayacagini gozardi ederek yazmissiniz yazinizi --en azindan ben o intibai edindim.

Demokrasiyi savunmak da Cumhuriyeti savunnmak da, baska kutsallari savunmak da bir digerine otomatik olarak moral superiority saglayan seyler degil. Bunu biliyor olmaniz lazim.

Bazan bazi seyleri surekli ayni kisilerle tartismak iyi olmuyor. Orwell'in ronaninda oldugu uzere, bir muhalif olarak yola cikip, sikayet ettiginiz iktidarin hasletleri sinebiliyor insanin uzerine.

Bu yaziniz oyle bir yaziydi.. ve olmasi gerekenden cok uzakti bence. Diyeceklerinizi daha uygun kelimelerle ve citayi yukariya zorlamaksizin pekala soyleyebilirdiniz.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: June 23, 2006 03:48 AM

Deniz Baykal'ın sözleri hiç şaşırtıcı değil. Milli Mücadele'nin istismarının da dini istismar kadar sakıncalı olduğunu düşünüyorum. İstiklal Savaşı hiç bir siyasi partinin, siyasi görüşün tekelinde değil, olmamalı. Sayın Baykal bizlerden çok daha iyi biliyordur, Yassıada'da yargılananlar arasında Milli Mücadeleye katılanlar olduğunu.

Yazan: Tuncay Yılmazer Tarih: June 23, 2006 10:41 AM

The Independent
Kürdistan: Bir ulus mu doğuyor?


İngiliz The Independent gazetesinde dün yer alan "Kürdistan: Bir ulus mu doğuyor?" başlıklı haber-analizde, Kuzey Irak'taki Kürtlerin Irak savaşından güçlenerek çıktığı belirtildi. Independent yazarı Patrick Cockburn, "Irak Kürdistanı teoride bağımsız bir devlet olmasa da BM'nin birçok üyesinden daha güçlü durumda. Etkili ordusu var. Halen Irak'ın bir parçası, ancak aldığı kararlarda Bağdat'ın etkisi az" diye yazdı. Analizde, 2003'te Saddam rejimi devrildiğinde belirli bir özerkliğe sahip olan Kürtlerin özerkliklerini kaybetmekten, ABD'nin 40 bin Türk askerle Kuzey Irak'a girme planlarının TBMM tarafından reddedilmesiyle kurtulduğu kaydedildi. Yazıda, "Kürtler bir gecede ABD'nin Irak'taki müttefiki haline geldi. Ancak her şey değişebilir. ABD, Irak'tan askerlerinin çekmesinin ardından yüzünü bir kez daha eski müttefiki Türkiye'ye dönebilir" dendi.
Milliyet23.06.06
Bu yazı fatih demir e atfedilir.

Yazan: salih Tarih: June 23, 2006 10:59 AM

İlk olarak hep beni terbiye davet eder tavır takınan Mustafa akyol , çok düzeyli kelimeler seçmiş bu yazısında . TEBRİKLER.

Bu kez düşüncelerimiz biraz keşiyor galiba. Bu ülkenin en önemli kurumsallaşmalarını gerçekleştirmiş bir partinin bu kadar içi boş , bu kadar ucuz oy avcısı ve içerikten , laik demokrat anlayıştan bu kadar uzaklaşmış olması gerçekten içimi acıtıyor. C. Yetkin in kitabında belirttiği gibi Atatürkçülük malesef bizzat takipçileri tarafında ölümünün hemen ardından yıpratılmaya başlandı. Maşallah bugün hiç geri kalınmıyor.
Asıl kaldıramadığım ise bu durumun şeriatçı zihniyetlar kadar Atatürkçülüğe zarar veriyor olması.

Evet deniz baykalla işler çok zor görünüyor. Malesef tayyip erdoğan gibi de değil , yani ara ara da pek DEĞİŞMEYECEK gibi.
Bugünkü mecliste Cumhuriyetimizin ilk yüzyılını doldurmaya doğru iken bu kadar sosyal demokrasiden uzak bir CHP ve ne olduğu ve de değişmediği en baştan belli , ülkeyi tam bunalıma sokan ve her işlerini yüzüne gözüne bulaştırmış bir AKP nin meclisi paylaşmaları ben de sadece utanç yaratıyor.

Bu utanç tablosunun sebebine de değinmezsem kendimi sebepten ve çözümden uzak hissedeceğim. Atatürk ün belirttiği gibi: en büyük düşman Yunan değil , cehaletin ta kendisidir. Malesef cehalet sorunu ülkemiz hala çözemedi. ve bu kadar içi boş bir alt-orta-üst sınıf toplumdan adam gibi liderler partiler seçmeyi bekliyorsak bizler ya aptalız ya da akrebiz. cehaletin sonunu nasıl getirmeli diye soracak olursak anlatacak hepimizin çok şeyi var.
Gerek sağ , gerek sol, sosyalist , muhafazakar , hangi kesimden olursa olsun ; eğer gerekli bilinç seviyesine ulaşmış vatandaşlık ve bireysellik olmadığı sürece bugün ülkemizde herhangi tutarlı bir siyasi hareket ya da siyasi lider beklememiz aptallık olur bence. ya da işimiz Ahmet Necdet Sezer gibi tesadüflere kalır sadece.

Yazan: Beagle Tarih: June 23, 2006 11:34 AM

AKP iyi çalisiyor mu?

“Bu sayfadaki kisiler icinde felsefi derinligi olan, siyasi birikimi olan, saglam bir egitime ve yurt disi tecrubesine sahip cok insan var. Sizlere soruyorum, …, AKP'li siyasetciler, sizleri etkileyecek, ufkunuzu acacak ne gibi bir soylem veya icraatta bulundu?” (Beyaz)

Diye soran Beyaz adli arkadasimiza yanit vermek isterim, bilmiyorum yukaridaki müthis tanima uyuyor muyum :-) ama en azindan yurtdisi kriteri tamam. (Sanirim Fatih Demir ABD’de yasiyor ve Bekir L. Yildirim da bu ülkeyi iyi taniyor. Onlar da katilirsa çok sevinirim.)

Sizin sorunuza benzer sekilde Sayin Yorumcu da CHP’ye 8 madde halinde somut ve detayli sorular sormus. (22 haziran) Aslinda bütün partilere sormali.

Sanirim bu sorulardan imtihan olsa AKP tam not alamaz. Yanliz AKP’nin yurtdisindan (Fransa’dan) görünüsü Türkiye’den görünüsüne göre farkli. Meselâ AKP “biz alman hristiyan-demokratlari gibi müslüman-demokratiz” deyince bu kabul gördü, kimse yadirgamadi.

Türk ordusunun siyasete karismasi (Yüksek askeri sura, MGK, MGSB, …) Avrupa’da anlasilamiyor. Nasil itfayeciler veya kokoreççiler kendi isi ile ilgileniyorsa “ordunun görevi ayridir” diyorlar. Bu “gariplige” karsi/ragmen “mücadele eden” AKP askerlerden daha demokratik bir imaja sahip.

AKP’li bakan eslerinin basörtülü olmasi da o kadar batmiyor kimseye. Kiyafetimizi veya müzigimizi onlara benzetmeye çalistikça alay konusu oluyoruz. Eurovizyon sarki yarismasini ve güzellik yarismalarini burada kimse iplemiyor :-)

Bir de Abdullah Gül hakkinda yazmak lâzim. Buradaki bir çok TV programlarina katildi, gazeteler de röportaj yapti. Islâm, Kibris, ermeni davasi, PKK gibi konularda sinirlenmeden, kimseyi suçlamadan çok iyi cevaplar verdi ve Türkiye’ye puan kazandirdi. Ayrica öncekiler gibi “haçli zihniyeti var” diye aglamak yerine Türkiye’ye fransiz müttefikler buldu. Türkiye hakkinda çikan çikan kitaplarin sayisinda artis var. Geleneksel konular disinda da (iskence, pkk, deprem…) Türkiye gündeme geliyor, ekonomisi övülüyor. Le Figaro’nun ekonomi eki, L’Expension, Les Echos ve dünyaca ünlü Ekonomist’in Fransa baskisi bunlara örnek sayilabilir. Bu yayinlarin meyvelerini de topluyoruz, Fransa büyük ihtimalle Türkiye’deki en büyük yabanci yatirimci konumunda, bu yil 15 milyar dolar gibi bir rakam agizlarda.

Bizim hayatimizi dogrudan etkileyen seyler de oldu : Gurbetçi olarak sinir kapilarinda oy kullanabiliyoruz. Solcular bu isi hiç iyi gözle görmediler çünkü avrupali türklerin yobaz müslümanlar oldugu yönünde bir önyargilari var.

Paris Konsolos’u degisti, ilk defa Galatasaray mezunu olmayan bir kisi geldi. Arada bir korelasyon var mi bilemem ama konsoloslugun hizmetleri son 2 yildir çok iyi. Internet sitesinden bilgi almak mümkün. Eskiden her is için oraya gitmek gerekirdi. Simdi mektupla da islem yapilabiliyor. Konsoloslukta çalisan arkadaslarim da var, olumsuz bir sey duymadim.

Acaba AKP mükemmel bir parti mi? Degil, yolsuzluklar bitmedi, dokunulmazlik konusunda verdikleri sözü tutmadilar, ihalelerde türk firmalar yabancilara karsi kayiriliyor… AKP’ye yöneltilen bu tür somut elestirilere ihtiyaç var. Yanliz bükemedigin eli öpmek lâzim :

Basindan gördügüm kadariyla AKP zamaninda :
1. Enflasyon düstü,
2. Oy kaygisiyla tarima verilen sübvansiyon azaltildi,
3. Ilk defa egitim bütçesi savunma bütçesinin önüne geçti,
4. Ilk defa adalet bakanliginin bütçesi artirildi,
5. Enerji bagimsizligi için Sinop’ta nükleer santral yapiliyor (Fransa’da elektrigin %70’i nükleerdir)
6. Yabanci yatirimcilara uygulanan vergiler azaltiliyor.

Bunlar AKP seçimi kaybetse bile kalici kazanimlar. Ama burada kalmamali, “devrim” niteliginde degisikliklere ihtiyaç var : Demiryolu karayolunun yerini almali, üniversiteler kizlarin basörtüsüyle degil bilimle ugrasmali.

Patent sahibi türk firmalarin yetersizligi, uluslararasi bilim dergilerinde türk üniversitelerinin azligi bizim üniversitelerimizin iyi islemedigini açikça gösteriyor. Elbette “kahraman” profesör ve arastirmacilar var ama bilimin devlet politikasiyla desteklenmesi lâzim ki halka faydasi olsun. (Bu konuda Demirkan Efegil de bizi aydinlatabilir saniyorum)

Saygi ve sevgilerle

Yazan: Tunç Tarih: June 23, 2006 12:30 PM

Metin-The Poor, CHP için Baas Partisi'nin Türkiye versiyonu diyebilir miyiz?

Benim kişisel fikrim aynen öyle diyebiliriz şeklinde...

Yanlış anlaşılmasının önüne geçmek için organik bir bağın varlığını iddia etmediğimi belirteyim.

Görünüm olarak çok benzerlik var...

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 23, 2006 01:44 PM

Sayın Tunç, şu Sinop'a nükleer işine benim kafam takılıyor. Bana iyi bir yer seçimi gibi gelmiyor. Sinop Karadeniz kıyısında ender kalmış temiz yörelerden. Diğer kıyılarda yoğun yerleşim kıyıyı bitirmiş gibi görünüyor.

Nükleer santralin bulunduğu çevreye bir kaza olasılığı dışında radyasyon yayması, çevreyi kirletmesi gibi bir durum yok. Fakat benim endişem bu kentte yerleşim yoğunluğunun artıp buranın da doğal çevresinin tarihe karışması. Küçük, şirin bir il merkezi olarak kalması ne kadar mümkün olacak bilmem ama, santral bu süreci hızlandırır. Benim gönlüm bu şirin kentte yeni yapılaşmaya bile izin verilmemesi, sit alanı haline getirilmeye layık bir tarihi ve doğal dokusu var.

Sanki bir kaza filan olursa boşaltması kolay olur diye küçük bir kent seçilmiş gibi rahatsız edici bir düşünce kafama giriyor. Bu santraller bu kadar güvenliyse yap büyük bir kıyı kentinin dibine, kent denize zaten yapacağını yapmış, Samsun açıklarında beş sene önce yunuslar zıplardı diyorlar, şimdi sahile "denize girmeyin, kirli" uyarı levhaları dizmişler.

İkinci değineceğim konu başörtüsü konusu. Bu konuda bir deneyimim var: Bir bayan arkadaşım vardı, başını örtüyordu ve niye bu kadar ısrarla örttüğünü sordum. Şöyle dedi: "Ben bunu inadımdan örtüyorum. Bu ne İslam'ın, ne imanın şartı. Açsam, ikisine de bir zarar gelmez." Bütün örtenlerin böyle mi düşündüğünü bilmiyorum. Saçının görünen telleri adedince cehennemde yıllarca yanacağına inananlar da var. Açanın âyet hükmünü açıkça yerine getirmemekte bir beis görmediği için küfüre girmesine ramak kaldığını iddia edenler de var. Aslında başörtüsünün bile yeterli olmadığını, kara çarşafın zorunlu olduğunu iddia eden de var. Bütün bunların İslam'a yamandığını iddia edebilirsiniz elbette, ama bu görüşlere inananlar var, realite bu. Siz istediğiniz kadar İslam'da yok deyin, onlar da var diye iddia ediyor. Böşörtüsüne de bu tartışmaların önüne geçmek için izin verilmiyor. Siz başörtüsü serbest oluverirse tamam, güllük gülistanlık, sorun çözülecek gibi görüyorsunuz ama, tam tersine tartışma daha da artacak.

Neyse, o bayan arkadaşa dedim: "Madem bu kadar şart değil, bir sefer başını aç bakalım, ne olacak!" Cevabı öyle katıydı ki ürktüm. "Asla!" Bunu teklif ettiğim için beni parçalayabilirdi. Öyle sinirlendi.

Bu konunun bu hale gelmesi çok üzücü. Sonra şöyle dedim: "Senin başının örtülü oluşu benim açımdan hiç bir artı değer sağlamıyor. Başı açık bir bayana saygım neyse, sana karşı da o." Buna da içerledi. Hatta başı açıkla başı örtülü arasında ayrım yapmamama açıkça kızdı. Hatta bu "bir kaç saniye başını aç bakalım ne olacak?" teklifimin yarattığı soğukluk yüzünden iletişimimiz kesildi. Vahim. Bu, vahim bir durum.

Tabii ki bu anlattığım kişisel bir durum, ama bu tek gözlemim değil. Bir çok başı örtülü bayanın özellikle tartışma yaratmak, polemik oluşturmak için insanların gözüne soka soka inatla başörtü taktıklarını gördüm.

Bu konunun yatışması çok zaman alacak ve çözüm öyle kolay değil, yazık bu ülkeye, bu halka ya! Gerçekten yazık...

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 23, 2006 02:17 PM

Sn. Deniz Baykal'ın bu çıkışlarına şaşırmamak gerek. Benim şaşırdığım ülkedeki sosyal

demokratlar sn. Baykala nasıl oluyorda bu kadar sabredebiliyorlar. Çok uzak değil, 3 kasım seçimlerinde toplum mühendisleri iş başına geçmiş ve içinde sn. Baykalın olmadığı, ismail cem önderliğinde sn. derviş ve DSP destekli kurulan partiyi iyi hatırlayalım. Bu parti kısmen Baykala karşı (aslında AKP'ye karşı) kurulmuş bir partiydi. Fakat hesaplar tutmadı ve derviş onlardan ayrıldı ve bu durum sn. Baykala yaradı. Ama bizim top. mühendislerinin planı tutmadı ve AK parti iktidar oldu.

Bu günlerde Baykalın yapmak istediği de sosyal demokratları kendi etrafında toplama çabasıdır. İşte tam bu noktada TOP. mühendisleri devreye giriyor. Bu mühendisler biraz yaşlı ve deneyimli. Eskiler ise daha genç ve deneyimsizdiler(28 şubat). Kafalarında garip planlar var ve planın başında Büyükerşen geliyor(bizim eski rektör :) ). Onu cumhurun başına oturtacaklar sanırım. AK parti de bunu kabul edecek! Yeterki Cumhurbaşkanı AK partiden birisi olmasın. şimdi size soruyorum, kimdir Büyükerşen? toplumda bütünleştirici isim olarak biliniyormuş. Ben büyükerşenin devlet adamı olarak tanımıyorum. Ne düşünür? Hakkında hiçbir fikir sahibi olmadığımız insanlar nasıl olurda böyle bir işe girişirler anlamıyorum!

Başka senaryolar da var tabiki. En kötüsü cumhurbaşkanını istifa etmesi. Bu gerçekten de hiç iyi olmaz. CHP nin sine-i millet dönme olasılığı biraz daha makul karşılanabilir. Bu çabaların arkasında yatan sebep nedir? Ülkede seçimler yapılmış ve bu seçimlerde iktidara gelmiş bir partinin genel başkanın ya da onun göstereceği bir ismin Cumhurbaşkanı olması engellenmek isteniyor? Sn. Erdoğanın cumhurbaşkanı olmasının önünde Anayasal bir engel var mı? Yok. O zaman sorun nerede? işte bu noktada sn. Baykal devreye giriyor sanırım. Sandıkta Cumhuryeti kaybetmek ne demek? Bu laf ülkede yaşayan insanlara yapılmış en büyük haksızlıktır. Zorla güzellik olmaz. Bu ülkenin gerçeklerini hiçe sayarak atılan adımlar, son 50 yılımızın bu tartışmalarla geçmesine yol açtı. Bu daha ne kadar devam edecek? Ak parti gibi partiler her zaman olacaktır. Ülkedeki iktidar sahipleri eğer bunu içlerine sindiremiyosalar, rejimi değiştirsinler ya da doğru şekliyle, rejimin adını değiştirsinler. Bizlerde onlarla olan bu mücadeleye demekrasi yoluyla değil başka yollarla devam ederiz.

saygılar

Yazan: ayhan Tarih: June 23, 2006 03:19 PM

Basörtüsü hassas bir konu

Sayin Demirkan Efegil, böyle bir konuda ilerlemek için anlarsiniz ki saglam referanslara dayanmakta fayda var. Çarsaf Islam’dan önce icad edilmis bir sey. Suriye ve Kuzey Afrika’da bazi hristiyan ve hatta dogaya tapan kabileler bunu kullaniyor. Kanimca bu bizim nazar boncugu gibi Islam öncesi dinlerden bir miras.

Üç büyük din de kadinlarin baslarinin örtülmesi konusunda hassasiyet göstermis. Meselâ Incil’den bir alinti :

Corinthians 11:5, 13
"But every woman that prayeth or prophesieth with her head uncovered dishonoureth her head: for that is even all one as if she were shaven."
"Judge in yourselves: is it comely that a woman pray unto God uncovered?"

Israil’de de «yobaz laik » ortamlarda çalismak zorunda kalan yahudi kadinlar baslarini kazitip peruk takiyor uzun yillardir.

Hak mi yoksa ödev mi ? …Setr
Kur’an’da da bu konu SETR kelimesiyle anlatiliyor. Müslüman kadin veya erkek SETR etmeli yani sirlamali, gizlemeli. Peki neyi ? Iki sey :
1) baskalarinin kusurlarini, aile sirlarini, öfke ve kiskançliklarini,
2) Ziynetlerini (zenginlik belirtisi olan altin vs ve onu karsi cinsin gözünde çekici kilan yerleri)

Bu kurallara uymayi kendine hedef edinmis bir müslüman kadin için bas örtüsü bir taç, bir erdem belirtisi ve kanimca bir hak.. (Tabi zorla taktiran aileleri veya Iran, S. Arabistan gibi ülkeleri bunun disinda tutuyorum çünkü Kur’an’da yazilana göre dinde zorlama olmaz.)

Sayin Demirkan Bey, « Siz başörtüsü serbest oluverirse tamam, güllük gülistanlık, sorun çözülecek gibi görüyorsunuz ama, tam tersine tartışma daha da artacak. » Demissiniz, benim tek istegim devletin vatandaslarini çocuk yerine koymaktan vazgeçmesi. Böyle sekille ilgili sorunlari birakip gerçek sorunlarimiza egilelim.

Tübitak’in bundan 20 yil önce yaptigi bir etüde göre trenle yük tasimak 11 kez daha ucuzmus. Biz 20 yildir kadinlarimizin bas örtüsünü çekistiriyoruz. Ulastirma bakaninin ne yaptigini soran yok. Önemli olan su : karisi türbanliysa Sayin Necdet Sezer onu sevmeyecek. (Dudak dudaga öpüsmeleri sat mi canim : -) ?)

Koca bir HIÇ
Sayin Efegil, bilime olan düskünlügünüze sahidim. AT vb konularda bütün yazdiklarinizi okudum. Nano teknoloji konusunda ne yapiyor Türkiye ? Genetik konusunda hangi patentlerimiz var ? Master ve doktora ögrencilerimize ne imkânlar verebiliyoruz ? HIÇ, HIÇ, HIÇ. Neden ? Çünkü rektör ve dekanlarimiz üniversiteli kizlarin bas örtüsüyle veya kampüste öpüsen gençlerle mesgul, vakitleri yok bilime ayiracak. Gazetecilerimiz, aydinlarimiz, milletvekillerimiz, bu yaziyi yazan ben ve okuyan siz hep bu konu ile mesgulüz. Yillardir milyonlarca türk kaç saat harcadi bu konuda. Birer agaç dikseydik orman olurdu bütün ülkemiz.

Bas örtüsü meselesi asagidaki gibi bir anayasa maddesi ile çözülebilir :- ))

«Kiyafet kisisel bir haktir, devlet buna kesinlikle karisamaz » Böylece hem basini örtenler kurtulur hem de ileride S.Arabistan gibi bas örtüsünün mecburi yapilmasi engellenmis olur.

Bilmiyorum katiliyor musunuz ?

Nükleer santral konusu da çok hassas, üstelik esim Sinoplu oldugundan benim için biraz daha hassas :- ))

Saygi ve selamlarimla

Yazan: Tunç Tarih: June 24, 2006 02:28 AM

Bahsettiginiz kisinin bir muhalefet lideri oldugunu, dedigini gerceklestirmek icin elinde anlamli bir kuvvet olmadigini; dolayisi ile, bu soylenenlerin acik ve yakin tehdit olmagi bir yana birakin, lafola beri gele cinsinden bir tehdit mahiyetinde bile sayilamayacagini gozardi ederek yazmissiniz yazinizi --en azindan ben o intibai edindim.


Elbette Baykal'in bu cikislari sadece muhaliften gelen bir söz olarak kabul edilirse ciddiye alinacak bir tarafi olmaz. Ama ben bu sözlerin Baykal'in ic dinamiklerinin ürünü olduguna inanamiyorum bir türlü. Bu ülke 28 Subat denen bir sürec yasadi. Bunlari akilda tutmakta fayda var.


Baykal tek basina bu kadar cüretkar olmaz, belli ki birileri birseyler icin dürtüklüyor kendisini. Laiklik ve Cumhuriyet diye diye bu kavramlarinda degerini düsürecek, amiyane tabiriyle baydiracak milleti.

Cumhurbaskanligi secimlerini dikkate alirsak, Baykal ve onu destekleyenlerin yeni bir 28 Subat trafigine girme hazirliginda oldugunu söyleyebiliriz. Mutfaga girmeden orada ne pisiildigini anlayamayiz. Belli ki bir seyler isitiyorlar, bu hükümetin suyu mudur, imamin abdest suyu mudur bilinmez.

Yazan: Clausewitz Tarih: June 24, 2006 02:56 AM

Mr Beagle
Cumhurbaşkanı Sezer in tesadüfen seçildiğini söylemiş.Aslında satır arasında iyi bir mesaj var.İrdelemek lazım.Tesadüf mü değil mi?
Saygılar

Yazan: salih Tarih: June 24, 2006 12:59 PM

Sn Efegil
Takdirle yorumlarınızı okuyorum.Ama şu başörtüsüne verdiğiniz örnek o kadar istisnai bir hal ki başörtüsünün çözümsüzlüğünü güçlendiren bir tip.
Ben başörtüsünün bir sorun olarak bakılmadığı gün çözüleciğine inananlardanım.
Sanki duruşumuzun günlük etkileşimlerden uzak olmasının bir fikir üretimine daha sağlıklı katkı da bulunacağına inanıyorum.Haddim olmadan bu eleştiriyi yöneltiyorum.
Saygılarımla

Yazan: salih Tarih: June 24, 2006 01:05 PM

Sayın Tunç, başörtüsü hassas bir konu filan değil bence. Bu hale getiriliyor sadece. Beni referanslar filan ilgilendirmiyor. Çarşafın İslam dışı olduğunu kanıtlasanız da bir şey değişmez. Neyin İslam dışı, neyin içi olduğunu kimse belirleyemez, insanların inancı belirler. "Çarşaf İslamidir!" diye diretenleri ikna edemeyince ne yapacaksınız? İmha mı edeceksiniz, sürgün mü? Tabii ki baskı yapacak ve zorla kabul ettireceksiniz. "İslam sadece başörtüyü emreder, çarşafı değil!" deyip kestirip atmayacak mısınız? Adam ikna olmuyor kardeşim, zorla mı?

Birisi tek başına çıksa, "ben tek kişilik bir din kurdum, peygamberi ve tek mensubu benim" dese ve kafasından hükümler uydursa, bin tane ulema bir araya gelip bu düşüncesinin batıl olduğuna ikna olmazsa yapacakları bir şey yoktur. Adamı oturtur, "Bak kardeşim, bu Kur'an'da son peygamberin Muhammed olduğu yazıyor, sen böyle bir şey iddia edemezsin!" deyin, adam dinlemiyor, "Yanlış yazmış bu kitap, bana doğrusu geldi" diyor, ne yapacaksınız?

O yüzden İslam'da örtünmenin nasıl olduğuna dair referanslar diye bir şey söz konusu değildir. Dini sembollere bu yüzden izin verilmiyor. "Benim dinimin sembolü de bu" demenin sınırı olmadığı için. Ortaya bir karmaşa çıkacağı için.

Ama siz bir din devleti kurar da "devletin resmi din görüşü bu" derseniz, o başka. O zaman "baş böyle örtülecek" der, kuralınızı koyarsınız. Herkes de öyle örter.

Burası ise ne bir din devleti, ne öyle olmaya bırakılır, kusura bakmayınız...

Bakın görüyorsunuz, sonuç din devleti mi, laik devlet mi konusuna geliyor. Basit bir "isteyen açar, isteyen örter" mevzusu değil...

"İlerde Arabistan gibi mecburi tesettür" den bahsetmeniz bence talihsizlik, ilerde böyle bir şeyin olabilirliğini düşünmenize ben şahsen üzüldüm.

İsrail'deki uygulama ilginç! Ben de bazı fanatiklerce İsrail'in dünyadaki tek din devleti diye lanse edilmesine şaşıyordum. Sayenizde bunun doğru olmadığını öğrendim ve rahatladım. Fakat bu yahudiler çok hin insanlar. Kur'an'da da geçtiği gibi inançları istedikleri yönde eğip bükmekte üzerlerine yok. Onlar kötü örnekler, örnek almaya değmezler...

Şahsım adına ben başörtüsüyle uğraşmayı hiç istemiyorum. Dediğiniz gibi bilimle uğraşmayı tercih ederim.

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 24, 2006 05:41 PM

sn Demirkan Efegil

Bakın yine tekrar! edeceğim:
Tanrının bir sürece müdahale ettiğini, bir taşı düşerken yavaşlattığını kanıtlayabilirsek bunun derhal ve tereddütsüz, hatta büyük bir sevinçle yeni bir kanıtlama olarak bilimsel literatüre alınacağında kuşku yoktur!

Yanlis bir soru soruyorsunuz ve ondan haliyle yanlis bir sonuc cikariyorsunuz.

BİLİMDE BİLİNEN ETKEN VE NEDENLERİN DIŞINDA HENÜZ KEŞFEDİLMEMİŞ BİR ETKEN VE NEDENİN OLMADIĞI DİYE BİR ÖNYARGI KESİNLİKLE VE HİÇ BİR BİÇİMDE YOKTUR! OLMASI DÜŞÜNÜLEMEZ, DÜŞÜNÜLMESİ DURUMUNDA BİLİM KENDİ İPİNİ KENDİ ÇEKMİŞ VE KENDİ VARLIĞINA SON VERMİŞ, ARAŞTIRMADAN VAZ GEÇMİŞ DEMEK OLUR!

Bakin burada hata yapiyorsunuz, bilimde bilinen etken ve nedenlerin disinda henüz kesfedilmemis bir etken ve nedenin olmadigi varsayimi vardir ve bu cok bilinen bir seydir. Cümleyi baska türlü kurarsak; bilim sadece doga (fizik) yasalari ile ilgilenir. Hem bu cümleniz yukarida alintiladigim cümlenizle celisiyor, cünkü Tanri bilinen etkenlerin disinda, henüz kesfedilmemis bir etken olarak kabul edildiginden bilimdisi ilan edilir.

Oysa bazi ilim dallarinda kabul edilen bazilarinda yukaridaki nedenden ötürü kabul edilmeyen bu varsayim sakat bir varsayimdir, bu bakimdan bilimin düsünüsünde bir tutarsizlik vardir. Neden? Size göre dogal dünya fizik kanunlari ile isleyen, tekrarlanabilir nedenler ve onlarin tekrarlanabilir sonuclarinin düzenli isleyisinin sonucundan ibarettir.


Aksi görüs olan yani her an kesin olarak öngörülemeyen olaylar silsilesi gerceklesebilir önermesi ile asla yanyana duramaz!. Yani size göre nedensellik ve mucizeler bir arada durama, cünkü mucizeye limit koyacak bir varlik veya ölcüt yoktur insanin elinde.


Buraya kadar makul gözüken bu argümanin baslica hatasi amillerin doga yasalarini ihlal etmeden baslangic ve limit kosullarini degistirebilme yetisini dikkate almamalaridir.

Mesela G kosullari altinda bir'i iki izler. Sayet bir degistiginde ya da ona sahip olunamadiginda iki nin gerceklesmedigini söylemek fizik yasalarinin ihlali kapsamina girmez. İkinin gerceklesmesi beklentisi bu durumu degistirmez.

Görüldügü gibi amiller/bilinmeyen etkenler veya failler olaylarin seyrini/akisini degistirebilir ya da beklentimizle tenakuz icinde olan yeni sonuclar dogurabilir, ve hatta olaylar meydana getirebilirler. Yani salt doga yasalari ile aciklamanin objektif ve tutarli bir yani yoktur.

sn efegil
Bakın hâlâ "önkabulüm reddedildiği için" veda ettiğimi söylüyorsunuz ve beni tekrara düşmekle suçluyorsunuz. Şimdi tekrar söylemeyip ne yapabilirim? Tekraren: Bilimin zaten ön kabulü olmadığı için tanrıyı tartışamayacağını söylüyorum, nasıl hâlâ argümanlarımın olmadığını ve görüşümü dayattığımı söylersiniz? Bu kadar tüm yazdıklarım boşa giderse ayrılmayı düşünmeyip de ne düşüneyim?


Ön kabulü biraz acabilir misiniz? Örnegin bu kavramin icini neyle dolduruyorsunuz?

Yazan: Clausewitz Tarih: June 25, 2006 12:53 AM

Sayın Salih, çok nezaketli üslubunuz için gerçekten içten teşekkür ediyorum. Fakat bu örneğin benzerlerini çok gördüğümü de belirtmiştim. Buna sorun olarak bakılmadığı gün çözüleceği fikrinize aynen katılıyorum. Ama bu günün gelmesinin karşılıklı inatlaşmalar yüzünden gecikeceğine üzülüyorum. Bir arkadaşın sünnet düğününe astsubay orduevine gitmiştik. Bize katılmak isteyen ve bizimle birlikte gelen bir komşumu başı örtülü diye içeri almadılar ve kızcağızın üzüntüsünü inanın ben de içimde hissettim. Son derece de zarif, insanın kırmaya kıyamayacağı nazik bir bayandı. Düğün artık bu ya, el insaf. Böyle bir zıtlaşmadır gidiyor.

Saygılar benden...

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 25, 2006 01:31 AM

Sayın Clausewitz linkli arkadaşım;

"bilimin düsünüsünde bir tutarsizlik vardir" sözünü sarfetmenize neden olacak bir argüman göremiyorum.

Çok özür dileyerek, savınızı anlayamadım.

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 25, 2006 12:36 PM

sn Efegil

önce

"bilimin düsünüsünde bir tutarsizlik vardir" sözünü sarfetmenize neden olacak bir argüman göremiyorum.

diyorsunuz,
sonra

Çok özür dileyerek, savınızı anlayamadım.

Göremediniz mi yoksa anlayamadiniz mi? Birini tercih edin-)

Anlayamdi iseniz detayli anlatabilirim. Cünkü buradaki baslica itiraziniz olan sadece doga yasalari ile aciklamak argümani objektif bir varsayim degildir.

Anlayamadigim dediginiz örnekte pratikte Tanri veya tanimda gecen bilinemeyecek olan etken müdahalesinin doga yasalarini anlamamiza engel olamayacagi gösterilmistir. Dikkatli okudugunzda anlayacaginiza eminim..

Ayrica ön kabul yoktur diyorsunuz, bunu acabilir misiniz?

Yazan: Clausewitz Tarih: June 25, 2006 04:50 PM

Insan kötülügünün dini yok...

Sayin Demirkan Bey, "yahudiler çok hin insanlar" diyorsunuz. Bunu gerçekten düsünmediginize, sadece bir kizginlik aninda söylediginize inanmak isterim. Bu sözün diger DEMIRKAN imzali yorumlara pek yakistiramadim.

Eger bireyleri yaptiklari için degil ait olduklari dini/milli gruplar çerçevesinde yargilarsak "IRKÇI" olmaz miyiz? "Bütün türkler barbardir" diyen bir türk düsmaninin bir yahudi düsmanindan ne farki var?

Elbette dünyada korkunç olaylar oluyor ve bunlarin arkasinda yahudilerin de dahil oldugu her dinden ve her irktan insan var. Bazi yahudiler savaslara katliamlara Tevrat'i dahi destek olarak göstermekten çekinmiyor. Ama ayni sekilde "sözde cihadlar" yok mu?

Eger müslümanlar, ateistler ve yahudiler bir kötülük yarisina girerlerse bunun herkes açisindan zararli olacagi asikar.

Israil'in saldirgan politikasina karsi güçlü bir sol oldugunu unutmayin. Filistin problemi çözülürse maddi kayba ve politik güç kaybina ugrayacak israilli ve arap sahinler var. Yoksa siradan yahudilerin sizden ve benden bir farki yok.

Yahudi arkadaslarimin evleri kitap dolu, çocuklari en az üç dil biliyor. Her bilim dalinda doruga çikmis insanlarin içinde yahudiler var. Böyle bir cemaati kötü ilan edip karsimiza mi alalim yoksa içlerinden iyi niyetli olanlarla ittifak mi kuralim?

Saygi ve dostlukla

Yazan: Tunç Tarih: June 26, 2006 11:35 AM

Kızgınlık mı ne kızgınlığı? Dostum bu sadece bir şaka, amma ciddiye almışsınız!

Relax, söylediklerinizin tamamında haklı olduğunuzu düşünüyorum...

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 26, 2006 11:08 PM

Tabi ciddiye alirim Sayin Demirkan, siz benim en ciddiye aldigim yorumculardan birisiniz :-)

Dostlukla

Yazan: Tunç Tarih: June 27, 2006 12:32 PM

Gecenlerde kadina yonelik siddet ile ilgili bir anket yapildi, buna gore ozellikle genc kizlarin yarisindan fazlasi, evlilikte kocanin esine karsi siddet uygulamasini normal ve hatta gerekli buluyormus. Gene baska bir ankete gore, Turk halkinin buyuk bir cogunlugu turbanin serbest olmasini istiyormus. Turk halkinin buyuk bir cogunlugu idam cezasinin da serbest olmasini istiyor. Ben iddia ediyorum, bugun bir anket yapilsin ve bu ulkenin askerler tarafindan mi, yoksa siyasetciler tarafindan mi yonetilmesini istersiniz diye sorulsun Turk halkinin buyuk bir cogunlugu askerleri sececektir.

Biz iste boyle garip bir ulkede yasiyoruz. Bu yobazlar, ulkeyi oyle cirkin bir kutuplasmanin ve rejim sancisinin icine dogru surukluyorlar ki, en sonunda ya Iran olacagiz, ya darbe olacak. Gecen gun, tanidigim en liberal ve siyasetle yakindan ilgili bir arkadasim ile konusuyordum. Kendisine gore Turkiye icin en mantikli yolun askerlerin yonetime gecmesi oldugunu soyledi. Hayretler icerisinde kaldim.

Bu yobazlarin sacmaliklarindan artik herkese o kadar sikinti geldi ki, birakin Baykal'i, toplum muhendisligine soyunan, en siki liberaller bile askeri darbe senaryosuna alkis tutar oldu.

Tabi bir darbe olursa, yobazlarin 20 yildir vermis olduklari, ulkemizi ortacag karanligina gomme cabalarinin tumu bosa gidecek. Bence Sayin Akyol'un yazisinda gozledigimiz korku onun korkusu, bir demokratiklesme ve ozgurlesme cabasi falan degil.


...........................


MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:

"BEYAZ" BEY/HANIM, YAZIMDA "ÇOĞU ATATÜRKÇÜ BÖYLE DÜŞÜNMÜYOR" DİYE ÖZELLİKLE BELİRTMİŞKEN, BENİ "Ataturk sevgisini ve Ataturk ilkelerine bagliligi, paganlik ile bir tutmak"LA SUÇLAMANIZ SON DERECE HAKSIZ VE YERSİZ.

BEN YAZIDA BİR SUÇLAMA YAPMADIM. "ANITKABİR KABE'DEN DAHA KUTSALDIR" DİYEN BİR ZİHNİYETE "PAGAN" DEMEK, TEKNİK BİR TANIMDIR. SÖZLÜK, ANSİKLOPEDİ VS. ARAŞTIRMASI YAPABİLİRSİNİZ.

ÖTE YANDAN HAKKIMDA YAPTIĞINIZ "KORKU İÇİNDE OLMAK" GİBİ YORUMLARIN CİDDİYE ALINIR BİR YANI YOK. "ORTAÇAĞ KARANLIĞINA GÖMÜLECEĞİZ" DEDİĞİNİZE GÖRE, "KORKU" DAHA ZİYADE SİZİN RUH HALİNİZİ TANIMLIYOR OLMALI.

SAYGILAR,

M.A.

Yazan: Beyaz Tarih: June 27, 2006 07:19 PM

Sokak sokak milis savaşı yapmaktan bahsedilen bir yazıya "yobazlık korkuları" diye yorum yazılması, bu sitenin bir okuyucusu olarak, aylardır yaptığım gözlemi maalesef doğruladı. Bir tarafta diyalogdan, demokrasiden, özgürlüklerden bahseden ve gerektiğinde hatta çoğu zaman özeleştiri yapanlar ( ben de gri olmayı öğreniyoryum diyenler) bir tarafta da durmadan "yüce bir mevkiden" insanlara yafta dağıtanlar: Yobaz, yobazların kaygıları vs.

"Sokak sokak savaşmak" gibi çirkin bir sözü eleştirmek yerine kamplaştırıcı kalıpları tekrar etmek, işlediği kabahati nazarlardan saklamak için hedef şaşırtmak gibi ucuz yollara başvurmak...

Bir de ben söyleyeyim Türkiye'nin manzarası burdan nasıl görünüyor: Bir taraf sınırlarını zorlama pahasına çözüm ararken, bazıları hâlâ zihinleri ucuz yaftalamalarla oyalama peşinde.

Yazan: Hande E. Tarih: June 27, 2006 10:24 PM

Sayin Akyol,

Sizin teknik ve demagojik tanimlariniza gore kabenin etrafinda donup donup durmak ve kabeye donup namaz kilmak da paganlik tanimina girmiyor mu? Bu donup donup durmalar ve seytan taslamalar esnasinda izdiham yuzunden ezilerek olmek de ilkellik tanimina mi giriyor, ne tanimina giriyor onu da tanimlara merakli birisi olarak siz aciklayin istersiniz. Kurban bayrami diye sokaklarda ve kuvetlerde hayvan bogazlamak, metropollerin caddelerinde can haliyle kacisan inek ve bogalarin arkasindan bicak ile kosturmak ne tanimina giriyor? Diyalog diye, ozgurluk diye tanim ustune tanim yapip dururken, bir de paganligi tanimlayiverin bakalim, sonra da dusunun, Islam'daki gelenekler paganlikta da var mi yok mu diye?

Ataturk'e hakaret edemezsiniz tabi, kendinizi ve bu siteyi oyle bir konuma sokmayi hic istemediginiz icin, careyi Ataturk'culere hafiften hafiften kondurmakta buluyorsunuz. Ama anlamadiginiz nokta su ki, isterseniz havada yuz bin takla atin, Ataturkculugu de, sekulerizmi de bize din diye yutturamazsiniz, bu nasil bir curet, bu nasil bir mantiksizlik, anlamakta gucluk cekiyorum! Bugun Baykal, yarin ADD...kim tutar sizi, Ataturk'culere saldirmanin dayanilmaz hafifligi.

Ama size bir tavsiyem var, Ataturk'culere laf edeceginize, cok demokrat, cok cagdas, cok ozgurlukcu gecinen siz ve bazi yorumcularimiz, once islam dinini reforme etmek yonunde caba gosterin. Bu din reforme olmadan, bu kafalar degismeden, bu ozgurlukler masalini kimseye yutturamazsiniz. Hande Hanim, bu sozum sizin icin de gecerli. Turkiye manzarasini nereden izliyorsunuz bilemiyorum, ama bu dinin bu ulkeye yaptiklarinin manzarasini acik ve net goruyorsunuzdur umarim. Kadin haklarini savununacagim diye yola cikip, cagimizda islam dininin kadinlara karsi bastan sona haksizliklarla dolu gelenek ve uygulamalarina karsi sirtinizi donmeniz ne kadar aci ne kadar ironik. Bir diyalog gerceklesecekse, bence bu yobaz kafalarin nasil degiseceginin diyalogunu yapmanin zamanidir artik. Bu kafalara taviz vererek hicbir yere gidemeyiz, sadece zaman kaybederiz.

Yobaz iste, ne kadar da tahsil yapsa, ne kadar da gezse, kac dil de konussa, kac ulkede de yasasa yobaz. Neo-yobaz, neo-libosh, ismini ne koyarsaniz koyun. Benim icin sadece aci, sadece ironik. Benim de aylardir yaptigim gozlemler, beni bu noktaya getirdi!

Elbette, ben Turkiye'nin Iran'a donmesinden korkuyorum, burasi bizim cennet ulkemiz, medeniyetlerin besigi, dinlerin besigi, cok kulturlu, cok cesitli, cok genc ve dinamik biricik yurdumuz. Su bulundugumuz noktaya bile, ne mucadelelerle gelindi, su sahip oldugumuz ozgurlukler bile ne mucadelelerle elde edildi. Elbette Turkiye'nin Ortacag karanligina gomulmesinden korkuyorum. Onun icin de bu Ortacag zihniyeti dusuncelerin karsisinda beni ve benim gibi dusunenleri bulursunuz.


..........................


SAYIN "BEYAZ",

KULLANDIĞINIZ YOBAZ VS. GİBİ ÇİRKİN İFADELERİ ÇIKARMADIM Kİ, BU GİBİ TARTIŞMALARDA KENDİNİ "AYDINLANMIŞ" ADDEDENLERİN BAZEN NE DENLİ TAHAMMÜLSÜZ, SALDIRGAN VE HOŞGÖRÜSÜZ OLDUĞU BİR KEZ DAHA GÖRÜLSÜN.

KABE VE İSLAM HAKKINDAKİ YORUMLARINIZ İSE, BİR BAŞKA PROBLEM OLAN BİLGİSİZLİĞE İŞARET EDİYOR. HAYIR KABE'YE DÖNMEK PAGANLIK DEĞİLDİR; KABE'YE, DUVARLARINA TAPINMAK İÇİN DEĞİL, ALLAH ADINA YAPILMIŞ İLK MESCİD OLDUĞU İÇİN SAYGI GÖSTERİLİR. ZATEN KABE PUTPEREST TAPINAK DEĞİL, HZ. İBRAHİM'IN İNŞA ETTİĞİ İLK MONOTEİST TAPINAKTIR. SONRADAN PAGANLARIN ELİNE GEÇMİŞ, İSLAM İLE BİRLİKTE KURTARILMIŞTIR.

ATATÜRK'E HAKARET ETMEK GİBİ BİR NİYETİM YOK; PEK ÇOK YÖNÜNÜ TAKDİR EDİYORUM, KATILMADIĞIM BAZI GÖRÜŞLERİ DE VAR. SORUN ATATÜRK DEĞİL, ATATÜRK'ÜN PUTLAŞTIRILMASI. BU BASİT AYRIMI ANLAYABİLECEK DÜZEYDE OLDUĞUNUZU UMUYORUM.

EĞER DAYANAKSIZ SUÇLAMALARI VE HAKARETİ BİR KENARA BIRAKIRSANIZ, DİYALOG KURULABİLİR. "SAHİP OLDUĞUMUZ ÖZGÜRLÜKLER"DEN SÖZ ETMİŞSİNİZ; BEN SADECE ONLARIN GENİŞLEMESİNİ İSTİYORUM.

SAYGILAR,

M.A.

Yazan: Beyaz Tarih: June 28, 2006 02:25 AM

Deniz Baykal istisna midir?

Bir çogumuz “bütün kemalistler böyle demokrasi düsmani degildir” diyoruz ama acaba dogru mu? Acaba kemalizm yozlasti mi yoksa yeni kemalistler demokratiklesti mi?

Bitter Lemons -aci limonlar- adli ilginç bir gazete var : (www.bitterlemons.org). Israilli ve filistinli gazetecilerin ortak bir çalismasi. 2001’de ikinci Intifada’din baslamasindan sonra kurulan bu site israilli Yossi Alpher ve filistinli Ghassan Khatib tarafindan yönetiliyor. Bu gazetenin yazarlarindan irakli kürt Khaled Salih söyle diyor :

-Alinti-

Türkiye’yi Avrupa Toplulugunun bazi üyeleriyle karsilastirdiginizda otoriter bir sistemden demokratiklesmeye giden sürecinin yavasligi insani sasirtiyor. Oysa tek partili rejimin resmen terk edilmesi sadece dogu avrupa ülkelerinden önce degil, Yunanistan, Portekiz ve Ispanya’dan bile önce oldu.

Bu yavasligi anlamak için kemaizm’den miras kalan kurumlara, ideolojiye ve uygulamalara bakmak gerek. Kemalizm güçlü bir milliyetçilik ve tepeden inme reformlar ile dogmus bir proje. Osmanli Imparatorlugu’ndan miras kalan zengin sosyal yapiyi ve kültürel çesitliligi gözardi ediyor. Bagimsizlik kazanilir kazanilmaz Atatürk ve yandaslari ülkeyi degistirmek ve dönüstürmek istediler ama toplumsal gerçeklere dayanarak degil soyut bir ideal ugruna.

Sasirtici bir sekilde, Islam kimligini onlarca yil red ettikten sonra simdi Islam’a yakin bir hükümet din özgürlügünü arttirmak için Avrupa Toplulugu’yla pazarlik ediyor. Çok kimlikliligin siddetle inkari, baski ve asimilasyon politikalari ülkeyi askerilesmeye, hükümet darbelerine ve PKK ile bir içsavasa götürdü.

Bir çok kürt avrupa toplulugu ile görüsmelerin barisçi bir çözüm getirmesini umuyor. Ancak önümüzdeki onyil yeni gerginliklere gebe görünüyor. Çünkü orduda, basinda ve bürokratlar arasinda çok güçlü insanlar var ve türk milliyetçiliginin demokratik olmayan boyutlarini korumaya devam edecekler. ………

Türkiye’nin problemleri abir anlasmazlik veya iletisim problemi degil. Bu ülkenin kurumlari çok özel kosullarda 1920lerin otoriter avrupa devletlerini örnek alarak kuruldu.

Hem avrupanin, hem Türkiye’nin hem de Türkiye’de yasayan halklarin çikarlari hizli bir demokratiklesmeyi gerektiriyor. Bu köklü degisim sadece anayasal ve kurumsal degil ayni zamanda bireylerin kafalarinin içinde de olmali.
………………..
-Alintinin sonu-

Dostlukla

Yazan: Tunç Tarih: June 28, 2006 11:52 AM

"Yobaz iste, ne kadar da tahsil yapsa, ne kadar da gezse, kac dil de konussa, kac ulkede de yasasa yobaz. Neo-yobaz, neo-libosh, ismini ne koyarsaniz koyun. Benim icin sadece aci, sadece ironik. Benim de aylardir yaptigim gozlemler, beni bu noktaya getirdi!"

Beyaz bey,
Çok açık bir şekilde düşüncenizi ifade etmişsiniz. Bir insan ne kadar tahsil yapsa, ne kadar gezse, kaç ülkede yaşasa, dünyayla ne kadar entegre olsa, ne kadar eserleri olsa, vs. vs. sizinle paralel düşünmediği için her hakareti hakediyor. Anladığım kadarıyla Türkiye çağdaşlığı sizinle paralel düşünen, Perihan Mağden'e saldıran ama Ağca'yı Mercedes'le karşılayan; ADD toplantısında Sezer'e eleştiride bulunan bir Kemalisti ise kürsüden alaşağı eden Türkiye'nin neo-statik, neo-militarist ve neo-faşist güruhuna tekabül ediyor.
Lügatinizde "fikir özgürlüğü, liberalizm, diyalog" kavramlarının açılımı "neo-yobaz, neo-liboş ve yobaz kafaları ehlileştirmek" şeklinde karşılık bulduğuna göre bahsi geçen orta çağ zihniyetine bir kaç adım daha yakın duruyorsunuz diye düşünüyorum. Orta çağdan ne anlıyorsunuz bilmiyorum tabi. Nitekim Avrupa Ortaçağ yaşarken İslam medeniyeti Endülüste parıldıyordu. Yok Avrupa Ortaçağı ise bahsettiğiniz, o zaman da ruhban sınıfı sizin gibi, kendiyle paralel düşünmeyenleri afaroz ediyor, bahsettiğiniz sıfatların latince benzerleriyle yaftalıyordu.
Atatürk konusunda bağnaz bir yaklaşım içindesiniz. Kimse Atatürk'ü eleştirmiyor (ki layüsel değildir, eleştirilecek tabi ki). Atatürk melek değildi. Ama bazıları ona gulyabani elbisesi giydirip insanları "öcüüü !" diye korkutuyorlar. Biz de bu elbiseyi giydirenleri eleştiriyor. "Kardeşim çoluk çocuğu korkutmayın, elbise altında masum bir insan var, o bahsettiğiniz gibi gulyabani olamaz diyoruz. Atatürk Osmanlı'nın yetiştirdiği müstesna bir kumandandır ve Kurtuluş savaşımızın mimarıdır. Ama biz işi abartıyoruz. İşin cılkını çıkartıyoruz. 70 yıl önce dünya çok farklıydı. Bugün bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. Dünya nelerin peşinde, nereye gidiyor durup bakmamız lazım. Yani biraz okumak, gezmek, belki 1-2 sene yurt dışında yaşamak lazım. Sonra bir de bakmışsınız 2 yıl içinde tabir buyurduğunuz yobazlardan biri olmuşsunuz, kim bilir?

Yazan: blue Tarih: June 28, 2006 02:49 PM

Blue, "70 yıl önce dünya çok farklıydı. Bugün bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. Dünya nelerin peşinde, nereye gidiyor durup bakmamız lazım." demissiniz.

Ataturk'u elestirirken dunyadadaki farkliliklari goz onune aliyoruz da, yuzlerce yil once inmis bir dini yorumlarken bu farkliliklar neden goz onune alinmiyor? Iste sizin celiskiniz burada, bu yuzden samimi degilsiniz. Ozgurluk diye savundugunuz seylerin cogu bir haksizliklar, ilkellikler silsilesi.

Siz yurt disina gitseniz de, baska bir gezegene gitseniz de, orada sadece gormek istediklerinizi gorur, duymak istediklerinizi duyar gelirsiniz.

Gercekten ozgurlukcu iseniz once bu din nasil reforme edilecek, nasil daha demokratik ve cagimiza uygun hale getirilecek onu tartismaniz lazim. O tartismalarda ciddi ilerleme kaydedene kadar benim size hic ama hicbir tahammulum yok. Kac yildir yurt icinde de, yurt disinda da bu safsatalari dinliyorum. Neden bu kadar tahsil yapmis, kendilerini "gri" diye niteleyen, diyalog arayisi icinde olan insan bu konudan ciddi ciddi bahsetmiyor? Cunku yobazlarin "neo" sapkasi giymis halisiniz de ondan.

Istediginizi konusun, istediginizi soyleyin, kimsenin sizi engellemek gibi bir niyeti yok. Sadece gundemi bosu bosuna mesgul ediyorsunuz, bu ulkeyi ileri toplumlar seviyesine tasima hayalinden bir nebze daha uzaklasiyoruz sizin yuzunuzden. Kanimca size bu devletin yaptigi egitimlere, akittigi kaynaklara yazik.

...........................

EDİTÖR'ÜN NOTU:

BU YORUM, İÇERDİĞİ BAZI DÜZEYSİZ VE DEMAGOJİK İFADELER NEDENİYLE KISMEN SANSÜRLENMİŞTİR.

Yazan: Beyaz Tarih: June 28, 2006 04:03 PM

"Ataturk'u elestirirken dunyadadaki farkliliklari goz onune aliyoruz da, yuzlerce yil once inmis bir dini yorumlarken bu farkliliklar neden goz onune alinmiyor?" (Beyaz)

Böylece bu uzun yorumların sonunda yine yazıya döndük. Bazıları için Kemalizm bir din.

Yazan: Hnade E. Tarih: June 28, 2006 05:14 PM

Sayın neo-beyaz,

Ben yüzlerce yıl önce inmiş tabir ettiğiniz dinin de hurafelerden sıyrılıp yenilenmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ve dinin daha iyi ekonomi vaad eden, topluma refah kazandıracak bir olgu olarak kullanılmasına da karşıyım. Dinin şüphesiz böyle bir misyonu da vardır, fakat günümüzde İslamcılık tabir edilen akımın bu konuya odaklanıp dinin özünü ıskaladıklarını düşünüyorum.
Siz...siz... diye zaten kategorizasyona başlamışsınız. Ben sizi anlamaya çalışıyorum. Acaba farklı ve geniş düşünen bir arkadaş mı diye yorumlarınızı satır satır okuyorum, pozitif yaklaşmaya çalışıyorum ama sizden hep aynı frekansta cızırtılar duyuyorum. Neyin peşindesiniz anlamış değilim... Ne bir katkıda bulunuyorsunuz, ne bir tahlil yapıyorsunuz. Sürekli suçlama ve kategorizasyon... Argümanınız nedir? Neyi iddia ediyorsunuz, iddianıza dair ne deliliniz var. Bunları yazın. İstifade edelim.

Yazan: blue Tarih: June 28, 2006 05:44 PM

Benim argumanim, basta Akyol olmak uzere burada yorum yazan pek cok yorumcunun, ozgurluk ve demokrasi soylemlerinde samimi olmadiklari. Bakiniz, Akyol hakkinda cok dogru bir tespitim, sansurlendi, bir de bu tespit duzeysiz ve demagojik olarak nitelendi.

Samimi degiller, cunku samimi olsalar, kendilerini ozgurlukcu olarak niteleyen bu kisilerin, insanlarin dini hurafelerin kiskacindan bagimsiz olarak, daha ozgur ve daha medeni bir hayat yasamalari icin ayni samimiyetle mucadele etmeleri gerekir. Bu mucadele, diyanetin ayiklamaya calistigi birkac deli sacmasi hadisin tartisilmasi ile sinirli kaliyor.

Hande hanima da bir lafim var, din de diger konular gibi tartisma masasina yatirilip ele aliniyor diye bu diger konularin (bilim gibi, laiklik gibi, Ataturkculuk gibi) bir din oldugu anlamina gelmez, artik bu sacma iddiayi birakin lutfen. Dinin de tipki diger konular gibi tartisilabilecegini ve sorgulanabilecegini sizin gibi diyalog asigi bir hanim nasil kabul edemiyor? Bu sizi sinirlendiriyor diye, her kafaniza esen meseleyi din ilan edemezsiniz, o zaman futbol da bir din, siyaset de bir din, insanlarin gucle inandigi ve savundugu hersey bir din....

Benim argumanim, islam dininin cok kapsamli bir reforma ugramasi gerektigi. O kadar cok reforma ugramasi gereken uygulama var ki, insan hangisinden bahsedecegini sasiriyor. Birincisi, kadinlarin erkekler ile ayni mekanda ibadet edememeleri gibi birsey kabul edilemez. Iki cins hayatta nasil yan yana omuz omuza yuruyorsa, Tanrinin karsisinda da o sekilde ibadet edebilmeli. Islamda, kadinin cinsel bir objeye indirgenmesine, ve sirf erkekleri tahrik etmemek icin kapanmasi gerektigi inancina son verilmelidir, kadin, bu cagda kendini vucudu ile degil, akli ve emegi ile ortaya koymaktadir. Ibadet herkesin anlayacagi bir dilde olmalidir, Turkce, Kurtce ezan ve ibadete olanak taninmalidir. Insanlarin din degistirme ozgurluklerine mudahele edilmemelidir, herkes istedigi dini secmekte ve islamiyetten bu dinlere gecmekte serbest olmalidir, bu nedenle oldurulmemelidir. Kadina ikinci sinif vatandas muamelesi yapan butun hadisler, butun uygulamalar dinden ayiklanmalidir. Bir dinin, kadinlarin ozel gunleri ve bosanma islemi sirasinda bu ozel gunlerin nasil hesaba katilacagi konusunda kurallar koymasina ne luzum var? Bir dinin insanlarin nasil giyinmesi konusunda bu kadar rijit kurallar koymasina ne luzum var? Bir kutsal kitapta, peygambere 4'ten fazla es ve cariyeye izin verildiginin tum muminlere ilan edilmesine, peygamberin birbirini kiskanan karilarinin maceralarindan bahsedilmesine, Hz. Ayse'nin namusuna iftira edenlerin lanetlenmesine ne luzum var? Bize ne bunlardan, bu konulari o gunun sartlari icin gecerli olan oykuler olarak degerlendirmemiz gerekmez mi? Burada erkeklere 4 es musade eden, o da yetmeyen ve cennette binlerce el degmemis cariye vaat eden bir dinden bahsediyoruz. Cagimizda kadinlar kocalarinin yan odada baska bir kadinla beraber olmasini sineye cekmek istemiyorlar. Diyeceksiniz, Turkiye'de zaten boyle bir uygulama yok. Turban meselesinde niye bu kadar dayatiliyor o zaman? Hande Hanim gibi kadinlar, kadina siddet uygulanmasina karsi cikarken (ki islamda bosanma islemi sirasinda son care olarak kadinin kaba etlerine siddet uygulanmasina musade edilmektedir), turbanin bir ozgurluk oldugunu iddia ediyorlar. Bu nasil bir celiskidir, bu nasil bir ironidir! Din, bizlere, tanriyi ve birbirimizi sevmeyi, iyi ahlakli olmayi, kul hakki yememeyi ogretmeli, yatak odamizdan da cikmali; nasil giyinecegimize da karismamali; nasil ekonomik ilerleme saglayacagimizla da; kime oy verecegimizle de; nasil bilimsel arastirma yapacagimizla da o kadar ilgilenmemeli. Benim argumanim bu.

Islam dininde gordugumuz sekilci uygulamalarin cogunun kokenlerini pagan dinlerinde, sumerlerde de gorebiliyoruz. Bunlar o zamanin insanlarinin yasayis ve geleneklerine hitap eden uygulamalar. Bunlari hem tarih bilimcilerin, hem din bilimcilerin cok ciddi olarak incelemesi gerekiyor. Pagan dinleri cok tanrili, islam dini tek tanrili olsa bile, su anda islam dininde karsilastigimiz pek cok kuralin kokeni pagan dinlerine dayaniyor. O zaman diyebiliriz ki, bizi bu sekilci kurallar o kadar ilgilendirmez, biz dinin ozu ve ruhani dunyamiza hitap eden kismi ile ilgileneniyoruz. Dini, hayatimizi kisitlamak icin degil, ruhani dunyamizda huzur ve ozgurluk bulmak icin kullanabiliriz. Benim argumanim bu.

Dini hurafelerin kiskacinda bir ozgurlukler rejimi olamaz. Kimse hem dini hurafelerin haksiz uygulamalarini savunup, egitim sisteminde, toplumsal hayatta, siyasi hayatta bunu baska insanlara dayatmaya calisip, hem de ozgurlukcu oldugunu savunamaz. Neo-yobaz dedigimiz kisiler bu yuzden iki yuzlu, bu yuzden samimiyetsiz. Benim argumanim bu.

Yazan: Beyaz Tarih: June 28, 2006 09:50 PM

Sayin Beyaz bilim! adina yukarda kendi kafasindan anketler yapmis. Milleti siniflandirmis. Kullandigi verilerde kendi benzerleri gibi kaynak gostermemis. Yok efendim herkes askerler yonetsin istiyormus!!! Anketi ADD'de yaparsaniz belki evet ADD'cilerin yarisindan cogu askerler yonetsin istiyor diyebilirsiniz ama Ertugrul Ozkok gibi "bence" boyle diyerek bilimsel veri sunulmaz. Adama kaynak sorarlar. Benim en cok komigime giden yeri ironi icinde olmayanlari ironi ile sucladigi yerde kendisinin ironi icne girmesi.

"Hande Hanim gibi kadinlar, kadina siddet uygulanmasina karsi cikarken (ki islamda bosanma islemi sirasinda son care olarak kadinin kaba etlerine siddet uygulanmasina musade edilmektedir), turbanin bir ozgurluk oldugunu iddia ediyorlar. Bu nasil bir celiskidir, bu nasil bir ironidir! Din, bizlere, tanriyi ve birbirimizi sevmeyi, iyi ahlakli olmayi, kul hakki yememeyi ogretmeli, yatak odamizdan da cikmali; nasil giyinecegimize da karismamali; nasil ekonomik ilerleme saglayacagimizla da; kime oy verecegimizle de; nasil bilimsel arastirma yapacagimizla da o kadar ilgilenmemeli. Benim argumanim bu.(Beyaz)"

Beyaz hem "din nasil giyinecegimize karismamali" diyor hem de "basortusune" karsi cikiyor. Anlamadiklari sey de bu. Asil ironi bu. Hem universitelerde kilik-kiyafet serbesttir diyorlar, sonra millet serbest serbest gidince yok ben sunu demedim, onu kastedmedim, sunu memurlara ve milletvekilleri icin cikarilmis sapka kanunu yasakliyor gibi sacma sapan laflar ediyorlar. Kendi icindeki ironiyi gormeyip disarida ironi avciligina cikiyorlar.

Bu arada kimbilir futbol da bir dindir? neden olmasin? ( http://news.bbc.co.uk/1/hi/3828767.stm?ls )

Yazan: fatih demir Tarih: June 29, 2006 02:13 AM

Bu sayfaya daha once Fethullah Gulen'in ismini kullanarak yazdigim yorumlar sansure ugradi, umarim bu yorumum yayinlanir.

Fethullah Gulen'in kim oldugunu, amacinin ne oldugunu, neyin pesinde oldugunu, biraz daha iyi anlamak icin 35 yillik dava arkadasi Nurettin Veren'e kulak verelim:
www.nurettinveren.net

Bu sayfada bir Nur talebesinin anlatimiyla Fethullahcilik bakin nasil tanimlaniyor:

"Unutulmamalıdır ki Fethullah GÜLEN’in nihai hedefi ve rüyası, Fethullahçılar’ın son gayesi Türkiye liderliğinde İslam Birliği ve tanrının sözünün içtimai hayata egemen olmasıdır."

Yani bundan ne anliyoruz, karsimiza Fethullah Gulen ideolojisi ve soylemi ile dikilen kisiler, ozunde tanrinin sozunun ictimai hayata egemen olmasi dusuncesinin savunucularidir. Onlarin ozgurluk diye, demokrasi diye, egitim diye, diyalog diye onumuze koydulari paket, topluma ve ictimai hayata din kurallari ile hukmetme, bireysel ozgurlukleri yok etme arzusunun bir urunudur. Iste bu yuzden bu kisilere iki yuzlu, samimiyetsiz ve "neo-yobaz" diyoruz Sayin Blue. Benim argumanim budur.

Bu sayfayi okurken, ortaya atilan yorumlar ile Fethullah Gulen arasindaki iliskiyi cok iyi analiz etmemiz gerekiyor.

Yazan: Beyaz Tarih: June 29, 2006 06:02 AM

Sayın Beyaz,

Fikirlerinizi çok berrak bir şekilde ifade etmişsiniz. Bu tarz bir tartışmanın çok daha verimli olduğunu görüyoruz. Bir çok konuda size katılıyorum. Atatürkçülük tabi ki bir din değil. Sadece her ideolojide olduğu gibi ipin ucunu kaçıranlar var. İslam’daki fanatizm İslam’a ne kadar zarar veriyorsa ideolojilerdeki fanatizm de ideolojilere aynı zararı veriyor. Bu anlamda belki Kemalizm’in de hurafelerden ayıklanmasında fayda olabilir.
Kadın ve erkeklerin aynı mekanda ibadet edebilmeleri konusunda da haklısınız. Hac sırasında zaten birarada ibadet ediliyor. İslam’ın ilk zamanlarında da mescidde birlikte ibadet ediliyormuş. Ama belli ki birileri bunu sui-istimal etmişler. Bugün camide böyle bir uygulama olsa abdestsiz namaz kılan erkek grubunda patlama yaşanır. Ne yazık ki insanlar belli bir medeniyet seviyesini yakalayamadı. Belki herkes sizin, bizim gibi olduğunda ayrı olunması gibi bir ihtiyaç da ortadan kalkacaktır.
Kadının cinsel obje haline getirilmesi için kapanmamasını savunmuşsunuz. Ben tam tersini düşünüyorum. Akıl ve emeğiyle ön plana çıkabilmesi için kapanması faydalı olabilir. Tüm dünyada kadınların en büyük problemlerinden biri işyerlerinde cinsel tacize uğramaları. Şüphesiz kapalı olanlar da tacize uğruyor olabilir ama en azından kıyafeti bu konuda bir mesaj veriyor.
Ana dilde ibadet konusunda da haklısınız. Maalesef müslümanlar İngilizce öğrenmek için gösterdiği gayreti namazda okuduğu 2-3 surenin anlamını öğrenmekte göstermiyor. Bu konuda endişeniz söylenilenlerin anlaşılmaması ise size katılıyorum. Fakat olay ana dil-Arapça çatışması meselesi değildir. Kuran, kendi dili çevresinde tüm dünya müslümanlarını toplamıştır. Bir eskimoyla mı rahat anlaşırsınız, bir Pakistanlıyla mı? Pakistanlının dili Urduca olmasına rağmen ortak lisan Kuran dilidir. Neden tüm dünya İngilizce öğrenmeye çalışıyor? Literatürü takip edebilmek, dünyaya entegre olabilmek için... Arapça’nın da böyle bir fonksiyonu var diye düşünüyorum. İncil’in latince, Eski Ahitin Hebrew’ce okunması gibi, Kuranın dili ortak bir theasurus’tur...
İnsanların din değiştirme özgürlüğü konusunda size katılıyorum. Bu konuda zaten bir problemimiz olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’de İslam’dan Hiristiyanlığa geçen birçok insan var. Hiç öldürüleni duymadım.
Dinin Hz.Ayşe’nin namusuna iftira edenlere lanet etmeye ne hakkı var? demişsiniz. Bence çok hakkı var. Bir kadın için en rahatsız edici şey namusuna yapılan iftiradır. İslam bu konuda çok rijittir, kadını korur ve iftirayı ispat edemeyeni cezalandırır. Bunu neden geçmişteki hikayeler diye kabullenelim anlayamadım.
İslam, eşlerin sayısını 1’den 4’e çıkarmamış, 10-12’lerden 4’e sınırlamış. Sürekli savaşan ve erkek nüfusunun az olduğu bir toplulukta da monogaminin kadınları gayr-ı meşru kazanç yollarına iteceği malum. 2. dünya savaşından sonra Almanya’da erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesinin teşvik edildiğini biliyor muydunuz? Farzedin ki bir ülkeniz var 1 milyon erkek, 4 milyon kadın yaşıyor. 3 milyon kadını ne yaparsınız? Sokağa mı atarsınız? Bu çok da medeni olmaz, değil mi?
İslam dinindeki uygulamaların pagan dinlerinden alındığına dair yazdıklarınızı ciddiye almıyorum. İslam paganizm’le çarpışan ve putperestliği aşağılayan bir din. İslam’ın uygulamalarının pagan kökenli olduğuna ilişkin tezinizi nasıl destekleyeceksiniz merak ediyorum. İki zıt şeyin birinin diğerinin kökeni olduğunu ispatlamak güç hakikaten. Bu argümanınızın dayanağı nedir?
Son olarak, kişilerin samimi olup olmadıklarını eleştirmek ayrıdır. Samimi olmadığı konusunda suçlama yapmak ayrıdır. Karşınızdaki kişiyi samimi olduğu konusunda savunmaya itmeniz çok da uygun olmayan bir davranış. Herkes herkesi bu konuda suçlayabilir ve bu işin içinden çıkmak mümkün olmaz. Suçlama yerine eleştiri şeklinde yaklaşırsanız daha sağlam bir zeminde tartışma imkanımız olur.

Yazan: blue Tarih: June 29, 2006 10:20 AM

Ne kadar hareketli bir forum! Bir başlıktan öbürüne geçiyorsunuz, öbür başlığa döndüğünüzde ortalık toz duman!

Herkese bir şey söyleyeceğim: Eğer yüz yüze konuşuyor olsanız bu şekilde konuşamazdınız. Daha bir itinalı ve dikkatli cümleler seçerdiniz. Bence interneti insanların yüzlerine karşı söyleyemediğiniz sözleri söyleyip içinizi dökme aracı olarak kullanmayınız. İnsanlarla yüz yüze konuşuyor olsaydınız ne söyleyecek idiyseniz onları söyleyiniz. Bakınız bu insan türünün bir handikapıdır. İnsan türünün aklından çok fazla şey geçer. Çünkü olağanüstü fazla sayıda nöron bağlantıları içeren bir beyine sahibiz. Öte yandan beynimizin bu bağlantıların olduğu korteks kısmının örttüğü çekirdek kısmı, bir sürüngeninkinden farklı olmayan ilkel motor dürtüleri yönetir. Bu durum bizleri büyük çelişkiler içinde bırakabilir. Çoğumuz konuşurken kalkıp karşımızdakinin suratının ortasına bir yumruk atmayı isteyebiliriz. Bu dürtülerden ve benzerlerinden kurtulmanın bir yolu yoktur. Beynimizin korteks kısmını daha fazla güçlendirip çekirdek kısmını sürekli kontrol altında tutmak mecburiyetindeyiz.

İnternette yumruk atamamak, içimizi dökeceğim derken daha fazla hınç biriktirmemize yol açabilir. Tabii ki bu sözlerimle kimseyi kastetmiyorum, genel konuşuyorum.

Tabii ki bazen insanların yüzüne karşı da patlayabilir insanlar. Sevgilisinden karşılık alamayıp gidip Irak'ta şehit olmayı, daha iyisi o kadar uzağa gitmeden bir kaç kişi temizlemeyi de düşünebilir.

Arkadaşlar, her yaptığınız, her söylediğinizle kaos kuramı gereği bir şeylere katkı yapıyorsunuz, bunu unutmayın. Kaos kuramı, Florida'da patlayan bir fırtınanın oluşumunda, Hong-Kong'daki bir kelebeğin kanat çırpmasının hesaplanamaz düzeyde düşük, ama sonuç olarak bir katkısı olduğunu öngörür.

Sayın Tunç; beni ciddiye almanızdan kıvanç duydum. Tabii ki her şakanın altında da bir ciddi taraf vardır. Aslında davranış bilimciler şaka olgusunun bir tür deneme, karşı tarafı yoklama ve tepki ölçme olduğunu söylüyorlar.

Benim şakamın altındaki ciddiyet şu: Her ne kadar birey olarak bir Yahudi kötülenemezse de, Yahudi toplumunun mücesses diyeyim, eski dilde, somutlaşmış temsilcisi İsrail devletidir. İsrail devleti kötü örnek olacak uygulamalar sergiliyor. Bir intihar bombacısının kimliğini belirlediği zaman gidip evini buldozerlerle yıkıyor. Halbuki bir kişinin suçu yakınlarına sirayet etmez. Hukukta böyle bir şey yoktur. İsrail'i örnek alacak olsak Öcalan'ın yakınlarının bırakın nevruzlarda el öptürmelerini, evlerinde oturamamaları gerekirdi.

Herkes İsrail'in ABD'yi kullandığını düşünür ve bu küçük devletin farklı dinde koca bir devlet üzerinde nasıl bu kadar sözünü geçirdiğine hayret eder. Bense tersine ABD'nin İsrail'i daha çok kullandığını düşünüyorum. Ona bölgede jandarmalık yaptırıyor. Tümüyle kütleleşmiş bir Arap-İslam coğrafyası mı iyidir, araya farklı bir unsur girmesi mi iyidir ABD için? Yanıt belli.

Ayrıca mesajınızı dostlukla bitirdiğiniz için ayrıca teşekkür ediyorum.

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 29, 2006 11:07 AM

Asagiodaki yazi Liberal Dusunce Toplulugu (LDT)'nin haber portalinda (www.haberfeneri.com) da yainlanmis 2 ay kadar once. Ama guncelligini hic kaybetmemis oldugunu dusunuyorum. Buyurun, siz karar verin:

Buğra Kalkan - Baykal'ın vicdanı ve mantığı

Buğra Kalkan - 22/04/2006, Cumartesi

Türkiye’de komplo teorilerine, olayların çarpıtılarak yorumlanmasına, demogojilere o kadar alıştık ki, artık kimse gerçeğin ne olduğu ya da ne olabileceği hakkında fazla düşünmeye gerek duymuyor. Bu alışkanlıktan ben de kendi payıma nasiplenmekteyim maalesef. Ancak, yer yer öyle söylemler ve olaylarla karşılaşıyorum ki, miskin uykum bozuluyor ve “Bu kadar da olmaz!” diyerek düşünmeye başlayabiliyorum.

"Vezneciler" hadisesinden sonra, Baykal'ın yaptığı açıklamalar tam da yukarıda anlattığım duruma uygun düşüyor. Vicdanı ve sağduyusu olan herkesin içini sızlatacak bu söylemler şöyle gelişiyor: İdiaya göre İstanbul Üniversitesi'nin Vezneciler kampüsünde 31 Mart günü bir grup öğrenci kantinde Kur'an okutup, etraftaki öğrencileri Kur'an dinlemeye ve kızları başlarını örtmeye zorlamış. Gazetelerde yer alan haberler doğruysa olayın vahim bir tarafı vardır. Özgürlüğün sembolü olması beklenen üniversitelerde bu tarz olayların bir daha yaşanmaması için gereken tedbirlerin alınması ve suçlulara cezaların verilmesi tabiî ki elzemdir. Yoksa, üniversitelerin öğrencilere ve akademisyenlere güvenli ve özgür bir ortam sunma notları daha da düşecektir.

Deniz Baykal, bu olayı beklendik bir şekilde irtica tehdidi olarak algılayarak devletin tehlikede olduğunu vurguladı. Ancak bunları ifade ederken ileri sürdüğü iddialar, Baykal'ın, insanların içine korku salma çabası içinde olduğunu düşündürüyor. Olay, birkaç kişinin beş-on dakikalık dinî fundamentalist ve dar bir çevreyi etkileyen kısmî bir eylemi olmaktan çıkartılarak, kitleleri terörize etmeye yönelik propaganda gibi sunulmaya çalışılmaktadır. Baykal'a göre, böyle giderse yirmi yıl sonra bütün kadınların başını örtmeye zorlandıkları bir ülkede yaşayacağız.

Kötünün iyisi gösterilerek ya da birinin zulmünün diğerinin zülmünden daha iyi olduğunu savunarak insanları ikna etmeye çalışmak şüphesiz eski bir yöntemdir. Ama heralde, Baykal'ın konuşmalarında kurduğu mantık silsilesi çarpıktır. Ancak Baykal'ın bu tür felaket senaryolarını neden başka benzer olaylarda dile getirmemektedir? Örneğin, Ankara Üniversitesi'nin Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne milliyetçi-muhafazakâr bir sanatçının konuk olması, yine bu okulun kantininde rahatça Zaman Gazetesi'nin okunması, panolara liberal bir sempozyumun ilanının asılması hayaldir ve bunları denerseniz fiziksel şiddete maruz kalmanız muhtemeldir. Bu okulun kantininde gezerken sol grupların afiş ve ilanları her yanınızı kaplar ve farklı bir fikre asla yer yoktur. Bu örneğin devamı olarak -kişisel tecrübelerimden hareketle- Gazi Üniversitesi'nin merkez kampüsünde başınıza gelebileceklerden de bahsedebilirim. Bu üniversitenin merkez kampüsünde kütüphaneye giderken birden yolunuz üç-dört kişi tarafından kesilerek top sakalanızdan dolayı kampüse sokulmayabilirsiniz, hatta sırf bu tip kişilere karşı çıktınız diye dayak bile yiyebilirsiniz. Aynı üniversitede Bulutsuzluk Özlemi'nin konseri basılarak, komünist propagandası yapıldığı gerekçesiyle seyirciler rahatça dağıtılabilir. Velhasıl, özgürlüğe en çok ihtiyaç duyulan bir yerde terörize olmuş bir şekilde dolaşmak mecburiyetinde kalabilirsiniz. Durum, akademisyenler açısından bakıldığında da hiç açıcı değildir. Devlet statükosunu eleştiren söylemleri nedeniyle akademisyenleri yıllarca hapis cezası ve binlerce liralık para cezası beklemektedir. Üstelik bu üniversitelerdeki bu takım olaylar ve durumlar kanıksanmış ve kurumsallaşmıştır. Bu olaylar ne geçici bir kaostur ne de kısmi bir durumdur. Şimdi, Deniz Baykal mantığını Ankara Üniversitesi'ne uyguladığımızda yirmi yıl içinde komünist bir ülkede yaşayarak her türlü özgürlüğümüzün elmizden alınacağı sonucuna varabilir ya da Gazi Üniversitesini düşünerek yirmi yıl sonra nasyonal-sosyalist, faşist bir ülke olacağımız korkusuna kapılabiliriz. "Baykal yöntemi"nin işaret ettiği bu felaketlere rağmen Baykal'ın bu konularda neden feryat etmediğini anlamak biraz zor gözükmektedir.

Konunun daha trajikomik yanı, Baykal'ın zorbalık konusunda algıdaki seçiciliğidir. Şüphesiz Türkiye'deki zorbalıklar üniversitelerle sınırlı değildir. Bilakis, üniversitelerde yaşananlar devlet kademelerindeki hoşgörüsüzlüğün ufak bir yansımasıdır sadece. Ancak, devletin gücünü ve araçlarını kullanarak yapılan zorbalıkla bir takım insanların, bir kısım insanları sınırlı zaman ve mekan içinde etkileyen zorbalıklarını birbirinden ayırmak lâzımdır. En alt düzeyde bir ahlâk anlayışı bunu yapmayı gerektirir. Ama Baykal'da bu duyarlılığı görememekteyim. Görünüşe gore, devletin bir ideal vatandaş portresi çizerek ahlâk kurallarına ve hayat tarzlarına kadar insanları belirlemeye çalışması Baykal'ı rahatsız etmemektedir. "Vezneciler" olayından kısa bir süre önce bir ilkokul öğretmeninin, öğrencilere kötü örnek olduğu gerekçesiyle başının okula gelirken de açık olmasını buyuran mahkeme kararı karşısında Baykal'ın hassasiyet göstermemesi ve hatta karara destek vermesi anlamlıdır. İktidarın üçüncü kolu olarak kabul edilen bir devlet organı vatandaşları baş açıklığı ya da kapalılığına dayanarak ayrımcılığa tutmakta, bir tarafı başka hiçbir kriter gözetmeden aşağılamaktadır ve bu durum özgürlüklerimiz için büyük bir tehlike kaynağı olarak algılanmamaktadır. Öyle ya, tutarlı olmak için devletin bu tutumu evlere kadar uzatılarak evlerin içinde de annelelerin çocuklarına kötü örnek olmaması için başörtüsü yasaklanabilir. Üstelik, bu öngörü Baykal'ınkinden çok daha akılcıdır, çünkü bu sefer zorbalığın tarafı devlettir.

Küçük bir grubun zorbalığını bütün ülkenin geleceğini etkileyecek bir tehlike olarak algılayan Baykal'ın, tutarlı ve vicdanlı bir insan olarak kabul edilmesinin asgari şartı, despotik devlet faaliyetleri karşısında da özgürlükler açısından endişelerini dile getirmesidir. Ama bu olmadı ve korkarım olmayacak da. Anlıyorum ki, Baykal'ın zorbalık hiyerarşisinde vicdana yer yok.

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: June 29, 2006 11:53 AM

Sayın Beyaz Üstad
Fethullah Gülen konseptini sonunda bu bloga indirgemeniz biraz isabetli olmuş.Şu birkaç internet sahifesinde son günlerde her türlü atak mevcud.Lütfen araladığınız bu konuyla ilgili aşağıda ki soruları cevaplarmısınız?
1.Unutulmamalıdır ki Fethullah GÜLEN’in nihai hedefi ve rüyası, Fethullahçılar’ın son gayesi Türkiye liderliğinde İslam Birliği ve tanrının sözünün içtimai hayata egemen olmasıdır."
Bu sözden sizi rahatsız eden kısımları bize anlatırmısınız?
2.Her insan niyetleriyle Allah huzurunda yaptıklarıyla da toplum huzurunda yargılanır.Bu doğru mu?
eğer doğruysa Gülen cemaatinin yaptıklarında ki kötülük unsurlarını sayarmısınız?
3.Sizce Nurettin Veren in Gülen e olan nefretini kusmasının bir sebebi yokmudur?
Var.Çünkü Veren bir iktidar iştahlı kişi olduğundan yolu kesilmiş,cemaatin ideallerinde şahsi menfaat gözetenlere yer olmadığı bir daha gösterilmiştir.Veren milletvekili olmak istemiş ancak müsaade edilmemiştir.bütün karın ağrısı bu cahil adamın budur.
P.S.Benim cemaatle son 20 yıldır hiçbir bağım olmadı.Daha önce bu cemaatin çok faydasını görüp,onların desteğiyle tübitak matematik ödülü almama rağmen uzaklaşmak durumunda kaldım.Benim gibi pek çok insan bu eğitim gönüllülerinin elinde yoğrulup ülke ve vatanına sadık bir şekilde hizmet ettiğini biliyorum.Bu dönemde de Veren in iddia ettiğinin aksine hiç kimse Gülen in adını dahi anmadan hizmet etmeye çalışırdı.
Saygılarımla

Yazan: Salih Tarih: June 29, 2006 02:09 PM

Sayın beyaz,

Nurettin Veren kimdir bilmiyorum ama 35 yıl dava arkadaşlığı yapıp da sonra çark ettiğine göre ya fazlaca saf biriymiş, ya da 35 yıl boyunca amacı farklıymış diye düşünüyorum ki sanırım ikinci seçenekte hemfikiriz.
Fethullah Gülen cemaati çok geniş bir grup ve içinde çok çeşitli insanlar var. Kontrolsüz bir grup. İçine her türlü ajan girmeye müsait. Grup içinde çok düzgün insanlar da var, farklı frekanslarda olanlar da. Grubu bir bütün içinde değerlendirmek lazım. Bence bu grubun amacını tespit etmek için ne yaptıklarına, ne konuştuklarına bakmamız lazım. Ben, bu grubun sosyal hayatta dini kuralları uygulatmak gibi bir söylem içinde olduklarına şahit olmadım. Tam tersi birçok dini grup tarafından diyalogdan yana oldukları için, başörtüsü konusundaki tavırları sebebiyle kıyasıya eleştiriliyorlar, hatta tekfir ediliyorlar.
Bir kısım insan Fethullah hocanın CIA ajanı olduğunu, İslam'a zarar verecek ikinci bir Lawrance olduğunu; bir kısmı şeriatçı emellere sahip azılı bir dinci olduğunu iddia ediyor. Hangi iddiayı neresinden tutalım?
Yalnız dün Alparslan Aslan'ın ifadesinden anladığım kadarıyla derin devlet de Fethullah hocacılardan hoşlanmıyorlar ki, bu da onları desteklemek için tek başına kafi bir sebep...
Bu kadar anxiety iyi değildir. Korkmayın marjinal bir grup dışında bu ülkede şeriatı getirmek niyetinde kimse yok. Bu vatandaş devletinden hürriyet istiyor. Devlet ise bu paronayaları kullanıp kendi vatandaşını baskı altında tutuyor. Önce "kamusal alan" tabiri ortaya çıkarıyor. Sonra alanı genişletip nihai hedef olarak evlerin içlerini belirliyor. İşte Türkiye'nin önünü tıkayan asıl tehlike budur.

Yazan: blue Tarih: June 29, 2006 03:12 PM

Sayin Demirkan,

Baska bir makale altinda bir israil gazetesinden (Ha'Aretz) alinti yaptim. "Elimizdeki kan" Adli bu makale öteki Israil'i görmek için iyi bir baslangiç. Arzu ederseniz okuyun, sonra konusmamiza kaldigimiz yerden devam edelim.

Dostlukla

http://www.mustafaakyol.org/archives/2006/06/islami_savunan_haham.php#c5676

Yazan: Tunç Tarih: June 29, 2006 04:58 PM

Beyaz arkadasimizin dertleri

Sayin Beyaz,

Ilk yorumlarinizi yazmadan önce baskalarinin yazdiklarini okumustunuz, hem içerigi hem de uslubu özenli yorumlar yazdiniz.

Simdi ise git gide daha sert, içine kapanik, korkan bir Beyaz var karsimizda. Yeni Beyaz'in kafasi yazacagi seylerle öyle dolu ki diger yorumlari okuyacak vakit bulamiyor.

Sayin Beyaz, bize biraz kendinizden söz eder misiniz? Türkçe harflerin yoklugundan yurt disinda yasadiginizi tahmin ediyorum, dogru mu?

Iletisim eksikligi hem toplumlarin hem de insanlarin en büyük sorunu. Gelin yeni bir sayfa açalim. Size dert olan seyleri kimseyi suçlamadan, önyargisiz ve açik yüreklilikle anlatin.

Not : Mesajinizi bekliyorum.

Dostlukla
Tunç

Yazan: Tunç Tarih: June 29, 2006 05:16 PM

Sayın Beyaz,

İslam'ın, çağın şartlarına en çok havale ettiği konu kadın konusudur. Kadınlara vereceğiniz haklarda emin olun kimse elinizi tutmayacaktır. Fakat dinin ilkesel teklifleri karşısında bir de hayatın gerçekleri var. Bugün biz, kadın çalışmalarında, akademik alanda ve kadın derneklerinde kadının durumunu tartışırken İslâmiyet’i, en azından, bir denge unsuru olarak görüyoruz. Çünkü içinde yaşadığımız dünyada kadın sorunu hiçte size oradan göründüğü gibi "estetik" bir sorun değil. Erkeklerle aynı yerde namaz kılamıyorlarmış, vs. vs...vs. bunlar iş mi allah aşkınıza. Bütün bunlar kentlilik/köylülük meseleleri yani ayrı bir bağlam.

“Iki cins hayatta nasil yan yana omuz omuza yuruyorsa, Tanrinin karsisinda da o sekilde ibadet edebilmeli.” demissiniz.

Bu dil bana hiçte konuyu üzerinden konuşabileceğimiz bir dil gibi gelmedi. Kim bu omuz omuza yürüyenler? İslam’ı eleştirirken hayat birden aklanıyor. Bütün sorunlar İslam’da, oysa dışarıda akan hayat kadın için güllük gülistanlık… Bu tarz yaklaşım, kadın sorunlarını hep o eski masalın, “şeriat” ın üzerine yıktı ve Türk Kadınlar Derneğini kapatmakla başlayan süreç bugüne kadar geldi.

"Kadınlık" bir yerlerde soyut bir kavram olarak yüceltile dursun "kadın" ne halde soran var mı? Yaşadığımız sistem öyle incelikle tıkatmış ki her deliği zulmü bile eleştiremiyorsunuz. (Bu sadece Türkiye’yle ilgili bir sorun değil). Kadınlar hem akademik camiada, hem derneklerde gerçekleri açıkça konuşuyorlar. Ama durmadan itham üzerinden ve kamplaşmayla yapılan tartışmalar toplumsal konuşmayı zorlaştırıyor. Kadınlar 70 yıldır "sizi şeriattan kurtardık" masallarından gına getirdiler. Cumhuriyet devrinde erkekler, Osmanlı'da, modernleşme hareketiyle başlayan sürecin etkisiyle, gayet iyi ilerleyen kadın haklarını engellemiş ve dondurmuş; üste cila yapmış alttan kadınları susturmuşlardır. Kadınlar buna uyandığından beri, son yıllarda, bazı iyileşmeler olmaya başladı. Kadınların hedefi, tarafgirlik içinde, çıkar duygularıyla ya da nefrete kapılmış erkeklerin "entelektüel namus" nedir bilmez dünyalarından kurtulmaktır. Kamplaşmış ortamlardaki manipüle edilme olasılığını da hesaba katarak ve de mecburen manevralarla bu işden sıyrılabilmek.lazım.


“kadin, bu cagda kendini vucudu ile degil, akli ve emegi ile ortaya koymaktadir”

sözünüze sonuna kadar katılıyorum ve bunun önündeki engelin dinler değil gayet seküler mantıklar olduğunu da görüyorum. Yine bu söz bana gerçek bir konuşma çabası gibi gelmedi. Çünkü kadının emeği ve aklına gönderme yapan bu cümle dışarıda bütün çoşkusuyla akan seküler dünyamızın içinde bir tür espiri gibi geliyor. “Kadın, zihin ve emek”, dinin köşeye bucağa sığındığı dışarıdaki gerçek dünyada yan yana fazla bir şey ifade ediyorlar mı sizce. “Kadın bu çağda kendini aklı ve emeğiyle ortaya koymalıdır” diyen biri bunda samimiyse eğer, dinden çok daha önce dışarıdaki dünyaya eleştiri getirmelidir. Yaşadığımız dünyayı din yönetmiyor. Dinin kamudaki payı, etkisi ne ki, bu kadar büyük bir ateşle dini sorgulayalım. Sokaktaki kadını Ahmet'le Mehmet'le omuz omuza namaz kılıp kılmayacağı pekte ilgilendirmiyor. (Sanki hayatımız namaz kılmakla geçiyor ve onun tarafından belirleniyor!) İstediğimiz gerçekten kadınların bin yıllardır süren köleliklerine bir son vermekse, yani bağcıyı dövmek değil de üzüm yemekse işe doğru yerden, emir ve fermanı elinde tutandan, başlamalıyız. Kadınların akıl ve emekleriyle yaşayabileceği ve emeklerinin de kendi mülkiyetlerinde olabileceği bir dünya hiçbir ilahi dinle çelişmez. Fakat seküler dinlerle çelişebiliyor. Bunun şahidi bütün sosyal bilim/cins kimlikleri literatürüdür.

“İslam’da kadın” tartışmalarını kadın sorunlarını bastırma ve saptırmanın yeni yöntemi, “şeriat geliyor”un yeni dile bürünmüş hali olarak görüyorum. Doğu’daki bazı taş devri kalıntısı adamların yaptıklarıyla hiçbir dini ya da fikri, hele hele İslam gibi bir dini asla yargılamam. Bu sorunlar gerçekten istenirse derhal çözülürler. Bunların arkasında başka neler var hepimiz biliyoruz. Bir zamanlar devlet milleti modernleştirmek istediği masalını da anlatıyordu. Buna artık inanan kaldı mı? Kadın meselesi de böyle bir mesele. Nasıl devlet modernleşmeye sadece iktidarını pekiştirecek şekilde sahip çıkmış ve gerçek modernleşmenin önünde engel olmuşsa, kadın meselesinde de aynı tavır içindedir. Modernleşmede olduğu gibi, kadın modernleşmesinde de alternatif modernleşmeyi, halk, kadınlar, kendileri üretmek zorundadırlar ve bunda da gayet iyi yol alınmaktadır. Bu tıpkı genel modernleşmede olduğu gibi dinle işbirliğiyle olacak; dine savaş açarak değil. Sizin söyledikleriniz ve talepleriniz tıpkı bizim devlet eliyle ola(n)/mayan modernleşmemizdeki gibi sembolik şeyler. Kadının durumunda modernleşme, daha sahih daha gerçekçi yollarla ve işbirliği içinden gerçekleştirilebilir.

Dinin kamusal hayata karışmaması konusundaki fikrinizdeyse alternatifinizi sormak isterim. Din karışmasın, “bize erkek akıl yeter” mi diyelim? Hayır efendim, din insanların uzlaşması üzerinden, sosyal hayata karışmalıdır elbette. Ortak akla sağlayacağı o kadar çok şey var ki… Ve daha önemlisi sağlayacağı dengeler var.


Yazan: Hande E. Tarih: June 29, 2006 05:25 PM

Sayin Efegil, "Eger yüz yüze konusuyor olsaniz bu sekilde konusamazdiniz." demissiniz, dogru. Cunku burada ifade ettiklerimi, ornegin Profilo'daki Starbucks'da bu blog katilimcilarinin yuzune karsi ifade etseydim, ailemin ve kendimin can guvenligi konusunda korku icerisinde olurdum. Ne kadar guzel, kaos teorisinden, beynimizdeki noron baglantilarindan bahsetmeniz, bana siir gibi geliyor. Sanki deniz kenarinda uzanmis, Enya tarzi bir muzik dinleyerek, eglenceli bir kitap okuyorum. Ama, birilerinin de elini bu ulke icin tasin altina koymasi lazim, yoksa benim icin o deniz kenari, o muzik, o ulke, o ozgurluk kalmayacak ortada. Bu kafalar yuzunden iyilestirilmesi cok zor bir sevgisizlik hastaligina yakalandim, artik tahammulum kalmadi.

"Size dert olan seyleri kimseyi suçlamadan, önyargisiz ve açik yüreklilikle anlatin." demis Sayin Tunc bir psikolog edasiyla. Ahh Sayin Tunc ahh, nereden baslasam, hangi birini anlatsam, beynimin noronlari icine anilar ucusuyor su an.

Ornegin, 12-13 yaslarinda bir ogrenciyim, herkes gibi din dersine gitmek zorundayim. Ogretilen seylerin mufredat ile ve Milli Egitim'in kitabinda yazilanlar ile alakasi bile yok. Bir hoca cikiyor, din ile bilim catismaz, su anki bilim Kuran'i 500 yil geriden takip etmektedir, Darwin teorisi sizin ve benim gibi Musluman ogrenci ve ogretmenlerin arasini bozmak icin Hristiyanlarin icat ettigi bir safsatadir diyor. Bir hoca cikiyor, sure okutup sozlu notu veriliyor. Mufredatta olmadigi halde okul siralari uzerinde namaz kilmayi ogreniyoruz, daraliyorum, daraliyorum, dayanamiyorum. Gene gunlerden birgun bir hoca cikiyor, kalk cocugum diyor, soru soracagim, sozlu notu verecegim, soyle bakalim, gusul abdesti nasil alinir? O an korteks ile cekirdek beyin arasindaki baglanti tamamen kopuyor, ve diyorum ki, hocam bu soruyu bana soramazsiniz. Bu kitapta, bu mufredatta boyle bir konu yok, beni bu konudan sozlu yapamazsiniz. Hocamiz cevap veriyor, "Gusul Abdestinin nasil alindigini bilmeyen dinimizce RUHEN ve BEDENEN pis sayilir". Gozum siniftan bir arkadasima takiliyor o an, bana bakiyor, basini iki yana salliyor, cik cik cik diyor.

Benim artik bunlara tahammulum kalmadi, tahammul etmeyecegim. Diyalog miyalog benim icin tamamen zaman kaybi. Universitede arkadas grubumuz icinde ayrilik gayrilik cikmasin diye tahammul ettim. Yurt disinda da Turk toplumu icinde ayrilik gayrilik cikmasin diye tahammul ettim. Hep yasam tarzlarini dayatmaya calisanlar onlar oldu, universitede Cuma gunu ogle saatine secmeli ders konulmasin diye dayattilar, sayelerinde almak istedigim bir dersi alamadim. Yurt disinda yemeklerde hep masanin icki icilmeyen tarafina oturdular. Bu insanlari sevememe hastaligina yakalandim ben Sayin Psikolog Tunc. Bu insanlar ile ayni ortamda bulunmak istemiyorum, ancak internette katlanabiliyorum. Mumkunse onlar sanal olsun, benden uzak olsun.

Sayin Blue, "Kadının cinsel obje haline getirilmesi için kapanmamasını savunmuşsunuz. Ben tam tersini düşünüyorum. Akıl ve emeğiyle ön plana çıkabilmesi için kapanması faydalı olabilir. Tüm dünyada kadınların en büyük problemlerinden biri işyerlerinde cinsel tacize uğramaları. Şüphesiz kapalı olanlar da tacize uğruyor olabilir ama en azından kıyafeti bu konuda bir mesaj veriyor." demis.

Bu tez daha once Hande Hanim tarafindan da ortaya atilmisti. Bugun kendisi genel kavramlar etrafinda laf salatasi yaparak, sivil toplum kimligini on plana cikarmayi tercih etmis. Isyerlerinde cinsel taciz meselesinin cozumu, kadinin kiyafetinin kisitlanmasindan degil, kurumsallasmadan ve kurumsallik cercevesinde tacize karsi kurallarin etkin olarak uygulanmasindan gecer. Bu kurallar icinde profesyonel anlamda yetersiz oldugu icin bana taciz yapildi diyerek ortaligi velveleye veren calisanlara karsi kurallar da olmak zorunda elbette. Turkiye'de bu kurallar malesef yeterince uygulanamiyor. Tacizde bulunan kisi kapinin onune konacagini bilirse boyle bir durum olmaz. Bu kurallar kurumsallasmada Turk sirketlerinden kat kat onde olan cok uluslu sirketlerde gayet basari ile uygulaniyor. Sorunlarimizin cogu akilci ve medeni kurallar ile cozulebilir, dini bir denge unsuru olarak ortaya koymaya calismak sadece bir caresizlik, acizlik belirtisi Blue ve Hande Hanim. Onerdiginiz cozum, ayni eski caglarda kadinlarin cadilik ve buyu ile kendilerini erkeklerin tacizinden korumaya calismalarina benzemektedir. Cadilik ve buyuyu kaldiriyorsunuz, yerine turbani koyuyorsunuz. Zaten tarihte de boyle olmustur. Tekrar ediyorum, din bizim ruhani dunyamizi ilgilendiren, insana has, kisiye has, cok ozel bir alan.

Yazan: Beyaz Tarih: June 29, 2006 07:13 PM

Hande Hanim,

Yazinizin icerisindeki ana mesajlari ayiklamak icin caba sarf etmeye devam ediyorum.

"Erkeklerle aynı yerde namaz kılamıyorlarmış, vs. vs...vs. bunlar iş mi allah aşkınıza."

Evet bunlar is, hem de cok onemli isler! Bunlar hepimizin yasadigi ve bu dini hayatimizin neresine sokacagimizi anlayamamamiza yol acan celiskiler, o yuzden dini mecburen hayatimizin disina itiyoruz. Diger insanlar ne dusunuyor bilemem ama ben dinde rituellerin guzelligine inaniyorum. Bakiniz, dinin kariyer hayatimizda, ekonomik hayatimizda, siyasi hayatimizda rol oynamasi gerektigine inaniyorum demedim, ruhani dunyamizi dini ritueller yoluyla zenginlestirebilir, baska insanlarla paylasabiliriz diyorum.

Dini tapinaklarin icindeki atmosferden cok hoslanirim, insana bir ic huzuru verdigini dusunuyorum. Eger, bir caminin icine girip su anda oldugum gibi basi acik, erkeklerle birlikte, caminin arka kosesindeki bir kuytuya itilmeden dua edecegimi bilseydim, sik sik camiye giderdim, kizimi da elinden tutar gotururdum. Ama hayatimda camiye gidisim malesef cenazelerle ve turistik veya akademik amacli gezilerle sinirlidir.

O cenazelerde her camiye gidisimde icimi bir ofke sariyor, cok ama cok sevdigim bir yakinimi kaybetmis oluyorum, onu hic tanimayan insanlar tabutun basinda dururken ben ailemdeki diger hanimlarla birlikte arka kosede basima bir bez parcasi gecirmis bir ucube gibi gozu yasli bir sekilde dikilip duruyorum. Basima ortu ortmek istemiyorum asla, ama o caminin ortaminda huzursuzluk cikarmamak icin, olen o cok sevdigim kisinin cenaze toreninde bir can sikintisi olmasin diye zorla ortuyorum basimi. Ailemizdeki erkekler caminin icinde namaza gidiyor, bu acili gunumuzde onlarla yanyana olalim, onlar bize destek olsun, biz onlara destek olalim istiyorum, ama onun yerine caminin avlusunda dikilip namazin bitmesini bekliyorum diger kadinlarla birlikte. Bu din bana hep o huzunlu ve garip cenaze torenlerini hatirlatiyor.

Ya iste boyle Sayin Psikologumuz Tunc Bey.....

Yazan: Beyaz Tarih: June 29, 2006 11:46 PM

Sayın Tunç, İsrail'den yeri geldiği için bahsettim. Bunun üzerine bir konuşma yapmak istemiyorum. İsrail uluslararası hukuka aykırı hareketleri tescillenmiş bir devlettir. Tabii ki içinden buna karşı çıkanlar da olacaktır.

Bana bu konuda sorulabilecek soru, daha önce Türkiye'nin ABD ve İsrail ile çıkarlarının kesiştiği yorumunu yaptığım halde şimdi niye İsrail'i kötülediğim olabilir.

İsrail'in yanlışları bizim çıkarlarımızın kesişmesini değiştirmez. (Bazen kötü komşu ile iyi geçinmeye mecbur olursunuz.) Zaten İsrail bu tarz davranmasa daha fazla işbirliği yapabilirdik. Şu an Türkiye Devletinin yapabileceği ve yaptığı, İsrail'e barış itidal çağrısı filan yapmaktır.

Türkiye'nin İsrail ile çıkarlarının kesişmesi, sadece ona düşmanca bakmamak ile sınırlıdır. Yaptıklarını eleştirme hakkımız vardır. Fakat ABD'nin bölgedeki jandarması olması ve ABD ile olan çıkar birliğimizden dolayı İsrail'i düşman ilan etmemizde bir yarar yoktur. İsrail sonuçta bölgede binlerce yıllık geçmişi olan Yahudi varlığını korumaya çalışan bir devlet ve bunu yanlış yöntemlerle yapıyorsa da sonuçta varlığını koruma gibi meşru bir amacı var. Arapların görüşü hâlâ İsrail'in varlığının ortadan kalkması yönünde. Yeni yeni birlikte barış içinde yaşama tezleri duyulabiliyor. Yakın zamana kadar bunlar duyulmazdı.

Hoşunuza gitmeyecek ama bence gerçek bu, ABD hatırına İsrail'e katlanıyoruz. Katlanma derken, diplomatik temaslarda yaptıklarının yanlış olduğu herhalde söyleniyordur, fakat bunun ötesinde bir tavıra girmiyoruz.

ABD'den ne çıkarımız var derseniz. Geçmişten gelen bir ortak savunma doktrinimiz var. Günümüzde önemi azalsa da gelecekte yine önem kazanmayacağını kimse garanti edemez. Gelecekte eğer Hazar petrol havzası önem kazanacaksa, ABD'nin bölgede jandarmalığını Ermenistan ve Gürcistan gibi devletlerin üstlenmesini (aynen Orta-Doğu'da İsrail gibi) istemiyorsak, ABD ile iyi geçinmek doğru bir seçenek olur. Şimdiye kadar ortak savunma doktrini geliştirdiğimiz böylesi güçlü bir devlete sudan sebeplerle sırt çevirmek akıllıca değildir. "İsrail aracılığı ile ve bizzat kendisi müslüman Arap kardeşlerimizi katlediyor" geçerli bir gerekçe değildir. Araplarla bizim ortak bir çıkarımız yoktur. Türkiye ancak Osmanlı gibi güçlü bir pozisyonda olsa ve bölgenin güvenliğini ABD'ye ihtiyaç duymadan sağlayabilecek gücü olsa, o zaman Araplarla ortak bir çıkarımız olurdu. Biz bu treni çoktan kaçırdık. Gelecekte umarım bu güce erişiriz, o zaman da politikalarımızı tekrar belirleriz.

Ya da Araplar kadar petrolümüz olsa yine ortak bir çıkarımız olurdu. Fakat bizim geleceğimiz Kafkasya'da ve petrolümüzün Karadeniz'de olma olasılığı var. Kafkasya'yı ABD de denetlemek istiyor ve Türkiye'ye bu konuda ihtiyacı var. Ortak çıkarlarımız bunlar.

ABD bölgede Ermenistan ve Gürcistan'ı, hatta Azerbaycan'ı (bile) müttefik edinebilir ama bu uzun ve maliyetli bir yatırım olur. Türkiye potansiyeli çok daha yüksek ve stratejik bir ülke.

İran gibi düşünüp ABD'yi dışlayan ve yüzünü Çin'e ya da Rusya'ya dönen bir Türkiye... Bunu düşünmek çok zor. Çin'e asla güvenilmez. Çin de insan haklarını çiğneme konusunda tescilli bir devlettir. Doğu Türkistan'ı işgal altında tutması gibi bir de sorun var. Bakın İsrail'in Arap topraklarını işgal altında tutmasına ses çıkarmıyoruz da ta Çin ile ne alıp veremediğimiz var Türkistan yüzünden demeyin. İsrail sadece bir jandarma. Ama Çin ABD'ye alternatif olmaya aday dev bir potansiyel. Rusya'ya da güvenemeyiz. Rusya ile bizim stratejik olarak dost olmamız da pek olası değildir, yıldızlarımız barışmadığı için değil, coğrafi strateji bunu gerektirdiği için. Anadolu Rusya'nın güneydeki en büyük tıkacıdır, Rusya Türkiye'yi güçlü bir müttefik değil, zayıf ve boyun eğdirilebilecek bir konumda görmek ister. Sadece Kurtuluş savaşımızda Türkiye'yi kendisi gibi hanedanı ortadan kaldıran bir devrimin arefesinde gördüğü için bundan yararlanmak için destekledi. Fakat bunu bizimle bir kez müttefik olduktan sonra işbirliği bahanesiyle Anadolu'yu nüfuz alanına katma konusunda gücüne güvendiği için yaptı. Atatürk'ün ince manevraları ve 2. Dünya savaşının çıkması Rusya'nın emellerini geciktirdi. (Atatürk'ün ölümü ile 2. Dünya savaşı arasında zaman var, Rusya niye harekete geçmedi derseniz Almanya'nın 1. Dünya savaşı sonucunu hazmetmediği ve ikinci savaşa hazırlandığı sanırım belliydi. Türkiye savaşa yine girerse Rusya'nın işi bu kez kolay olurdu.)Sonra Kars Ardahan ve Boğazlar'da denetim istemesi yüzünden Nato'ya girdik...vs. Uzatmayayım.

Yani tabii şu anki konjonktüre göre konuşuyorum. ama gelecekte durumlar değişirmiş, onu bilemem.

Sayın Tunç, üslubunuzu takdir ediyorum. Tartışmayı değil, gerçeklerin ortaya çıkmasını ister bir havanız var, bu iyi. Politika konuşmak istemiyordum ama epey de uzattım. Tabii ki hatalı düşüncelerim olabilir, konjonktür yarın değişebilir ve beni haksız da çıkarabilir. Politika kaypak bir zemindir, ayakları sağlam basmak biraz zor.

Çok tartışmalı bir konu olabilir ama, ilave etmeden geçemeyeceğim: F.Gülen Türkiye'nin geleceğinin Orta-doğu'da değil, Kafkasya'da olduğunu görenlerden biridir. ABD sanırım kendisini bu amaçla koruyor. Hatta doğrudan Gülen'in ABD ajanı olduğu söyleniyor. Bence ABD Gülen'i keşfetti. Yoksa ajanı filan değildi. Şimdi oldu mu? Bilemem. CIA tarafından korunduğu filan söyleniyor. Bildiğim, ABD ve Türkiye'nin çıkar ortaklığına bilerek veya bilmeyerek hizmet etmiş olması. Mevlana için de Moğol ajanı suçlaması yapıldı biliyorsunuz. Bu işleri kesin yargılamak zordur. Bence Mevlana'nın Moğol ajanı olması Gülen'in ABD ajanı olmasından belki daha olasıdır, fakat kesin yargıda bulunmak istemem. Yani nedir ajanlık, yüklü paralar karşılığı hiç de inanmadığınız, benimsemediğiniz bir görüşe hizmet etmek. Herhalde budur. Gülen böyle midir? Nedense pek sanmıyorum.

Yazan: demiran efegil Tarih: June 30, 2006 12:09 AM

Sayın Beyaz;
Sözümün belirli bir kişi için sarfedilmediğini özellikle belirtmiştim. Özellikle sizin için söylemeyi ise aklımdan geçirmedim.

Üstelik size hak veriyorum. Şimdiye kadar din konusunda yazmamak için, bu konunu dışında kalmak için çaba sarfettim. Ama bu çabamdan vaz geçersem inanın sizden daha acımasız eleştiriler getiririm. Ben din konusunun bir ayrıştırıcı olmasını istemiyorum. Bu konuyu tartışmak yüzünden öyle güzel dostlarımı kaybettim ki, ve öyle güzel dostlarımla zamanında bu konuda onların suyuna giderek dostluğumu devam ettirmiştim ki, bazen keşke hep öyle yapsaymışım diyorum ama bazen de düşündüğümü söylemem doğru diyorum.

Fakat sizin bence çok içten yakınmalarınızı okuyunca dayanamadım, bu konuya ucundan giriyorum: Sizi sonuna ka