« PKK, Avrupa Birliği Sürecini Niye Baltalıyor? | Ana Sayfa | DUYURU: 'Referans Noktası'nda Kürt Sorunu »
May 01, 2006
Şu Sakıncalı Vatandaşlar Olmasaydı...
Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, "Türbanlılar Arabistan'a gidip okusun" demiş. Yani Türkiye'nin başörtülü vatandaşlarının kendi ülkelerinde eğitim hakkına sahip olmadıklarını, ancak başka bir ülkeye göç ederek bu hakka kavuşabileceklerini duyurmuş.
Kuşkusuz hak ve özgürlük isteyen vatandaşlara "burada bulamazsınız, başka ülkeye gidin" demek, pek demokratik bir zihniyetin ifadesi gibi durmuyor. Sayın Demirel'in açıklaması, ne yazık ki, devletin vatandaşların sadece bir kısmına ait olduğu, diğerlerinin ise "öz yurtlarında parya" olarak yaşamaya mahkum edildikleri, çareyi ancak ülkeyi terk etmekte bulabilecekleri gibi vahim bir sonuç ortaya çıkarıyor.
Bu otoriter zihniyetin önümüzdeki günlerde tartışılacağına ve eleştirileceğine eminim. Ben şimdiden şu kadarını söyleyeyim: Başörtülü vatandaşların eğitim hakkına kavuşması için, Demirel'in tavsiyesinin aksine "Arabistan"a gitmelerine gerek yok. Dünyanın herhangi bir özgür ülkesine gitmeleri yeterli. Çünkü başta Kuzey Amerika ve Avrupa ülkeleri olmak üzere, dünyanın tüm özgür ve demokratik ülkelerinde başörtüsüyle üniversite okumak serbest. Türkiye'nin nevi şahsına münhasır "modernistleri" dışında, modern dünyada pek kimsenin aklına yasa zoruyla kıyafet kontrolü yapmak gelmiyor. Nitekim bu nedenle kendi vatanlarındaki üniversitelere kabul edilmeyen pek çok başörtülü Türkiye vatandaşı ABD'de, Kanada'da veya Avrupa'da eğitim görüyor.
Bu tabloya enteresan bir veri daha ekleyeyim: İslami başörtüsü, İsrail'de bile serbest. İsrail'in Arap vatandaşları — ki sayıları bir milyonu aşıyor — Yahudi devletinin tüm eğitim kurumlarına, üniversitelerine ve tüm "kamusal alan"ına serbestçe girebiliyorlar.
Geçen yıl gittiğim İsrail'de bu "başörtüsü özgürlüğünü" yerinde tespit etmiştim. Tel Aviv'in kuzeydoğusundaki Baqa El-Garbiya köyündeki Al-Qasemi Academy adlı Müslüman üniversitesindeki başörtülü öğrencilerle sohbet etmiş, bir de hatıra fotoğrafı çekmiştim.

Bu fotoğrafta gördüğünüz öğrencilerinin hepsi, İsrail yönetimi altında yaşayan Müslüman Araplar. Başörtülerine de, yaşam biçimlerine de karışan yok. İsrail'de sadece başörtüsü değil, Müslümanların dini kurumları (medreseler ve tekkeler) de serbest.
Peki kendini açıkça "Yahudi devleti" olarak tanımlayan ve Filistin'deki işgal politikası nedeniyle pek çok Müslümanın tepkisine hedef olan İsrail bile Müslümanların giyim-kuşamına, eğitim ve ibadetine karışmazken, bu konularda Türkiye'de neden katı yasaklar var?
Kuşkusuz bu sorunun cevabını sözkonusu yasakların savunucuları vermeli. Ancak "dışarıdan" bakıldığında, sorunun temelinde bir tür "otoriter modernizm ideolojisi" yattığı, vatandaşlara hizmet değil tahakküm etmek üzere kurulu bir siyaset felsefesinin bulunduğu ortada. Sayın Demirel'in kendisini giderek daha fazla özdeşleştirdiği bu felsefenin sahipleri, adeta, "şu sakıncalı vatandaşlar olmasa memleketi ne güzel idare ederdik" demeye getiriyor. Ve sakıncalılara ya sopayı ya da kapıyı gösteriyor.
Ancak ne ilginçtir ki, aynı "sakıncalı vatandaşlardan" gerektiğinde ülkeye ve devlete sahip çıkmaları ve bunlar için fedakarlıkta bulunmaları isteniyor. Düşmana karşı elbirliğiyle mücadele gerektiği vurgulanıyor, başörtüsü nedeniyle üniversiteye alınmayan genç kızların erkek kardeşleri de "Mehmetçik" sıfatıyla cepheye sürülüyor.
İyi ama bu kadar tepeden baktığınız, haklarını kıstığınız, örselediğiniz vatandaşlarınızdan bu sadakati nasıl bekliyor ve bunun devam edeceğinden nasıl emin olabiliyorsunuz? Bu gidişle giderseniz, "sakıncalı vatandaşlarınızı" iyice küstüreceğinizi, "devlet"in tabanını giderek daraltacağınızı görmüyor musunuz? Bunun tam bir "bölücülük" olacağının farkında değil misiniz?
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 1, 2006 03:59 PM
Kendisini bilumum güzel (!) sıfatlarla yadettiğim, hayatım(ız)a ısrarla kazık çakmakta direnen "Beyefendi"nin mugalata ve demagoji şampiyonluğunu halâ kimselere kaptırmama çabasını takdirle karşılıyorum.*
Bakınız mugalata (safsata) kaça ayrılır:
1. BİÇİMSEL (laf ola torba dola) SAFSATALAR
2. SERBEST SAFSATALAR
2.1. BELİRSİZLİK SAFSATALARI
2.1.1. Cinaslı Safsata
2.1.2. Çok Anlamlılık Safsatası
2.1.3. Vurgulama Safsatası
2.2. KIYASLAMA HATALARI
2.2.1. Özelleştirme Safsatası
2.2.2. Genelleştirme Safsatası
2.3. KATEGORİ HATALARI
2.3.1. Bütünleme Safsatası
2.3.2. İndirgeme Safsatası
2.4. KONUNUN ÖZÜNÜ KAÇIRMA SAFSATALARI
2.4.1. Kısır Döngü Safsatası
2.4.2. Alakasız Sonuç Safsatası
2.4.3. İddiayı Zayıflatma Safsatası
2.4.4. Alakasız Amaç Safsatası
2.4.5. Konuyu Saptırma Safsatası
2.5. SALDIRI SAFSATALARI
2.5.1. Adam Karalama Safsatası
2.5.2. Niteliksel Adam Karalama
2.5.3. “Sen de” Safsatası
2.5.4. Dolduruşa Getirme Safsatası
2.6. ŞAŞIRTMA SAFSATALARI
2.6.1. Devede Kulak Safsatası
2.6.2. Ya Siyah Ya Beyaz Safsatası
2.6.3. İspatlama Mecburiyeti Safsatası
2.6.4. Felaket Tellallığı** Safsatası
2.6.5. İmalı Soru Safsatası
2.6.6. Çok Sorulu Safsata
2.6.7. Sınırlı Seçenek Safsatası
2.7. TARTIŞMALI SEBEP SAFSATALARI
2.7.1. Yanlış Sebep Safsatası
2.7.2. Öncesinde Safsatası
2.7.3. Müşterek Etki
2.7.4. İhmal Edilebilir Neden Safsatası
2.7.5. Yanlış Yön Safsatası
2.7.6. Karmaşık Nedenler Safsatası
2.8. İSTATİSTİKSEL HATA SAFSATALARI
2.8.1. Yetersiz Örnek Safsatası
2.8.2. Temsil Etmeyen Örnek Safsatası
2.8.3. Yanlış Benzetme Safsatası
2.8.4. Yok Sayma Safsatası
2.8.5. Sümen Altı Safsatası
2.8.6. Kumarbaz Safsatası
2.9. OTORİTEYE BAŞVURMA SAFSATALARI
2.9.1. Bir Bilen*** Safsatası
2.9.2. İrrasyonel Otorite Safsatası
2.9.3. İnanca Başvurma Safsatası
2.9.4. Ortak Tutuma Başvurma Safsatası
2.9.5. Grup Baskısı Safsatası
2.9.6. Faydacı Safsata
2.9.7. Beğendirme Safsatası
2.9.8. Dayatma Safsatası
2.9.9. Mazruf Değil Zarf Safsatası
2.9.10.Genetik Safsatası
2.10. DUYGULARA BAŞVURMA SAFSATALARI
2.10.1.Tehdit Safsatası
2.10.2.Duygu Sömürüsü
2.10.3.Önyargılı Dil Safsatası
2.10.4.Mazeret Safsatası
Bu bilgiler, blog ahalisine ücretsiz bir kültür hizmeti(m)dir!!!
[*] Sayın XSI arkadaşa bir soru: SD solcu mudur?!
[**] Bu lafı bir yerden hatırlıyorum!
[***] Bunu da...
Yazan: metin-thePoor Tarih: May 1, 2006 04:48 PM
Merhaba,
Başörtüsü çözüme kavuşması gereken bir konudur, yanliz bu konuyu sık sık gündeme getirirken argümanınızı eksik bıraktığınızı düşünüyorum. Herkesin istediği kıyafeti giyip eğitim alabilmesi taraftarıyım, bu bireylerin en dogal hakkıdır. Ancak çözüm arıyorsak, sorunun birçok boyutunu incelememiz gerektiğini düşünüyorum.
Tayyip Erdoğan, iktidar olmadan önce atamalarda eşi başörtülü olanların oranına dikkat çekip ayrımcılığı işaret etmişti. Bu saptamasında da büyük oranda haklıdır. Ama şu an ayrımcılığın aksi yönde yapılmadığını kim, hangi şartta iddia edebilir? Su an CHP ile AKP toplumu ikiye bölerken bu problemin çözebileceğini düşünen var mı? Toplumda yaşanan sorunu sadece oy amacıyla daha da büyüterek tekrar topluma sunarsak bu sorunun çözülmesi umduğumuzdan daha çok sürecek. Yani "modernistleri" haklı olarak suçlarken, onlardan intikam alırcasına bilinçsiz hareket edip sorunu daha da çözülmez hale getiren iktidarı es geçmemenizi beklerdim. Bu sorun ancak toplumun bütün kesimlerini kucaklayan bir lider/anlayışla çözülebilir, başörtüsü takana/takmayana 'ötekiler' şeklinde yaklaştıkça yapay olarak bu problemi büyütüyoruz. Son üniversite olayları, zorla başörtüsü giydirip Kuran okuma girişimleri bunların birer sonucu değil mi? Bu tip olaylar 'başörtüsü' ile ilgili toplumun bir kısmının taşıdığı korkuları daha da derinleştiriyor ve bu kesimin içinde cok sayıda müslüman da mevcuttur.
Yazıda 'modernistlerin' yanlışları haklı bir biçimde verilmiş ama toplum bu şekilde ikiye bölünürken tek suçlu bu zihniyet mi? Hoşgörüsüzlük ve bu kadar muhafazakar bir toplumda şaşılacak düzeylere ulaşan din konusundaki cehalet sorunun temelidir. Şahsi inancım başörtüsünün dinin gereği olmadığıdır ama esas düşündürücü olan konu Kuran'ın 1 veya 2 ayetinin farklı yorumları böyle büyük sorunlara yol açarken, müslümanların %90'ının Kuran'i açıp okuma/yorumlama zahmetine bile girmemesi. Kitabın neredeyse 3/4'ü nasıl bir insan olunması gerektigini anlatıyor, hatta 109. surede inanmayanlarla yapılan tartışmalarda da "Senin dinin sana benim dinim bana", 43/88-89'da cahillerin sataşması halinde "selam" denilmesi gibi hareket ve söylemler öğütlenirken, dine sokulan ilavelerden dolayı ilahiyat profesörleriyle bile bir müslüman olarak düzeyli şekilde tartışmak mümkün değil (Diyanet'in de şu haliyle dine/inananlara büyük bir yararı olduğunu söylemek olanaksızdır). Öncelikle halkımıza dinle ilgili sorularında Kuran'ı okumayı tavsiye/teşvik edecek bir oluşuma ihtiyacımız var. Bence hoşgörüsüzlük sorunumuzun kaynağı maalesef burası ve çözüm için kıpırdamalar olsa da, daha katedilecek çok yol var. İnanmayanlara üstteki ayetlerde anlatılan hoşgörü, inananlarla Kuran üzerindeki farklı yorumlarda kararı kullarin değil Allah'ın vereceği düşüncesi(42/10) yerleşmedikçe bu tip problemlerle boğuşmaya devam edeceğiz.
Yazan: Gokhan Tarih: May 1, 2006 05:21 PM
Başörtüsünün Kuran'ın emri olup olmadığı yönünde, 1400 yıldır pratikte başı örtmeyi uygulayagelen Müslümanlara fikir vermek nezaketsizliktir. Gelin size sizi öğreteyim!!! Böyle bir sosyal sorun için gereken, Kuranı tartışmak değildir. Bu yöntem iyi niyete işaret etmez. İnsanlar "biz Allah'ın emri olduğu için başımızı örtüyoruz" der ve bunun için çeşitli şekillerde mesela, söylem nesnesi haline getirilerek, dışlanırlarken, onlara, "aslında Kuran'da böyle bir emir yoktur," demek nasıl bir "anlama"dır?
Bu bağlamda "müslümanları eleştirmenin sınırlarının da gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu konuda yapılan genellemeler, tek başına, sorunlu bir yaklaşımı örnekliyor.
Yazan: Hande E. Tarih: May 1, 2006 06:10 PM
Selamlar...
Sayın devlet büyüğümüz(!) bu sözleri dün akşam bir tv kanalında da serdetti.Ve ne kadar büyük(!) bir devlet adamı olduğunu bir kez daha ispat etti.
Öyle ya kendileri 6 defa gidip 7 defa gelmeyi başarmış yegane devlet adamımız.Üstelik 40 yıllık devlet hizmetinin(!) yanında islam dininede(!) hizmet etmiş.Ama suç onda değil onun yönettiği bilinç düzeyi malesef çok sığ olan bizlerde(allahtan henüz hiçbir seçimde oy kullanmadımda bi nebze yırttım:)) )
Büyük şair Necip Fazıl'ın dediği gibi "Bu yurda her bela içinden gelir."Önce içimizi düzeltelim sonra dışarıyla olan savaşımızı sağlıklı yapabiliriz.
Sorun bu ülkedeki başörtülülerin okuması değil.Dindar kesimin okuması.Evet bu görüşümde son derece ısrarcıyım.Onlar(hakim zihniyet) bu ülkede dindar kesimin okumasını hiç istemiyo ve bundan da fevkalade çekiniyo.Çünkü okuduğu zaman bu ülkenin idaresinde söz sahibi olmaya başlıyacak ve onların iktidarı sarsılacak.
Okuyan(!),kritik eden,sorgulayan kısacası aklını doğru kullanan inançlı insan böylelikle bu mezelletten kurtulacak."Biricik selamet yolu tarihte;sormayın,görmeyin,geçinden gelir"Yani üç maymunu oynamaktan kurtulmak bizim kurtuluşumuzun yegane yolu.
Ayrıca bu zihniyetin geçen yıl başlattığı bi kampanya vardı.Eminim hepiniz hatırlıyosunuzdur."Haydi kızlar okula".Ne güzel bi kampanya değil mi?!?Okuma imkanı olmayan veya ailesi tarafından okula yollanmayan kızları eğitime kazandırmak için yapılan bi kampanya idi.Fakat çelişkiye bakın ki halihazırda okuyan vaya okula gidecek olan kızların okula gidişleri engelleniyor.Üstelik bir bez parçası(!!!!! küçümsemek ve alay maksatlı değildir,yanlış anlaşılmaktan korkarım!!!!) yüzünden engelleniyo.
Hadi diyelim bu kızlarımız yurt dışına gittiler.Orada okul okumaya çalışıyolar.Bu defa bu zihniyet yine kıyameti koparıyor.Vay efendim bu kızlar niye yurt dışında okuyolar diye.Onlar da şunu dese yeridir hani"Petrol vardı da biz mi içtik"(Büyük hizmetlerinin yanında böyle büyük sözleride vardır hazretin:))))) !!! )
Dün geceki programda nasıl savundu bu yasağı biliyor musunuz?Okula başı kapalı giden bu kızlar başı açık olanlara "siz müslüman değilsiniz!!!"diyolarmış bu gelişleriyle.EL İNSAF.EL İNSAF.EL İNSAF.
Bu hamur çok su götürür gerçekten.Daha merkez bankası başkanlığı atamasıyla ilgili bişeyler söylüyecem nacizane.Ama başka sefere.
SELAM VE DUA İLE...
Yazan: Ömer Tarih: May 1, 2006 06:27 PM
sayın Akyol;guzel bir yazı olmus,elinize saglık.
metin bey;yorumunuz super olmus,fazla soze gerek bırakmıyor.
sayın demirel'den anladıgım bir sey var.size saatlerce bir seyler anlatır ve konusmasının sonunda kendinize sorarsınız,"ben ne anladım" diye.anladıgınız bir sey bulamazsınız.ama o cok sey anlatmıs olur aynı zamanda hic bir sey anlatmamıs olur.politika boyle bir sey olsa gerek.
Yazan: bercenay Tarih: May 1, 2006 06:42 PM
Açıkçası iki taraf açısından da meselenin siyasi bir eksende tartışılması inancı gereği başörtüsü takmak isteyenlere zarar veriyor. Hiç kimse başını örtmek isteyene, politik amaçları olduğu iddiasıyla baskı uyguluyamaz, ancak bazı politik çevrelerin başörtüsünü siyasi malzemeye dönüştürdüğü kaçınılmaz. Özellikle Refah Partisi iktidarından sonra mesele krize dönüşmeye başladı. Çözüm kamusal alanın sınırlarını yeniden belirlemekle gelecektir bence... Birde siyasi kaygılardan arınarak..
Yazan: Gökhan Tarih: May 1, 2006 06:48 PM
Binaenaleyh türban vaaaadı da ben mi örttürmedim?
Bana laikçiler türbanı bahane ediyor dedirtemezsiniz.
İmza: Bir Bilen
Yazan: metin-thePoor Tarih: May 1, 2006 07:02 PM
Hande Hanım,
Gokhan ismiyle yorum ekleyen başka biri daha olduğu için bu isimle yazıyorum, bir önceki yorum benim değil. Öncelikle yazdıklarımı tam olarak anlayamadığınızı görüyorum. Ben Kuran'ın anlaşılmasının toplumun hoşgörüsünü ve davranışlarını etkilemesi bakımından önemini vurguladım. Başörtüsünün dinin gereği olmadığına inandığımı da kendi görüşüm olarak belirttim. Herkes icin geçerli olduğu üzere benim neye inanıp inanmadığım sadece benle Allah arasındadır ama bu dünyada insanların özgürlüğünün kısıtlanması hepimizin sorunudur; kaldı ki bu ve bunun gibi makaleleri yazarak başörtüsü takanların özgürlüğünü savunan Mustafa Akyol'un da bunu dini bir zorunluluk olarak görmemesine rağmen yaptığını, yine bu sitedeki tartışmalardan biliyorum.
1400 senedir bunun uygulandığı objektiflikle uzaktan yakından alakası olmayan bir yorumdur. Bu söylediklerimi savunan birçok ilahiyatçı da, geleneklerle dine sokulduğu konusunda hemfikirdir. Sizin gibi düşünmeyenlere tahammül edebiliyorsanız: http://www.kurandakidin.net/bolumler/22basortusu.htm. Ayrıca dinde yer almadığı halde inanılmış şeylere tarihsel süreçte onlarca örnek verilebilir. Örneğin bugün milyonlarca müslüman dünyanın Hz. Muhammed'in şerefine yaratıldığı konusunda hem fikirdir ve kendisine birçok hayal mahsülü şey atfedilir ki Kuran'la ne kadar uyum içinde olduğu bellidir (2/136,2/185).
Kuran'ın bir ayetini kendi yorumuna göre bu kadar ateşli savunurken, nasıl tartışılması/konuşulması gerektiğiyle ilgili ayetler hiçe sayılınca "Az bilen insanlar fikirlerini hararetle savunur" sözü geliyor insanın aklına...
Yazan: Halo Tarih: May 1, 2006 08:02 PM
Halo Gökhan Bey,
2-136 - Deyiniz ki, "Biz, Allah'a iman ettik ve bize ne indirildiyse İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve torunlarına ne indirildiyse, Musa'ya ve İsa'ya ne indirildiyse ve bütün peygamberlere Rablerinden ne verildiyse hepsine iman ettik. Biz onların arasında fark gözetmeyiz ve biz ancak O'na boyun eğen müslümanlarız."
Burada insanların peygamberler arasında ayrım gözetmemesi isteniyor anladığım kadarıyla. Bahsettiğiniz mevzuya, dünyanın Hz. Muhammed'in şerefine yaratıldığı konusunda ki inancın yanlış olduğuna dair bir delil göremedim.
Yazan: e-mine Tarih: May 1, 2006 09:24 PM
Kuşatma Dili
"müslümanları eleştirmenin sınırlarının da gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu konuda yapılan genellemeler, tek başına, sorunlu bir yaklaşımı örnekliyor"
Müslümanlara yönelik kullanılan dil her zaman genellemeyle malül. Genelleme çok tehlikeli boyutlara ulaşma olasılıkları taşır. Bir tür yaftalamadır. Yaftalamanın faşizmin hangi basamağı olduğu da malüm... Elbette aşikar bazı gerçekler var; Kuran'ın anlaşılmasına gerekli mesainin verilmediği gibi. Ama bu ayrı bir konu... Bunu ayrıca tartışırsınız... Bizim konumuz olan başörtüsüne yönelik hoş olmayan tutumlar eleştirilirken müslümanların eleştirisini gündeme almak argo tabirle "faka bastırma"dır. Herkesin gayet tabii bileceği bir gerçek vardır, kişi zor durumdayken ona, onun hataları ayrı bir bağlamda anlatılır, zor durumun üzerine gidişiniz karşıdakine "kuşatılma" hissi verir. Ve siz "şimdi şartları bir daha konuşalım" demiş olursunuz. Demek istediğiniz bu değilse bile karşınızdakini sizinle eşit düzeyde, özgür vatandaş değil de "kuşatılmış" olan olarak konumlandırırsınız. Müslümanlara ulaşma isteği herşeyden önce onlara dönük bu "kuşatılmışlar" imajını kırmalı... Jakoben dil terkedilmeli, Müslümanların tercihleri de eşit ve özgür vatandaşların tercihleri olarak saygıya değer görülmeli...
Kuşatılmış olduğundan değil, doğruyu, hakikati aramak için konuşsun ve tartışsın insanlar.
Ayrıca insanlar sadece inandıkları değil alıştıkları şeylere de saygıyla yaklaşılmasını isterler.
Yazan: Hande E. Tarih: May 1, 2006 10:16 PM
Hande Hanım'ın düşüncelerine tamamen katılıyorum. Esnek bir kayganlık sözkonusu,bu zeminden mi yoksa zihinlerdeki erezyondan mı uzaktan belli olmuyor ama herhalukarda yapılmak istenen yine Hande Hanım'ın deyimi ile "faka bastırma" çabası...
Sanki Kur'an'ın başka emirleri/yasakları sair zamanlarda umurlarındaymış gibi bir de iş başa düştüğü zaman "Kur'an'da başörtüsünü tartışalım" diyerek müfesssirlik yapmaya çabalıyorlar. Önce meseleye nerden baktığınızı belirlemelisiniz. Eğer baktığınız yer İnsan hak ve özgürlükleri ise; bir kişi başını ister keyfinden, ister İslam inancından, isterse de Ulu Manitu'ya olan aşkından dolayı örttüğünü söylüyorsa ona, inancını yaşama özgürlüğüne ve eğitim hakkına saygı duymalısınız.
Ama eğer baktığınız yer jakoben oligarşik bir yapının gözlükleriyse başımıza geliş ve gidiş sayıları belirsiz olan "bir bilen" imiz gibi, Laikliğin en katı uygulandığı Fransa'da bile üniversitelerde başörtüsü yasağı olmadığını unutur, bütün dünyada serbest olan kıyafet, inanç özgürlüğü ve eğitim hakkını yalnızca S.Arabistan’a hasredersiniz.
Biz de böyle "bir bilen" lerimizi ve takipçilerini görünce Çinlilerin "Allah seni ilginç bir zamanda yaşatsın" bedduasını hatırlar, onyıllarca bu zihniyette ve kapasitedekilerle yönetilmeye nasıl katlandığımıza hayıflanırız..
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 1, 2006 11:23 PM
Halo Bey,
Linkini verdiğiniz siteyi (www.kurandaki.din.net) daha önce ziyaret etmiştim. Hatta sitede bahsi geçen konuları içeren (aynı) kitap da bende mevcut. Site tamamı ile bir Edip Yüksel ekolü. Yani, tüm “hadisleri” (sahih, gayri-sahih ayrımı yapmadan) reddediyor ve Hz Muhammed’i “putlaştırmak” tehlikesinin altını çizerek sadece bir “iletici”, “aracı” veya “messenger” olarak vurguluyor. Size sormak istediğim şu:
“Başörtüsü” konusunda günümüzün alimlerinin bile tam uzlaşamadığı ve kişilerin bunu değişik şekillerde yorumladığı konusunda size katılıyor ve sizin kişisel fikrinize de saygı duyuyorum. Ancak, siz linkini vermiş olduğunuz sitede yer alan diğer tüm içeriği de destekliyor musunuz? Örneğin, hiçbir “hadis” i kabul etmiyor musunuz? Veya namazın 3 rekat kılınması gerektiği gibi hususları da mı destekliyorsunuz aynı zamanda? Yoksa, o sitede sadece sizin fikrinizi destekleyen “başörtü” husunu referans olarak veriyor ancak diğer konularda onlara ters mi düşüyorsunuz?
Saygılar,
Yazan: ilhan Tarih: May 1, 2006 11:39 PM
Duvar işcileri efendilerine hayatları boyunca duvar örerler.Artık duvar manende maddende ortada süslemeler ile uğraşılıyor.
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: May 2, 2006 02:02 AM
şimdi bir "koro" bana karşı çıkacak biliyorum ama,
türkiye cumhuriyeti islam kurallarına göre yönetilen bir ülke değil ki!
türkiye, laik bir ülke.
laik bir ülkede, kamusal alanda türban, çarşaf, sarık, cüppe veya ne bileyim, papaz elbisesi giyilmez ki. evinde istersen giyersin. sokakta bile giyersin. ama okulda öğrenci, öğretmen, hakim savcı vs. bu tip kıyafetlere bürünemez. ha bu şekilde giyineceğim diyorsan, buyurursun bu şekilde giyinmenin serbest hatta zorunlu olduğu memleketler var. orada dilediğin gibi yaşayabilirsin
kamusal alanda başörtüsü türban cüppe sarık şalvar giymek, "özgürlük" sınırı içinde değildir. kamusal alanda bulunmak istiyorsan, cumhuriyet ilkelerine uygun, atatürk'ün bize yol gösterdiği şekilde (fesi yasaklamıştı) giyineceksin. orası devletin kürsüsüdür. türkiye laiktir. dini simgeler yönetimde kullanılamaz. nokta.
ayrıca bugün türbanla gelen yarın çarşafla gelir. çarşaflının yanında sarıklılar cüppeliler gelir. en son da burkalılar gelir (olmaz demeyin, olur mu olur!)
böyle şey olur mu? beni rahatız ediyor.
atatürk'ün şapka devrimini hatırlayın. önemsiz gibi görünse de, fesi yasaklamıştı. yanında bulunan kadınlara bakın, kendisinin giyimine bakın. ne kadar beyefendi, ne kadar hanımefendi. zerafet dolu. bunun bir anlamı var. ahmedinejat gibi ayakkabının arkasına basıp gömleğinin yakası açık relax mıydı atatürk yoksa araplar gibi sünnet elbisesi mi giyiyordu?
hiçbiri.
neyse ki ordumuz var ve ordumuz cumhuriyete yürekten inanan, ona gönül vermiş kişiler tarafından yönetiliyor. içimiz rahat. konuşan da konuşsun. bakın görün, isterse akp %99 oyla başa gelsin. hiçbirşey elde edemeyecekler(veya siniz).
bitti. bombardıman başlasın hadi, bring it on babyy :)
Yazan: kemal Tarih: May 2, 2006 02:17 AM
Arkadaslar,
Mustafa Bey, bu ulkeyi kirk yildir seven (metin-the-Poor'dan esinlenme-tamam intihal, vaami bi diyeceeniz?), aile resmidekilerin hapsininde millet sevgisi milyarlarca $$$'la oculemeyen, vede son olarak gene kardes, yiyen (pardon yegen) lerin vatan savgisinden TMSF ile baslari dertte oldugu icin hukumete "bak benimle ugrasma basina is acarim" politik yorumlari ile ayda bir kendi balans ayarini yapan, "devlet buyugumuz" un sadece "basortululeri Arabistan'a ginderme" teklifini degerlendirmis. Cok guzelde yapmis; eline saglik. Ozellikle Israil'deki (Isgal altindaki Filistin) ogrencilerin dahi bas ortusunu resimle sergilemesi manidar.
Peki ne yapar laikciler bu yaziyi okuyunca ve bu resme bakinca? Evet bildiniz: Hedef saptirma. Neymis Islam'da basortusu farzmi imis? Takmasalar olmazmi imis?
Diyelimki olur. Ne fark eder? Size ne? Hangi hakla bu soruyu soruyorsunuz? Farz veya vacip veya mubah veya mekruh veya moda. BUNUN ADI KISISEL TERCIHTIR. DEMOKRATIK ULKELERDE BU KONUDAKI UYGULAMAYI MUSTAFA BEY DAHIL HEPIMIZ SOYLEYEREK DILIMIZDE TUY BITTI! BIRINIZ CIKIPTA YOK BU RESIM SAHTE DEYIN; YOK BU YASAK HERYERDE VAR DEYIN. BU DEMOKRASILERDE OLUR DEYIN. Yada en azindan BEN FASISTIM KARDESIM GUC BENDEN YANA OLDUGU ICIN ZORBALIKLA BU ISI YAPTIRIYORUM DEME OMURGASI SERGILEYIN. GENE DEFALARCA SOYLEDIK; BU YASAK SADACE MINIMUM EVRENSEL AHLAKA, INSAN HAKLARINA, BM INSAN HAKLARI SOZLESMESINE, AIHS'ye AYKIRI DEGIL RESMEN TC ANAYASASININ VE KANUNLARININ IHLALIDIR! DEMIREL BUNU BILMIYORMU? EGER BOYLE BIR KANUN VEYA ANAYASA MADDESI OLSA CEBINDEN ANAYASAYI CIKARIP GOZUMUZE SOKMAZM IDI? Yaptigi Metin Bey'in cok guzel tasnif ettigi safsatalardan birkacini birden kullanmak.
Islami vecibemi sorusuna sabirla cevap vermeye calisan Hande Hanim, Ilhan ve S. Ozturk Beyler, diger arkadaslarin gayretlerinin hedefe vasil olmasini diliyorum. Bende "kotu polislik" gorevimi yapayim dedim. O kadar.
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: May 2, 2006 03:47 AM
Başörtüsüne yapılan baskı eleştirilirken müslümanların içinde bulunduğu yanlışları dile getirmemin sebebi 'faka bastırmaktan' cok uzaktır. Toplumun iki kesiminin birbirinden gittikçe uzaklaşması, insanların birbirine karşı duyduğu korku ve endişenin gittikçe derinleşmesinde ve nice başka sorunumuzun çözümünde önemli gördüğüm bir problemi işaret ettim. İnanç Allah ile kul arasındadır ama davranış/söylemlerin temelinde de inanç(ülkemizde çoğunlukla çevreden ve aileden edinilen sınırlı ve yanlışlarla dolu bilginin ışığında) yatmaktadır. Sanırım burda önemli nokta şu; ben tartışmaya 'modernistlerin ve sistemin hataları tartışılırken müslümanların eleştirilmesi doğru olmaz' yönünden bakmıyorum. Burada fikirleri tartıştığımıza göre en önemli konu en doğruya, çok zaman da alsa, nasıl ulaşacağımız olmalı. Bu jakoben bakış açısından ziyade toplum içinde 'öteki' kavramıyla hareket etmemenin, ideali aramanın sonucudur. Bu söylediğim değişimin baskıyla, zorlamayla olması tabiki düşünülemez.
Emine Hanım, ben onu bir örnek olarak vermiştim ama konu açıldığına göre bir açıklama yapayım (Bu arada referans olarak verdiğim ikinci ayet 185 değil 285 numaralı olacak). Öncelikle Kuran'ın tamamını okuduysanız, üstte verdiğim örneklerle peygamberlerin eşit olduğunu, Hz. Muhammed'e hiçbir özel statü verilmediğini (örneğin kendisine ve bize ne yapılacağını bilmediğini söyler), sıkça sadece bir insan olduğunun vurgulandığını (hatta hatası yüzünden sertçe uyarıldığı bir bölüm mevcuttur), bütün peygamberlerin sorguya çekileceğini vb. görmüşsünüzdur (yazıyı Kuran ayetlerinden referansa boğmak istemedim, istenmesi halinde çokça örnek verebilirim). Daha da önemlisi yaratılışımızla ilgili hiçbir bölümde böyle bir ifade geçmez ve gerçekten de bu inanç Kuran'ın genel bütünlüğüyle tamamen zıttır. Bunların yanında bu kitabı okuyup bize emredildiği gibi 'düşünen' birinin ilk etapta bir iddia geldiği zaman Kuran'dan aslını sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Yani ispatı yapması gereken de bu ve bunun gibi söylemleri savunanlardır. Hristiyanları Hz. İsa'ya verdikleri özel konum nedeniyle haklı olarak eleştirirken, bazı çevreler, Kuran'a rağmen bu işi takım taraftarlığına çevirip 'bizim peygamberimiz' en üstünüdür mesajını vermeyi ihmal etmiyor.
İlhan Bey o kitabı okuyalı uzun zaman oldu ama genel hatlarıyla çok önemli bir kitap olduğunu düşünüyorum. Hadislerin dinin bir kaynağı olarak gösterilmesine karşıyım, zaten gelinen noktada hadislere sıkı sıkı bağlı olanlar da sıkıca incelenip kabul edilmesi gerektiği konusunda hemfikirler. Bu konuyu seve seve tartışırım ama dinle ilgili bir yazı beklememiz daha doğru olur diye düşünüyorum. Makalenin belirttiği problemin tamamen dışına kayacağımız aşikar.
Yazan: Halo Tarih: May 2, 2006 06:11 AM
% 99 u müslüman olan bir ülkede kendi inancınıza göre ibadet yapamıyorsanız bağımsızlığımızı bir düşünüp sorgulamak lazım. ama burada önemli bir teferruat var sevgili kardeşlerim biz dinimizi tanımıyoruz ki. % 99 u müslüman olan ülkede kaç kişi islamı bilip uygulamakta. ki bizler üç şeyi adam gibi bilmiyoruz : dilimizi , tarihimizi ve dinimizi. öğretmiyolar değerli dostlar 200 kişilk aşiretle baş edemeyen şer güçler 70 milyonluk nufusa tahammül edebilir mi. onun için bizi derin bir uykuda tutuyorlar. bizide uyumak mı düşüyor ne dersiniz.
Yazan: mehmet müritsoy Tarih: May 2, 2006 08:34 AM
halo rumuzlu okuyucu bir web sitesi vermiş. kurandaki.din diye bir link. sayfayı ziyaret ettim. sitenin içeriği sadece ana yasa maddelerini kullanark hazırlanmış kanun hükümleri gibi olmuş. her hükmü nasıl ana yasadan çıkarmamız mümkün değilse keza Kuranı Kerimde de islam diniyle ilgili genel hükümler yazılıdır. zaten dinin kaynağı 4 tür. 1)Kitap 2)Sünnet
3)İcma 4) KIyası fukaha. Geçenki yazımda belirttiğim gibi dimizi bilmiyoruz bunun içinde din cahilleri kolaylıkla bizi kandırabiliyor. lütfen uyanık olalım. Testtür ile ilgili daha ayrıntılı bilgiyi aşağıdaki linkten alabilirsiniz http://www.dinimizislam.com/detay.asp?id=10
Yazan: mehmet müritsoy Tarih: May 2, 2006 09:02 AM
Ben son 6 yıl içinde başörtüsünün, insanlarda bir saplantı halini aldığına kanaat getirdim. Tabi bu bütün insanları kapsayan bir kaat değil ama, gördüğüm kadarıyla başörtüsünün gündeme gelmesi; insanları daha fazla saplantıya sürükleyerek mantıklı düşünmelerini engelliyor gibi kanımca şöyleki; bazı insanlar, nedense başörtüye verdikleri ehemmiyeti namaz konusunda, sadaka yada insan ilişkileri konusunda istikrarlı bir tutum sergileyemediklerini gördüm hal böyle olunca neden illa başörtüde başörtü diye tuturmalarını anlamamaktayım. Tabiki bunlar kişileyi bağlayan unsurlardır ama böyle bir şahsın yada şahısların tek bir ayette geçen hükmü (ki bir çok yoruma çok açık bir hüküm ) bütün bir dine yada, imana endeksleme yanlısı olabiliyorlar bu sorunun cevabını hala çözümlemiş değilim ama, bazen bunun gelenekten kaynaklandığı düşüncesi aklımın ucundan geçmiyor da değil...
belkıs..
Yazan: belkıskübra Tarih: May 2, 2006 11:35 AM
Halo Bey,
Bence İslam’ı gelenekler yığını haline getirenler var diye bahsi geçen sitede (ve Edip Yüksel ekolünde) olduğu gibi “tüm hadisleri reddetmek, Peygamberi hak ettiği değerden mahrum bırakıp sadece (Edip Yüksel’in deyimi ile) bir “postacı” olarak göstermek ve benzeri yorumlarda bulunmak da işin başka bir aşırı “uç” noktasıdır ve el üzerinde bulunan ve tedavi edilebilecek bir yara yüzünden tüm eli hatta tüm kolu kesip atmaya benzer. Her şeyden önce, en bağnaz olarak tanımlanan bir Müslüman bile Hz Muhammed ile Allah’ı kıyaslama yoluna gitmez. Sadece Hz Muhammed’i mensubu içinde bulunduğu “yaratılanlar” kategorisine göre kıyaslar ve önemi bu açıdan verir. Eh artık, müsaade edelim de böylesine güzel bir dine Peygamber ve örnek olarak gönderilen ve bir zat’a da diğer insanlardan (Allah^tan değil) biraz daha fazla değer verilsin. Bunu hak etmediğini düşünmüyorsunuzdur herhalde. Kaldı ki, yine sizin kabul etmediğiniz ve reddettiğiniz bir çok hadiste, Hz Muhammed, ümmetini, kendisini Yaratan ile aynı kefeye koymamaları konusunda uyarmış ve mitevazilik örneği dolu sözler söylemiştir. Ancak, tüm hadisleri geçersiz kıldığınızda , tabii ki bunlarıda görmemiz beklenemez.
İkinci olarak, Kur’an’ı salt meali ile okuduğunuzda, açıkça anlaşılan ayetler olduğu gibi, ilk bakıldığında anlaşılmayan ve ancak tefsirler yoluyla anlaşılabilen ayetlerde vardır. Bilmem siz ne düşünürsünüz. Biliyoruzki Kuran’da cüz-i, sadece geldiği topluma ve çağa hitab ettiği düşünülen ama aslında bu cüz-iliğin derininde son derece külli (genel ve genişi kapsayan) anlamların yattığı ayetler vardır. Sadece bir Kuran meali okuyarak bu külli anlamları çıkartabilmeniz mümkün değildir. Bunları anlayabilmek için mutlaka bir “tefsire” ihtiyaç vardır. Müfessirler ise tefsirlerini yaparken, ayetlerin indiriliş sebeplerini (nüzul ilmi), o anki zamanın şartlarını, seyir ilmi sayesinde elde edilen verileri ve tabii ki sahih olan hadisleri göz önüne alarak yorumlarlar. İyi bir tefsirin yapılabilmesi için müfessirin tüm bu konularda geniş bilgi olup bunları sentezleyebilmesi önemlidir. Şimdi biz tüm hadisleri reddederek, yalanlarsak, o zaman bu değerli tefsirlerinde pek bir anlamı kalmaz, o zaman sadece kişinin (bilgi ve eğitim düzeyi ne olursa olsun) Kuran’ın sadece düz mealini okuyarak her şeyi algılaması beklenir. Sizce, bilgi düzeyi yeterli olmayan bir kişi Kuran’ın sadece düz mealini okuyarak, cüz-i ifadelerin ardındaki külli boyutu yakalayabilir mi?
Tabii ki İslam dinini gelenekler ve hurafeler ile bağdaştırıp uygulayan kişiler vardır. Ancak, hadisleri ve Kuran’ı çok güzel dengeleyip aktaran mükemmel müfessirler de vardır. Örneğin ben, bir yandan Edip Yüksel’in fikirleri üzerine inşaa edilmiş o tür yorumları okuyorum bir yandan da Risale-i Nur’u okuyorum ve son müceddin’in eseri olduğuna inanılan Risale-i Nur’un hadislerle, ayetler arasında mükemmel bir denge kurduğunu görüyorum (tüm hadisleri reddetmek yerine). Zaten İslam’da ismi üzerine bir “denge” dini değil midir?
Başka bir açıdan da, örneğin, Kur’an’da namaz kılmanın şekline dair hiçbir ayet yoktur. Ben, hem namaz kılanların hem de tüm hadisleri reddedenlerin namazı nasıl kıldıklarını çok merak ediyorum. Çünkü, namazın şekli hadisler yoluyla günümüze kadar aktarılmıştır. Bir yandan hadisleri reddedipte diğer taraftan da namazın şekli hakkında bilgi veren o hadislerin ışığında namazın şeklini uygulayanlar biraz ikiyüzlülük yapmış olmuyorlar mı? Bunun gibi onlarca daha örnek verilebilir.
Elbette, dini kendi çıkarları doğrultusunda veya cehaletlerinden istismar edenler vardır. Ama bu kişilerin yaptığı “aşırı bir uç” olduğu gibi , seyir ilmini hiçe sayarak tüm hadisleri reddetmek, bunu da bir kenara koyun Peygamber’i sadece bir “postacı” olarak göstermekte diğer “aşırı uç” gibi geliyor bana. Her şeyin dengesini kurmak gerekir.
Sonuç olarak, benim nacizane fikrimde budur, sadece paylaşmak istedim. Sizin fikir ve görüşlerinize de saygı duyuyorum.
Saygılar,
Yazan: ilhan Tarih: May 2, 2006 05:35 PM
Merhaba,
arkadaşlar www.kurandakidin.net sitesi (bu siteyi ben de sıklıkla ziyaret ediyorum, başörtüsü konusunda ziyaret etmeniz yararlı olacaktır) hakkında mesajları görünce ben de müdahil olayım dedim. Önce şunu söylemek istiyorum. Ben başörtülü kızlarla devlet arasındaki problemi başörtüsü dinde var mı tartışmasından ayrı tutuyorum. Ve burada ilk tartışmaya girmiyorum. Kanımca ikinci tartışma çok daha önemli(bu diğeri önemsiz demek değil). Bazı arkadaşlarım, Kuran'ın anayasa olduğunu (Kuranı okuyanlar bilir, Kuran'da sadece peygamberimizi ilgilendiren hükümlar var, bunların anayasada olması ne kadar ilginç değil mi?), onun dışında 3 kaynak daha olduğunu söylemiş. Peki, arkadaşlar, Allah bu konuda bir onay vermiş mi? "Evet, Şafi, Gazali, Buhari mübarek adamlardır, bunlara uyun" demiş mi? Hayır. O zaman sevgili dostlar, bu 4 kaynaklı din Allah'ın değil sizin dininizdir. Uymak isteyen ona uyar. Ben buna da saygı duyarım, ama yine bir daha düşünün, Kuran'ı anlamaya çalışarak bir kez daha okuyun derim nacizane. "Kuran tek kaynaktır diyenler Edipçidir" diyen genellemeci zihniyet, Kuran'dan sonra hangi söze-hadise inanıyorsunuz, diyen Kuran'ı da mı Edipçi ilan edecek merak ediyorum. Kişi merkezli düşünmeyi bırakın lütfen. Son olarak messenger olmak Peygamberimizi alçaltmaz. Lütfen Resul kelimesinin anlamını tekrar düşünün. Allah'a emanet olun.
Yazan: Alper Tarih: May 2, 2006 05:39 PM
Bahsi geçen TV programını izlemiş değilim, fakat konu ile ilgili Sayın Akyol’un linkini verdiği gazete haberini okudum. Sayın Demirel’in beyanatlarını endişe verici olarak değerlendiriyorum. Hem çok ama çok uzun yıllar boyunca bıkmadan, usanmadan hatta inatla siyaset yapmış bir politikacı olarak ve hem de bu ülkenin cumhurbaşkanlığını dahi yapmış bir devlet adamı olarak kalkıp da bir zaman “benim vatandaşım” diye hitap ettiğiniz vatandaşlarınızdan türban takıyor olanlarına “İlle başı bağlı okumak istiyorsan, başı bağlı olarak okunabilen yerler var, oraya git. Arabistan'da falan öyle yerler vardır, oraya gidin, orada okuyun!” demek yakışmıyor, düpedüz samimiyetsizlik ifadesi. En azından kurt politikacı olarak böyle bir söylemin ne denli yanlış ve feci olacağını bilmesi gerekirdi. Artık çok yaşlandı ondan olsa gerek, tabi bir de aktif siyaset çemberinin dışında kalınca boş durmadığını göstermek çabası var. O zaman dilin kemiği yoktur, ne varsa söylersiniz. Hep böyle olmadı mı?
Sayın Demirel doğruyoldan sapalı çok zaman olmuş anlaşılan. Geçmişte tüm konuşmalarına “benim işçim, benim köylüm, benim emeklim, benim memurum….vs., benim vatandaşım” ile başlardı. Böyle bir başlangıç ise bana, herkesi kucaklayan, herkese hitap eden bir yakınlıkla (hayatım boyunca ne ona ne de onun partisine oy vermediğim halde) sıcak gelirdi. Can çıkar huy çıkmaz derler, kendisinin artık literatüre geçmiş olan politikada “dün dündür, bu gün bu gündür” vecizesi net bir şekilde, bu gün yaptığı açıklamaları değerlendirmemize ışık tutmaktadır. Öyle ise dün oy istediği halkın bu kesimine şimdi bunları söylemesi gayette normal. Sayın Demirel aynı Sayın Demirel, her an duruşu, söylemi, icraatı değişebilir. Neyse, uzatmayacağım.
Fakat şunu eklemek isterim. Sayın Akyol yazısında “Başörtülü vatandaşların eğitim hakkına kavuşması için, Demirel'in tavsiyesinin aksine "Arabistan"a gitmelerine gerek yok. Dünyanın herhangi bir özgür ülkesine gitmeleri yeterli.” diyor, haklı da. Bence, Sayın Demirel de durumun böyle olduğunun elbette ki farkında. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, başı kapalı olanları o demokratik ülkelere ve o özgürlüğe yakıştırmıyor olması. Zira “Arabistan” bilinçli söylenmiştir, öyle olmasa “biz bu ülkeyi öyle demokratik hale getirelim ki Arabistan gibi olmasın, herkes her şekilde eğitim de dahil tüm demokratik ve insani haklardan eşit bir şekilde istifade etsin” derdi. Kasten yapılmıştır. “Arabistan’a git” demek olayı fecileştirmek için söyleniyor. Halkın içinde ürperti uyandırmak ve türbanla demokratik olanı yan yana getirmemek kastı var.
Aslında Sayın Demirel bu beyanatında bir soruya verdiği cevapla dikkatimi çeken başka bir noktayı ortaya çıkardı. Şöyle ki, Sayın Demirel’e “Başı kapalı başbakan olabilir mi?” sorusu soruluyor, kendisi şu cevabı veriyor “Olur herhalde, ona mani olan bir şey yok”. Cevap sıradan bir vatandaştan gelmiyor. Kurt bir politikacıdan, bir zamanın cumhurbaşkanından geliyor. Yani kesinlikle olmaz böyle bir şey demiyor, fakat kendisi, başın kapalı okumak istiyorsan başka kapıya diyebiliyor. İlginç hem de çok ilginç.
Son olarak;
Bu gün türban konusunda ayrım yapan, bunun üstünden iki yönden de siyaset yaparak beslenmeye çalışan politikacılar; duymasanız da sözüm size! Siz, bu gün türban takanı, küpe takanı, saçını uzatanı, saçını kazıtanı, farklı biçimde bıyık bırakanı, sakal bırakanı, siyah giyeni, yeşil giyeni, allı pullu giyeni, göbeğini açanı, eteğini kısaltanı, dövme yaptıranı, velhasıl şeklen ne çeşit olursa olsun vatandaşlarınızı birini diğerinden ayırırsanız yanlış yaparsınız. Kendinizi baltaladığınızın resmidir o zaman. Sonra kalkıp da ey vatandaş bana oy ver, bana vergi ver, bana hizmet ver ki ekonomi yürüsün, bu ülke kalkınsın, hep birlikte el ele ileriye vs. diyemezsiniz. Sizler; bölmek, ayırmak, parçalara ayırıp sınırlar koymak için seçilmiyorsunuz. Tüm renkleri ile bu ülkenin halkına hizmet için oradasınız.
Yazan: Arife Tarih: May 2, 2006 05:56 PM
Sayın belkıskübra,
Bahsettiğiniz gibi başörtüsü konusuna verilen önemin
diğer ibadetlere verilmemesi bence de önemli bir konu.
Ancak yaşadığımız laik ülkede,
laiklik adına yapılan bir haksızlığın ortada olduğu açıktır.
Üstelik bu başörtüsü yasaklamasının
bilim üretmesi gereken üniversiteler de yapılması çok acı bir meseledir.
Ayrıca başörtüsünün gündemde kalmak için birçok kişi veya siyasi parti
tarafından kullanıldığı da ortadır.
Yani aslında başörtüsüyle gündemi meşgul edenler başörtülü veya başörtüsü
kullanması yasak olan hanımlar değildir. Aslında onlar gayet sessiz bile kalmaktalar.
Ya başları açık işlerine veya okullarına devam etmekte,
ya yurt dışında eğitimlerine devam etmekte, ya da belki de
istenildiği gibi evde oturmaktalar.
Yazan: e-mine Tarih: May 2, 2006 07:05 PM
Süleyman Demirel bir 'çözüm' önermiş. Ama hayli ters bir öneri olmuş. Bir yerlere gitmesi gerekenlerin kimler olduğu belli: Bir şeylerden huy kapan bir avuç 'mutlu' azınlık. Demirel de bunların içinde. Ama nereye gidecekler? Hangi -istan bunların zihniyetini hoş görecek? Hangi ülkede böyle abuk subuk konuşanlar itibar görür? Bunlar için daha uygun bir yer var mıdır?
Demirel sonuçta halkın saygı duyduğu bir kurumun koltuklarını işgal etmeyi bir şekilde başarmış olanların çarpık zihniyetini yansıtmış. Bu ülkede eşi başörtüsü takan bir general var mı? Tabiki yok. Olmadığı içindir ki rahatsızlık veren bir şey bu başörtüsü. Düşünelim bir, Türkiye'deki yaklaşık 400 generalden hiçbirinin eşi başörtüsü takmıyor (bildiğim kadarıyla). Bunun -tesadüf değilse- neden böyle olduğu açıklanırsa sevinirim.
Kemal Bey,
Bombardıman filan yok, kusura bakmayın. "Türkiye laik bir ülke" derken herhalde "Türkiye başörtüsü vb.yasakların uygulandığı bir ülke" demek istemişsiniz. İyi de, bunu biliyoruz zaten. Tabi laikliğin evrensel anlamıyla çelişen bir şey bu. Sizin kitabınızda laikliğin anlamı buysa bu laiklik gidici bir şey. Tabiki böyle olması onu sevip saymaya engel değil.
Evrensel anlamıyla laiklik bu sizin laikliğiniz için bir tehdit ögesidir. İkisi bir yerde bulunamaz. Türkiye evrensel anlamıyla laikleştikçe devlet bu belli bir zümrenin saltanatına kılıflık yapmaktan öte hiçbir anlamı olmayan 'laiklik' edebiyatından arınacak. Tabi Türkiye'nin ne zaman laikleşeceği, subayların saltanatına ne zaman son verileceği ile ilgili bir şey.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: May 2, 2006 07:34 PM
bazı okuyucu arkadaşlara daha ayrıntılı cevap olması açısından www.dinimizislam.com adresinden şu sualleri alıntı olarak alıp buraya aktarmanın faideli olacağı inancındayım.
Tesettür farzdır
Sual: Dinimiz, kadının nasıl kapanacağını açıkça bildirdiğine göre bunun tartışması niçin yapılıyor? Tesettürü inkâr eden dinden çıkmaz mı?
CEVAP
Kadınların tesettürü kesin olarak açıklanmıştır. Tesettürle ilgili âyet-i kerimeleri Peygamber efendimiz açıklamış, âlimler de bizlere bildirmiştir. Bu husustaki tartışmalar kasıtlıdır.
Kur'an-ı kerimde genel olarak her şey, kısa olarak bildirilmiştir. Bunları Peygamber efendimiz açıklamış, o günden beri uygulanmıştır.
Kur'an-ı kerimde mealen, (Sakın ana-babana öf deme) buyuruluyor. (İsra 23)
Bir kimse, ana-babasına öf demese, fakat sopa ile dövse, sonra da (Ben öf demediğim için, Kur'anın emrine uydum) dese, bu kimse Kur'ana uymuş mu oluyor? Âyet-i kerimenin manası, (Ana-babanızı üzmeyin hatta onlara öf bile demeyin) demektir. (Beydavi)
Bunun için Kur'an-ı kerimdeki bir âyetin hükmünü öğrenmek için Kur'an tercümesine bakmak çok yanlış olur. Herkes Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şerifler lüzumsuz olurdu.
Hırsızlık suçtur. Bir hakim, kanunları esas almadan, sırf Anayasaya göre bir hırsıza ceza veremez. Çünkü hırsızlığın cezası açıkça Anayasada bildirilmemiştir. Birçok hükümler kanunlarla açıklanmıştır.
Bunun gibi, dinimizin bir hükmünü öğrenmek için herkes Kur'an-ı kerime bakıp anlayamaz. Kur'an-ı kerim, hadis-i şeriflerle açıklanmıştır. Hadis-i şerifleri de anlamak büyük ilim işidir. Bunları da İslam âlimleri açıklamıştır. Onun için hiç kimseye Kur'an tercümesi okumasını tavsiye etmiyoruz. Bir okuyucu "Kur'an tercümesi, okuyarak dinsiz oldum" diye acı bir itirafta bulunmuştu.
Tıp kitabı okuyarak, ilaç yapmak ve hastaya teşhis koymak yanlıştır. Kur'an tercümesinden hüküm çıkarmak bundan daha büyük yanlıştır. Çünkü yanlış ilaç kullanan ölebilir. Fakat yanlış hüküm çıkaran imanını kaybedip, sonsuz azaba düşebilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kur'anı kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa bile, muhakkak hata etmiştir.) [Nesai]
(Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir eden kâfir olur.) [Mekt.Rabbani]
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Mümin kadınlara söyle: [Yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [Saç ve gerdan gibi ziynet takılan yerleri] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31]
Bu âyet-i kerimeden kadınların başörtüsünü sadece yakasına örteceği, baş ve vücudunun diğer yerlerini örtmenin gerekmediği anlaşılabilir. Gözünü neden sakınacak, ırzını nasıl koruyacak, ziynetten maksat nedir? Kına, sürme boya mıdır, altın, gümüş gibi ziynetler midir? Bu hususlar açık değildir, hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bir âyet-i kerime meali de şöyle:
(Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına [dışarı çıkarken] cilbablarını [dış kıyafetlerini] giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp, eza görmemelerine daha uygundur.) [Ahzab 59]
Bu tercümeye bakıp "Kadın, tanınıp eza edilmemesi için dış elbise giyer. Tanınıp eza edilmezse, çıplak gezebilir" diyenler çıkmıştır. Bu âyetleri Resul aleyhisselamın nasıl açıkladığına bakmalıdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kadının [yüz ve iki elinden başka] bütün bedeni avrettir.) [Mecmaul-enhür, El-mugni]
Bu hadis-i şerifte kadının tesettürü açıkça bildiriliyor. Kur'an-ı kerimin 17 yerinde Resulullaha (De ki, bana tâbi olun) buyuruluyor. Allahü teâlânın Resulüne tâbi olup Onun bildirdiği şekilde tesettüre riayet etmelidir!
Hz. Esma, ince elbise ile gelince, Resulullah efendimiz baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirip (Ya Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve elleri hariç, vücudunu erkeklere gösteremez) buyurdu. (Ebu Davud)
Hz. Âişe validemiz buyurdu ki:
(İlk muhacir kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti inince, hemen futalarını yırtıp başlarını örttüler) buyurdu. (Buhari, Nesai)
Kadın avrettir, tesettürü farzdır. Âyet-i kerimeyi kendi görüşüne göre tefsir edip bu farzı inkâr etmek küfürdür.
Bir kadın açık gezse kâfir olmaz. Fakat kapanmanın lüzumsuz olduğunu söylerse kâfir olur. Günah ile küfür farklıdır.
Dinimizde tesettürün önemi
Sual: Tesettürü kimler inkâr ediyor?
CEVAP
Kur’ana inanmadıkları halde, (Yalnız Kur’an) diyen yalancılarla, On dokuzculuk bâtıl dinine sarılanlar, tesettürü inkâr ediyorlar. Halbuki Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Mümin kadınlara söyle, gözlerini sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, görünen kısmı hariç, ziynetlerini göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar örtsünler!) [Nur 31]
Bu âyette bazı hususlar açık değil. Mesela kadın, gözünü neden sakınacak, ırzını nasıl koruyacak, ziynetten maksat ne? Kına, sürme mi, altın, gümüş mü, küpe, kolye, bilezik mi? Bu hususlar tam açık değildir, bunlar hadis-i şerifle açıklanarak bildirilmiştir. Allahü teâlâ, (Resule itaat Allah’a itaattir) ve (Sana indirdiğim Kur’anı, anlamaları için insanlara açıkla) buyuruyor. (Nahl 44)
Resulullah efendimizin açıklamaları ile âyetin manası şöyle oluyor:
(Mümin kadınlara söyle, gözlerini [yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, [Kolye, küpe, bilezik, kına, sürme gibi] ziynetlerini [ve ziynet taktıkları baş, kulak, kol ve ayaklarını] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31] (Celaleyn, Medarik)
Mecmaul-enhür’deki, (Kadının [yüz ve iki eli hariç] bütün bedeni avrettir) hadis-i şerifi de tesettürü açıklıyor. Hz. Esma, ince elbise ile gelince, Resulullah efendimiz baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirip (Ya Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve iki eli hariç, vücudunu erkeklere gösteremez) buyurdu. (Ebu Davud)
Hz. Âişe validemiz de bildiriyor ki:
(İlk muhacir kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti gelince, emri geciktirmemek için hemen peştamallarını yırtıp başlarını örttüler) buyurdu. (Buhari, Nesai) [Hz. İbrahim de, sünnet ol emrini geciktirmemek için, bıçak, doktor aramadan, hemen hazırdaki balta ile kendini sünnet etmişti.]
Dinimizde iki çeşit kadın kıyafeti vardır: Hür ve cariye [köle] kıyafeti.
Cariyeler başlarını örtmezlerdi, örtmek zorunda da değillerdi. Kapanma mecburiyeti hür kadınlara idi. Tesettür âyeti gelmeden önce hür kadınlar da başları açık gezerdi. Münafıklar, cariyelere sarkıntılık ederdi. Bu arada açık olan hür kadınlara da sataşırlardı. Olay duyulunca, (Biz bunu cariye sandık) derlerdi. Allahü teâlâ, (Hür kadınlar cariyeler gibi giyinmesinler, vücutlarını tamamen örtsünler, böylece cariye olmadıkları da meydana çıksın ve münafık erkekler tarafından da sarkıntıya maruz kalmasınlar) buyurdu. Bu âyetin meali şöyledir:
(Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına [dışarı çıkarken] dış elbiselerini giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp, eza görmemeleri için en uygun kıyafettir.) [Ahzab 59]
Bazı mezhepsizler, “Hayzdan kesilmiş, yaşlı kadınların saçlarını göstermeleri günah olmaz” diyorlar. Ama Kur’anda mealen buyuruluyor ki:
(Evlenme arzusu bile kalmayan ihtiyar kadınların ziynetlerini [ziynet yerlerini, baş, kulak, boyun, kol ve ayaklarını] göstermemek şartı ile, dışa giydikleri [manto gibi] elbiselerini çıkarmalarında bir vebal yoktur. Ama sakınmaları daha iyi olur.) [Nur 60]
Dikkat edilirse, kuyumcuda teşhiri, satılması serbest olan ziynetlerin bile kadında olunca, gösterilmesi yasaklanıyor. Müminlerin anneleri için bile, (Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz, [yabancılarla] yumuşak konuşmayın, kalbinde fesat bulunanlar, kötü ümide kapılır. Evlerinizde oturun, eski cahiliye kadınları gibi açılıp saçılmayın) buyuruluyor. (Ahzab 32-33)
Bu delillerden sonra, “İslamiyet’te tesettür yok” diyenlerin art niyetli olduklarında şüphe kalmaz.
Sual: Kur’andan başka delil var mıdır?
CEVAP
Mezhepsizler, dindeki dört delilin ikisini kabul etmeyip Kitap ve Sünnet’ten başka delil yok diyorlar. Mezhepsizleri de geride bırakan türediler, Kitap ve Sünnet tabirine bile saldırıp, “Kur’andan başka bir sünnet adı altında din çıkarmak İslam’ı yıkmaktır, Peygamber Kur’anı getirmekle işi bitmiştir, o bir postacıdır” diyerek Sünneti Kur’andan farklı bir şey gibi göstermeye çalışıyorlar.
Yalnız Kur’an diyenler, kesinlikle Kur’an-ı kerime inanmıyorlar. İslamiyeti yıkmak için inanmış gibi görünüyorlar. Bunların başında İgnaz Goldziher, Shacht gibi Oryantalist denilen gayri müslimler gelir. Hıristiyanların çıkardığı bu akıma kapılıp biz de resulüz diyenlerden Hintli Mirza Gulam Ahmet ile Mısırlı Reşat Halife ve daha başka zındıklar vardır. Reşat Halifenin kurduğu on dokuzcular bâtıl dinini savunanlar da yalnız Kur’an diyor, Sünneti inkâr ediyorlar.
Dindeki dört delilden üçü inkâr edilince, herkes kendi anladığını doğru kabul edecek ve böylece insan sayısı kadar din meydana gelecek, bir kaos yaşanacak ve nihayet din yıkılacaktır. Fakat bu dini yıkmaya muvaffak olamayacakları Kur’an-ı kerimde bildirilmektedir:
(Onlar, ağızları ile Allah’ın nurunu [Kur’an, Sünnet, icma ve kıyastan meydana gelen Allah’ın dinini] söndürmeye yelteniyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de, Allah nurunu [dinini] tamamlayacaktır.) [Saf 8]
Yalnız Kur’an diyenler, Kur’andaki İslam diyenler, utanmadan yalan söylüyorlar. Sözlerinde zerre kadar samimiyet yoktur. Kur’ana inanmalarında samimi olsalardı, âyetlere inanırlardı. Allah yalnız Kur’an mı diyor? Allahü teâlâ, (Resulüme uyun, onun bildirdiği her şeyi kabul edin, haram ettiklerinden sakının, Resule uyan bana uymuş olur. Ona isyan eden bana isyan etmiş olur. Onun sözleri vahye dayanır. Onun sözünü benim sözüme aykırı görenler ve Allah’ın yolu ile Peygamberin yolunu birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir) buyurmuyor mu?
İşte âyet-i kerime mealleri:
(Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]
(O, [Resulüm] vahiyden başkasını söylemez.) [Necm 3,4]
(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54]
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(Allah’a ve Resulüne karşı gelen, apaçık bir sapıklıktadır.) [Ahzab 36]
(Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14]
(İhtilaflı bir işin hükmünü Allah’tan [Kur’andan] ve Resulünden [Sünnetten] anlayın!) [Nisa 59]
(Biz her Peygamberi kendisine itaat edilsin diye gönderdik.) [Nisa 64]
(Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve Peygambere çağırıldıkları vakit: “İşittik, itaat ettik” demek, ancak müminlerin sözüdür, işte kurtuluşa erenler onlardır.) [Nur 51]
(Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfâl 13]
(Allah’a ve Resulüne itaat edin! [uymayıp] yüz çeviren [kâfirdir] Allah da kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]
(Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa 150,151]
Kur’anda, (yalnız Kur’ana uyun) denmiyor, (Allah’a ve resulüne uyun) deniyor. Resulünü devreden çıkaran, Kur’anın açıklaması olan hadisleri delil saymayan, Kur’anın ifadesi ile kâfir olur.
Kur’an ve Sünneti inkâr
Sual: Peygamberin hadislerine niye bu kadar önem veriyorsunuz?
CEVAP
Allahü teâlâ, Resulüne Kur’anın açıklamasını, hüküm koymasını emredip, iman, itaat ve Kelime-i şehadette de Resulünü kendisiyle birlikte bildiriyor:
(Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
(İhtilaflı şeyleri insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye bu Kitabı sana indirdik.) [Nahl 64]
(Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65]
(Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36]
(O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157]
(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158]
(Allah’a ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20]
(Resulullahta sizin için [uyulması gereken] güzel örnekler vardır.) [Ahzab 21]
(Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13]
(Allah, dilediğine hikmeti verir. Hikmet verilene de, çok hayır verilmiştir.) [Bekara 269]
(Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.) [Bekara 151]
İmam-ı Şafii, (Bu âyetteki hikmet, Sünnettir. Önce Kur’an, peşinden hikmet bildirilmiştir) buyurdu. (Risale s.78) Kur’an ile birlikte bir de hikmet [Sünnet] getirildiği, bu âyet ile de bildirildi.
Yukarıdaki yazıda, yalnız Kur’an diyenlerin, Kur’ana inanmadıklarını, Kur’an ve Sünneti kabul etmedikleri için kâfir olduklarını âyetlerle bildirmiştik.
Bu konudaki hadis-i şerifler de şöyledir:
(Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirmiştir.) [Darimi]
(Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]
(Yalnız Kur’andaki helal ve haramı kabul edin diyenler çıkar. İyi bilin, Peygamberin haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir.) [Tirmizi, Darimi]
(Bana uyan Cennete girer, bana isyan eden ise giremez.) [Buhari]
(Bir zaman gelir “Kur’andan başka şey tanımam” diyenler çıkar.) [Ebu Davud]
(Kur’ana ve sünnete uyan hiç sapıtmaz.) [Hakim]
(Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.) [Müslim]
(Bir zaman gelir, beni yalanlayanlar çıkar. Bir hadis söylenince, “Resulullah böyle şey söylemez. Bunu bırak, Kur’andan söyle” der.) [Ebu Ya’la]
(Sünnetimi öldürüp dini bozmaya çalışanlara lanet olsun.) [Deylemi]
(Ümmetim bozulunca, sünnetimi ayakta tutana şehid sevabı verilir.) [Hakim]
(İhtilaflar çıkınca, sünnetime ve hulefa-i raşidinin sünnetine sımsıkı sarılın!) [Tirmizi]
(Bize yalnız Kur’andan söyle) diyen birine, İmran bin Husayn hazretleri, (Ey ahmak! Mesela Kur’anda, namazların kaç rekat olduğunu bulabilir misin?) dedi. Hz. Ömer, farzların seferde kaç rekat kılınacağını Kur’anda bulamadık diyenlere, (Allahü teâlâ, bize Resulullahı gönderdi. Kur’anda bulamadığımızı, Ondan gördüğümüz gibi yaparız. O, seferde, dört rekatlı farzları iki kılardı) buyurdu. (Mizan-ül-kübra)
Resulullah Kur’anı açıkladı
Sual: Resulullah Kur’anı niye açıkladı?
CEVAP
Kur’an-ı kerimde, (Resulüm, sana indirdiğimiz Kur’anı insanlara açıkla) buyuruluyor. (Nahl 44)
İmam-ı Şarani hazretleri de buyuruyor ki:
Kur’an-ı kerimde, namazların kaç rekat olduğu, rüku ve secdede okunacak tesbihler, vakit namazları ile bayram ve cenaze namazlarının nasıl kılınacağı, namazı bozan şeyler, zekat nisabı, zekatın hangi maldan verileceği orucun ve haccın farzları, oruç kefareti, hukuk bilgileri, köpek, ayı etinin yenilip yenilmeyeceği gibi birçok husus açıkça bildirilmemiştir. Yani hiçbir âlim, bunları Kur’an-ı kerimden bulup çıkaramazdı. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. (Mizan-ül kübra)
Yalnız Kur’an diyen müsteşriklere [oryantalistlere] soruyoruz. Kur’an-ı kerimde (Meyte ve kan size haram kılındı) buyuruluyor. (Maide 3)
Meyte, boğazlanmadan ölen veya öldürülen yani leş olan hayvandır. Bir müsteşrik, bu âyete bakarak balık yemenin haram olduğunu söyler. Ona göre sadece delil Kur’andır. Halbuki Allahü teâlâ (Bir işte anlaşamazsanız, bu işin hükmünü öğrenmek için Kur’ana ve sünnete bakın!) buyuruyor. Balık kesilmeden yenir mi diye Kur’ana bakınca müsteşrik yenmeyeceğini anlar. Dalak kandır. Müsteşrik, âyete bakınca bunun da haram olduğunu anlar. Fakat sünnete bakılınca istisna olarak balık ve dalağın helal olduğu görülür. Hadis-i şerifte, (Size iki meyte ve iki kan helal kılındı. İki meyte balıkla çekirgedir, iki kan ise, karaciğerle dalaktır) buyurulmuştur. (İbni Mace, Ebu Davud)
Yine Peygamber efendimiz, (Denizin suyu temizdir, meytesi helaldir) buyurarak deniz meytelerinin helal olduğunu bildirmiştir. (Ebu Davud, Abdürrezzak)
Buna da açıklık getirilmiş, her meyte değildir. Mesela kendiliğinden ölüp su yüzüne çıkan balığın da yenilmeyeceği hadis-i şerifle bildirilmiştir. (Dare Kutni)
Aslan, kaplan, kurt, maymun ve köpek gibi yırtıcı hayvanlarla, atmaca, kartal, doğan ve şahin gibi yırtıcı kuşların etlerinin haramlığı da hadis-i şerifle bildirilmiştir. (Müslim)
Peygamber efendimiz, (Yemin ederim ki, ben size ancak Allahü teâlânın emrettiğini emrediyor, nehyettiğini nehyediyorum) buyurdu. (Taberani), zaten onun sözleri vahiydir. (Necm 4)
Kur’ana, İslam’a uymak için, Peygamber efendimize uymak gerekir. Peygamber efendimize uymak için de İslam âlimlerine uymak gerekir. Kur’an-ı kerimde mealen, (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyuruluyor. (Nahl 43)
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Âlimlere tâbi olun!) [Deylemi]
(Âlimler yeryüzünün ışıklarıdır. Benim ve diğer Peygamberlerin vârisleridir.) [Ebu Nuaym]
(Âlimler rehberdir.) [İ. Neccar]
(Âlim, Allahü teâlânın güvendiği kimsedir.) [Deylemi]
Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:
(Kur’an-ı kerimdeki, (Allah’ın ipine sarılın!) emri, (Fıkıh âlimlerinin, mezhep imamlarının bildirdiklerine uyun) demektir.) [Dürr-ül muhtar haşiyesi]
Nasıl kanunlar, Anayasadan ayrı kabul edilmezse, sünnet, yani hadis-i şerifler de Kur’an-ı kerimden ayrı değildir. Onun açıklamalarıdır. Nasıl, tüzükler, yönetmelikler, kanunlara aykırı kabul edilmiyorsa, icma ve kıyas-ı fukaha da sünnete aykırı değildir. Kıyas, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin açıklamasıdır. Sünneti Kur’an-ı kerimden ayrı, kıyası [âlimlerin ictihadlarını] hadis-i şeriflerden başka göstermeye çalışanların, sapık olduğu Mektubat-ı Rabbani’de yazılıdır.
Yazan: müritsoy Tarih: May 2, 2006 09:52 PM
Bu yazıyı okuyunca,"işte! "dedim;"Gene büyük büyük tartışmlar olacak..." okur yorumları içerisinde de gerçekten sevgili Mustafa Akyol'un yazısı kadar akla hitap eden yazılar da yok değil maamafih. Fakat şurası çok dikkat çekicidir ki,hiç kimse birilerinin bazı şeyleri yasaklama hakkını ve cesaretini nereden aldığını doğrudan doğruya söylemiyor,bunu sorgulamıyor.Dünyanın pek çok yerinde temel insan haklarından sayılan bazı hakların kullanılmasının bu ülkede yasak oluşunun altında yatan yılan bence "Militarizm" dir. Ülkenin kazancının üçte birini yutan bu dev yılanın başı ezilmedikçe de Türkiyemiz dünyadaki diğer uygar milletler gibi gerçek bir demokratik,laik,hukuk devleti olamayacaktır.Demirel'e gelince;
Bir gazeteci,yorumunda diyordu ki "Bu adamı ciddiye alırsanız,onun söylediklerini tartışmaya kalkışırsanız sizden bir şeyler alır" Yani demek istiyordu ki,bu adamın dediklerini tartışmaya bile değmez,üzerinize pislik sıçrar çünkü..Zira "Başörülüleri Arabistan'a göndermek isteyişinde gizli olan niyet başörtüsünü islamla bağdaştırmak ve islamın bu ülkede yaşayamayacağını ima etmektir..
Yazan: Nejat Karagöz Tarih: May 2, 2006 10:15 PM
Kuran : " ... O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur.”
42 Şura Suresi 11
Hadis: "Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.”
Müslim İman 302, Buhari 97/24,10/29, Hanbel 3/1
iki ifade arasındaki açık çelişkiye de bakın,hiç bir mecazi ifadeye yer vermeden söylenen bu söz Kuran ayetiyle kesinlikle çelişmektedir,kaynaklarına iyi bakın,en "güvenilir" hadis kaynakları degil mi? hadis kültürünü bilmeyen "bu uydurulmuş olabilir kabul etmezsin olur biter" diyebilir ancak iş o kadar basit degil,aynı kriterlerle alınmış hadisler var,demekki hadis toplama kriterleri dogru hadisle yanlışı ayırdetmeye yetmemiş,yani uyduran ravi zinciriyle birlikte uydurmuş,şimdi hadislerin güvenilir oldugunu savunanlara şunu söylüyorum,yukarıdaki kaynaklardan söz konusu hadis pek ala çıkarılması gerekirken neden duruyor? Cevap:çünkü birine dokunulursa tüm hadis mantıgı çöker..ve soruyorum peygamberimiz neden hadis yazdırmadı? Hz. Osman zamanında Kuran kitaplaştırıldıktan sonra neden birinnci nakilden hadisler kaleme alınmadı?çünkü peygamber bizlere Kuran ı bıraktı..ve sadece ondan sorumluyuz
43Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen dosdoğru yol üzerindesin.
44Ve şüphesiz O (Kuran) sana ve toplumuna bir hatırlatmadır. O'ndan sorumlu tutulacaksınız.
43 Zuhruf Suresi 43,44
zaten peygamberimizin tek şikayeti de bunun üzerine degil mi?
Ey Rabbim! Benim toplumum bu Kuran' ı devre dışı tuttular.
25 Furkan Suresi 30
Yazan: ebulfetih Tarih: May 2, 2006 10:49 PM
İslam Hz.Peygamber ve Sünnet/hadis hakkında bu kadar kolay, bu kadar cahilane, bu kadar kendini bilmez biçimde kalem oynatanları görünce aslında bir cevap yazasım bile gelmiyor.Efendimiz'in 23 yıllık Peygamberlik hayatında ağzını açıp hiçbir şey söylemediğini iddia etmeye benzer şekilde zayıf senetli bir takım hadisleri göstererek tüm hadisleri dışlama teşebbüsü yeni olmadığı gibi her evirde değişik ağızlarda kendine müşteri bulacaktır.Hiç şüphesiz ki uydurulmuş hadisler vardır.Ama elimizde son derece ince eleyip sık dokuyan bir hadis metodolojisi vardır.Hayrettin Karaman Hoca bu konuda şöyle söylemektedir:
http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/gelismeler/0107.htm :
"Bu sebeple fukaha hadisleri inceleyip araştırmaya koyulmuş, "Hadîs Terimleri İlmi" ismini verdikleri hususi bir ilim dalında, hadisin sahih, ravilerin doğru olup olmadıklarını araştırmak için kaideler koymuşlardır. Sonra onlardan bir çoğu, uydurma hadislerden sakındırmak için kitaplar yazmışlar; bir kısım (uydurma)hadisleri red hususunda birleşmişler, diğer bir kısmında ise ihtilafa düşmüşlerdir."
120 bin kişinin dinlediği Veda Hurtbesinin sonundaki "Ey mü'minler!Size iki emanet brakıyorum, onlara sarilip uydukca yolunuzu hic sasirmazsiniz. O emanetler, Allah'in kitabi Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir." uyarısından bile haberi olmayan, bizzat Kur'an'ın "en güzel örnek" olarak nitelediği Peygamberimizin hayatının sünnetsiz anlaşılamayacağını, örnek alınamayacağını bilmeyen,Kur'an'da belirtilmeyen hususlarda yüzyıllardır İslam Alimleri tarafından yegane kaynak olarak yine nasslarla sabit olan sünnetten ve sahih hadisten çıkarılan hükümlerden haberi olmayan, Hz.peygamber'in hadisleri yazdırmamasının amacının Kur'an ayetleri ile karıştırılma ihtimalinı ortadan kaldırmak olduğunu düşünemeyen ve Hz.Peygamber'in "Benden duyup gördüklerinizi yazmayın; kim benden Kur'an'dan başka bir şey yazmışsa onu yok etsin; benden rivayet ediniz, bunda mahzur yoktur." sözünden haberi olmayan bazı kimseler anlamsız bir biçimde hadis ve sünnet düşmanlığı yapmakta ve neye hizmet ettiği bilinmez bir şekilde bunun mücadelesini vermektedirler..
Ben bu konuda İslam dünyasının yaşayan 4-5 büyük alimi arasında sayılan İslam Hukuku uzmanı Hayrettin Karaman Hoca'nın yazısının bir bölümünü buraya almak istiyorum:
ALINTI BAŞLANGICI
[...]
İşte burada, Resûl-i Ekrem (s.a.)'in hayatını aydınlatan ve sözlerini bahis konusu eden kaynakların sıhhati (güvenilir ve mevsuk olup olmayışı) meselesiyle karşı karşıya gelinir. Bu kaynaklardan maksad, hadislerdir.
Hadis, Rasûl-i Ekrem'in ashâbı tarafından anlatılıp nakledilen sözleri ve işleridir ki, hicreti takip eden ilk asırda, büyük bir dikkatle toplanmıştır.
Asrımızda, sünnetle amel etmeye hazır olduklarını ilân eden, fakat sünnete temel teşkil eden hadislerin tümüne güvenemiyeceklerini zanneden birçok Müslüman vardır. Zamanımızda, kişinin prensip olarak hadislerin sıhhatini inkâr etmesi, sonra da bu yüzden bütün sünnet nizamını inkâr eylemesi moda haline gelmiştir. Bu görüşün ilmî bir temeli var mıdır? Yahut İslâm şeriatının (dininin) dayandığı bir kaynak olarak hadîsi reddetmek için ortada ilmî bir mûcip sebep mevcut mudur?
Bizim kanaatimiz odur ki: Hadisle ilgili hususta ehl-i sünnet mezhebinin sahih görüşünün karşısında olanların, Resûl-i Ekrem (s.a.)'in hadislerine mevsûkıyet yönünden güvenilemiyeceğini, bir kerecik olsun isbat edecek mukni deliller ileri sürebilmeleri mümkün değildir. (Fakat bunu isbat bizim konumuz içine girmez.)
Bir nizam olarak hadislere meydan okuma yolunda esirgenmeyen bütün gayretlere rağmen, gerek Şarklı, gerekse Garblı tenkitçiler, sırf hissî olan tenkitlerini ilmî araştırmanın sonuçlarıyla takviye edememişlerdir. Herhangi bir kimsenin bunu yapabilmesi de güçtür. Zira ilk muhaddisler, bilhassa Buhârî ve Müslim, her hadîsin sıhhatini, hadis (haber ve nakil) nazariyyâtı ilminin kaideleri süzgecinden geçirme hususunda, beşer kudretinin erişebildiği en ince titizliği göstermişlerdir. Öyle ki bu inceleme, Avrupa tarihçilerinin, eski tarihin kaynaklarını incelerken başvurageldikleri inceleme tarzından çok daha kuvvetlidir.
Biz, ilk hadis âlimlerinin, her hadîsin sıhhatini tesbit hususunda kullandıkları ince usûl ve üslûbu kullanmaya kalkışarak sözü uzatırsak, bu kitabın hacmini aşmış oluruz. Burada, konumuza ışık tutması için şu kadarını söylememiz kâfidir: Bu incelemeler sonunda gayesi Resûlullah'ın hadislerinin mânası, şekli ve rivâyet yollarını incelemek olan çok geniş bir ilim doğmuştur.
Bu ilim, tarihle ilgili kısmında, râvî (hadis nakleden) veya muhaddis (hadîs âlimi) diye tanınan şahısların hepsine dair birbirine bağlı mufassal hal terceme zincirleri meydana getirmiştir. Bu erkek ve kadın râvîler ve hadisçilerin hayatları her yönden ince bir tenkide tâbi tutulmuştur. Bunlar içinde ancak hayatları ve rivâyet metodları, hadis âlimlerinin koydukları kaide ve şartlara tam mânasıyle uygun olanlar sikâ (mevsûk, güvenilir) kabul edilmiştir. O kaideler ki, dikkatin, mümkün olan en incesini gözönüne almış ve kıymetlendirmiştir.
İşte bu sebeple, bugün herhangi bir kimse, muayyen bir hadîsin veya bütün hadîslerin sıhhatine (sahih olduğuna) itiraz ederse, bu itirazını isbat, doğrudan doğruya ve ilk defa kendisine düşer. Zira bir kimsenin, eksikliğini isbat etmedikçe, herhangi bir tarihî kaynağı itibardan düşürmesi için ilmî bakımdan meşrû bir sebep yoktur. Kaynakta veya onun sonraki râvilerinde şüphe etmemizi mümkün kılacak makûl ve ilmî bir delil bulunmadıkça, ortada, haberi nakzeden ve onunla çelişen diğer bir haber de olmadıkça hadîsi doğru olarak kabul etmek bizim için ilmî bakımdan zarûridir.
Farzedelim ki bir kişi, Gazneli Mahmud'un Hind savaşlarından bahsediyor. Sonra sen kalkıp, "Zannetmem ki Gazneli Mahmud, herhangi bir zamanda Hindistan'da bulunmuş olsun, senin anlattıkların tarihte aslı olmayan hurâfedir" diyorsun. Bu durumda ne olabilir? Derhal tarihte ihtisası olan kişiler harekete geçip senin hatânı düzeltmek için bu sultanın zamanında yaşayan kimselerin rivâyetlerine dayanan tarih ve nakil kitaplarını ileri sürer, Mahmud'un Hindistan'a gittiğini bunlarla kat'î olarak isbat ederler. Bu durumda senin de delile boyun eğmen gerekir. Aksi halde seni, vehimlerin ağına düşmüş ve açık bir sebep olmaksızın sâbit tarihî gerçekleri inkâr eden bir adam sayarlar.
Bu böyle olunca, insanın, asrî tenkitçilere sorması gerekiyor: Hadis problemine de, bu geniş ve mantıkî nazariyeyi teşmil ve tatbik etmekten kendilerini alıkoyan şey nedir?
Uydurma bir hadîsin bulunabilmesinin ilk sebebi, hadîsin ilk kaynağının (ilk râvînin) kastî bir yalanı olabilir. İlk kaynak ise sahâbidir. Yahut da yalan, sonraki asırlarda yaşayan râvilere aittir.
Sahâbî ile ilgili ihtimali daha ilk nazarda bertaraf etmek mümkündür. Bu çürük ihtimali, doğrudan doğruya vehmin hudûduna sokmak için psikolojik bakımdan dikkatli bir düşünce bize yetecektir.
Resûl-i Ekrem (s.a.)'in yüce şahsiyetinin bu kişiler üzerinde bıraktığı büyük tesir, insanlık tarihinin en açık gerçeklerinden biridir. Aynı zamanda bu gerçek, tarihî vesikalarla da sabittir. Canlarını ve mallarını Resûlullah yolunda kurban etmeye her an hazır olan bu kişilerin, O'nun (s.a.) sözleriyle oynayacakları hatırımızdan geçebilir mi?
Resûlullah (s.a.), "Kim benim üzerime bir yalan söylerse, ateşten yerine hazırlansın" buyurmuş, ashâb da bunu bilerek, Allah'tan naklen konuştuğuna inandıkları Resûl'ün (s.a.) sözüne bağlanmışlardı. Şimdi, psikolojik bakımdan bu kişilerin, şu apaçık yasağa aldırmamaları mümkün müdür?
Hâkimin, cinayet mahkemelerinde ilk tevcih ettiği soru (ve üzerinde durduğu mesele), "cinayetin işlenmesinden istifade edebilecek şahsın kim olduğu"dur. Bu mahkeme prensibinin, hadîs problemine de uygulanması mümkündür.
Biz Rasûl-i Ekrem'in (s.a.) vefatını müteâkip çeşitli fırkaların birinci asırda, hilâfet için ileri sürdükleri ve hadisçilerin çoğu tarafından reddedilen ve şüphesiz uydurma olan, muayyen bir topluluğun veya ferdlerin, doğrudan doğruya şahıslarıyla ilgili hadisleri istisna edersek; Resûlullah nâmına hadis uydurmasından dolayı bir kimseye faide getirecek tek sebep ortada mevcut bulunmamaktadır.
Yukarıda söylediğimiz "şahıs" veya "grup çıkarına" hadis uydurma imkân ve ihtimalinde dolayı, hadisçilerin en büyüklerinden olan İmam Buhârî ve Müslim'in, kitaplarına, tarafların siyasetiyle ilgili hadisleri koymamaları doğru bir anlayış ve davranıştır.
Geriye kalan hadislere gelince, büyük bir ihtimalle ve şüpheden uzak olarak söyleyebiliriz ki bunlar, herhangi bir kimsenin şahsî menfaatini ilgilendirmez.
Burada insanların, hadîslerin sıhhatine karşı ileri sürebilecekleri bir istidlâl daha hatıra gelir: "Hadîsi, Resûlullah (a.s.)'in ağzından duyan sahâbî veya onlardan duyan daha sonraki râvîler, doğru kişiler oldukları halde yanlış anlama, unutma veya daha başka psikolojik bir sebeple yanılmış, yanlış rivâyet etmişlerdir."
Fakat, yine psikolojik açıdan kesin hüküm, böyle bir hatânın, büyük ölçüde meydana gelemiyeceğini isbat eder. Zira Resûlullah (s.a) ile beraber yaşayan kimselerin önem verdikleri en büyük şey, O'nun (s.a.) sözleri ve işleri idi. Bu, sadece Resûl-i Ekrem'in onlara tesir ederek kalblerini kendine yönelttiği için değil, ayrıca hayatlarını, en ince teferruatına kadar Resûlullah'ın (s.a.) söz ve gidişine uyarak tanzim etmeyi, kesin olarak Allah emri telâkki etmelerinden ileri geliyordu. Bu yüzden onlar, hadîsleri önemsiz telâkki etmemişler, güçlük çekseler dahi onu öğrenmeyi, hattâ ezberlemeyi ihmal eylememişlerdir.
Resûl-i Ekrem'in yanında bulunan sahâbîler, ikişer ikişer ayrılır, eş tutarlardı. Bunlardan birisi, rızkının peşinde koşarken veya işleriyle meşgul olurken arkadaşı Resûlullah (s.a.) ile beraber bulunur; sonra bunun rızık temin edebilmesi için diğeri Resûl-i Ekrem'in yanına gelirdi. Bunlardan her biri, Resulullah (s.a.)'den duyduğu bir şeyi veya yaparken gördüğü bir işi, arkadaşına naklederdi. Bütün ashâb, Resûl-i Ekrem (s.a.)'in söz veya işlerinden hiçbirini kaçırmamak, hepsini zaptetmek hususunda büyük bir ihtiras gösterirlerdi.
Muhtemeldir ki bu durumlarda ashâb, Resûl-i Ekrem'in hadîslerinin lâfızlarını, kelimesi kelimesine tamamen alamamışlardır. Fakat yüzlerce ve binlerce ashâb, en küçük harf şekillerine kadar bütün Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini ezberlediklerine göre, onlar için ve onları takib eden "tâbiûn" nesli için, Kur'ân-ı Kerîm'i tamı tamına ezberledikleri gibi, hadisleri de parça parça, fakat hiçbir şey katmadan ve çıkarmadan ezberlemek pekâlâ mümkündür.
Muhaddislerin görüşü şudur: "Sahîh hadîs aynı mânada, çeşitli ve müstakil senedlerle (rivâyet yollarıyla) nakledilendir." Bununla beraber hadîslerin, gerek derece ve gerekse sıhhat bakımlarından Kur'ân-ı Kerîm derecesinde olduğu, hiçbir Müslümanın aklından geçmez.
Hadîslerin incelenmediği ve tenkid edilmediği hiçbir devir geçmemiştir. Bazı Avrupalı tenkidçilerin üstünkörü ileri sürdükleri gibi hiçbir yalan hadîs muhaddislere gizli kalmamıştır. Biz, iddiânın tam zıddına kaniyiz. Sahîh hadisleri uydurma olanlarından ayırmaya ihtiyaç duyulduğu anda, hadîs ilmi başlamıştır İmam Buhârî ve İmam Müslim'in sâhihleri bu ayıklamanın direkt sonuç ve meyvesinden başka bir şey değildir.
Şu halde, uydurma hadîslerin var olması, bütün hâlinde hadis sisteminin zayıf olduğunu göstermez. Nitekim, Binbir Gece Masalları'ndan dolayı, bu masalların ilgili bulunduğu asrın tarih haberlerine dâir rivâyetlerin sıhhat veya za'fına istidlâl ve hükmetmek beklenemez.
Bugüne kadar hiçbir tenkitçi, kaidelere dayanan düzenli bir metod ve delille, hadisçilerin kaidelerine göre sahîh olan hadislerin sahîh olmadığını isbat edememiştir. Sahîh hadisleri toptan veya kısmen kabul etmemek -daha önce de söylendiği gibi- bugüne kadar sadece hissî bir hükümden ibaret olmuştur; hissî (sübjektif) duygulardan uzak, sırf ilmî bir etüd ve incelemeden mahrum olan bir hüküm...
Muâsır Müslümanlardan çoğunu, şu "hadîslere karşı olma durumuna" sevkeden sebebi, kaynağına kadar takip etmek mümkündür: Bu sebep, Resûlullah (s.a.)'in sünnetinde parıldayan gerçek İslâm ruhu ile gerileyen asrî düşünüş ve yaşayış yolumuzu, bir düzen içinde birleştirmenin imkânsızlığıdır.
Hadîsi kıymetten düşürmek isteyen tenkitçiler, kendilerine ve çevrelerine ait kusurları meşrû göstermek için sünnete uymanın kaçınılmaz bir esas olduğunu inkâra yelteniyorlar. Çünkü onlar bunu yapınca, Kur'ân-ı Kerîm'in öğrettiği esasları -her biri kendi meyline ve şahsî düşünüşüne göre- istediği gibi tevil etmek ve anlamak imkânını elde edecektir. Fakat İslâmın, ahlâkî ve amelî, ferdî ve sosyal bir nizam olarak sahip bulunduğu mümtaz durum, o yolu çıkmaz kılmaktadır.
İslâm âleminde, Garb medeniyetinin tesirinin arttığı şu günlerde, bu mesele (sünnete uymak) karşısında, münevver adını verdiğimiz kimselerin aldıkları garip durumun yeni bir sebebi daha vardır; bu da onların şu sözlerinde ifadesini bulur: Aynı zamanda, hem sünnete uymamız hem de Garb'ın hayat yoluna ayak uydurmamız mümkün değildir.
Ayrıca bugünün Müslüman nesli, sırf yabancı olduğu, parlak ve maddî bakımdan kuvvetli bulunduğu için Garb'a ait olan herşeyi büyütmeye ve yabancı her medeniyete tapınmaya hazır bulunmaktadır. İşte bu yabancıya ve garblılığa özenme, Resûlullah (s.a.)'ın hadislerinin ve onlara bağlı olan sünnet nizamının kabul görmemesinin en kuvvetli sebebi olmaktadır.
Sünnet, Garb medeniyetinin dayandığı fikrî temellere açıktan açığa karşıdır. İkincisinin (Garb medeniyyetinin) câzibesine kapılanlar, bu müşkül durumdan kurtulmak için -mevsûk olmayan hadislere dayanması sebebiyle- Müslümanlara sünnete uymanın gerekli olmadığını söylemekten başka bir çare bulamıyorlar.
İşte bu vecîz (!) muhâkemeden sonra Kur'ân-ı Kerîm esaslarının, Garb medeniyetinin rûhuna uyacak şekilde tahrif edilmesi daha kolay bir hale gelmektedir."
ALINTI SONU
http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/yollar/0079.htm
Ayrıca bu konularda konuşabilmek için ilmi derinliğe ve İslami titizliğe sahip olmak gerekir.Tekrar söylüyorum ki uydurma hadisler vardur.Ama bunları ayırmanın mümkün olan en iyi ölçüsü mevcuttur.Birkaç kitap karıştırıp kendini müçtehid zannedenlerin havalarda uçuştuğu, "tavuktan kurban olur, şans oyunları mubahtır" diyenlerin ilahiyat fakültelerine dekan olduğu bir devirde İslami hassasiyetlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var..
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 3, 2006 01:04 AM
muzmin anonim nerdesin?
Yazan: kadersokak Tarih: May 3, 2006 01:26 AM
Aslında bu konuda susmayı çok istedim ama, söz konusu kuaranı anlama,hadisler ve peygamber olunca kendimi tutamıyorum maksadım tartışmak değil fakat, kendi gördüğüm doğruları başkalarınada islama bir hizmet olma açısında duyurma SN,EBULFETİH'in sözlerine katılıyorum ancak, eksik olan bazı hususları bildirmeyi bir borç bildim.Öncelikle bende kuranla çelişen hadislerin atılması, kanatine katılıyorum çünkü zamanla bu hadisler hem kurana ki bununla birlikde islam dinine zarar getiricektir.
Bir diğer husus ise hz. Ebu Bekirin neredeyse yok denecek çok az sayıda hadis rivayeti vardır ki peygamberimizin en yakın sadık dostudur hiç yanından ayrılmamış mutlu gününde kötü gününde yanında bulunmuştur, ve halifelik döneminde peygamberden duyduklarını söyleyen hadis ravilerine hadis rivayetini yasaklamıştır.
Özellikle Ebu Hüreyye 'ye bu noktay çok dikkatle bakmak gerekiyor bence tabiki hadislerin tümünü yok sayamayız sadece kuranla çelişen kısımlarının atılması bence doğru bir karar olur tabi bu yine herzamanki yapılan yenilikler gibi fitne fesat sayılacaktır nasıl yapılacağı konusunda hiç bir fikrim yok onuda siz düşünün :)birde şunuda eklim ALLAH kuran-ı kerim-i koruyacağına dair ayetle delil göstermişitr ancak, hadisler için bu söz konusu değildir.
BELKISKÜBRA
Yazan: belkıskübra Tarih: May 3, 2006 09:19 AM
Sayın Öztürk hassasiyetinize katılmakla birlikte,yazdıklarımı da aynı hassasiyetle okumanızı tavsiye ediyorum..
İçinde Allah' ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında iken, nasıl oluyor da senin hakemliğine başvuruyorlar.
5Maide Suresi 43
Allah ın sünneti,yöntemi degişmez,bizden önce de peygamber gönderdi,yukraıdaki ayet de teferruatsever yaklaşımları Kuran da eleştirilen Yahudilerin tavırları konusunda hz.Musa ya yönelik hitabı içerir.şimdi bir Yahudi çıkıp “rabbim bizim peygamber sadece postacı mı?” dese ne dersiniz?elbetteki dogru olmaz Kuran ın başka ayetlerinde Tevrat ın da detaylı olarak her şeyi açıkladıgı ancak buna ragmen Yahudilerin onunla yetinmedikleri geçer,bu onların başına geldi bizim başımıza gelmez demeyin,Allah ögüt alalım diye Kuran da bunları yazıyor..
İncil bağlıları Allah' ın onda indirdiğiyle hükmetsinler. Allah' ın indirdiğiyle hükmetmeyenler sapkınların ta kendileridir.
5Maide Suresi 47
Allah bir şeyi yasaklamak istese Kuran ı geniş tutup o yasagı da eklerdi.O nun kelimeleri tükenmez..
Peygamber size ne verdiyse artık onu alın size neyi yasakladıysa ondan hemen kaçının allahtan sakının şüphesiz allah azabı pek şiddetli olandır.HAŞR Süresi: 7
Görüyorum ki eleştiriler hemen hemen peygamberimizin görevine işaret eden ifadeden hareketle yapılıyor.peki hiç düşünmediniz mi?peygamber hükmü neyle veriyor du?eger peygamber emir ve yasakları bilip Kuran a ek olarak hükümlerde bulunsaydı,”sana soruyorlar deki” gibi ifadelerle başlayan ayet olmaması gerekmezmiydi?çünkü zaten peygamber orada cevap vermez mi?şunu gönül rahatlıgıyla söyleyebilirm ki peygamberin yasakladıgı yada emrettigi her şey Kuran dır..bunu aşagıdaki ayetlerde görebilirsiniz..
De ki ” Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.”
21 Enbiya Suresi 45
Böylece biz seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete sana vahyettiklerimizi okuman için gönderdik.
13 Rad Suresi 30
Bu Kuran, bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu.
6Enam Suresi 19
Onlara ayetlerimiz açık açık okununca, bizimle karşılaşmayı ummayanlar “Bize bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir.” dediler. De ki “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece vahyolunana uyuyorum.”
10Yunus Suresi 15
Peygamber efendimizin elbette bir sosyal yaşamı var dı,sohbetleri vardı,ancak din adına Kuran dan başka hiç bir hüküm bırakmadı,çünkü zaten vahyolunana uyuyordu..sosyal yaşamında yaptıklarından çıkarılan hükümler bakın aşagıda göreceksiniz,nasıl da peygamberimizi ne yaptıgını bilmez,söyledigiyle yaptıgı tutmayan biri olarak gösterdiginin kanıtıdır..
Kuran: “De ki; ‘Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram etmiş? De ki: ‘ Bunlar dünya hayatında iman edenler için, kıyamet gününde ise yalnızca onlarındır. Bilen bir topluluk için biz ayetleri böyle DETAYLI anlatırız’”
7 Araf Suresi 32
Hadis: “Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helal, erkeklerine ise haramdır.”
Müslim 2/16
Altın ve ipek hem erkek için, hem de kadın için bir süs eşyasıdır. Kuran’da hiçbir ayette yasaklanmazlar. Allah inananların dünyada da bu süslerden yararlanabileceklerini söyler ve erkek kadın ayrımı yapmaz. Her hadisinin doğru olduğu iddia edilen Müslim’in bu hadisi Kuran’ın belirttiğimiz ayeti ile çelişir. ve elbetteki peygamberimize fatura edilen bir hükümdür..
hadis-hadis çelişkileri
1. çelişik Hadis:“Kan aldırmak yapanın da yaptıranın da orucunu bozar.”
Tirmizi Oruç 60/Ebu Davud Oruç 28/Buhari Oruç 32
2. çelişik Hadis:“Peygamber’imiz oruçlu iken kan aldırmış-lardır.”
Ebu Davud Oruç 29-30/Tirmizi Oruç 59/Buhari Tıp 11
Peygamber eğer kan aldırmanın orucu bozduğunu söyleseydi, hiç şüphesiz kendisi kan aldırmazdı. üstelik Kuran’da orucu; yemek, içmek ve cinsel ilişkinin bozduğu geçer. Yani birinci çelişik hadis ikinci hadisle olduğu gibi Kuran’la da çelişmiştir. Fakat en doğru denen altı hadis kitabının üçünden yaptığımız bu alıntı, çelişik hadislerin en doğru denen kitaplara nasıl girdiğinin bir delilidir.
1. çelişik Hadis:“Gerek küçük, gerek büyük tuvaletinizi yaparken kıbleye dönmeyin.”
Hanbel 3/12
2. çelişik Hadis:“Peygamber’imiz bir takım insanların küçük ve büyük tuvaletleri için kıbleye dönmeyi hoş karşılamadıklarından, bu bidatı (hurafeyi) kaldırmak için tuvaletini kıbleye doğru yaptırdı.”
Buhari 4/11
. çelişik Hadis:“ Peygamber oruçlu iken hanımlarını öptü.”
İbn-i Kuteybe- Hadis Müdafası 372
2. çelişik Hadis:“Oruçluyken hanımını öpenin durumu sorul-duğunda Peygamber; “Orucu bozulmuştur” dedi.”
İbn-i Kuteybe Hadis Müdafası 372
yani bu hadislere göre peygamberimiz adeta ne yaptıgını bilmez,emrettigi şeylere uymayan biriymiş gibi olarak anlatılıyor,oysa O nun öyle olmadıgını anlatmaya gerek yok sanırım,ayrıca dikkat edilirse çelişik ifadelere aynı kaynaklarda da rastlayabiliyoruz,bu da hadislerin güvenilmez oldugunun bir başka kanıtı,çünkü her iki hadis de aynı kitaba aynı kriterlere uydugu için alınmıştır..yani toplayan kişi için çelişmesi önemli degildi,hadis kriteri ravi zincirine uyan her hadisi topluyorlardı,ama sonuç felaket,şimdi bir hadisi atmak isteseniz diger tüm hadislerde aynı kriterlerle toplandıgı için onları da atmanız şart,,işte bu yüzden hadisleri reddetmek istiyoruz,peygamberimiz en ufak iftira gelmesin istiyoruz..
1. çelişik Hadis:“Kim size Peygamberimiz’in ayakta küçük tuvaletini yaptığını söylerse inanmayın.
Süneni Nesei 1-2/25
2. çelişik Hadis:“Peygamber’imiz bir kavmin süprüntüsüne varıp ayakta küçük tuvaletini yaptı.”
Buhari 1/167
bu hadisler de de görüldügü gibi işte…
1. çelişik Hadis:“Peygamber ayakta su içilmesini yasakladı.”
Ebu Davud 4/No:3717
2. çelişik Hadis:“Peygamber’i sizin benim gibi ayakta su içerken gördüm.”
Ebu Davud 4/No:3718
1. çelişik Hadis:“Baldırları açık olan bir sahabeye Peygam-ber’imiz rastlamış ve ‘Baldırlarını ört. Baldırlar da avret yerlerindendir.’ demiştir.”
Tehzibut Tezhip 2/69
2. çelişik Hadis:“Peygamber’imiz evde baldırları açık yan üstü yatıyorlardı. Ebu Bekir izin istedi Peygamber hiç istifini bozmadan izin verdi. Ömer istedi aynı şekilde ona da verdi.”
Hanbel 1/71
Hadislerden birine göre baldırları örtmek lazımdır. Diğer hadiste ise Peygamber’in yanına birileri gelmesine rağmen baldırları-nı örtmediği gözükür. Nitekim bazı mezhepler birinci hadisi alıp erkeklerin dizle göbek arasını örtmelerinin farz olduğu şeklindeki bir zorluğu dine sokmuşlardır.
elbetteki giyim konusunda hüküm de Kuran ayetleriyle verilir…yoksa zan ile hareket edip birinci hadisi seçip hüküm vermekle olmaz..
Yer yüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar ve onlar sadece tahminde bulunup saçmalıyorlar.
6- En’am Suresi 116
Ey iman edenler ! Zandan çok sakının çünkü; zannın bir kısmı günahtır.
49- Hucurat Suresi 12
Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Doğrusu zan gerçek adına hiçbir şey ifade etmez. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını bilendir.
10- Yunus Suresi 36
hadi kalın selametle….
Yazan: ebulfetih Tarih: May 3, 2006 11:21 AM
Hadisleri dinin kaynağı olarak görmemek inananı Allah katında günahkar yapmadığı gibi, bize vahyedildiği gibi 'aklını kullananan' insanlar arasında da cahil yapmaz. Hiçbir müslümanın bir diğerine inandığı/inanmadığı şeylerden dolayı 'cahil' deme, sataşma hakkı yoktur, sözcükleri daha dikkatli seçmekte yarar var. Anlaşmazlıklarda kimin daha doğru yolda olduğuna karar verecek olan bellidir (17/84,42/10). İlhan Bey sadece yazdıklarınıza yönelik bir cevap yazacaktım ama konu öyle dallanıp budaklandı ki karşıt görüşlerin önemli gördüklerime değinecegim. Bir de sizden sonra yazanları görünce üslubunuz için teşekkür etmek kalıyor geriye.
Öncelikle Allah katında tek din olduğu ve bütün peygamberlerin bu dini getirdiğini kafamıza yazmamız gerekir. Islamiyet teslimiyettir ve Kuran'da belirtildiği gibi Allah'ın dini ve sünneti(yasası) değişmez, bize Hz. Ibrahim'den gelen dini takip etmemiz vahyedilmiştir (4/125, 22/78). Aynı şekilde müslümanlık da Arap, Türk, İran vb. milletlere özgü değildir, o Allah'a teslim olmaktır. Havariler hatta Hz. Nuh'un da kendini müslüman olarak tanıttığını Kuran'dan görebilirsiniz (5/111, 10/72, 28/53). Yani kendinize,toplumunuza veya Hz. Muhammed'e özel konumlar vermeniz(bütün peygamberlerin eşit olduğu 2/136, 2/285, 3/84 vb. belirtilmiştir) tamamen tarihi süreçte dinin gördüğü tahrifatla ilgilidir. Peki siz dini, kendinizi ve peygamberi gerçekten bu şekilde mi görüyorsunuz? Bugün bütün peygamberleri gönülden eşit gören müslüman oranı, buraya yazanlar dahil, çok düşüktür. Aksi olsaydı yukarıda argümanlarını destekleyici hadis vs. yazanlar, düşüncelerinin ve aktardıklarının büyük çoğunluğunun Kuran’ın bu hükümlerine uygun olmadığını görürlerdi.
Neden-sonuç ilişkisinde biraz kafa karışıklığı var zannediyorum. Hadislerin bazıları akıla yatkın olmadığı için hepsinin reddedildiği doğru değil. Hadislerin ne kadar yanlışlarla dolu olduğu insanları onu sorgulamaya götürmüştür ancak red için ana sebep yine dinin kaynağı Kuran’dan çıkmıştır. Hadis nakledenlerin hiçbiri Kuran’da Hz. Muhammed’in hadis/sünnetine uyulması gerektiğiyle ilgili bir ayet gösteremez, çünkü yoktur. Allah Kuran’da defalarca dini sadece O’na özgü kılmamızı (7/29, 39/2 vb.), kitapta hiçbir şeyin eksik bırakılmadığını herşeyin detaylandırıldığını (6/38-114-126, 7/52, 10/37 vb.) anlatır. Buna rağmen hadis nakledenlerin en büyük savunması Kuran’ın tamamlanmaya muhtaç olduğudur, ki bunun Kuran’ın üstteki ayetleriyle çeliştiğini tekrar söylememe gerek yok sanırım. Allah Kuran’da nasıl selam verilmesi gerektiğini bile açıklarken, kitabı eksik bıraktığını ve Hz. Muhammed’in sözleriyle hareketlerini not alıp takip etmemiz gerektiğini söylemeyi ihmal etmiş. Öncelikle hadis/sünneti dinin kaynağı haline getirenler bu riskin altına girdiğini kabul etmeli, zira Kuran’da yazmayan birşeyi kaynak haline getiren taraf onlar. İnsanlar “Namaz kılmanın detayı Kuran’da yok?”, “Yemeği hangi elle yemeliyim, çatal bıçak kullanmalı mıyım?” gibi sorularla meşgul olup, Kuran’ın nasıl bir insan olmamız gerektiğiyle ilgili olan ve kitabın çok büyük kısmını kaplayan alanı hiçe sayarlar. Namazın genel hatları Kuran’da açıklanmıştır (ruku, secde vs), zamanları da belirtilmiştir, dolayısıyla zannettiğiniz gibi hadislere ihtiyaç yoktur. Hz. İbrahim de Kuran’a göre namaz kılıyordu, bu ibadet Hz. Muhammed döneminde başlamış değildir. Namaz Allah’a içten bir yalvarıştır ve amacı da Allah’ı anarak kötülüklerden uzaklaşmaktır (29/45). Eskiden “Namazı Türkçe kılabilir miyim” sorusuna şiddetle hayır cevabı veren “alimler” de Allah ile iletişimi ezberlenmiş başka dilde dualarla kılmanın şart olduğunu söylerlerdi. Birkaç senedir Türkçe kılınabileceğine dair birçok yorum görebilirsiniz, birkaç senede bu önemli sorunda ne değişti? Namaz konusu o kadar şekilciliğe kurban gitmiştir ki, 4 rekat 2 dk içinde kılınırken safın sıklaştırılmasına kavga çıkaracak derecede özen gösterilir. Bu şekilcilik de Kuran’da anlatılan bir hikayeyle resmedilmiştir (Kurban edilecek hayvan hakkında defalarca Allah’a lüzumsuz sorular sorulması). Ayrıca peygamberlerin eylemleri ve söylemlerinin dinin kaynağı olması gerektiği inancı varsa, diğer peygamberlere hiç ilgi gösterilmemesi de başka bir çelişkidir. Kuran’a göre Allah’ın dini tek ve bütün peygamberler eşittir, öyleyse, neden Hz. İsa’nın hiçbir söylemi göz önüne alınmıyor?
Son olarak da hadislerin doğruluk derecesi hakkında öne sürülen argümandan ana kısımlara cevap vereyim. Baştan başlarsak insanların neyi bilip neyi bilmediği hakkında peşin hüküme varmamak gerekir, veda hutbesinin ele ulaşan 3 ayrı versiyonu vardır.
1- Size bir emanet bırakıyorum: Allah’ın kitabı ki Allah’ın gökten yere uzanmış ipidir. Ona yapıştığınız taktirde asla sapmazsınız.
2- Size iki emanet bırakıyorum: Allah’ın kitabı ve sünnetim.
3- Size iki emanet bırakıyorum: Allah’ın kitabı ve Ehli-beyt’im.(Ev ahalim)
Bu bile tek başına hadislerin güvenilirliğini gözler önüne sermektedir, 100.000 kişinin dinlediği bu önemli konuşma bile elimize farklı şekillerde ulaşmıştır. Ancak çok daha trajik bir argüman var. Buhari ve onun gibi ‘alimlerin’ akıl almaz bir metadoloji kullandığı iddiası yukarıda Hayrettin Karaman tarafından da dillendirilmiş. Zaten alıntıya rasyonel bakılırsa, iknadan çok uzak bir yazıdır ama yine de bir iki noktayı belirtelim.
Birincisi hadis toplayıcıların “metadolojisi” ve güvenilirliği, ikincisi ise aktaranların güvenilirliği. Temel kabul edilen hadis kitapları Hz. Muhammed’in ölümünden 200 sene sonra yazılmaya başlanmıştır ve ortaya uzun zincirler çıkmıştır. O çağda 200 sene sonra yazılan kitabın gerçeği yansıttığını düşünmek için çok sağlam sebeplere ihtiyaç vardır. Yanınıza 10 kişi alıp kulaktan kulağa belli aralıklarla kurduğunuz bir cümlenin nakledilmesini isteyin ve sonucu kendiniz değerlendirin. O çağın şartlarında 200 senede Hz. Muhammed’in sözlerinin eğilip bükülmeden geldiğine inanmak fazlasıyla iyimserliktir. Kaldı ki, Hz. Muhammed neden doğru bir inanç olsa yazılmasını engellesin? Allah neden en küçük detayları bile bize hatırlatırken bu konuda bize yol göstermedi? Buhari 600.000 hadis arasından 7275 hadis seçmiş ve bazı hadisler için bir aylık yol katettiğini iddia etmiştir. Yüzde hesabına girmeye gerek duymuyorum ama 600.000 hadisin toplanması ve incelenmesi süresini kendiniz için hesaplamanız yararlı olabilir. Akıl almaz saçmalıklarda hadisler mevcuttur Buhari’nin ve diğer “alimlerin” kitabında (Türklerin Yecuc Mecuc olduğu, karşılarındakileri sevdikleri zaman soydukları, sevmedikleri zaman öldürdükleri gibi) ancak onları buraya dökmeye gerek duymuyorum. İsteyen http://www.kurandakidin.net adresinden inceleyebilir. Şu anda hadis nakleden çağımızın din adamları da Kuran’a uygunluğunu ve hadis zincirinin sağlamlığını esas alırlar. Herkesin Kuran yorumunun değişik olması, bu konularla ilgilenenlerin değişik çağlarda değişik koşullarda yaşaması ve daha aklımıza gelmeyecek birçok neden yüzünden asla mutabakat sağlanması mümkün olmayan bir konudur. Yani kutsal kabul edilen bir kaynak yine bir faninin akıl süzgecinden, ki bu Buhari’nin, Muslüm’ün uygulayıp neredeyse hadislerin tamamını temizlediği sistemle aynıdır, geçip inananlara ulaşacak. Bunun sonucu da insanların neye inanıp neye inanmayacağını öğrenmek için her zaman birine muhtaç olmasıdır ki bundan keyif alan bir kısım olduğu da muhakkak.
Hadis dağıtıcıların Hz. Muhammed’in yanlış naklederlerse cezalandırılacakları yönündeki söylemi yüzünden korkacakları ve doğru bir şekilde yapacakları ise tek kelimeyle gülünçtür. Böyle düşünenler genelde Hz. Muhammed’in çevresindeki herkesi iyi kalpli birer melek ve onun için ölmeye hazır insanlar olarak tasavvur ederler. Ancak tarihte hiçbir zaman böyle tek tip insanlar yer almamıştır ve Allah Kuran’da Hz. Muhammed’i de arkasından toplantılar yapanlara karşı uyarır. Onlar yüzüne iyi gözüktükleri halde arkasından iş çevirenlerdir. Örnek vermek gerekirse Medineye göçten sonra İbni Übey’in Hz. Muhammed’le kabilede söz sahibi olmak için didiştiği, bölünme yaratmak isteyenlerin hep ona koştukları bilinir. Hz. Ayşe’ye atılan iftira ve bunun üstüne Hz. Muhammed’in eşlerinin diğer kadınlardan değişik hareket etmesi gerektiğini bildiren ayetler de topluluk içinde her tür insanın olduğunu gösteren diğer bir örnektir. Dolayısıyla bu insanların bu söylemden korkup, o söz söylenmişse bile, doğru nakletmiş oldukları iddası trajikomiktir ve çok güvenilen buharinin 600.000 hadisi elemesiyle de büyük bir çelişki içindedir.
Kuran’da anlatınlan kıssalardan, önceki kitap topluluklarının deneyimlerinden aklını kullananlar için ders alınması gerektiği, kitabın detaylı bir açıklama olduğunu bunların sonuna eklemekte fayda var. (12/111)
Yazan: Halo Tarih: May 3, 2006 12:32 PM
Sayın Öztürk kimin ne bildigine karşı tarafı dinledikten sonra karar verirseniz sevinrim,Sayın Halo size katılıyorum,ve eklemek istiyorum nasih ve mensuh durumunu "alim" lerimiz nasıl açıklayacaktır?alimlere göre bazı Kuran ayetleri bazı Kuran ayetlerini iptal eder,tüm ilmihal kitaplarına bakın nasih ve mensuh olayı hemen hemen tüm alimlerce ittifaktır..ancak bakın bir ayetin diger bir ayeti iptal etmesi için öne sürdükleri 4 şarttan en önemlisi iki ayet arasında açık çelişki olmasıdır.oysa biz biliyoruz ki Kuran da çelişki yoktur..bu bile sadece açık zihinle bakan biri için zihinlerini alimlere teslim eden zihniyetlerin yanlışlıgını gözler önüne sermege yeter..bu arada büyük ilmihal kitaplarına bakın,cariyeler gögüsleri dışarıda namaz kılabilir hükümleri vardır alimlerin görüşleri?bunları tek biz söylemiyoruz açıkça yazıyor,oysa Allah Kuran da bizlere "bizi çobanın davarı güttügü gibi bizi güt demeyin" diyor..
konuyu çok fazla açmak için vaktim sınırlı ancak yine de bahsedeyim..
KURAN DA GEÇEN ALLAH A VE PEYGAMBERE İTAAT EDİN ifadesinden ne anlamalıyız?PEYGAMBERE İTAAT NE DEMEKTİR?
Ayetleri cımbızla seçer gibi degil de bütünüyle alırsak daha iyi anlaşılacaktır..Kuran a uymanın aslında peygambere itaat in en güzel ifadesi oldugu
Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamaz-sın. Allah’ın sünnetinde dönüşüm de bulamazsın.
35- Fatr Suresi 43
Daha önceden gelip geçenler hakkında Allah’ın sünnetidir. Allah’ın sünnetinde kesin olarak bir değişiklik bulamazsın.
33- Ahzab Suresi 62
görüldügü gibi bizden öncekiler de oldugu gibi biz de de aynı din ve peygamber anlayışı olması gerekir çünkü Allah ın sünneti degişmez..
İçinde Allah' ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında iken, nasıl oluyor da senin hakemliğine başvuruyorlar.
5Maide Suresi 43
bu ayeti daha önce de vermiştim şimdi bu ayet üzerinden aşagıdaki ayeti okuyun
"Ben, hem size, Tevrat'tan önümde bulunanı tasdik edici hem de size haram edilenin bir kısmını helal kılmak için ve Rabbınızdan bir mucize ile size geldim; Artık Allah'tan korkun da bana itaat edin." (Ali imran 50)
şimdi madem dini hükümler de Allah tevrat a bakılmasını yukarıda ki ayette isterken,hz Musa nın bana itaat edin söylemi sizce çelişki midir?kesinlikle degildir,çünkü hz Musa vahyolunanla hükmettigi için Tevrata itaat hz Musa ya itaat,hz Musa ya itaat tevrata itaat olur...ancak unutmamalıyız ki peygambere itaat Allah ın indirdigine uymakla olur,çünkü peygamber Allah ın indirdiginden başkasıyla hükmetmez,sosyal yaşamında ne yaptıgına dair hadislerin peygamberimizi nasıl çelişkili davranışlar sergilemiş biri durumnuna getirdigini yazmıştım yukarıda ki alıntılarla..
Elçiye itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.
4 Nisa Suresi 80
Muhammed Allah’ın elçisidir.
49 Fetih Suresi 29
Muhammed yalnızca bir elçidir.
3 Ali İmran Suresi 144
De ki: Ben sizi yalnızca vahiy ile uyarıp, korkutuyorum.
21 Enbiya Suresi 45
Ey elçi. Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmayacak olursan elçiliğini tebliğ etmemiş olursun.
5 Maide Suresi 67
Kaşif Ahmed Şehzade, Allah’a ve elçiye itaatten kastın; Allah’ın elçisiyle gönderdiği mesaj olan Kuran’a uymak olduğunu söyler ve Kuran’da aktarıldığı gibi Peygamberimiz’in bizim için örnek olduğunu, fakat Peygamberimiz’e dair bilgiler için de tek geçerli ve yeterli kaynağın Kuran olduğunu söyler. Şehzade, Mümtehine Suresi 4. ayeti örnek göstererek şöyle der: “Aşağıdaki ayet, Hz. İbrahim’in örneğini geleneklerin ve ona atfedilen sözlerin arasından seçeceğimizi mi söylüyor? Hayır, bu ayet öyle söylemiyor. Ayette anlatılmak istenen Hz. İbrahim’in davranışının, tavrının Kuran’da açıklanan şeklinin inananlar için örnek olduğu ve inananların onun örneğinde olduğu gibi hareket etmeleri gerektiğidir.” (Kaşif Ahmed Şehzade, The Authority of Quran)
İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır.
60 Mümtehine Suresi 4
Eğer Peygamberimiz’i örnek almaktan kastın; hadislere ve Peygamber’in kavminin geleneklerine uymak olduğu söylenirse; o zaman İbrahim Peygamber’i örnek almamızı söyleyen ayete göre, İbrahim Peygamber’in kavminin geleneklerini öğrenmemiz ve İbrahim Peygamber’in hadislerini de bulmamız gerekmektedir. Oysa durum Kaşif Ahmed Şehzade’nin dediği gibidir. Peygamberimiz’in de, İbrahim Peygamber’in de davranış şekilleri Kuran’da anlatılır ve örnek almamız istenen bu davranışlardır.
Peygamber’in vahiy olan Kuran dışında Allah’a karşı bir şeyler uydurması için çabalar daha Peygamber hayattayken başlamıştır. Peygamber hayattayken buna engel olmuştur, fakat Peygamber’in vefatından sonra, hele bir de 4 Halife dönemi de geçince, Peygamber’in döneminde başlayan vahiy dışında uydurmalar oluşturma çabaları ne yazık ki gördüğümüz kötü sonuçları doğurmuştur
Onlar neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi.
17 İsra Suresi 73
Yazan: ebulfetih Tarih: May 3, 2006 01:26 PM
Arkadaslar,
Derdim Demirel'in S. Arabistan Projesi tartismasini son olarak geldigi Islam'da tesettur mecrasindan uzaklastirmak degil. Ama bu gunde Baba gene Cingoz Recai'lik yapip kizlarimizi S. Arabistan'a gonderme tekilfi ile aslinda ne demek istedigini aciklamis. Efendim, onun derdide sorunun cozulmesi imis. Bunun uzerine Demirelololjist oldugnu ogrendigim Fethi Sipahi Bey'in blogunda kendisini AT konusunda "Akyol Sitesine trafik gondermeyelim; uzman olmayanlar illede tartisacaksa bizimkilerin notral Ingilizce sitesinde tartssinlar; zaten bakin Mustafa Akyol gecmiste liberal degilmis" (mealen) vb "bilimsel tesbit ve onerileri" ile tanidigimiz Bulent Murtezaoglu Bey "NE guzel soylemis; problem bunlari baskalari yerine Demirel'in soylemek zorunda kalmasi; aynisini ben de soyleyebilirim" buyurmus (ne tesaduf!). Bende bu "cozumden yana zevat" uzerine sunlari ifade ettim Fethi Bey'in blogunda.
---------------------------------
“Madem basibaglilari bu kadar dusunuyorsun, ucbucuk senedir niye cozemedin bu isi” diyenler acaba gercekten bu isin cozulmesi( s. Arabistan’a gonderme cozumu degil- bu hanimlara insan haklarinin verilmesi) cozumunu isteyenlermi? Bu sorunun cevabini bulmak icin bu blogda musahede ettigim zeka seviyesine dahi gerek yok.
Dun bu hanimlari S. Arabistan’a gonderen Baba, bu gunu “niye cozemedin” diyorsa bunun tercumesi “bende cozulsun istiyorum” degil “ERKEKSEN COZ DE GOREYIM” dir. Daha acayimmi? Kuvvet ASKER VE SIRTINI ONA YASLAMIS SECKINLER VE BUROKRASININ ELINDEDIR! BILIYORUM UCBUCUK DEGIL 35 SENE HUKUMETTE OLSAN SANA BIRSEY YAPTIRMAYIZ! Ancak boyle “Yalanci pehlivan gibi” bana kukrersinbirazda ‘kizim sana soyluyorum gelinim sen anla’ misali serzeniste bulunabilirsin diyor Demirel. Cingoz Recai’nin derdi GENE (benim yasimda olanlar bu GENE’yi cok iyi anlarlar) milleti katrilyonlaraca SEVEN kardesler, yegenler dostlar. Burda kullandigi starateji su: Askere yaranarak gene kendime bir rol cikarabilirim’ bu skilde hem kardes, Yiyen (pardon yegen), aile resmimdekileri kurtaririm hemde gene Turkiye benim kilavuzlugumda eski gunlere doner. En azindan Erdogan Hukumeti “yaw bu adam basimiza is acabilir; su TMSF uzerine gitmese” der.
Bir diger nokta ise simdilerde “bizde cozulsun istiyoruz” diyen laikcilerin istedikleri “NIHAI COZUM” un, Hitler’inkinde farkli olsada Sharon’un Filistinliler icin dusundugunden cok farkli olmadigi. Onlarda Demirel gibi “nanna nananaana, erkeksen coz” diyorlar. Hemde gene bagci dovmek saiki ile magdur kitleye “bakin bizde cozum istiyoruz; naapiyim siz getirdiniz bunlari; mevzuyu siyasi rant yapiyor cozmuyor” diyerek bir tasta iki kus vurmaya calisiyirlar akillarisira. Magdur kitlenin degerlerinin yeminli dusmani bu zevat ayni zamanda onlarin zekalarina hakaret ediyor.
Benim derdim burda Ak-Parti Kara parti bilmem ne parti savunuculugu yapnmk degil. Hukumeti bu askeri vesayete karsi cesur tavir almadigi icin defalarca elestirmis biriyim. Fakat el insaf! Mars’tan gelmis olanlar dahi sucu sadece Semdinli Iddianamesi hazirlamak olan cumhuriyet savcisi Sarikaya’ya yapilani gorup “GERCEK GUC” un kim olduguna karar verebilir. Bu durumda “hukumetsin cozssene” diyenlerin bunu cehaletten soylediklerini dusunebilirmiyiz? Daha on gunu once duvarinda “Hakimiyet Kayitsiz Sartsiz Milletindir” yazan TBMM’nin kurulus yildonumunde bu ibarenin manasini hatirlatan meclis baskanini "Bulendinecad" ilan eden CHP’nin agir topu Ali Topuz, ve ertesi gun ayni mesaji tekrarlayan bu “sosyal demokrat halkci” partinin baskani idi. Her hafta yeni bir darbe cagrisi ile ortaya cikanlar “niye cozemedin” diyorlarsa siz onu “erkeksen coz; Menderes’i, Erbakan’i hatirla” okuyun.
Demirel 101 icin Metin Bey’in tasnifinin cok yararli olacagini dusunuyorum.
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: May 3, 2006 01:32 PM
Ebul Fetih Bey,
Sanırım benim yazdıklarımı yanlış yorumladınız. ben hadisleri direkt olarak dinin kaynağı olarak görmüyorum. Benim için Allah kelamı olan "Kuran'ı Kerim" den başka dinin temel kaynağı olamaz. Hadisler, tabii ki Kuran ayetleriyle bir tutulamaz ve çok kesin hüküm verici kaynak olarak kullanılamaz. Ancak, Yorumlarda ve tefsirlerde yardımcı, tarihsel kaynak olarak alınabilir ve bu açıdan önemleri yadsınamaz. Haidslerin sahih olup olmadığının en büyük delili ise Kuran ile olan bağdaşıklıklarıdır. Tüm din alimleri için ölçü budur.
Bakın, son zamanlarda kitapçılarda yer alan bir çok Kuran mealleri (Dinayet işlerininki dahil) “açıklamalı meal” (küçük tefsirli) halde basılmaktadır. Sayfaların altında, dipnotlar ile anlaşılmasıkolay olmayan ayetlerin açıklamaları (yorumları) yapılmaktadır. Bu yorumlarda bir çok hadis’e ve Peygamberin başından geçen olaylara başvurulmaktadır.
Siz zannedersem benim yazdıklarımı tam okumadığınız veya okuduğunuz yerlere göre yorum yaptınız. Ben, halo Bey'in linkini vermiş olduğu www.kurandakidin.net adlı siteyi hatta bu siteyi hazırlayan ve kim oldukları, eğitim ve bilgi düzeyleri açıklanmayan ve kendilerini Kuran Araştırma grubu olarak tanıtan grubun bazı yazdıklarına tepki gösterdim.
“Kuran araştırma grubu” olarak adlandılıran grubun ne isimleri ne de bilgi düzeyleri bellidir. Kim oldukları belli değildir. Diğer enterasan tafaf ise bu grubun referans olarak olarak sadece “Edip Yüksel” (19 mucizeni Türkiye’ye tanıtıp güzel bir iş yapan, ancak daha sonra Peygamberi önemsizleştirip sadece bir “Messenger” olarak tanımlayan, ama 19 mucizesinin bulucusu Reşad Bey’i halife olarak kabul edip yücelten ve tüm hadisler reddeden kişi)’i almış olmasıdır. Grubun kendine referans olarak aldığı ilk kişi olana Yaşar Nuri Öztürk’ün hadisler konusundaki görüşlerini size aşağıda bildiriyorum. Edip Yüksel hakkında bilgi isterseniz de bir sonraki mesajımda size geniş bilgi verebilirim. Halo Bey'in o kitabı okuyupta bilgilerini referans olurken verirken burada, bu bahsettiklerimden haberiniz var mıydı? Yoksa körü körüne mi okuyup kabul ettiniğini merak ettim.
Türkiye’deki en gelenekçi olduğu düşünen din profesörlerinden en modernci olduğu düşünülen (Yaşar Nuri Ö. Dahil) din profesörlerine kadar, ben şu ana kadar bırakın hadisleri reddetmeyi ,“hadislerin önemini” reddeden bir din alimine rastlamadım. Bakın, bir çok din alimleri tarafından bile dışlanan Yaşar Nuri’nin soru ve cevaplar kitabından bazı alıntılar:
Soru1: “Hz. Muhammed'in kendi ağzından çıktığını emin olarak bildiğimiz hadisler var mıdır?”
Cevap. “Böyle hadisler vardır. Bunlara "mütevatır hadisler" denir”
Soru2: “İkinci kaynak olan hadis kaynağını kabul etmediğiniz söyleniyor. Doğru mudur”
Cevap: “Ben sadece uydurma hadisleri yani Kur’an’dan onay almayacak hadisleri kabul etmiyorum. Sahih hadisler ise kabuldur.”
Soru3: “Peygamberimizin sünnetlerini, namazı nasıl kıldığını, sahih olan hadislerini sağlıklı bir şekilde nereden öğrenebiliriz?”
Cevap: “En iyi yol meseleyi Kur'an'dan anlamaya çalışmaktır. Sağlam hadisler için güvenilir kaynak, Elbanî'nin 30 ciltlik Arapça eseridir.”
Dediğim gibi tüm ama tüm hadisleri reddeden ve Peygambere verilen önemin abartıldığını ve burada zikretmediğim bir çok şeyi öne sunan grubun kendine referans olarak aldığı iki şahıstan biri olan Yaşar Nuri bile hadisleri tamamen reddetmemektedir. Edip Yüksel'e gelince ben kendisini tabiri caizse biraz "sapmış" olarak nitelendiriyorum. Dilerseniz gerekçelerini size açıklarım. Benim amacım sadece insanların referans olarak aldığı bir kaynağın ne olduğunun tam farkında olmalarının dikkatini çekmekti.
Sonuç olarak şunu tekrar vurguluyorum:
Hadisler, tabii ki Kuran ayetleriyle bir tutulamaz ve çok kesin hüküm verici kaynak olarak kullanılamaz. Ancak, Yorumlarda ve tefsirlerde yardımcı, tarihsel kaynak olarak alınabilir ve bu açıdan önemleri yadsınamaz.
Saygılar
Yazan: ilhan Tarih: May 3, 2006 02:09 PM
SAYIN HALO VE EBULFETİH ;Görüşlerinize tamamen katılıyorum aslında bunları kendim dillendirmeyi çok isterdim fakat, bu sitede ağır olacağını düşündüm ve yüzeysel bahsetmeyi yeğledim. Birde şunu merak etim nasih ve mensuh olayı benim anladığım şekliyle bir atyetin hükmünü kaldırınca, diğer bir ayet getiririz yerine bu olaymı acaba ?eğer buysa nasih ve mansuhun yorumuna hiç uymuyor bu ayetteki kasıt kanımca normal insana oruç tutulması hükmünün; farziyeti diğer hastaolanın üstünden kalması ve normal bir anında, oruç tutma hükmüne delalet eder tekrar söylüyorum yorumlarınız süperdi:)
Yazan: belkıskübra Tarih: May 3, 2006 02:25 PM
Saygıdeğer okuyucular Bazıları, Yalnız Kur’an sloganı ile, “Peygambere Kur’an harici başka bilgi verilmedi. Vahiy haricindeki sözleri senet olamaz” diyerek peygambersiz bir din meydana çıkarmak istiyorlar. Kur’anda Peygamber efendimize Kur’an harici bilgi verildiğine dair âyet yok mudur?
CEVAP
Çok âyet var. Kur’anda, (Yalnız Allah’a itaat edin) denmiyor, Resulüne itaati de şart koşuyor:
(Allah’a ve Resulüne itaat edin!) [Al-i İmran 32]
(İhtilaflı bir işin hükmünü Allah’tan [Kur’andan] ve Resulünden [Sünnetten] anlayın!) [Nisa 59]
(Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36]
(Resulullahta sizin için [uyulması gereken] güzel örnekler vardır.) [Ahzab 21]
Allahü teâlâ, Resulünü kendi ile beraber bildirirken şu âyetlerde de sadece Resulünü bildiriyor:
(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulasınız!) [Araf 158]
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7]
(İhtilaflarda seni hakem edip verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmeyen iman etmiş olmaz.) [Nisa 65]
Peygamber efendimizin Kur’an dışındaki, dini hükümlere ait bütün emir ve yasaklardaki sözleri de, vahye dayanır. Bir âyet meali şöyledir:
(Resulüm, kendi arzusu ile konuşmaz. Onun [dini hükümlere ait her] sözü vahiydir.) [Necm 3, 4]
Demek ki dini emir ve yasaklarda hüküm bildiren her sözü vahiyledir. Birkaç örnek verelim:
Birinci örnek:
Bir âyet meali:
(Hani, Allah size, iki taifeden [Kervan veya Kureyş ordusundan] birinin sizin olacağını vaat etmişti. Siz de kuvvetsiz olanın [kervanın] sizin olmasını istiyordunuz. Oysa, suçluların hoşuna gitmese de, hakkı ortaya çıkarmak ve batılı yıkmak için, Allah hakkı ortaya koymak ve [Kureyş ordusunu yok edip] kâfirlerin kökünü kesmek istiyordu.) [Enfal 7]
Kervan kaçarak kurtuldu. Fakat Kureyş ordusu birkaç misli çok olmasına rağmen Bedir’de yenildi. Allahü teâlâ daha önce bunu bildirdiğini söylüyor. Halbuki daha önce böyle bir şey söylediği Kur’an-ı kerimde yok. Demek ki, Peygamber efendimize vahiy ile bildirdi.
İkinci örnek:
Bir âyet meali de şöyle:
(Hani siz Rabbinizden yardım istemiştiniz de, O da, “Ben peş peşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim” diyerek bu duanızı kabul etmişti.) [Enfal 9]
Allahü teâlâ, (Bin melekle size yardım edeceğim) dediğini bildiriyor. Bunu Kur’an-ı kerimde daha önce bildirmediğine göre, Kur’andan ayrı olarak Resulullaha vahiy ile bildirdiği ortaya çıkıyor.
Üçüncü örnek:
Peygamber efendimiz Hz. Hafsa’ya gizlice bir söz söylemişti. Tefsirlerde bu gizli sözün Hz. Ebu Bekir’in halife olacağına dair olduğu bildiriliyor. O da, bunu, mahzur yok diye Hz. Âişe’ye anlattı. Allahü teâlâ da bunu Resulüne bildirdi. İşte âyet-i kerime meali:
(Peygamber, hanımlarından birine [Hz. Hafsa’ya] gizlice bir söz söylemişti. O, bunu [Hz. Âişe’ye] haber verince, Allah da Resulüne durumu bildirdi, o da bir kısmını açıkladı, bir kısmını da söylemedi. Hanımı [Hafsa], “Bunu sana kim haber verdi?” dedi, o da, “Bana, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah haber verdi” dedi.) [Tahrim 3]
Allahü teâlâ, Hz. Hafsa’nın sözünü Resulüne bildirdiğini söylüyor. Ama bu Kur’anda yok. Demek ki, Allahü teâlâ, Kur’andan başka da, Resulüne vahiy ile bildiriyor.
Dördüncü örnek:
Bir âyet meali de şöyle:
(Siz [Hayber’den gelen] ganimetleri almak için giderken, [Hudeybiye seferinden] geri bırakılanlar, «Biz de sizin arkanızdan gelelim» diyecekler. Onlar [böyle söylemekle] Allah’ın [Hudeybiye seferine katılmayan bedevileri, bundan böyle başka bir sefere çıkarma] emrini değiştirmelerini isterler. De ki: «Bizim arkamıza asla gelemezsiniz. Allah, daha önce böyle buyurdu.» Bunun üzerine de «Hayır, siz bizi çekemiyorsunuz» diyeceklerdir. Halbuki onlar pek az söz anlayan kimselerdir.) [Fetih 15]
Burada Bedevilerin Hayber savaşına katılmalarının yasaklandığı, bu savaşa sadece Hudeybiye’de bulunanların katılacağı, bunun da, Resulullaha daha önce bildirildiği belirtiliyor. Kur’anda bunu bildiren bir âyet yoktur. Bu da gösteriyor ki, Resulullaha Kur’an harici vahiy de gelmektedir.
Kur’an-ı kerimde hikmet ile ilgili bir çok âyet vardır. Bir tanesinin meali şöyledir:
(Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.) [Bekara 151]
İmam-ı Şafii hazretleri, (Bu âyetteki hikmet, Sünnettir. Önce Kur’an, peşinden hikmet bildirilmiştir) buyurdu. (Risale s.78)
Sünnetler de, Kur’an-ı kerim gibi vahiy iledir. Dinimizdeki dört delilin ikincisidir.
Üç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirmiştir.) [Darimi]
(Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]
(Ben size ancak Allahü teâlânın emrettiğini emrediyor, nehyettiğini nehyediyorum.) [Taberani]
Kur’an dışı gelen üç vahiy de şöyledir:
Bir gün Resulullah efendimizin devesi kayboldu. Münafıklar bunu fırsat bilip, “Hani göklerden, Cennetten, Cehennemden bahsediyordu. Kaybolan devesinin yerini bile bilmiyor” dediler. Münafıkların bu sözü Resulullaha ulaşınca, (Vallahi ben ancak Rabbimin bana bildirdiklerini bilirim. Şu anda Rabbim, bana devemin nerede olduğunu bildirdi. Devem, şu anda falanca yerdedir) buyurdu. Tarif edilen yere gidip deveyi bir ağaca bağlı olarak buldular. (Mevahib-i ledünniyye)
(Üzeyrin ve Zülkarneynin Peygamber olup olmadığını bilmiyorum. Hz. Cebrail gelinceye kadar, oturulacak yerlerin en iyisi ve en kötüsünün ne olduğunu soranlara "bilmiyorum" dedim. Cebrail de, "bilmiyorum" dedi. Nihayet Allahü teâlâ bildirdi ki, "Oturulacak yerlerin en iyisi camiler, en kötüsü de sokaklardır.") [Ebu Davud]
Peygamber efendimiz, mestleri üzerine mesh edince, (Ya Resulallah, [ayakları yıkamayı] unuttunuz galiba dediler. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Hayır, ben unutmadım, Rabbim böyle yapmamı emretti.) [Ebu Davud]
Resulullah efendimiz, bütün emir ve yasakları mesela namazın ve diğer ibadetlerin farzlarını, sünnetlerini, müfsitlerini vahye uygun olarak ümmetine bildirmiştir. Hiçbir şeyi gizli bırakmamıştır. İşte iki âyet-i kerime meali:
(Eğer O [Peygamber] bize atfen, [Kur’ana] bazı sözler katsaydı, biz onu kuvvetle yakalayıp şah damarını koparır,