« 'İrtica'ya Dair Yarım Asırlık Bir Yorum | Ana Sayfa | Kültür Emperyalizmi Yok, Kültür Boşluğu Var »
May 05, 2006
Kur'an, Hadisler ve İslami Çoğulculuk
Son günlerde sitenin yorum bölümlerinde hadislerin İslam'daki yeri ve hadis literatürünün güvenilirliği hakkında bir tartışma sürüyor. Bazı okurlar hadislere karşı kuşkucu ve hatta reddiyeci yaklaşırken, diğerleri bu yaklaşımı eleştiriyor ve farklı ölçülerde de olsa hadis literatürünü savunuyorlar.
Bu konudaki bazı görüşlerimi ifade etmekte yarar görüyorum. Bunların birincisi ve belki de en önemli olanı ise, İslami çoğulculuğun önemi. Bir başka deyişle birbirinden farklı İslam yorumları olabileceğinin baştan kabul edilmesinin ehemmiyeti.
Farklı İslam yorumları, İslam'ın ilk dönemlerinden beri var oldu. Ümmet içinde ilk başta siyasi nedenlerle başlayan ayrılıklar, zamanla farklı mezhepleri doğurdu. Sünni-Şii ayrımı böyle ortaya çıktı. Öte yandan vahiy-akıl ilişkisi, kaderin mahiyeti, hadislerin rolü gibi pek çok konuda farklı görüşler gelişti. Bunlar arasında kimi zaman sağlıklı tartışmalar, kimi zaman kanlı kavgalar yaşandı. İlk bir kaç yüzyıldan sonra klasik mezhepler şekillendi, Sünni fıkhı İmam Şafi'nin kurduğu sistematik üzerine oturdu. Şiiler ise İmam Cafer'in metodolojisini izlediler.
Geçtiğimiz iki yüzyılda ise temel kaynakların (Kur'an ve hadislerin) yeniden okunması ve yorumlanmasını savunan reformist görüşler gelişti. İslam'ın ikinci veya üçüncü yüzyılında formüle edilmiş mezheplerin çağın ihtiyacını karşılamadığını, dahası pek çok geleneğin din zannedilerek korunduğunu savunan söz konusu reformist Müslümanlar, geleneği eleştirmekte ortak bir nokta bulsalar da, birbirinden çok farklı alternatifler önerdiler.
Sonuçta bugün İslam dünyasında çok farklı din anlayışları varlığını sürdürüyor. Klasik mezheplerin arasındaki farkların yanında, ayet ve hadislerin yeni yorumlarına ihtiyaç olduğunu savunan "modernistler", "tek kaynak Kur'an'dır" diyen redd-i hadisçiler, ya da Kur'an dahil tüm kaynakların belirli ölçüde "tarihsel" olduğunu savunanlar var. Bu farklı akımların içinde de farklı görüşler yer alıyor. "Tek kaynak Kur'an'dır" diyenlerin arasında, örneğin, namazın vakitleri, hatta şekli bir namazın varlığı konusunda bile ihtilaf var. Müslümanlar arasındaki dini olmayan ayrımlar — dil, kültür, siyasi görüş veya yaşam biçimi farkları — da cabası.
Bu tablo karşısında da pek çok Müslüman, "nasıl olup da ortak bir zemin bulacağız, tek bir anlayışta uzlaşacağız" diye soruyor. Bu sorunun cevabını da, bazıları, "herkes benim anlayışımı kabul ederse doğru yolda birleşmiş oluruz" diye veriyor. Yani kendi İslam anlayışının tek doğru İslam anlayışı olduğuna emin bir şekilde, diğerlerini bu "doğru yol"a davet ediyor. Bu görüşe sahip olan bazı Müslümanların iyice ileri giderek diğer Müslümanları sapmışlıkla suçladığı, hatta tekfir ettiğini ("kafir" saydığını) biliyoruz. Tarihteki Harici vahşeti ve çağımızda gördüğümüz Vahhabi taassubu — ve en son Irak'ta yaşanan Müslümanlar içi savaş ve terör — bu tekfirci anlayışın ne kadar tehlikeli sonuçlar verebileceğinin önemli ve acı göstergeleri.
Kısacası, denebilir ki, tüm Müslümanları tek bir "doğru İslam anlayışı" üzerinde birleşmeye zorlamak, aslında onları daha fazla bölüyor, aralarındaki gerilimi daha da artırıyor.
Peki çözüm ne?
Bir Müslüman olarak benim buna cevabım, İslami çoğulculuktur. Müslümanlar, ancak, İslam'ın farklı yorumları olabileceğini, kendileri bunlardan birine mensup olsalar da, diğerlerine hoşgörüyle bakmaları gerektiğini kabul ederlerse uzlaşabilirler. Bunu yaparlarsa, Frenklerin dediği gibi "anlaşmamakta anlaşabilir" ve Sufi'lerin dediği gibi "çoklukta birlik" sağlayabilirler.
Tevhid'de Uzlaşmak
Sözkonusu çoğulculuk anlayışı, sadece pragmatik bir çözüm değildir; doğrudan Kur'an'dan kaynak bulmaktadır.
Kur'an vahyolunurken elbette tek bir doğru İslam anlayışı vardı: Peygamberin (s.a.v.) uyguladığı ve öğrettiği İslam. Ayetler de inananları peygambere itaate çağırıyordu. Ancak o dönemde geçerli olan "Resul'e itaat" ve onun emri altında birlik olma yönündeki ayetlerin, sonraki dönemde bire-bir uygulanması imkansızlaştı; çünkü Resul artık yoktu ve "bugün olsa ne yapardı" sorusuna verilen cevaplar çok farklıydı. Bugün de hala öyle.
İşte, bu resul-sonrası durumda ne yapılması gerektiği sorusuna, Kur'an'ın daha önceki İlahi dinlerin mensupları (yani "Kitab Ehli"; Yahudiler ve Hıristiyanlar) hakkındaki ayetleri yol gösterici olabilir. Bu ayetlerden özellikle biri çok önemlidir; çünkü Müslümanlara Kitap Ehli ile tek bir ilke — Allah'ın varlığı ve birliği ilkesi — üzerinde uzlaşmayı emretmektedir:
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız." (Ali İmran, 64)
Dikkat edilirse ayet Kitap Ehli'ni (Yahudi ve Hıristiyanları) Müslüman olmaya değil, sadece Allah'ın varlığını ve birliğini kabul edip bu temel üzerine Müslümanlarla uzlaşmaya çağırmaktadır. (Buradan hareketle, bir insanın kurtuluşu için Kur'an'a tabiyetinin zorunlu olmadığı sonucu çıkarılabilir. Nitekim bir ayette farklı dinler içinde her kim "Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa" kurtuluşa ereceği bildirilmekte [Bakara, 62]; bir diğer ayette ise "İncil sahipleri Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler" denmektedir. [Maide, 47] Kur'an'ın Hıristiyanları terk etmeye çağırdığı şey, İncil değil, Teslis [Üçleme] doktrinidir.*)
Burada önemli olan nokta, Kur'an'a göre, dinler arasında aranması gereken tek dini uzlaşma zemininin Allah'ın varlığını ve birliğini tasdik oluşudur.
Bu durumda, Kur'an'ın Allah'ın vahyi olduğunda ittifak eden — Bediüzzaman Said Nursi'nin ifadesiyle " peygamberi bir, dini bir, kıblesi bir, kitabı bir” olan — Müslümanlar da pek ala "ortak bir kelime" olan tevhidde uzlaşabilirler. Bu kritik konuda anlaşırken, anlaşamadıkları konuları da Allah'ın "dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim" (Ali İmran, 56) hükmüne dayanarak ahirete havale edebilirler. Allah'ın farklı ümmetler için uygun gördüğü çoğulculuğu ve "hayırlarda yarışma" ilkesini İslam ümmeti içinde de hayata geçirebilirler, aşağıdaki ayette emredildiği gibi:
"... Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir." (Maide, 48)
Hadis Eleştirisi
Sözkonusu çoğulculuk ilkesinin Müslümanlar arası çatışmaların ve gerilimlerin aşılması için çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak bu çoğulculuk, Müslümanların kendi İslam anlayışlarını savunmamaları, din hakkındaki yorum ve görüşlerini ifade etmemeleri gerektiği anlamına gelmiyor elbette. Aksine, bunun yapılması gerek.
Bu nedenle ben de sitenin yorum bölümünde süregiden "hadis tartışması" hakkında görüşlerimi ifade edeyim. Elbette dini bir otorite hatta bir ilahiyatçı dahi değilim, ama İslami literatürü incelemekten oluşmuş bir kanaatim var. Bu kanaatimi de iki cümleyle açıkça ifade edeyim: Bence Kur'an'ı doğru anlamak ve tefsir etmek için hadislere ihtiyacımız vardır. Ancak mevcut hadis literatürünün yeniden ve eleştirel bir gözle ele alınması, bu yapılırken de Kur'an'a uygunluğun temel kriter olarak belirlenmesi gerekir.
Önce neden hadis literatürünün yeniden incelenmesi gerektiğini düşündüğümü açıklayayım: "Kütüb-ü Sitte" olarak da bilinen 6 temel hadis külliyatının tümüyle "sahih" olduğuna geleneksel bir anlayış olsa da, bu kitapları inceleyen ve Kur'an'a göre tartan her objektif yorumcu, bu külliyat içindeki bazı hadisleri kabul etmekte zorlanır. Öte yandan bazı hadisler de çağımızda ulaştığımız bilim ve kültür düzeyi açısından rahatsız edici durmaktadır. Zaten İslam'a karşı propaganda yürüten anti-İslami kalemler de (İlhan Arsel, Turan Dursun vs.) en geniş malzemeyi hadis literatüründen derlemişlerdir.
Peki söz konusu "rahatsız edici hadisler", aslında Peygamberimizin sözleri ve eylemlerinin çarpıtılması, yanlış anlaşılması, nesilden nesile bozulmaya uğraması veya doğrudan uydurma sözlerin ona atfedilmesi yoluyla ortaya çıkmış olamazlar mı? Kritik soru budur. Elimizdeki hadis kaynakları peygamberin vefatından yaklaşık iki yüzyıl sonra yazıldığına göre, bu pekala mümkündür. Buna karşı çıkan geleneksel anlayış, hadis külliyatını toplayan İmam Buhari, İmam Müslim gibi "muhaddislerin" ne kadar titiz ve ihlaslı olduğuna vurgu yaparlar. Ancak söz konusu muhaddislerin ihlasına ve titizliğine saygı duymakla birlikte, yanılmış olabileceklerini düşünmek de mümkündür. Sonuçta din, insanların iyi niyetlerine değil, doğruluğundan kuşku duyulmayacak İlahi vahye dayanır.
Bir Müslüman olarak doğruluğundan kuşku duymadığımız tek kaynak Kur'an olduğuna göre de, hadisleri, temel kriteri "Kur'an'a uygunluk" olan yeni bir eleme ve düzenlemeden geçirmekte yarar vardır. Hadis uzmanı ilahiyatçı Prof. Hayri Kırbaşoğlu'nun bu yöndeki görüşlerini önemli ve değerli buluyorum. (Prof. Kırbaşoğlu, geçmişte hadislere hep "ravi zinciri" açısından bakıldığını, "metin" yönünün ihmal edildiğini, oysa asıl bakılması gerekenin metin olduğunu savunmaktadır.)
Hadis Savunması
Üstteki yorumlar üzerine "madem hadis literatürü sorunlu, bu literatüre neden gerek var, sadece Kur'an'ı dikkate alalım" denebilir. Zaten denmektedir de. Bazı Müslümanlar, sadece Kur'an'ı temel alıp hadisleri ve genel olarak sünneti tamamen terk etmeyi savunmaktadırlar. Bu anlayışı savunanların bir kısmı, hadislerin ortaya çıkışını adeta İslam'a karşı bir komplo olarak görmekte ve muhaddisleri ağır şekilde suçlamaktadırlar da.
Bu yaklaşıma da katılmadığımı belirtmeliyim. Çünkü başta belirttiğim gibi, Kur'an'ı doğru anlamak için hadis literatürüne ve genel olarak sünnete ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Bunun nedeni de, kanımca, bizzat Kur'an'ın içeriğinin bunu gerekli kılmasıdır.
Her şeyden önce şunu belirtmek lazım: Bize Kur'an'ı ulaştıran kaynak, İslami geleneğin kendisidir. Kur'an'ın nasıl vahyolunduğunu, nasıl toplandığını ve çoğaltıldığını, hadisler, siret ve İslami geleneğin diğer kaynaklarından öğreniyoruz. Hiç bir geleneği kabul etmeyen bir anlayış, Kur'an'ın bize nasıl ulaştığını da açıklamakta zorlanacaktır.
Dahası "sadece Kur'an" görüşünü savunan Müslümanlar, Kur'an ayetlerinin kendi başına anlaşılır olduğunda ısrar etseler de, dikkatli bir okuma, Kur'an'daki bazı ayetleri anlamak için o ayetlerin indiği ortama (sebeb-i nuzüle) ve ayetin peygamber tarafından nasıl yorumlanıp uygulandığına (sünnete) da bakmak gerektiğini gösterir. Sözgelimi Nur Suresi'nin 11-18. ayetlerinde "uydurulmuş bir yalanla gelenler"den söz edilir ve cinsel içerikli bir iftiraya itibar eden Müslümanlar eleştirilir. Eğer "sadece Kur'an" ilkesini kabul edersek, burada sözü edilen iftiranın ne olduğunu bilme şansımız yoktur. Oysa Kur'an vahyedildiğinde sahabe bu iftiranın ne olduğunu biliyordu ve böylece ayetlerde uyarılan hatanın ne olduğunu açık bir şekilde kavramıştı. Ama biz orada değiliz, ayetin nasıl bir ortamda vahyolunduğunu, hangi olaydan bahsettiğini görmüyor, nasıl uygulandığına şahit olmuyoruz. Aradaki "bilgi boşluğu"nu kapatabilmenin — ki bu tam olarak mümkün değildir — tek yolu, hadis ve siret (peygamberin hayatı) gibi kaynakların bize ulaştırdığı sünnete müraacat etmektir.
Bu "bilgi boşluğu"na pek çok örnek verilebilir. "Hani siz vadinin yakın kenarında, onlar uzak yamacındaydılar; kervan ise sizden daha aşağıdaydı, eğer sözleşseydiniz, kaçınılmaz olarak sözleşme yeri hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz" (Enfal, 42) ayetini daha iyi anlayabilmek için, sözü edilen olayın nasıl cereyan ettiğini, kast edilen vadinin ve kervanın ne olduğunu da bilmek gerekir. Bunu bize öğreten, "Bedir Savaşı" diye bir olay yaşandığını anlatan kaynak, hadisler ve sirettir. Veya "Mescid-i Haram yanında kendileriyle anlaştıklarınız" (Tevbe, 7) dendiğinde, kiminle yapılmış nasıl bir anlaşmadan söz edildiğini anlamak için de yine hadislere ve sirete bakmak zorunludur. "Ebu Leheb"in kim olduğunu, namaz kılma fiilinin nasıl gerçekleştirileceğini, tavafın nasıl yapılacağını, haram ayların hangileri olduğunu ve daha pek çok detayı anlamak için de, hem sünneti hem de o dönemde Arabistan'da egemen olan kültürü bilmek gerekir; bunu bize aktaran en zengin kaynak da yine hadisler ve sirettir.
Hemen şunu da belirteyim: Kur'an hükümlerini anlamak için o hükmün hangi olay üzerine indiğini (yani sebeb-i nuzülünü) anlamak, hükmü o olayla sınırlamak anlamına gelmez. Aksine, hükümler evrenseldir. Zaten İslam geleneğinde bu konuda bir konsensüs vardır. Ancak bu evrenselliği doğru uygulamak için, sadece ayetin lafzına değil, aynı zamanda ardındaki İlahi maksada da dikkat etmek gerekir ki, bu ikincisini anlayabilmek için ayetin indiği ortamın şartlarını bilmek zorunludur.
Bu yapılmadığında, yani ayetler esbab-ı nuzül ve sünnet bağlamından koparılıp "serbestçe" kullanıldığında — ki "sadece Kur'an" yaklaşımı bunu savunmaktadır — ayetlerin insani maksatlara göre suistimal edilmesi tehlikesi doğar. Özellikle çağımızda bu suistimalin pek çok örneğini görmekteyiz. Kendince "İslam devrimi" yapmaya karar veren bir militan "Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir" ayetini (Şuara, 227) bir slogan gibi kullanmakta; kendisinden farklı düşünen bir Müslümana öfkelenen bir başkası, ona karşı "münafık" ayetlerini yöneltebilmektedir. İslam adına terör uygulayan silahlı grupların da Kur'an'daki savaş ayetlerini gelişigüzel kullanıp suistimal ettiklerini görmekteyiz.
Dolayısıyla "sadece Kur'an" yaklaşımını, bizzat Kur'an'ın doğru anlaşılmasına engel olabileceğinden endişe ettiğim için, problemli buluyorum.
Bu yaklaşımın problemli oluşu ise, hadislerin problemsiz olduğu anlamına gelmemektedir elbette. Başta bunu belirttim.
Tüm bunlardan vardığım sonuç ise, ortada çok kolay ve basit bir reçete olmadığıdır. Aslında sorun, bizim 14 asır önce vahyolunmuş ve uygulanmış olan İlahi kitabı, 14 asır sonra yeniden anlamaya çalışmamızdadır. Bu, tabiatı gereği, zor bir iştir; hassas ve temkinli davranmayı gerektirir. Bu iş için hem ciddi bir bilgi birikimi hem de samimiyet ve tevazu gerekmektedir.
Son belirttiğim husus, bizi ilk başta belirttiğim konuya döndürür: İslam anlayışımızın mutlak doğru olduğundan emin olamayız. Bu yüzden kendimize her zaman bir hata payı bırakmamız, farklı düşünen Müslümanlara da hoşgörüyle bakmamız gerekmektedir. Hiç unutmamız gereken ilke, İslami gelenekte gayet doğru bir biçimde ifade edilmiştir aslında: En doğrusunu Allah bilir.
* Zaten Teslis, İncil dışı bir doktrindir. Dört İncil'in Kur'an'daki tevhid inancına uygun bir okunuşu mümkündür. Teslis'i kabul etmeyen "Ariyanizm" (tarihsel) ve "Üniteryanizm" (modern) gibi Hıristiyan mezhepleri bunun kanıtıdır.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 5, 2006 01:59 AM




Bilgilendirici ve uzlaştırıcı yazınız için teşekkürler Mustafa Bey, elinize sağlık.
Saygılar,
Yazan: Esra Tarih: May 5, 2006 09:47 AM
Mustafa bey; görüşlerinize tamamiyle katılıyorum ayakları yere basan ,tutarlı bir yazı olmuş. aslında öyle sanıyorumki sitedeki arkadaşların söylemeye çalıştıkları noktada tam olarak, bunu ifade etmeye çelışıyordu yani hadislerin hükmi bir boyut değilde, tarihsel bilgi boyutu taşımasıydı. Lakin Hüküm ALLAH'a aittir. Kuranla çelişenlerden kasıt işte buydu; Kuran'da olmayan hükmün hadislerle nakledilmesi yani.
belkıskübra..
Yazan: belkıskübra Tarih: May 5, 2006 10:33 AM
Sayın Akyol,gerek uzlaştırma açısından,gerek samimiyet,gerekse uslubunuzdan dolayı sizi tebrik ederek yazıma başlamak istiyorum..sizin görüşünüze göre -ki elbette saygı duyuyorum- Kuran ı hadisler olmadan dogru bir şekilde anlamanın zorlugundan dolayı hadislerin gerekliligi yanlış anlamdıysam,ancak hadisin dogru oldugunu anlayabilmek için de "Kuran a uygunlugu kriterini" öne sürüyorsunuz..peki o zaman aşagıdaki hadislerin Kuran a uygunlugu açısından dogru mu yanlış mı oldugunu ayırdedebilirmisiniz?
Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.
Tirmizi, Es Sunan, K. İlm 11
Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve “Yazdığı-nız şey nedir?” dedi. “Senden işittiğimiz hadisler” dedik. Hz. Peygamber: “Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.”
El Hatib, Takyid 33
Ey insanlar ateş tutuşturuldu ve karanlık gecenin parçaları gibi fitneler yakınlaştı. Allah’a yemin ederim ki aleyhimde tutunacak bir şeyiniz yoktur; Kuran’ın helal kıldıkları dışında bir şeyi helal kılma-dım. Kuran’ın haram kıldıkları dışındakileri de haram kılmadım.
İbni Hişam Siret 4 sayfa 332
Allah bazı farizalar vazetmiştir, onları aşmayın. Bazı hadler koymuştur, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları yapmayın. Bazı şeyleri de unutmaksızın size rahmet olması için ha-tırlatmamıştır, onları da araştırmayın.
Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, sayfa 403
Allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.
Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6 İbni Mace K. Etime 60/ El-Müracaat sayfa 20
şimdi inanın fikir paylaşmak için soruyorum,bu hadisleri Kuran a uygunluk açısından incelediginizde kabul ederseniz,şunu sorun "biz hadisler olmadan ayetleri tam olarak anlayamayız,peki peygamber neden yazdırmamış?demek ki gerek yokmuş ayetleri anlamamız için,, diyeceksiniz,şimdi o devirde Kuran ın önüne geçmesin diye yazdırılmadı diyenler var,ama bahsettigim konu yukarıdaki hadisleri dogru kabul ettikten sonra tekrar degerlendirin..
İkincisi Mustafa Bey,Kuran ı sadece kalplerinde egrilik bulunanların anlayamayacıgını,ayetlerin etraflıca uzun uzaduya açıklandıgını, detaylandırıldıgını,en güzel tefsiri yine Allah ın verdigini,hatta Kuran ı Allah ın indirdigi ve yine açıklama görevini de kendi üstlendigini anlatan ayetleri nasıl ele almalıyız?
Üçüncüsü ne tür alternatiflerle karşılaştınız bilemiyorum ama kimsenin alimlerin kitaplarını,siyer,nihel mihar kitaplarını çöpe attıgı yok,sadece istersek okuyup ezberlesek dahi din adına tek bir hüküm bile çıkartmamız Kuran a aykırı,peygambere de iftira olur,bunu demek istiyorum,onun dışında elbette ögrendiklerimiz tarihsel bilgi olarak istedigimiz şekilde kullanabiliriz..örnegin kimsenin ayakta hacet gidermeyi,yada erkegin altın takmasını yanlış yada günah olarak görmemesi gerekir,çünkü Kuran da bu insanın serbestiyetine bırakılmıştır...
Dördüncüsü namaz vakitleri,namazın kapsadıkları veya herhangi bir dini hükümde yine ne tür alternatiflerle karşılaştınız bilemiyorum ama Kuran da hiç bir açık vermeden kesin ifadeler var özellikle inanç,ibadet konularında..Kuran a göre namazın farzı 3 vakittir..ancak daha fazla kılınmasına da engel yoktur..diyelim peygambermizin 5 vakit kıldıgı dogru bilgi olarak elimize ulaştı,bu yine namazın farzını 5 vakit yapmazki,Kuran da 3 vakit farzdır ve peygamber efendimiz daha çok kılmıştır diyebilmeliyiz,çünkü biz kafamızdaki dini Kuran da ararsak "bak Kuran da bu yokmuş hani herşeyi kapsıyodu" deriz..oysa Kuran a gidip her türlü sonucuyla hükümleri kabul etmeliyiz,Kuran dan 5 vakiti çıkartmak isteyenler aynı kelimeyi (salatı vusta-orta namaz) farklı ayetlerde birinde orta namaz,digerinde ikindi namaz ı diye çevirmeleri de bu konuda hadislere olan güvencinin Kuran daki ifadeleri "Allah burda bunu kastetmiş olsa gerek,çünkü peygamberimiz 5 vakit farz dedi" niyetiyle olsa gerek çevirilerde açık degiştirmeler yapabilmektedirler..işin ilginç yanı namazın 5 vakit olarak farz kılındıgına delil olarak sunulan hadisi yine KURAN A UYGUNLUK AÇISINDAN bir de siz inceleyin..
"mirac gecesi peygamberimiz Allah ın katına yükselir,Allah ile arada tek perde kalcak şekilde görüşerek konuşur,Allah 50 vakit namaz ı o gün farz kılar,peygamber efendimiz görüşme bitip inerken Allah ın katından,hz Musa yı görür,namazın 50 vakit namazın farz kılındıgını söyleyen peygamberimize "senin ümmetin 50 vakit kılamaz" der,peygambermiz tekrar Allah ın katına çıkar durumu iletir bunun üzerine Allah da 5 vakite indirir.peygamberimiz hz Musayı tekrar görür ve hz Musa bunun da fazla oldugunu söyler,ancak bu sefer peygamberimiz bundan gayrı yüzüm tutmaz düşürmege der" ve böylelikle namaz 5 vakit olarak farz kılınmış olur"
şimdi ben ve benim gibi düşünenler namazın Kuran dan çıkan farzlarıyla 3 vakit olarak farz oldugunu ancak fazla kılınmasına bir emgel olmadıgı hatta teşvik oldugunu söylüyoruz ayetler de gayet açık..ancak namazın 5 vakit oldugunu söyleyenler ise yukarıda bahsettigim mirac olayına dayandırıyorlar 5 vakiti,siz Kuran a göre yukarıda anlatılan olayı dogru kabul edebilirmisiniz? Allah ın yanlış bir karar verip hz Musa nın aklıyla kararını degiştirdigi ve bu kadar insanbiçimci ve öykücü bir olayı kabul edebilirmsiniz?u hem peygamberimize hem Musa peygamber hem de Allah a iftira dır..
(Bu Miraç olayi için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Diyânet yayinlari, Cilt 10, sh. 65-72)...)
namaz konusunda düşündüklerimi de kurandakidin.net sitesinin kuran da inanç konuları başlıgı altında içeriyor,okumanızı tavsiye edyorum,siteye karşı ön yargınız olablir ancak ayetleri sakın atlamayın..
Mustafa Bey Kuran a uygunluk kriteri yetmeyeceltir dogru hadisi bulmamıza çünkü sizde biliyorsunuz ki hadis uydurulmasının sebeplerinden biri de "iyi niyetli" olarak dini sevdirmek adına uyduranlar..bir vecize söz ile dini sevdirmek adına uyduranlar var,peki uyduran Kuran a ters bir şey uydumadıysa nasıl ayırededecegiz?
bir de peygamber efendimizi Allah ın belirttiginden ileri giderek bütün dünyanın onun yüzü suyu hürmetine yaratıldıgına inanan müslümanlar var "ey habibim sen olmasaydın alemleri yaratmazdım" kutsi hadisi ni Kuran a uygunluk açısından ele aldıgınızda red mi edersiniz yoksa kabul mu edersiniz?
yada şu hadisler:
"Allah ın ilk yarattıgı şey benim Nur umdur"
(Acluni Keşfu'l Hafa 1/265)
"hz Adem henüz çamur ve balçık arasında debelenirken Ben Peygamber idim"
(Acluni Keşfu'l Hafa 2/129-130,132)
işin ilginç yanı örnegin yukarıda ki hadisleri M.Fetullah Gülen in "Kuran dan idrake yansıyanlar 1" adlı kitabının 155. sayfasında gördüm,yani amacı surelerden bir kaç ayet in tefsirini yapmak olan bir kitap da ayette geçen "risalet" konusunu işlerken bu hadislerle birlikte tefsir yapıyor,amacım kimseyi suçlamak yanlış yapıyor eyip,tekfir etmek degil,amacım Kuran a uygunlugu açısından Allah ın ilk yarattıgı şey benim Nurumdur ifadesinin yanlış oldugunu belirtmek,buna aykırı bir ifade olmasa dahi yine Fetullah Gülen in deyimiyle "yaratıcı-varlık-insan ilişkisini ayın 14 ü gibi" ortaya koyan Kuran da varlıkla ilgili böyle bir bilgi yokken "rabbim senin ögrettiginden başkasını bilmeyiz" düstürü geregi bu bilgiyi ne derece dogru kabul etmeliyiz siz düşünün..
diger mesajdan İlhan Bey in sordugu bir soruyu cevaplamak istiyorum,Risale i Nur külliyatı,benim açımdan felsefi argümanları zengin bir düçünce kitabıdır,hiç bir zaman Kuran tefsiri olarak görmedim,basit bir yaklaşımla bütün ayetleri içermesi gerekirdi tefsir olsaydı..ancak örnegin Mustafa Bey in katıldıgı radyo programında da belirttigi gibi akıllı tasarım argümanları dahi içermektedir..döneminde fikri mücadele vermek için yazılmış degerli bir eserdir ve okurum da..ancak hiç bir zaman din adına hüküm çıkarmadım..örnegin mektubat riaslesinde 19. mektub olan "mucizatı Ahmediye" bölümünde anlatılan bir çok mucize nin dogru oladugunu düşünmüorum..ama bu risalei Nur u çöpe atmak anlamına gelmez tabiki..
yazıyı biraz uzattım bana kızmazsınız umarım,ama hadisler konusunda bir şey daha eklemek istiroum..bizim için 1.Kaynak Kuran,2. Hadisler 3.Alimlerin yorumları diyen birisi,lütfen ya bu sıralamayı degiştirsin yada bir Kuran ayetinin açık bir hükmü getirildiginde "iyi de peygamberimizin de şu hadisi var " demesin..1. kaynak olan Kuran a zıt bir şeyi peygamberimizin yapmayacagını,söylemeyecegini bilsin...O nun dışında yazıştıgım tüm müslüman arkadaşlardan Allah razı olsun,herkes kendi görüşünü düşünce süzgecinden defalarca geçirsin,ben de dahil,Allah ın ayette belirttigi gibi "sözü dinlesin en güzeline uysun" başka da bir şey istemiyorum..bu konuda aşagı yukarı fikirlerimi paylaştım,kırıcı ifade kullandıgım kişilerden özür diliyorum,ve bundan sonra da yorum yazmayacagım en azından bu konuda..
(Ebulfetih)
Yazan: ebulfetih Tarih: May 5, 2006 10:42 AM
Gerçekten de en önemli noktanın, böyle hassas bir konuda karşı görüşlere saygı duyarak tartışmak olduğunu düşünüyorum. Bize kötülüğe bile iyilikle karşılık vermemiz, bunun karşıdakinin kalbini yumuşatacağı vahyedilmişken (41/34), iki müslümanın bu tartışmalardan dolayı birbirini boğazlamasını anlayamıyorum. Yaptığımız tartışmada da, müslümanların arasında Kuran'ın farklı yorumlarından çıkacak anlaşamazlıklarda hükmü Allah'ın vereceğinı, insanların inançlarını zorla değiştirmeye çalışmanın ve hakaret etmenin yanlış olacağını belirtmiştim. Hadis ve sünnet inancının Kuran ile bağdaşmadığını düşünsem de bu konuya girmeyeceğim. Diğer makalenin altında yeterince tartıştığımızı düşünüyorum.
Mustafa Bey'in argümanında iki noktanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi hadislerin incelenmesinde 'zincirden' ziyade 'metinin Kuran'a uygunluğu' kriterinin ön plana çıkması. Bu görüş son dönemde oldukça yaygındır, Süleyman Ateş gibi başka ilahiyatçıların da zincirin yanında metine çok önem verdiğini yazılarından görebilirsiniz. Hatta eski yazdığı kitaplardaki hadisleri şu anda inkar etmesiyle bir kesimin tepkisini de çekmiştir.
Mustafa Bey'in ve bu yöntemi savunan ilahiyatçıların argümanından 'zincirin' tek başına bir hadis eleme metodu olamayacağının kabul edildiği görülüyor. Hadislere uygulanan ikinci eleme metodu ise, kanımca işin en ilginç hale geldiği yer oluyor. Zincirler bize hadisin doğruluğu hakkında kesin bir fikir vermediği için Kuran'ın içeriğiyle karşılaştırıyoruz, aklımıza yatıyorsa ve Kuran ile de uyumluysa kabul ediyoruz. Bu durumda Kuran ile uyumlu ama bir başkasının Peygamberimiz adına uydurduğu hadisleri de ondan gelen bir söz gibi kabul etme riskimizin büyüklüğü ortadadır. Uydurulan hadis miktarının çokluğu objektif bakan herkes tarafından bilinirken, bu argümanın bizi nasıl sınırladığını rahatlıkla görebilirsiniz.
Sadece zincire bakarak doğru hadislerin %90 oranında tespit ettiğimizi varsayalım. Kuran metinleriyle karşılaştırdığımızda da %90 oranında başarılı olduğumuzu varsayarsak, sistemin toplam güvenilirliği R= 0.9*0.9= 0.81 olur. Burda çok yüksek oranlar vermeme ve iki şartı da karşılamasın rağmen hala Hz. Muhammed'in sözü olup olmayacağını bilemeyeceğimiz ortadadır. Bütün bu kısıtlamalara ek olarak %81 oranında doğruluk sağlanıyor. Yani bu kaba hesap, Peygamberimizin sözü olmayıp Kuran'la uyumlu olduğu için doğru kabul edilen sözleri de kapsamasına rağmen %19 hata veriyor. Niyeti ne kadar iyi olursa olsun, bunu yapanların nasıl bir sorumluluk altına girdiklerini görmeleri önemlidir. Kaldı ki aynı şekilde Hz. Muhammed'den gelip de bizim doğruluğunu kavrayamadığımız için ihmal ettiğimiz sözler de olabilir. Bu durumda hadisler dinin kaynağı kabul ediliyorsa, ikinci bir potansiyel günah söz konusudur.
Bunun yanında bu anlayış ufak bir problemi daha beraberinde getiriyor. İnsanlar, çevreleri, sosyoekonomik statüleri, kişisel deneyimleri vb. parametrelerini hiçbir zaman tam anlamıyla ortaya koyamayacağımız (koysak da sonucunu hesaplayamayacağımız) bir fonksiyon sonucu herşeyi değişik yorumlar. Kuran'ın üstünde muhkem ve müteşabih ayetlerin bütününü kapsayacak şekilde mutabakata ulaşılamayacağı bellidir. Bu durumda yıllar önce Buhari'nin ve diğer 'alimlerin' yaptığı gibi insanların kutsal sayacağı (ve doğru olsa bile Hz. Muhammed'den geldiğine -yukarıda açıkladığım sebepten dolayı- asla emin olamayağımız sözlerdir) bir bilgi bireylerin yaradılışı gereği 'kusurlu' süzgecinden geçerek yine inanç sisteminde yerini alacak. Bir iki yüzyıl sonra -belki daha da kısa bir zamanda- tekrar gerçek dışı olma riskini kişisel olarak üstlerine almaları, bu elemeyi yapacak olanları bağlar. Ancak yine yanlış bir eleme yapılması halinde, ki yukarıdaki faktörleri göz önüne aldığınızda oldukça muhtemeldir, Allah hakkında bilmediğimizi söyleyen insanlar kategorisine gireceğimiz ortadadır. Bu da Allah'ın haram saydığı birkaç şeyden biridir (7/33). Şu an hadisleri savunanların da rahatlıkla "bu hadis akla ve Kuran'a uygun değil" deyip kenara attığı hadislerin, geçtiğimiz yüzyıllar boyu insanların hayatını nasıl etkilediğini (bazılarınınkini zindana çevirdiğini) düşünürseniz, bunun nasıl bir sorumluluk olduğu daha iyi anlaşılır.
İkinci önemli nokta da Mustafa Bey'in 'bilgi boşluğu' olarak değerlendirdiği kavram. Şahsen Kuran'ı okuduğumda, lise öğrenimim ve televizyondan gördüklerim dışında o çağa ait hiçbir şey bilmiyordum. Kuran'ı okurken sürekli not alırdım ve yorumlanması gereken, kişisel olarak bana ilginç gelen veya tam olarak anlayamadığım noktalara dair uzunca bir listem vardı. Mustafa Bey'in yazısını okuyunca hemen o listeye baktım ve bu söylediği ayetlere dair tek birşey bile göremedim. Tabi ki bu benim kişisel algımdan kaynaklanıyor olabilir, ancak bu argümanın sınırlaması kişisel tecrübem değil. Mustafa Bey'in örnek verdiği Nur suresini okursanız, 2 ve 3. ayetin zina eden kadın ve erkekleri, 4-10. ayet arasında da erkeğin eşinden şüphelendiği durumda iki tarafın da yapacakları sıralanmıştır. Bunun hemen ardından da Mustafa Bey'in örnek verdiği ayetlerle olayın anlatımı gelir, bu ayetleri anlamak için hiçbir hadise veya tarihi kaynağa ihtiyacınız olmadığı açık. Kimin kim hakkında iftirada bulunduğunu öğrenemeyebilirsiniz ama verilen mesajı anlamamak mümkün değil. Diğer örnek verilen ayetler için de aynısı geçerli, tarihi bir olayı her boyutuyla anlayamayabilirsiniz ancak o olaydan çıkarılması gereken ders ve size verilen mesaj apaçıktır. Zaten Kuran bir tarih kitabı değil, tüm zamanlar ve insanlar için Allah'ın verdiği evrensel bir mesajdır. Anlatılan hikayeden alınacak ders önemlidir, eğer detayını merak ediyorsanız tarih veya hadis kitaplarından yararlanmak sizin elinizdedir. Ama bunların doğruluğuna, hiçbir insanın objektif olamayacağını bilerek, şüpheyle yaklaşmakta fayda olduğunu düşünüyorum, özellikle de bu kadar uzak bir zaman söz konusu olunca. Örnek vermek gerekirse Hz. Muhammed'in, ihanetleri sonucu, bir Yahudi kabilesinin(Kureyza) erkeklerini toptan ortadan kaldırdığı iddası ve gördüğüm kadarıyla yaygın bir şekilde kabul ediliyor. Kendi adıma gerçekliğinden her zaman büyük şüphe içinde olacağım, Ibn Ishaq tarafından aktarılan bir olay.
Mustafa Bey son olarak da ayetlerin hadis ve sünnetten bağımsız değerlendirilmesinde, ayetlerin tek başına kullanılması tehlikesine dikkat çekmiş ve bunun 'sadece Kuran' yaklaşımının problemi olduğunu söylemiş. Kuran ayetlerini surenin anlam bütünlüğünü hiçe sayarak metinin içinden çıkarmak ve kendi amaçlarına göre yorumlamak her dönem sorun olmuştur ve olacaktır. Dini kaynakları inceleyen herkesin kafasında bir Allah portresi vardır ve aslında bütün uğraşımız O'nun temel olarak nasıl bir insan olmamız istediğini bulmaktır. Siz Kuran'ın yanında başka bir külliyatı da destek olarak kullanmanız, Allah'ın verdiği ana mesajın algılanmasında daha fazla çeşitlilik yaratır. Dolayısıyla bu sorun başka kaynakların yardımıyla azaltılamaz, aksine artar. Sadece Kuran anlayışıyla bu sorunun azalacağına inancım tam olsa da, yok olacağını düşünmek de fazlasıyla iyimserlik olur. Sanırım bunu da bahsedilen 'çoğulculuk' ve inançlara saygı bağlamında değerlendirmek gerekir.
Yazan: Halo Tarih: May 5, 2006 11:37 AM
Sn Akyol
Hadis konusunda ki görüşlerinize katılıyorum olayı çok iyi tahlil etmişsiniz. Ben ce bu konuda da Samimiyet ve rıza-i ilahi duygusu her işte olduğu gibi burada anahtar rolunü üstlenecek.
Bir diğer husus ise makalenizde ehli kitabın durumu ile ilgili söyledikleriniz ise tartışmaya açık ve bazı görüşlerinize katılmıyorum.Müsait olmadığım için bu konuyu detaylandıramıorum fakat belki bazı arkadaşlar bu konu üzerinde konuşabilir
Saygılar
Yazan: earthquake Tarih: May 5, 2006 04:17 PM
Mustafa Bey,
Yazdıklarınıza katılıyorum.Hadislerin, Kur'an'ın ve Hz.Peygamber'in anlaşılması için ne kadar elzem olduğunu çok iyi tahlil etmişsiniz. Ellerinize sağlık.Çoğulculuk görüşünüze katılmakla beraber hadislerin ve sünnetin külliyen reddedilmesinin İslam'ın içini boşaltacağına dair görüşümü de tekrarlamak istiyorum.Ve bu konuda kendi bloguma yazdığım yazıya yorum gönderen Ceyhun adlı arkadaşın sözlerini alıntılamak istiyorum:
Ceyhun Bey'in tüm söylediklerine katılıyor ve ifrat ve tefrite kaçmadan, tüm Müslümanların gerekli ayıklamayı yapıp İslam geleneğine sahip çıkmalarının elzem olduğunu belirtmek istiyorum.
Herhalukarda ayrı ayrı düşüncelere sahip olsam da İki şehadeti dili ile söyleyip kalbi ile iman eden tüm Müslümanlar benim kardeşim canım ciğerimdir, başımın üzerinde yerleri vardır.Bunu da hassaten belirteyim istedim.
Saygılarımla..
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 5, 2006 06:10 PM
Sayın Akyol
Geçen gün Taha Bey in değerli yazısı ve sizin bu yazınız; benim şahsi görüşlerim gereğince islam milletlerinin bugün,yarın ve bütün zamanlarda fikirlerde ve inançlarda ki yapması gereken dönüşüm ve değişime bir kapı aralamıştır.Sosyalbilimci vazifenizi o kadar iyi yapıyorsunuz ki.Keşke bir yazar grubu dışında maddi gücü olan birileri bu işlere önayak olsa da imam hatip davaları ve başörtüsü yerine aydın insanlar bunları günışığına kavuşturmak için birşeyler yapsa.
Yukarda ki yorumlara ve sizin yazınıza belki bir katkım olur diye eklentiler yapmak isterim acizane.
3/79- Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten, sonra insanlara: "Allah'ı bırakıp bana kulluk edin" deme (hakkı ve yetki)si yoktur. Fakat o, "Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitaba göre Rabbaniler olunuz” (deme görevindedir.)
3/86- Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak olduğuna şahid oldukları halde, imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez.
3/105- Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır
3/144- Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan önce nice elçiler gelip-geçmiştir. Şimdi o ölürse ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz? İki topuğu üzerinde gerisin geri dönen kimse, Allah'a kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında ödüllendirecektir.
Yazınıza katkım olacak nokta belki de şudur.Allah Kur an ı ilelebet koruyacağını bildirir.Başka şeyleri değil.Hristiyanlığı bugünkü haline getiren yanlış aktarımlardır.Bu yanlış aktarımlarda gücü elinde bulunduranların din adamlarını yönlendirerek yapmış oldukları dinde ki değişikliklerdir.Ya da münafık din adamlarının kendi yararları için yaptıkları yorumlardır.Haricilik,sunnilik ve şiilik de bence aynı metodla oluşmuş toplumsal hizipleşme ve menfaat çatışmaları ürünüdür.
Matbaayı katipler işsiz kalır diye Osmanlı ya sokmayan zihniyetin bize aktarımlarını islam olarak algılamak,şu an yaşanan imam hatip ve başörtüsü çıkmazlarını ne derece haklı çıkarmaktadır,bizi ne kadar geri bırakmaktadır.
Hoşgörü güzel bir olgu.Elbette hoşgörmeliyiz.İslama hizmet amacıyla yapılan iyiniyetli herşeyi değerlendirecek olan Allah tır.Allah onlardan razı olsun.
Ancak ben kızgınım.Halimize,avuntularımıza,inançlarımızı şüphe ve korkuların yönlendirmesine.
Kuran tek doğrudur.Kuran ın yetersiz kalabileceği ve bu durumlarda diğer kaynaklara başvurmamız gereği bizim ilmimizin eksikliğidir.
3/7- Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez
Bugün ihtiyacımız olan bu ayetin gereğini yerine getirmektir.Ben iki yabancı dil biliyorum.37 yaşındayım.Neden Kuran arapçasını öğrenmedim diye hayıflanıyorum.Ama bana büyüklerim demişti ki Kur an ı biz anlayamayız.O yüzden sadece dini kitaplar okuyun.
Şimdi Kuran mealini okudukça şu hayat tecrübemin ışığında hergün aydınlanıyorum.Hayatın kirli yüzünü gördükçe ayetlerin zaten bunlara ışık tuttuğunu görüyorum.
Saygılarımla
Yazan: salih Tarih: May 5, 2006 06:33 PM
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız." (Ali İmran, 64)
Dikkat edilirse ayet Kitap Ehli'ni (Yahudi ve Hıristiyanları) Müslüman olmaya değil, sadece Allah'ın varlığını ve birliğini kabul edip bu temel üzerine Müslümanlarla uzlaşmaya çağırmaktadır. (Buradan hareketle, bir insanın kurtuluşu için Kur'an'a tabiyetinin zorunlu olmadığı sonucu çıkarılabilir. Nitekim bir ayette farklı dinler içinde her kim "Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa" kurtuluşa ereceği bildirilmekte [Bakara, 62]; bir diğer ayette ise "İncil sahipleri Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler" denmektedir. [Maide, 47] Kur'an'ın Hıristiyanları terk etmeye çağırdığı şey, İncil değil, Teslis [Üçleme] doktrinidir.*)
sayın Akyol bu konuyla ilgili yukarıdaki alıntı yaptığım yorumunuz bence büyük bir hata içeriyor. Allahın yahudi ve hristyanları müslüman olmaya çağırmadığını söylemişiniz. şunu iyi bilmeniz gerkiyor ki eğer bir Peygamber geldiyse o zaman ki diğer kitapların ve dinin hükümleri ortadan kalkar ve o gelen din üzerine insaların iman etmesi gerekir. zaten Kuranda da Allah katında tek din islamdır. ayeti kelimesiyle bu gerçek belirtilmiştir. İncil ve Tevrat bozunmaya uğratılmıştır ve müslümanlarda şimdiki incil ve tevrata iman etmezler ilk geldiği zamanki tahrif olmamış incil ve tevrata iman ederler. hem bazılarının dediği gibi La İlahe İlllah demenin yetmeyeceği açıktır tek din islam olduğu için Hz Muhammede de inanmak gerekmektedir. Bu imanın esasıdır. tek yolun islam olduğu bütün islam alimleri tarafından bildirilmiştir. zaten eğer diğer dinlerinde hükmü devam etsydi Hz Muhammed yeni bir din getirmez diğer dinin örneğin Hristyanlığın tebliğini yapardı. tekrardan yazıyrum İslam dininin gelmesiyle diğer dinlerin hükmü kalkmıştır. bunu dahi bilemeyen Müslümanların olması bu ülkede şaşılacak birşey. Kaldı ki burada hedeflenen şudur ; diyalog alatmacasıyla Papalığın organize ettiği birşeydir bu hemde Vatikan kayıtlarında ortadoğuyu hristyanlaştırmanın diyalog ile olacağı yazlıdır daha birçok madde de var , burada insanlara telkin eddilen hristyanlık , yahudilik ve islamiyetin üç ilahi din olduğu ki bu doğrudur Allah hristyanlığı ve yahudiliği göndermiştir ama şu anda hükümleri kalmamıştır ancak yutturulmak istenen ise Hristyanlık ve musevilik dinlerinden hangiine inanılırsa inanılsın bunlarında insanalrı cennete götüreceği yalanıdır. o zaman müslüman gençler yahu bunlarda bizi doğru yola iletecekler o zman ne gerek var müslüman kalmaya hem islamın emirlerini yapmak zor diğer dinlere göre diyecekler ve bu yolla dinleri değişmiş olacak
sevgili dostlar dikkatli olmalı...
Yazan: müritsoy Tarih: May 5, 2006 07:31 PM
"Müritsoy" bey,
Allah'ın rahmetini sınırlamak sizin elinizde mi?
Ben şirk koşmayan Ehli Kitab'ın da kurtuluş bulabileceğini Kuran ayetlerine dayanarak belirttim. Ayetin tefsiri konusunda farklı fikirleriniz varsa belirtin. Ama sahip olduğunuz siyasi görüşlere (Vatikan komplosu vs.) göre İslam ilahiyatını yorumlayamayız.
İslam'ın son hak din olduğu kesin bir gerçektir. Ancak başka dinlerde bulunan insanların hiç bir şekilde kurtuluş şansına sahip olmadığı fikrine ben Kuran'dan dayanak bulamıyorum. Aksine, Kuran'da diğer yönde mesaj görüyorum.
"Allah katında tek din islamdır" ayetindeki "İslam"ın ise, "teslim olmak" anlamında olarak anlaşılması, dolayısıyla tevhide iman eden herkesi kapsaması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Mustafa Akyol
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 5, 2006 10:55 PM
Geleneksel olarak sahih kabul edilen bazı hadislerin "rahatsız edici" olması sebebiyle, uydurma kabul edilmesi şu soruyu aklıma getirdi:
Acaba şimdiki kuran ayetlerinin ne kadarı hadis olsaydı "rahatsız edici" bulunacaktı?
Acaba dini yontuyor muyuz?
Yazan: VolkanS Tarih: May 5, 2006 11:00 PM
Mustafa bey,
Guzel bir yaziydi. Sorunu ya da sorunlari guzel ozetlemissiniz.
Her iki yazida da (ilk makale, arti son cevapta) soylenene:
katilmamak mumkun degil --en azindan ilk bakista...
Yani, 'en dogrusunu kullar bilir' diyemeyecegimiz asikar; 'en dogrusunu kullar bilmez' demek daha dogru...
Bu da bizi guzel bir felsefi acmaza goturur: Kullar 'En doğrusunu Allah bilir' de diyemez.. cunku en dogrusunu kullar bilmez..
:-)
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: May 6, 2006 07:46 AM
...Ancak başka dinlerde bulunan insanların hiç bir şekilde kurtuluş şansına sahip olmadığı fikrine ben Kuran'dan dayanak bulamıyorum. sayın Akyoldan bu alıntıyı yaptım.
zaten biz demiyoruz ki başka dinlerde bulunanların hiç kurtuluşu olmadığını , bizim söylediğimiz kuruluşa erişilmek isteniyora islam ile şereflenmeleri gerekir. tekrardan yazıyorum bu iyi bilinen fıkhi bir mevzudur eğer bir peygamber yeni bir din getiriyorsa diğer dinlerin hükmü sona ermektedir.
Yazan: müritsoy Tarih: May 6, 2006 06:30 PM
Müzmin bey, bence kullar en doğrusunu Allah'in bildiğini bilebilir, çünkü bunu Allah bildirmektedir, Kuran'da.
Saygilar,
M.A.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 6, 2006 11:55 PM
Değerli arkadaşlar,
Bu çok ama çok önemli konuda nihai sonuca varmamış biri olarak kelam sarfetmemin uygun olmadığı kanaatiyle ve biraz da yoğunluktan sustum.
daha sonra ayrıntılı yazacağım ama önce özellikle de son bir kaç yazıdaki havaya genel bir eleştiride bulunacağım.
Hadis konusu, bir uzmanlık meselesidir. Bildiğiniz gibi, İlahiyatçılar bile hadis, tefsir, kelam, felsefe, fıkıh vs uzmanı diye ayrılır. Hadis konusunda dünya çapında otorite diyebileceğim ve iki farklı ekolü temsil ettiğini düşündüğüm yerli iki dev isim:Prof:Mehmet Said Hatiboğlu ve Prof:İbrahim Canan...
tabi Tayyip Okiç, Talat Koçyiğit, Hayri Kırbaşoğlu vs de hemen aklıma ilk gelenler...
dışarıdan ise, Fazlurrahman ve Muhammed Ebu Zehra'yı iki farklı ekolün zirvesi olarak sayabilirim. Goldhizer ve Ebu Reyye gibi sakat bakışlı yazarlar da başka bir yaklaşımın temsilcileridir.
Bu tabii ki, konunun uzmanı biz değilsek konuşmayalım demek değil. Ben de bu konunun uzmanı olmamama rağmen, ama haddimi de bilmeye çalışarak, bu hayati konudaki yaklaşımımı özet olarak vereceğim.
Ancak önce bir beylik laf ederek konuya gireyim: Konu hadis ya da değil, ne olursa olsun “Allah’ı ağır ceza hakimi” olarak gören anlayışın dışına çıkmamız gerekiyor. Bu, kanımca bizlerin meseleye yaklaşımındaki en büyük sakatlığı oluşturuyor.
İkinci olarak, çoğulculuğa ben de Sayın Mustafa Akyol gibi taraftar olmakla birlikte, bu ve bunun gibi çok netameli konularda çoğulculuğun kabul edilemeyeceğini, bu hususta fıkhi ifadesiyle “icma”, moderen ifadesiyle de “consensus”un zorunlu olduğunu düşünüyorum.
Neden mi?çünkü İslam dünyasının bu yürek yakan parçalanmaşlığının gerisinde sosyo ekonomik nedenlerle birlikte en başta bu binbir çeşit dini duygu ve düşünce anlayışının kaynaklandığı aşikar da ondan!
Ne demek istiyorum: Bugünkü problemler bugün ortaya çıkmadı. Asırlara dayanıyor. Asırlar öncesinin siyasal ve iktisadi ve kabileci ihtirasları ve kimi zaman da beşeri gerçeklerin dinin özünden sapmalara yol açması ve bu süreçte zuhur eden yüzlerce farklı, Allah, Kur’an, Peygamber ve dünya hayatı anlayışları, zihinsel donmuşluk, hanedan veya kavmiyet besleyen ideolojiler, anlatılan binlerce uydurma hikaye, aktarılan yüzlerce israiliyyat ve uydurulan binlerce hadis…sonuç ortada…perişan bir durumdayız…
Şimdiye kadar, bir yandan oryantalistler bir yandan da emperyal güçler ve yerli işbirlikçilerinin en ufak bir hatayı Müslümanları hırpalamak ve İslamı tarihin karanlık dehlizlerine gömme çabaları nedeniyle Müslüman aydın ve alimler geleneğe mutlak manada sahip çıkmak zorunluluğunu hissetmişlerdir. Bu kaygı onların hem eserlerine ve söylemlerine hem de uygulamalarına yansımıştır. Sizi öldürmek üzere gözü dönmüş bir şekilde baltayla üstünüze gelen birine kravatınızı yanlış bağladığınızı, aslında sizin de bazı yorumlarınızda haksız olduğunuzu söylemezsiniz.
Aynı zamanda, meselenin esasının çok uzağında bulunan insanların derinlemesine bu işlere girişmeyeceği düşünülürse sağda solda duyduklarıyla zihinsel çöküş yaşayacakları da aşikardır ve yaşanmıştır.
Ama bu konuların da konuşulduğu işte ortada.
Bediüzzaman’ın anlattığı önemli bir husus var: Vehb bin Münebbih ve Kab’ul Ahbar gibi Yahudi alimlerin İslam’a girişiyle birlikte onların anlattığı İsrailiyyat da “İslama girmiştir” .Yani Müslümanların bilgi dünyasına aktarılmıştır. bu çok önemli bir tespit. İlk dönem bu ünlü alimler ve Kitap ehliyle münasebetler bugün hadis diye bildiğimiz birçok sözün israiliyyat kökenlerine işaret etmektedir.
Bunlar bir kıssa ve “latif” hikaye olarak dinlenebilir ve hisse çıkarılabilir. Bunların tespiti ve statüsü meselenin önemli bir boyutunu teşkil etmektedir.
İkincisi, ilk dönem Müslümanların yaşadığı üzücü olaylar ve savaşlar sırasında ve daha sonra meydana gelen iktidar mücadeleleri sonucunda çok sayıda hadis uydurulmuştur. Esasen bunlar da aşağı yukarı tahmin edilebilir niteliktedir. Bunlar da ayıklanmalıdır.
Emevi ve Abbasi döneminde uydurulan ve özellikle egemen rejimin çıkarına münafıkça geliştirilen kader gibi konularda uydurulan hadisler de bellidir ve ayıklanabilir.
Çok genel verdiğim bu hadis uydurmaları yanında, “beyaz horoz bulunmayan eve melek girmez” falan şeklinde muhtemelen bir horoz tüccarının uydurduğu/uydurttuğu hadisler gibi de çok sayıda ticari hadisler ve Yahudi-münafık-mecusi gibi İslam düşmanı unsurların uydurduğu binlerce akıl ve Kur’an dışı hadis de ellerimizin altındadır.
Bunlar hadis literatürünü savunanların karşı karşıya olduğu gerçekler. Bu konu istenirse bir kitap hacminde detaylandırılabilir. Kısa geçiyorum.
Başka bir nokta da şudur: Bir söz kime, nerde, ne zaman söylenmiş? Bu söylenen şeyin, her durumda niteliğini değiştirebilir. Mesela, ameliyatlı birisine doktor su içmesinin yasak (haram) olduğunu söyler. Bunu kalkıp genelleştirdiğimizde hataya düşeriz. Kanımca Müslümanların çok ama çok büyük bir hatası da budur: bazen Hz. Peygamber’in bir kişiye söylediği sözden genel bir hüküm çıkarmak. Nitekim başkasına da başka bir tavsiyede bulunmuştur. Bunu siz de yaparsınız. Bir kişinin durumuna uygun öğütte bulunabilirsiniz. Çok ders çalışan bir çocuğa biraz da oynamasını, sokağa çıkmasını öğütlerken, sürekli sokaklarda gezen ötekine ders çalışmasını salık verirsiniz….
Dolayısıyla
1-İsrailiyyat
2-Toplumsal ve siyasal içerikli uydurma hadisler
3-ticari nitelikte uydurma hadisler
4-Hanedan merkezli uydurma hadisler
5-Çeşitli nedenlerle anlam kaymasına uğrayan hadisler
6-Çeşitli nedenlerle yanlış ya da eksik aktarılan ya da aktarılagelen hadisler
7-Tekil amaçlı hadisler
Şeklinde çok genel bir yaklaşım sergileyebiliriz diye düşünüyorum.
Demek ki çok büyük bir sorunla karşı karşıyayız.
Kur’ana perde edilmiş, hatta Allah Resulü’nü yanlış tanıtan, dinin ve dünyanın çarpık anlaşılmasına neden olan, geçmişte ve bugün yaşadığımız sorunların kirli kaynağı bir bilmem kaç asırlık MÜNAFIK KOMPLOSUNUN yükünü sırtımızda taşıyoruz. Müslümanlar bu nedenle çarpık bir hayata mahkum edilirken, bunları okuyan ve kurnazca okutulanlar da ateizme ve dinsizliğe kayıyorlar. Bunun vebali çok büyük.
Artık bu Goldhizer, Keatani gibi oryantalistlere, ilhan arsel, turan dursun gibi onlardan beter din düşmanlarına koz veren, Müslümanların kainat kitabı kanunlarına aykırı yaşamalarına ve hurafelere garkolmalarına sebebiyet veren bu hususlardan kurtulamazsak bu sürüp gidecek.
Peki hadisi toptan reddedenlere ne demeli? Gerekçe yukarıda saydığım hususlar el hak doğru. Ama bu, hiç hadis yoktur demek anlamına gelir mi?
“İlim müminin yitiğidir. Nerede bulursa alır” sözünü niye hadis diye kabul etmeyeyim?
“El adlü esasül mülk” diyen, “Bir milletin efendisi ona hizmet edendir” diyen, “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır”, “Kişiye şer olarak mümin kardeşi hakkında kötü düşünmesi yeter” diyen, “Ben mekarimi ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen, “İnsanlara merhamet etmeyena Allah merhamet etmez” diyen, “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur” diyen, “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz”, “bu günü yarına eşit olan bizden değildir” diyen, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen, “Acemlerin büyüklerine yaptığı gibi siz de bana ayağa kalkmayınız”, “Mümin bir delikten iki defa sokulmaz” diyen O Muhteşem Zat’a bu sözlerinden dolayı neden dua etmeyeyim ve hangi hakla bu güzel sözleri O’na yakıştırmamayım? Yoksa siz bu sözler O’na ait değil mi diyorsunuz?
Demek ki öyle kolayca hadisleri inkar etme gibi bir lükse sahip olmadığımız gibi, , çok büyük bir mahrumiyete duçar olma tehlikesi de var demektir.
Allah Resulü’nün, muhteşem hayatından ve konuşmalarından hiçbir sözün aktarılmadığını düşünmek de zaten akılla bağdaşmaz.
Hele Araplar gibi “yaşananı aktarma” geleneğinin çok güçlü olduğu bir toplumun eski geleneklerinden güzel olanları bile devam ettirdiği düşünülürse bunun ne kadar mümkün olduğu hemen anlaşılır. Bu manada Ezan da bir Allah Resulü uygulamasıdır, kurban da namaz da. Çünkü bu aktarımın bizatihi kendisi delildir. Öyle olmadığını göstermek için aksini ispatlamamız gerekir.
Buhari ve diğer hadis kitaplarının sahihliği meselesi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Birkaç asır sonra yapılan hummalı toplama faaliyeti bir hadis aşkının takdirine layıktır ama kutsallık makamına çıkartılması ise son derece yanlış olmuştur. Diğer taraftan, Geçmiş insanların bugünün kıstaslarıyla düşünemeyeceği, bugünkü eleştiri ve şüphecilik düzeyinde olmamaları gayet makul karşılanmalıdır.
Üstelik hadis olsa da olmasa da güzel ve anlamlı bir sözden yararlanmamak da aptalca olur.
Hatta kadim dinlere ilişkin anlatılardan da akla ve Kur’ana uygunluğu ölçüsünde istifade edilmelidir. Değil ki, hadis olma ihtimali çok yüksek sözlerden istifade edilmesin?
Kur’an’ın tek başına anlaşılması meselesi ise:Bu da ayrı bir garabet!bunun arkasında yatan münafık oyunlarını sevgili arkadaşlarımın görmesini temenni ediyorum.
Kardeşlerim, Kur’an öyle yekpare bir “kitap” değil ki? İçinde farklı kategoriler var: Mesela, semavi dinlere açık ya da zımni göndermeler yapıyor. Şimdi siz bu Kitabı Mukaddes’i ve Ehlikitabın (özellikle de o dönem Arap yarımadası Yahudi ve Nasranilerinin) söylemlerini bilmeden nasıl yorumlayacaksınız?
Mesela Turan Dursun’un usta bir manevrayla çarpıttığı “nace” dişi koyun meselesini anlamak için Davut, Urya, karısı ve israiliyyat üfürüğü ile birlikte Sad Suresi 20-22’ye ilişkin gerçek yorumları bilmek durumundasınız.
Zıhar olayını, Hicab olayını, Abese suresininin inişini (“ama” şahısla arada geçen olayı), Kur’an’ın Velid bin Muğire’ye kızışını (“nasıl da ölçtü biçti…”), Yahudi alimlerin neler sorduklarını ve bu sorulara Kur’an’ın nasıl cevap verdiğini, “kurtulmalık akçesiyle” ilgili Kur’an’ın eleştirisini, Tebük seferindeki hususları ve Tevbe suresini, Hendek yani Ahzab savaşına ilişkin ayrıntıları bilmeden “Ahzab suresini”, Muvafakat-ı Ömer’i, kölelerin durumu ile ilgili gelişmeleri, münafıklarla ilgili inen ayetlerin gerekçelerini, İbni Übey İbnü Selül’ün cenazesinin kılınmasına ilişkin müdahaleyi vs bu hadisler olmadan anlamak mümkün değildir. Kısaca Esbabı Nüzül (ayetlerin iniş sebepleri) ve hatta vürud-u nuzül (ayetlerin iniş ortamı) bilmeden yola çıkmak yolda kalmak demektir.
Eğer hadis meselesinde eleştiri; hadisin statüsüne ilişkin ise bu konu tamamen farklıdır. Hadisten yola çıkarak, evrensel ve değişmez hükümler çıkarılabileceğini her durumda söylemek, uydurma hadislerin varlığı bir yana akılla ve toplumsal değişim dinamiğiyle çelişmektir. Nitekim, İmamı Azam Ebu Hanife’nin “Ene estahsinü” (“ben bunda güzellik buldum”) hükmünde ifadesini bulan “istihsan” aydınlığı bu konunun sınırlarını taşıp, toplumu düzenleyecek hükümlere ilişkin, henüz Müslüman dünyanın hazır olmadığı bir içtihad yolunun kapısını aralamaktadır.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 7, 2006 04:11 AM
Mustafa bey,
Kuran'da bu bilginin var olduguna dair bir suphe yok. Dolayisi ile, "Kuran'da 'En dogrusunu Allah bilir' emredilir" diyebiliriz. Bunda hic bir sorun yok.
'En dogrusunu Allah bilir' onermesini kabul de edebiliriz, fakat, mesele de bu kabulden sonra basliyor.
Bu kabulden sonra, bir bireyin 'En dogrusunu Allah bilir' onermesini dile getirmesi malul olur.
Sebebi de, tarifi geregi, kullarin en dogruyu bilmesinin artik imkansizligidir...
En dogruyu bilemeyen biz kullarin, 'En dogrusunu Allah bilir' demeleri, onermeleri, kendi icinde tutarsiz olmaz mi?
:-)
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: May 7, 2006 10:31 AM
Mustafa Bey’in yazısını diğer yazıları gibi ilgili ile okuduğumu söyleyerek başlayayım. Gerçekten yazılarından çok istifade ediyorum. Düşünce ufkumda yeni pencereler açıyor.
Fakat yazıdaki her görüşe katıldığımı söyleyemem.
“Din kaynağı ne?” olduğu sorusu oldukça önemli bir sorudur. Bu soruyu tersinden de sorabiliriz: “Hadisler dinin kaynağı olabilir mi?”
Bu sorunun cevabı bence olumsuz olacaktır. Hadisler tarihin kaynağı olabilir. İnsanlar hadislere bakarak bazı olaylar hakkında daha açıklayıcı bilgilere ulaşabilirler. Fakat bunlar dinin kaynağı olamaz. Dinin kaynağı Kuran’dır. Dini hükümler de bu kaynağa göre ortaya konur. Hadislerden yola çıkarak da dine yeni hükümler ilave edilemez.
Kuran’da Kuran ve hükümler nasıl açıklanıyor. Ayetlerde bu konu nasıl anlatılıyor bunları dikkatle okumak gerekli diye düşünüyorum.
Yukarıdaki yazıda sayın Akyol Kuran’ın anlaşılmasıyla ilgili bazı örnekler vermiş.
Bu örneklerde dikkat edilecek nokta, bir hüküm çıkartılmamasıdır.
Sadece bu örneklerdeki ayetlerde bazı olaylar anlatılmaktadır. Hadislerde ise bu olaylar hakkında daha detaylı bilgiler bulunabilir. Ama bunlar dine yeni hüküm ve uygulamalar getirmez.
Bir örnek vermek gerekirse, Kuran’da Eyüp peygamber ile ilgili bir kıssa vardır. Burada Hz. Eyüp’ün hayatıyla ilgili az ama yeterli detaylar vardır. Bu kıssa okunduğunda sabırla ilgili ibret dersleri insanlar çıkartmaktadır.
Hadislerde ise bu konuyla ilgili daha fazla detaylar içeren anlatımlar olabilir. Buradaki sorulması gereken soru, bu detaylara din adına ihtiyaç var mıdır? Yada bu detaylardan yola çıkarak yeni hükümler konabilir mi?
Bu detaylara dinin kaynağı olarak bence ihtiyaç yoktur. Yani bu detaylardan yola çıkarak yeni hükümler çıkartılamaz. Ama insanlar tarihsel konuları öğrenmek, peygamberimizin hayatı hakkında bilgiler edinmek için hadisleri inceleyip araştırabilir. Tümüyle terk edelim yaklaşımı yanlıştır. Fakat din ile tarihin kaynağını birbirinden ayırmak bence bu noktada önemlidir.
Sayın Akyol’un yazısında dinin kaynağının Kuran olmasın yeterli olamayacağı ve hadislere de ihtiyaç olduğuna dair getirdiği örnekler arasında namazın nasıl kılınacağı sorusu vardı. Herhalde Kuran’a dayalı İslam anlayışında getirilen eleştirilerde konunun kilitlendiği yada öyle zannedildiği nokta da burası. Çünkü diğer tüm ibadetlerle ilgili ( Abdest, hac, zekata vs.) detaylı bilgiler Kuran’da mevcuttur.
Bence Kuran’da anlatılanla bu konuyu kavramaya çalışmak ve ondan anlatılan neyse ibadetin o olduğunu kabul etmek burada kilit nokta olacak. Yani kafamızda bir namaz kavramı oluşturup bunu Kuran’da aramak yerine, Kuran’da nasıl namaz anlatılmış ona bakmak lazım.
Selamlar.
Yazan: Ella Tarih: May 7, 2006 06:49 PM
Değerli arkadaşlar,
Bu çok ama çok önemli konuda nihai sonuca varmamış biri olarak kelam sarfetmemin uygun olmadığı kanaatiyle ve biraz da yoğunluktan sustum. daha sonra ayrıntılı yazacağım ama önce özellikle de son bir kaç yazıdaki havaya genel bir eleştiride bulunacağım.
Hadis konusu, bir uzmanlık meselesidir. Bildiğiniz gibi, İlahiyatçılar bile hadis, tefsir, kelam, felsefe, fıkıh vs uzmanı diye ayrılır. Hadis konusunda dünya çapında otorite diyebileceğim ve iki farklı ekolü temsil ettiğini düşündüğüm yerli iki dev isim:Prof:Mehmet Said Hatiboğlu ve Prof:İbrahim Canan...
tabi Tayyip Okiç, Talat Koçyiğit, Hayri Kırbaşoğlu vs de hemen aklıma ilk gelenler...
dışarıdan ise, Fazlurrahman ve Muhammed Ebu Zehra'yı iki farklı ekolün zirvesi olarak sayabilirim. Goldhizer ve Ebu Reyye gibi sakat bakışlı yazarlar da başka bir yaklaşımın temsilcileridir.
Bu tabii ki, konunun uzmanı biz değilsek konuşmayalım demek değil. Ben de bu konunun uzmanı olmamama rağmen, ama haddimi de bilmeye çalışarak, bu hayati konudaki yaklaşımımı özet olarak vereceğim.
Ancak önce bir beylik laf ederek konuya gireyim: Konu hadis ya da değil, ne olursa olsun “Allah’ı ağır ceza hakimi” olarak gören anlayışın dışına çıkmamız gerekiyor. Bu, kanımca bizlerin meseleye yaklaşımındaki en büyük sakatlığı oluşturuyor.
İkinci olarak, çoğulculuğa ben de Sayın Mustafa Akyol gibi taraftar olmakla birlikte, bu ve bunun gibi çok netameli konularda çoğulculuğun kabul edilemeyeceğini, bu hususta fıkhi ifadesiyle “icma”, moderen ifadesiyle de “consensus”un zorunlu olduğunu düşünüyorum.
Neden mi?çünkü İslam dünyasının bu yürek yakan parçalanmaşlığının gerisinde sosyo ekonomik nedenlerle birlikte en başta bu binbir çeşit dini duygu ve düşünce anlayışının kaynaklandığı aşikar da ondan!
Ne demek istiyorum: Bugünkü problemler bugün ortaya çıkmadı. Asırlara dayanıyor. Asırlar öncesinin siyasal ve iktisadi ve kabileci ihtirasları ve kimi zaman da beşeri gerçeklerin dinin özünden sapmalara yol açması ve bu süreçte zuhur eden yüzlerce farklı, Allah, Kur’an, Peygamber ve dünya hayatı anlayışları, zihinsel donmuşluk, hanedan veya kavmiyet besleyen ideolojiler, anlatılan binlerce uydurma hikaye, aktarılan yüzlerce israiliyyat ve uydurulan binlerce hadis…sonuç ortada…perişan bir durumdayız…
Şimdiye kadar, bir yandan oryantalistler bir yandan da emperyal güçler ve yerli işbirlikçilerinin en ufak bir hatayı Müslümanları hırpalamak ve İslamı tarihin karanlık dehlizlerine gömme çabaları nedeniyle Müslüman aydın ve alimler geleneğe mutlak manada sahip çıkmak zorunluluğunu hissetmişlerdir. Bu kaygı onların hem eserlerine ve söylemlerine hem de uygulamalarına yansımıştır. Sizi öldürmek üzere gözü dönmüş bir şekilde baltayla üstünüze gelen birine kravatınızı yanlış bağladığınızı, aslında sizin de bazı yorumlarınızda haksız olduğunuzu söylemezsiniz.
Aynı zamanda, meselenin esasının çok uzağında bulunan insanların derinlemesine bu işlere girişmeyeceği düşünülürse sağda solda duyduklarıyla zihinsel çöküş yaşayacakları da aşikardır ve yaşanmıştır.
Ama bu konuların da konuşulduğu işte ortada.
Bediüzzaman’ın anlattığı önemli bir husus var: Vehb bin Münebbih ve Kab’ul Ahbar gibi Yahudi alimlerin İslam’a girişiyle birlikte onların anlattığı İsrailiyyat da “İslama girmiştir” .Yani Müslümanların bilgi dünyasına aktarılmıştır. bu çok önemli bir tespit. İlk dönem bu ünlü alimler ve Kitap ehliyle münasebetler bugün hadis diye bildiğimiz birçok sözün israiliyyat kökenlerine işaret etmektedir.
Bunlar bir kıssa ve “latif” hikaye olarak dinlenebilir ve hisse çıkarılabilir. Bunların tespiti ve statüsü meselenin önemli bir boyutunu teşkil etmektedir.
İkincisi, ilk dönem Müslümanların yaşadığı üzücü olaylar ve savaşlar sırasında ve daha sonra meydana gelen iktidar mücadeleleri sonucunda çok sayıda hadis uydurulmuştur. Esasen bunlar da aşağı yukarı tahmin edilebilir niteliktedir. Bunlar da ayıklanmalıdır.
Emevi ve Abbasi döneminde uydurulan ve özellikle egemen rejimin çıkarına münafıkça geliştirilen kader gibi konularda uydurulan hadisler de bellidir ve ayıklanabilir.
Çok genel verdiğim bu hadis uydurmaları yanında, “beyaz horoz bulunmayan eve melek girmez” falan şeklinde muhtemelen bir horoz tüccarının uydurduğu/uydurttuğu hadisler gibi de çok sayıda ticari hadisler ve Yahudi-münafık-mecusi gibi İslam düşmanı unsurların uydurduğu binlerce akıl ve Kur’an dışı hadis de ellerimizin altındadır.
Bunlar hadis literatürünü savunanların karşı karşıya olduğu gerçekler. Bu konu istenirse bir kitap hacminde detaylandırılabilir. Kısa geçiyorum.
Başka bir nokta da şudur: Bir söz kime, nerde, ne zaman söylenmiş? Bu söylenen şeyin, her durumda niteliğini değiştirebilir. Mesela, ameliyatlı birisine doktor su içmesinin yasak (haram) olduğunu söyler. Bunu kalkıp genelleştirdiğimizde hataya düşeriz. Kanımca Müslümanların çok ama çok büyük bir hatası da budur: bazen Hz. Peygamber’in bir kişiye söylediği sözden genel bir hüküm çıkarmak. Nitekim başkasına da başka bir tavsiyede bulunmuştur. Bunu siz de yaparsınız. Bir kişinin durumuna uygun öğütte bulunabilirsiniz. Çok ders çalışan bir çocuğa biraz da oynamasını, sokağa çıkmasını öğütlerken, sürekli sokaklarda gezen ötekine ders çalışmasını salık verirsiniz….
Dolayısıyla
1-İsrailiyyat
2-Toplumsal ve siyasal içerikli uydurma hadisler
3-ticari nitelikte uydurma hadisler
4-Hanedan merkezli uydurma hadisler
5-Çeşitli nedenlerle anlam kaymasına uğrayan hadisler
6-Çeşitli nedenlerle yanlış ya da eksik aktarılan ya da aktarılagelen hadisler
7-Tekil amaçlı hadisler
Şeklinde çok genel bir yaklaşım sergileyebiliriz diye düşünüyorum.
Demek ki çok büyük bir sorunla karşı karşıyayız.
Kur’ana perde edilmiş, hatta Allah Resulü’nü yanlış tanıtan, dinin ve dünyanın çarpık anlaşılmasına neden olan, geçmişte ve bugün yaşadığımız sorunların kirli kaynağı bir bilmem kaç asırlık MÜNAFIK KOMPLOSUNUN yükünü sırtımızda taşıyoruz. Müslümanlar bu nedenle çarpık bir hayata mahkum edilirken, bunları okuyan ve kurnazca okutulanlar da ateizme ve dinsizliğe kayıyorlar. Bunun vebali çok büyük.
Artık bu Goldhizer, Keatani gibi oryantalistlere, ilhan arsel, turan dursun gibi onlardan beter din düşmanlarına koz veren, Müslümanların kainat kitabı kanunlarına aykırı yaşamalarına ve hurafelere garkolmalarına sebebiyet veren bu hususlardan kurtulamazsak bu sürüp gidecek.
Peki hadisi toptan reddedenlere ne demeli? Gerekçe yukarıda saydığım hususlar el hak doğru. Ama bu, hiç hadis yoktur demek anlamına gelir mi?
“İlim müminin yitiğidir. Nerede bulursa alır” sözünü niye hadis diye kabul etmeyeyim?
“El adlü esasül mülk” diyen, “Bir milletin efendisi ona hizmet edendir” diyen, “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır”, “Kişiye şer olarak mümin kardeşi hakkında kötü düşünmesi yeter” diyen, “Ben mekarimi ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen, “İnsanlara merhamet etmeyena Allah merhamet etmez” diyen, “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur” diyen, “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz”, “bu günü yarına eşit olan bizden değildir” diyen, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen, “Acemlerin büyüklerine yaptığı gibi siz de bana ayağa kalkmayınız”, “Mümin bir delikten iki defa sokulmaz” diyen O Muhteşem Zat’a bu sözlerinden dolayı neden dua etmeyeyim ve hangi hakla bu güzel sözleri O’na yakıştırmamayım? Yoksa siz bu sözler O’na ait değil mi diyorsunuz?
Demek ki öyle kolayca hadisleri inkar etme gibi bir lükse sahip olmadığımız gibi, , çok büyük bir mahrumiyete duçar olma tehlikesi de var demektir.
Allah Resulü’nün, muhteşem hayatından ve konuşmalarından hiçbir sözün aktarılmadığını düşünmek de zaten akılla bağdaşmaz.
Hele Araplar gibi “yaşananı aktarma” geleneğinin çok güçlü olduğu bir toplumun eski geleneklerinden güzel olanları bile devam ettirdiği düşünülürse bunun ne kadar mümkün olduğu hemen anlaşılır. Bu manada Ezan da bir Allah Resulü uygulamasıdır, kurban da namaz da. Çünkü bu aktarımın bizatihi kendisi delildir. Öyle olmadığını göstermek için aksini ispatlamamız gerekir.
Buhari ve diğer hadis kitaplarının sahihliği meselesi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Birkaç asır sonra yapılan hummalı toplama faaliyeti bir hadis aşkının takdirine layıktır ama kutsallık makamına çıkartılması ise son derece yanlış olmuştur. Diğer taraftan, Geçmiş insanların bugünün kıstaslarıyla düşünemeyeceği, bugünkü eleştiri ve şüphecilik düzeyinde olmamaları gayet makul karşılanmalıdır.
Üstelik hadis olsa da olmasa da güzel ve anlamlı bir sözden yararlanmamak da aptalca olur.
Hatta kadim dinlere ilişkin anlatılardan da akla ve Kur’ana uygunluğu ölçüsünde istifade edilmelidir. Değil ki, hadis olma ihtimali çok yüksek sözlerden istifade edilmesin?
Kur’an’ın tek başına anlaşılması meselesi ise:Bu da ayrı bir garabet!bunun arkasında yatan münafık oyunlarını sevgili arkadaşlarımın görmesini temenni ediyorum.
Kardeşlerim, Kur’an öyle yekpare bir “kitap” değil ki? İçinde farklı kategoriler var: Mesela, semavi dinlere açık ya da zımni göndermeler yapıyor. Şimdi siz bu Kitabı Mukaddes’i ve Ehlikitabın (özellikle de o dönem Arap yarımadası Yahudi ve Nasranilerinin) söylemlerini bilmeden nasıl yorumlayacaksınız?
Mesela Turan Dursun’un usta bir manevrayla çarpıttığı “nace” dişi koyun meselesini anlamak için Davut, Urya, karısı ve israiliyyat üfürüğü ile birlikte Sad Suresi 20-22’ye ilişkin gerçek yorumları bilmek durumundasınız.
Zıhar olayını, Hicab olayını, Abese suresininin inişini (“ama” şahısla arada geçen olayı), Kur’an’ın Velid bin Muğire’ye kızışını (“nasıl da ölçtü biçti…”), Yahudi alimlerin neler sorduklarını ve bu sorulara Kur’an’ın nasıl cevap verdiğini, “kurtulmalık akçesiyle” ilgili Kur’an’ın eleştirisini, Tebük seferindeki hususları ve Tevbe suresini, Hendek yani Ahzab savaşına ilişkin ayrıntıları bilmeden “Ahzab suresini”, Muvafakat-ı Ömer’i, kölelerin durumu ile ilgili gelişmeleri, münafıklarla ilgili inen ayetlerin gerekçelerini, İbni Übey İbnü Selül’ün cenazesinin kılınmasına ilişkin müdahaleyi vs bu hadisler olmadan anlamak mümkün değildir. Kısaca Esbabı Nüzül (ayetlerin iniş sebepleri) ve hatta vürud-u nuzül (ayetlerin iniş ortamı) bilmeden yola çıkmak yolda kalmak demektir.
Eğer hadis meselesinde eleştiri; hadisin statüsüne ilişkin ise bu konu tamamen farklıdır. Hadisten yola çıkarak, evrensel ve değişmez hükümler çıkarılabileceğini her durumda söylemek, uydurma hadislerin varlığı bir yana akılla ve toplumsal değişim dinamiğiyle çelişmektir. Nitekim, İmamı Azam Ebu Hanife’nin “Ene estahsinü” (“ben bunda güzellik buldum”) hükmünde ifadesini bulan “istihsan” aydınlığı bu konunun sınırlarını taşıp, toplumu düzenleyecek hükümlere ilişkin, henüz Müslüman dünyanın hazır olmadığı bir içtihad yolunun kapısını aralamaktadır.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 7, 2006 07:05 PM
Nuri bey,
Yazilarinizi okuyorum. Ilgi sahaniza daha cok girdigini dusundugum dini konularda benden fersah fersah ilerde, bilgili, oldugunuzu da gorebiliyorum.
Hadis vb gibi konularin detaylari bugune kadar ilgi sahama hic girmedigi icin, ozellikle cahil oldugumu da pesinen soylemem lazim.
Ilgilenmeyisimin sebebi, kibir veya gurur ya da benzer baska menfi onyargilar degil; sadece, benim (kafamda) cozmek istedigim meselelerin ihtiyaci kapsaminda olmayisindandi.
Hadislerin onemi, neyin sahih neyin de uydurma oldugu gibi meseleler beni hala daha ilgilendirmiyor [o konuya kafa yoracak olanlarla gorev dagilimi yaptik ve ben baska seylerle ugrasiyorum da diyebiliriz ;-)], fakat, anladigim kadariyla, ortada, gecmisten gelen ve giderek birikmis bir tortu, kirlilik (pollution) var ve bu rahatsiz edici mertebelere erismis --ya da erismege basladi.
Olabilir.
Beni daha cok ilgilendiren, bu tortunun nicin agirlikli olarak Islam-disi kaynaklarca ve menfi amaclarla olusturuldugu kanaatine vardiginizdir?
Sizin yukarida yazdiginizi, baska bir gozle okuyunca, Hadis uydurmalari yoluyla da olsa, ve bazi durumlarda belli cevrelerin cikarlarina uygun tanzimler olarak da gorulebilse bile, Islam pratiginin gunun ihtiyaclarina gore yonlendirilmesi gayretleri olarak da anlamak mumkun..
Nitekim, yazinizda bahsi gecen muhtelif menseli Israiliyat infuzyonlari icin 'girmistir' diyorsunuz. Bu infuzyonlara karsi onemli bir (mevcudu muhafaza anlaminda) savunma ya da muhalefet olup olmadigini bilmiyorum, ama, sonucta 'girmistir'..
Hal boyle olunca, uzun bir sureci, ve o surecte yasamis insanlari topyekun sapkin olarak gormek zorlasiyor sanki...
Bu konudaki goruslerinizi ogrenmek isterim, lutfederseniz.
Ikincisi, Hadisler icinden yapilacak ayiklama da en az yukarida bahsedildigi sekilde zaman-subjecktif olmakla malul olmak ihtimalini tasimaz mi sizce?
Bu ihtimal varit ise, zaman-ustu analitik bir cozum bulmak ihtimalinin varligindan bahsetmek ne derece mumkundur?
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: May 7, 2006 08:55 PM
Müzmin-Anonim Bey,
Dini konular esasen ağırlıklı ilgi alanım değil. ama sevdiğim bir alan. ilgi alanım bu sitenin merkezinde değil ne yazik ki.bu site, din ve bilim ağırlıklı olduğu için ve bu konularda yoğunlaştığı için ben de katılımımı bu çerçevede yaptım/yapıyorum.
insanoğlunun günlük hayatının önemli bir veçhesini din oluşturuyor. bu en azından çoğunluk için böyle...bilinçli ya da bilinçsiz attığımız adımlardan, gazete sayfalarındaki yorumlara kadar bir dini referans temelli göndermelere sahibiz.
ilahiyat ya da teoliji konuları ise hayatın bütününü kuşatan bir genelleyici birikim gerektiyor. bu birikim olmadan yapılan yorumlar da filin tanımını yapan körlerin tutumundan farkli olmuyor ne yazık ki...bu toplumsal bir yaramız ne yazık ki...
sizin objektif tutumunuz takdire şayan. herkesin her konuyla ilgilenmesi gerekmiyor. ben de bakterilerin bilmemnesi ile ilgilenmiyorum. ama bunlarla ilgili bulgulara ve bunlardan çıkarılacak ontolojik ve epistemolojik sonuçlara kulak kabartıyorum....
şimdi konumuza gelirsek:
"fakat, anladigim kadariyla, ortada, gecmisten gelen ve giderek birikmis bir tortu, kirlilik (pollution) var ve bu rahatsiz edici mertebelere erismis --ya da erismege basladi.
Olabilir.
Beni daha cok ilgilendiren, bu tortunun nicin agirlikli olarak Islam-disi kaynaklarca ve menfi amaclarla olusturuldugu kanaatine vardiginizdir?"
geçmişten gelen tortu ve bulanıklıklar. evet sorun burada. ama son cümlenizde sanırım bir yanlış anlaşılma var.ben yanlış da ifade etmiş olabilirim. söylediğim şu:
-müslümanlar-ilk dönemdekilerden itibaren- beşerdir ve ciddi hataları olmuştur. bunlardan bir kısmı beşer olmalarının gerekleridir ve biz de olsak benzeri ve hatta daha kötüsünü yapabilirdik. insanın olduğu her yerde bunlar olmuştur. uzak yakın tüm beşer tarihi bunların sayısız örnekleriyle dolu. geçmişi kutsallaştıranlar da geçmişi ceffelkalem silenler de aynı hataya düşüyorlar. "yuh ve yaşa" kategorileri başımızın belasıdır.
-bunun dışında, gerek onların yani samimi müslümanların zaaflarının, gerek Arap-İslam coğrafyasına yayılan çok farklı unsurların(yahudi, nasrani, mecusi, keldani, süryani vs) ve gerekse o günün süper devlelerinin bu kirlenmede rolü çok büyük olmuştur.
burada hepsinin derecesine göre katkısı var. haşim oğullarına rekabeti ezelden ebede giden ümeyye oğullarının kifayesiz muhteris fertlerinin uydurduğu/uydurtduğu hadisler de vardır, haşimoğullarının bu komplo karşısında korunmak için uydurdukları da. Bu nedenle "hadis atışmaları"na dönüşmüştür.
yine, bulanık suda balık avlayan gayrimüslim unsurlar da vardır.
artı bu yeni dine kalben girmeyen ve Allah Resulü'nün irtihalinden hemen sonra "irtidat" eden kabileler vardır. Hz. Ebu Bekr'in savaştığı arap kabileri vardır.çok çalkantılıdır o günler.
Eğer Kur'ana bakarsaniz (ve Siyer-Megazi kitaplarına) Hz. Peygamber zamanında münafıkların neler yaptıkları nasıl toplum içinde fitne çıkardıkları (Münafıkların başı İbni Übey ibni Selül adlı bir adamdı. Hicretten hemen önce Medinelilerin kralı olmak üzere idi. Ancak, Hz. Peygamber'in gelişiyle beraber, bu hayali suay düştü ve düşmanlık beslemeye başladı)
bunların icraatlarını sayarak bitiremeyiz.
diğer taraftan, münafık kavramı çok geniş bir muhtevaya sahiptir. yani siz inanan bir insan olarak, dinin en ufak bir mesajını en ufak bir çıkar amacına kullansanız münafık olursunuz. ben bu anlamda şimdi isim vermeyeceğim ama, bu gözü makam-mevki hırsı bürümüş insanların "münafık" olduğunu düşünüyorum. bu kim olursa böyledir.
bakın bediüzzaman der ki "İslamın yüksek hakikatları siyasetin kirli gayesine vesile edilemez". bu konuda çok katıyım. siz hem Allah Resulü hasırda uyurdu diyecekseniz hem de kalkıp halife olmak için isyan edip Makyevele taş çıkaran manevralarla entrikalara başvuracaksınız. bir sürü sahabenin müslümanın kanını akıtacaksınız.
sonra, bir sürü mezhep:cebriyye, kaderiyye, mürcie vs...bunların bir kısmı Kuranın çarpık ve çıkarcı yorumuna!!dayanır. halife! derki, "insanın yaptığı herşeyi aslında Allah yapıyor. insanın sorumluluğu yok. şimdi ben size vursam aslında Allah vurdu." bu "cebriyye" görüşü. kimin işine geliyordu? EMevinin tabi ki.iki hadis de ilave edin üzerine işlem tamam.
bunu eleştiren büyük alim Geylan Ed-Dimeşki'nin ayak ve kolu çapraz kesilmiştir...
-Hz. Ömer'i ve Hz. Ali'yi şehid edenlere bakın. benim tahminim bu olayların arkasında Bizans da vardır. bunlar salt basit inanç konuları değildir. bunların arkasında hem kabilecilik-unsuriyyet hem de süper devlet politikalarını görmemek saflık olur.
-Müseylime, Tüleyha gibi sahte peygamber vakaları: Bunların da Bizans güdümlü olaylar olduğu yakın zamanda tarihçiler (örneğin Prof. Dr. Muhammed Hamidullah) tarafından ispatlanmıştır.
Nusayrilik, Dürzilik, İsmailiyye gibi "heretic" mezheplerin (aslında dindir: Allah insanda hulul etti diyen bir anlayış islamın nasıl olur da mezhebi olur?-bu da ayrı garabet!)oluşumuna bakarsanız ne demek istediğim çok rahat anlaşılır. bunları saf anadolu -ya da arap-çocukları değil, kökeni belli olan sahte müslüman görünümlü insanlar çıkarmışlardır.
Aslında tümdengelim de yapabiliriz: Bir mümin şuna inanır:" kim benim ağzımdan çıkmayan bir sözü söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın". böyle demese de siz O Zat'a yalan söz atfedebilir misiniz? müslümanlar sevgili Peygamberlerinin üzerine titrerken nasıl olur da O'nun adına yalan söz uydururlar?
Yani, bu kirlenmenin çok faktörü var Müzmin Anonim Bey. bazıları kasıtlı, bazıları beşer zaaflı, bazıları münafık-düşman komplosu, bazıları yanlış anlama, bazıları yanlış anlatma, bazıları da eksik aktarmadan kaynaklanıyor:
bunlar çok detaylı konular. detaylandırılabilir...
"Sizin yukarida yazdiginizi, baska bir gozle okuyunca, Hadis uydurmalari yoluyla da olsa, ve bazi durumlarda belli cevrelerin cikarlarina uygun tanzimler olarak da gorulebilse bile, Islam pratiginin gunun ihtiyaclarina gore yonlendirilmesi gayretleri olarak da anlamak mumkun.."
Müslümanların hadis uydurmaları değil, sürekli değişen toplumsal gerçekliğe uygun "evrensel akıl" çıkarım yapmaları gerekir. zaten sorun da buradadır.
nitekim amaç günün ihtiyaçlarını çözmek değil, yukarıda sayılanlar olmuştur.
"Hal boyle olunca, uzun bir sureci, ve o surecte yasamis insanlari topyekun sapkin olarak gormek zorlasiyor sanki..."
elbette. zaten böyle bir şey söylenemez de. nitekim asırlardır ayıklama çabaları olmuştur. mesela büyük hadisçi ve fakih Ahmed bin Hanbel'in 1 milyon hadis bildiği söylenir.ama açın Buhari'ye bakın 3000'lerdedir. ki bunların da ciddi bir kısmı yeniden ele alınmak ve ayıklanmak durumundadır.
İslam tarihi, herşeye rağmen bir onur tarihidir. tarihin en büyük medeniyetlerinden biri kurulmuştur. yanılmıyorsam ilk 250 yılda her 50 yıl bir İslam aliminin adıyla anılmaktadır.
bilimde de ilimde de sanatta da muhteşem bir tablo sergilemişlerdir.
Cabirler, ibnün Nefs'ler, ibni Mişkeveyh'ler, Biruniler, Farabiler, İbni rüşd'ler, Gazali'ler, Zemahşeriler buradan çıkmıştır.
eleştirmemiz başka bir noktayadır.
"Ikincisi, Hadisler icinden yapilacak ayiklama da en az yukarida bahsedildigi sekilde zaman-subjecktif olmakla malul olmak ihtimalini tasimaz mi sizce?"
tabii ki. zaten insanın yaptığı her şey subjektiftir. ama subjektif olması her zaman doğru olmadığı anlamına gelir mi? Dünya sabittir diye bir hadis varsa diyelim ki bunun yanlış olduğunu düşünmemize gerek bile yoktur.
kaldı ki hadislerin statüsüne ilişkin olarak yapılan genel hata meselenin başka bir boyutunu oluşturuyor..
saygılarımla
Yazan: nuri saglam Tarih: May 7, 2006 10:49 PM
öncelıkle mustafa beye teşekkurlerımı ıleteyım .sızın boyle tartışmaya acık ve gayet ceşıtlı tarafları bulunan konulara objektif yaklaşmaya calıştıgınız ıcın cogu arkadaşlarımız aklıllarındakı soru ışaretlerını daha mantıksal bı cercevede cozduklerını de en azından cozmeye calıştıklarını da soylemek ısterım.
tüm yorumlardan ve mustafa beyin makalesinden ve daha öncesinden de aklıma takılan ve cevabını da vermediğim birbiriyle bağlantlı ve kendi içinde yeni sorulara açık kapılar bırakan iki sorum var:
dini kuralları mı yaşam şeklımıze ya da çağın yeni koşullarına uydurmalıyız , degiştirmeliyiz yoksa yaşam şekıllerımızı mı dini kurallara göre oluşturmalıyız? (tabi burada dini kurallar kavramsalının da yoruma açık olduğunu düşünüyorum)
Yazan: sessiz Tarih: May 7, 2006 11:18 PM
Mustafa Bey,
Öncelikle bu konuyu ayrı bir başlık altında açtığınız için size teşekkür ederim. Bir başka başlık altında, bir yorumcu tarafından verilen bir kaynağa yönelik olarak (kendi açımdan) Yaptığım bir eleştiri sonucunda bu “hadis” konusundaki tartışmalara sebebiyet vermiş ve bazı yorumculardan gelen eleştirelere cevap verip açıklama yaparken bir yandan da, onların da düşüncelerine son derece saygı duyduğum ve sonuçta hepimizin ufak nüanslarla da olsa aynı yolun yolcuları olduğumuzu aktaran, uzlaştırmacı cevaplar yazdım. Ancak, aynı tarafta olan insanlar olarak bu olayın bir tartışmanın ötesinde bir polemiğe dönüştüğünü gördüm ve çok üzüldüm. 2-3 gündür de siteye hiç girememiştim. . Ne olursa olsun bizler aynı “temel amaç” uğruna yaşayan insanlarız. Bu amaca ulaşmak ve bu amacı daha iyi algılayabilmek için seçtiğimiz güzergahlarda ufak tefek farkların olması bizi düşman kardeşler yapmaz. Ben bana benim hatalı olabileceğim bir noktada doğru yolu gösterip beni uyaran birine, daha önce de belirttiğim gibi müteşekkir olup Allah Razı olsun derim.
Fikirlerimi burada da kısaca özetlemek istiyorum:
Hadisler ve sünnet, tabii ki, Allah sözü olan Kuran ile eşdeğer bir hüküm bağlayıcılığa sahip olamaz. Ancak, sebeb-i nüzulün de ışığı altında ayetler için destekleyici, açıklayıcı kaynak olarak kullanılabilir, bu açıdan da önemleri yadsınamaz. Hadisler için en bağlayıcı ve belirleyici kural ise Kuran’la bağdaşıp örtüşmeleridir.
Bu bağlamda benim için;
a) Tüm hadislerin sahih-gayri sahih ölçülerine bakılmaksızın, sünnet ile birlikte Kuran’ın önüne geçirilip dinin biri gelenekler yığını haline getirilmesi
ve
b) Tüm hadislerin ve sünnetin kökten reddedilip yok sayılması ve bunlara ihtiyaç olmadan da bazı şeylerin anlaşılabileceğinin ve yaşanılabileceğinin savunulması
kaçınılması gerekilen iki uç noktadir. Yapılması gereken şey ise bu iki uç nokta arasında denge kurulmasıdır, aynen İslam’ın diğer semavi dinler arasında kurduğu denge ile evrensel bir din haline gelmesi gibi.
En başından beri, “Kuran’’ın anlaşılması için hadis türünden hiçbir (destekleyici bazda, birincil kaynak olarak değil) kaynağa ihtiyaç olmadığı, Allah’ın insana verdiği akıl sayesinde sadece Kuran meali okuyarak verilmek istenen mesaj(lar)ın anlaşılabileceği” gibi fikirlere saygı duyduğumu belirttim ve bunu gerçekten başarabilenler varsa onlara olan hayranlığımı ve tebriklerimi de ilettim.
Buna karşın, bende, sadece Kuran’ın düz mealini okumak sureti ile bir çok ayetin derinliğini anlayamayan ve ikilemde kalan (kendimde dahil) bir çok insanın olduğunu ve bu tür insanların imdadına, ömrünü daha önceki mesajlarımda belirttiğim ilimlere adayan ünlü müfessirlerin yazdığı tefsirlerin yetiştiğini belirttim. Ayetlerin derinliğinin ve vermek istediği külli mesajın daha iyi anlaşılabilmesi için yazılan bu tür tefsirler arasında, çağın müceddidi olarak kabul edilen Bedüizzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kuran tefsiri, Süleyman Ateş’in Kuran tefsiri , ve bunlar gibi bir çok tefsirler sayılabilir. Bunların da yanısıra , Bir çok “gelenekçi” olduğu düşünülen İslam alimleri tarafından, “modern, yenilikçi, İslamcı” damgası vurulup dışlanan ve hadisleri ,sünneti tümü ile reddeden “Kurandaki Din” kitabı türünden yayınlarda da önemli bir referans olarak verilenYaşar Nuri Öztürk’ün dahi “kesinlikle Hz Peygamber’in ağzından çıktığına emin olunan (mütevatir) hadislerin ve sahih hadislerin olduğunu kabul ettiğini ve bu tür hadislerin destekleyici olarak kullanılabileceğini” söylediğini belgeleyen alıntılar sergiledim (daha önceki mesajlarımda yaptığım bu alıntıları Yaşar Nuri’nin “Cevaplar” kitap serisinin yanı sıra web sitesi olan; www.yeniboyut.com adresindeki soru ve cevaplar bölümünde de net bir şekilde görebilirsiniz).
Ayrıca, yine Süleyman Ateş’in “İslam’a itirazlar ve Kuran’ı Kerimden Cevaplar” ve Doç. Dr. Abdülcelil Candan’ın “Kuran Okurken Zihne Takılan Ayetler” kitaplarında bir çok zihne takılan ve yanlış anlaşılan ayetin (Peygamber’in olaylar karşında nasıl davrandığını aktaran vb) hadislerin de ışığı altında son derece açıklayıcı ve doyurucu tefsirleri yapılmaktadır.
Tekrar tekrar önemle vurgulama gereği duyuyorum. Sadece, düz Kuran meallerine bakılarak anlaşılmayan (veya yanlış anlaşılan desek daha doğru olur) ve bir çok ateist site veya kitaplarında da koz olarak kullanılmaya çalışılan yüzlerce ayet vardır.
Bazı örnekler:
Ayetlerde geçen;
“kadınlar sizin tarlalarınızdır, onları istediğiniz gibi ekip biçebilirsiniz”
“biz bazılarınızı bazılarınıza üstün kıldık…”
“kadın erkek eşitliği”
“kadınların şahitliği”
“kadınların miras hakkı”
“boşanma durumu”
“kadınların dövülmesi”
“kölelik ve cariyelik”
“gün ve sene hesapları”
“kader hadisesi”
“şeytanın ve cinlerin mahiyeti”
“cennetteki şarap”
gibi bir çok konuları hiç tefsire ve yoruma başvurmadan düz meal’den okuyan bir çok kişi sadece kendi aklı ile bu ayetlerin esasen ne iletmek istediğine vakıf olamamakta ve içlerinde bir çok imani şüpheler hasıl olmaktadır. Ben, daha önceleri körü körüne, mealini, ayetlerin ne anlama geldiğini bilmeden Kur’an okuyupta, günün birinde Kuran’ın mealinde yukarıdaki örneklerdeki gibi durumları görerek, bunları düz mantıklarına göre yorumlayan ve inançları zedelenen hatta dinden çıkan insanlar olduğunu biliyorum ve tekrar söylüyorum sizin, sadece mealden ayetleri anlayabilmenize son derece saygı duyuyorum.
Tüm bu bağlamlarda, hadis ve sünnetin şu maddelerdeki öneminin nasıl görmemezlikten gelinebileceğini anlamamam mümkün değil:
1)Yanlış anlaşabilecek ayetlerdeki sorunu giderme
2) Sebeb-i Nüzulün hadisle bilinmesi: Sebeb-i nüzulün; ayetlerin neden, nerede ve ne gayeyle indiğini tesbitte en önemli unsur olduğu bilinir. Sebeb-i Nüzul o denli önemlidir ki sırf bunun için ciltler dolusu eserler yazılmıştır. Sadece ayetlerin iniş sebebi değil, mushafın içindeki hangi ayetin hangi ayetten önce indiğini, nesh keyiyetinin olup olmadığını da sebeb-i nüzul ile tesbit etmek mümkündür.
İş mezhepler meselesine gelince,
Mezheplerin yozlaştırılmasına ve geleneklerin dinin esası gibi lanse edilmesine tabii ki bende karşıyım. Allah katında, “amellerin” ve uygulanan “şeklin” önünde “niyet”in geldiğini bilmeyen yoktur.Daha ilk başından beri hangi konuda olursa olsun uç noktalardan kaçınılmasını gerektiğini, çünkü İslam’ın ismi üstünde bir “denge” dini olduğunun altını çiziyorum. Mezheplerin ve bu mezheplerin başını çeken zatların tarihsel durumlarından önce
izniniz ile siz her ne kadar kabul etmesenizde, bir “hadis” yolu ile bir örnek vermek istiyorum:
Bir gün Hz Peygamber ve Hz Ebu Bekir’in yanına, yeni müslüman olmuş bir bedevi kadın gelir. Hz Peygamber kadına sorar:
“ Sence Allah nerededir?”
Kadın cevap verir:
“Allah göktedir”
Hz Peygamber:
“Tamamdır” der ve kadın gider.
Sonra Hz Ebubekir Peygamber’e hayretle sorar:
“Ya Muhammed! Kadın Allah göktedir dedi ve sen bunu kabul ettin. Oysa Allah kainatta heryerde, her zerrenin hem içinde hem de dışında değil midir? Şimdi bende, o kadın gibi, Allah göktedir desem bu kabul olur mu?”
Hz Peygamber cevap verir:
“Kadının bilgi düzeyi ile senin bilgi düzeyin eşit değildir. Sen bilgi seviyenle bir alimsin ve senin “Allah (sadece) göktedir demen büyük yanlıştır. Oysa o kadının kapasitesi ancak buna müsaittir ve onun Allah’ın heryerde olduğunu hemen anlamasını beklemek doğru olmaz. Bu nedenle onun, temiz kalble, Allah göktedir demesi makbuldür. Dolayısı ile ikinizin vereceği “aynı” cevabın sevabı da günahı da eşit olmaz.
Bu açıdan bakıldığında bilgi düzeyleri ve şartları, dini ve kuralları kendi başlarına idrak edemeyecek insanların bir mezhebin kurallarına riayet etmesi de kabul edilebilir. Mezhepler genellikle mensuplarının çevresel faktör ve şartlarını göz önünde bulundurarak bazı şekilsel detayları ortaya sürüp düzenlerler. Ancak, bu detaylar yanlız ve yanlız içinde bulundukları şartlara göre belirlenen ve o şartlarda yaşamı kolaylaştıran ufak tefek şekilsel nüanslar olabilir. Mezhepler hiçbir zaman “imani” veya “temel” bir konuda Kuran’la zıt veya çelişik bir hal alamaz. Örneğin hiçbir mezhep gidipte “bizde namaz farz değildir” diyemez. Sadece içinde bulunulan ortam ve şartlara göre namaz, abdest vb ibadetlerin şeklinde ufak tefek nüanslara gidebilir.
Örneğin;
Şafi mezhebi daha çok kırsal yörelerde yaşayan insanların ihtiyaçlarına hitab eder. İstanbul gibi bir şehir ile kırsal bir yörenin coğrafi ve sosyal şartları eşdeğer olamaz. İşte mezhepler, bu coğrafik ve sosyal ortamların oluşturduğu şartlara göre ibadeti kolaylaştıracak şekilsel kaideleri belirlerler. Bu kaideler, şahısların içinde bulundukları şartlara göre ibadetlerini en kolay şekilde nasıl yapabileceklerine dair yollar gösterir. Yani, esas amaç, işi kolaylaştırmaktır, zora sürmek değil. Tabii her şey gibi bunu da istismarı yapılabilir.
Şöyle bir örnek verelim;
Biliyoruz ki şehirsel hayata göre düzenlenmiş Hanefi mezhebi ile kırsal hayata yönelik düzenlenmiş Şafi mezhebinde namazı veya abdesti bozan durumlar arasında ufak tefek nüanslar vardır. Bu ve bu tür kurallar incelendiğinde, bu kuralların şehir hayatına veya kırsal hayata ne kadar uygun olduğu ve işi kolaylaştırdığı görülebilir.
Tekrar ediyorum; mezhepler, hitab ettikleri ortamlarda, bazı şekilsel sorunları kendi kendilerine çözümleyemeyen ve bilgi düzeyleri müsait olmayan kişiler için çok kolaylaştırıcı ve rahatlatıcı bir çözüm olabilir ve amaçları bunun dışına yani Kuran’da ki imani esasların dışına çıkamaz, çıkmamalıdır. Ayrıca, mezhepler bazı çıkarlara ve siyasete alet edilirse, tabii ki işin suyu çıkar ve tahribata da yol açabilir. Ama bu türden bir “işin suyunun çıkması” her görüş ve düşünce için söz konusu olabilir. Atom’u bulan kişi, büyük buluşunun ileride milyonlarca insanı yok edecek bir bomba yapımında kullanılacağını görseydi ve bilseydi, herhalde o işten vazgeçerdi. Veya, ateşi yemek pişirmek gibi faydalı bir sebep içinde kullanabilirsiniz ev kundaklamak gibi psikopat bir sebep içinde. Ama bu sebeplerden dolayı “ateş çok zararlıdır ve ortadan kaldırılmalıdır” diyemeyiz. En faydalı şeyi bile kötü amaçlar ile kullanabilen insanlar bulunur, dünya varolduğu sürece. Bu da dünya imtihananın bir parçasıdır; kötü ile iyinin veya Şeytan ile Meleğin çatışması gibi
Geçmiş dönemlere baktığımızda İslam dininde, İslam’ın denge dini okuşu ile bağdaşmayani Mutezile ve Cebriye gibi akımlarda olmuştur. Ama bu akımlardan sonra da bu akımlardaki “uç” noktayı görüp bir sentez yapan ve dengeyi sağlayan “Ehl-i Sünnet” düşünce tarzı ortaya çıkmıştır. Ehl_i Sünnetin sadece “kader” konusunda yaptığı açıklama bile bir çok insanın imanına vesile olmuştur.
Ayrıca, mezhepler ile sünnet ve hadis konularını aynı kefeye koymak çok yanlıştır. Hadis ve Sünnet tamamı ile vahy yolu ile Kuran’ı Kerim’i nakleden ve tüm yaşamı ile bu kitabın en büyük temsilcisi olan Hz Peygamber’e ait sözler ve tutumlardır. Mezhepler ise Hz Peygamber’den sonra, türlü sebebler ile ortaya çıkan bir meseledir. Bu nedenle, kesinlikle aynı kefeye konup, aynı tavırla incelenemez.
Ek olarak, sünneti, hadisleri ve mezhepleri reddeden ama kendine göre yorumlar yapıp seçen (çırılçıplak namaz kılmak gibi) kendi kurallarını kendi koyan ve bir yandan da Hz Peygamber’i olduğundan aşağı bir konumda gösterirken, kendilerine sahte elçiler edinen insanların da varolduğunu unutmamak gerekir. Yani, her durumda, her konuda her şeyin suistimali yapılabilir. Bugün Hadis ve sünneti tamamen reddeden alimlerin yaptığı Kuran meallerinde de tamamen kendi uçuk görüşlerine ve bakış açılarına yer verdiklerini ve bazılarının da gerçekten saçmaladığını ve uçtuğunu sizlerde kabul ederseniz herhalde, aynen hadisleri ayırım ve sentez yapmadan kabul edip uçanlar olduğu gibi.
A şıkkını da seçsek b şıkkını da seçsek c şıkkını da seçsek, hangi görüşte olursak olalım, ne olursunuz, bir taraftan aynı ülkenin vatandaşları olan ve aynı ülküye hizmet eden, diğer taraftan da birbirlerinin yok olmasını isteyecek kadar gözleri dönen futbol fanatikleri gibi olmayalım.
Saygılar,
Yazan: ilhan Tarih: May 8, 2006 12:18 AM
Uzlaşmak için daha çok katedilecek yol olduğunu düşünüyorum. Kimse fikirleri tartışmıyor, herkes inancını yazıya döküyor. Bu ve diğer makalenin altında sunulan onlarca cevap verilmeyen argümanın olduğunu ve hala aynı fikirlerin öne sürüldüğünü görünce ister istemez bunu düşünüyorum.
Yazan: Halo Tarih: May 8, 2006 07:25 AM
Halo Bey,
ne cevap ariyorsunuz da ne bulamadiniz tam bilemiyorum.
esasen çok farklı bir çizgide durmama rağmen beni gelenek savunucusu bir tavır almaya iten arkadaşlarıma çok içerliyorum.
Ben tarihsellik meselesini ve hermenötiği çok önemseyen ve teolojiden antropolojiye yaklaşmayı öneren bir Kur'an "okuması" önerirken, söylenen bu şeyler karşısında ister istemez savunmacı bir refleks geliştirmek durumunda kalıyorum.
şimdi sizin gözüme çarpan yukarıdaki ilk yazınıza bir değiniyle başlayalım.
"Hadis ve sünnet inancının Kuran ile bağdaşmadığını düşünsem de..."
diyorsunuz. bunu demeden önce bir Mehmed Said Hatiboğlu ile görüşün derim ben. kendisi sizden daha eleştirel bir hadis yorumcusudur ama dünyanın sayılı muhaddislerindendir. sizin söylediğiniz şey bir hadis ve sünnet eleştirisi değil. sadece bir sünnet karşıtlığı. siz baştan kafanızda sünneti mahkum etmiş, ceffelkalem silme yoluna gitmişsiniz..
bu bir kere ilmi değil. hadis ilminin derununa inip de eleştiri getirmek başka, böyle kesin bir inanç belirtmek başkadır.
insan sormadan edemiyor: Peygamberin sünnetinin Kur'anla bağdaşmadığını nerden biliyorsun? Ben, ilk dönem sahabe olaylarının hadis ve kelam etkisi üzerine araştırma yapmış birisi olarak uydurma hadisin de sünnet diye anlatılan şeylerin de ne olduğunu az çok bilirim. ama bu, Hz.Peygamber'in hiçbir davranışı ve sözü olmadı, bunlar da aktarılmadı anlamına gelmez. bunu nasıl söyleyebilirsiniz?O en azından tarihsel bir kişiliktir. ve sahabenin gözünün içine baktığı, ağzından çıkacak kelimeye odaklanmış insanlar. bunlar hiç mi bir şey söylemediler?
ben bu hadis ve sünnet düşmanlarının kafa karışıklığından ne demek istediklerini hala anlamış değilim. yahu akıl var nizam var sizin deyişinizle elde Kur'an var. bir sözün hadis olup olmayacağını çok kolay da anlarsınız. öyle metin zincir falan şeklindeki klasik muhabbete de gerek yok.
Allahaşkına bugün hadis ve sünnet diye kabul edilen ne varsa hepsi Kur'an'a aykırı mıdır?
bunu nasıl söylüyor bu sünnet düşmanları pervasızca? olacak şey değil!
"Bu durumda Kuran ile uyumlu ama bir başkasının Peygamberimiz adına uydurduğu hadisleri de ondan gelen bir söz gibi kabul etme riskimizin büyüklüğü ortadadır." diyorsunuz.
zaten hadis tarihine baksaydın bunun dikkate alınmış olunduğunu görürdün. "Ona ait olmayabilir ama latif bir söz (güzeldir)" deyip anlatılır. mesela "İlim Çin'de de olsa arayıp bulunuz" sözü bu kabildendir.
bahsettiğiniz risk tersi için de doğru değil mi:yani, ASLINDA PEYGAMBERİMİZE AİT OLAN BİR SÖZÜ ONA AİT DEĞİLDİR DİYE REDDETMEK.
bunun vebalini nasıl alabiliyorsunuz? bu yaklaşımı segileyen insanların bu konudaki rahatlığını anlayamıyorum doğrusu.
ama diğeri ise, "bu güzel bir söz, Kur'an' da evrensel akla da uygun. eğer bunu O zat söylemişse ne güzel söylemiş" demek çok daha makul ve mantıklıdır. ki, yapılan da budur.
biz hiçbir sözün yüzde yüz hadis olduğunu bilemeyiz tabii ki. ama hadis olmadığını bilebiliriz. Isaah Berlin'in çok sevdiğim bir sözü var: "biz tarihte ne olduğunu değil ama ne olmadığını kesinlikle bilebiliriz".
Hadis ve sünnet meselesi öyle sandığınız gibi kolayca halledilecek, hele görmezden gelinecek bir mesele değildir.
Sünneti ve hadisi toptan imha etmek, bir kere en başta o günün havasını kokusunu, söylemini, iktisadi ve toplumsal yapısına ilişkin saklı ayrıntıları, ogünün insanlarının psikolojilerini, zihin yapılarını, edebi seviyelerini ve faaliyetleri, kültürel dokularını ayrıntılı bir şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak yansıtan bir arşivin çöpe atılması demektir.
Sizin tepkiselliğinizi anlıyor ve yer yer katılıyorum da. bunu yukarıda da anlattım. siyasal olayların kelam okullarına etkisi ve hadis uydurma yarışına dönüşmesi benim eleştirimin de temelini oluştuyor. zaten bu manada da hadisi ele almak lazım. özden sapmalara varan süreçleri, beşeri zaaf, günah ve cinayetleri çıplaklığıyla ortaya koymak için en başta bunu yapmak lazım...
burada bir kafa karışıklığı var. eleştirilen nokta mecrasından sapıp başka noktalara kayıyor.
siyasal ve ticari uydurma hadisler ve işlenen zulümler meselenin bir boyutu.
ama burada kalmıyor bu söylem. direkt Peygamberin ve sahabelerin TARİHSEL KİŞİLİKLERİNİ de YOK SAYIYOR.
başka:Kur'an'ı tarihselliğinden ve beşer-ilişkili niteliğinden de koparıp mutlak bir aşkın bir niteliğe çeviriyor. bu esasen benim Kur'an metninin "okunmasına" ilişkin eleştirilerimin de başka bir boyutunu oluşturuyor. çok tuhaf, bu söylem, Kur'anı tarih-dışı, beşer-ilintili olmayan, olgulara paralellik arzetmeyen bir kitap olarak sunan gelenekle aynı noktada buluşmakla kalmıyor, onu bile aşan bir anti-beşeriliğe itiyor.
oysa, vahy gökten yere iniyorsa, sebebi yerden yukarıya çıkar. bu sebebi yani maslahatı iptal eden görmezden gelen gerek klasik söylem gerekse de sünnet düşmanlığı adına salt "Kurancı"! söylem realiteden kopuk bir din anlayışını çerçeveliyor.
biz bu yerden yukarıya çıkışı bilmek durumundayız. yani maslahatı. bu da ancak, tarihi bilmekle olur. tarih ise sizler beğenseniz de beğenmeseniz de İbni İshak-İbni hişamlarda, Taberilerde, Taberanilerde, Vakidilerde var. bunları yok sayarsanız bu da bir tercih tabi. ama ben bu bilgi mirasımı niye reddedeyim?
hele o günün tarihsel koşullarını, olaylarını, olayların perde arkasını, arapların gelenek ve göreneklerini, haram ayları, kervan sistemini, ganimet ekonomisini, arap kadın ve erkeğinin kıyafetini, üretim ilişkilerini, okuma yazma oranını, arap edebiyatını ve özellikle şiirini, hanif inancını, mekke oligarşik yapısını, bilmeden ben Kur'anı anlarım diyenler ne dediklerini bilmiyorlar.
"Buas Günü"nün ne olduğunu bilmeyen birinin Medine dönemi ayetlerini anlaması mümkün değildir (birçok genç kardeşimin haklı olarak bu Buas da ne olaki dediğini duyuyor gibiyim). Esad bin Zürare'nin, Sad bin Muaz ve Sad bin Ubade'nin mücadelelerini bilmeyenler, Ensarın niye ensar olduğunu anlayamazlar. E haliyle de Kur'an'ın niye Ensarı tebcil ettiğini!
hatta ben çok beylik bir laf edeyim: Tarihsel olaylarla bağlantılı hadisleri hiçbirimiz o günün canlı şahitleri gibi algılayamayız. ama onlar da bir fizikçinin anladığı gibi ayetleri anlıyamazlar. Kur'an dediğimizde Kur'an içinde bir sürü Kur'an var. siz hangi Kur'anı diyorsunuz?
birbirinden çok farklı konular bu hadis ve sünnet karşıtlığıyla öyle bir ganiş alan çiziyor ki, bir anda bir sürü karmaşa ile karşı karşiya kalıyorsunuz.
Hadislerin değişmez hükümler dayatması ise ayrı bir konu...buna en güzel cevabı İmamı Azamda bulabilirsiniz. onun istihsan metodu, toplumsal değişme dinamiğini merkeze alan bir içtihad metodolojisini içerir. ama ne yazık ki, tarihi tecrübe onu yasaklamış ve başka bir dogmanın kabul edilmesine sebebiyet vermiştir.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 8, 2006 11:49 AM
ben marjinalliği;biraz da kişinin ruhuna, karakterine işleyen bi olgu olarak goruyorum. temelden aldığı egıtım şeklı ,yetıştırme tarzı ,kültür ortamı ne olursa olsun, hangi farklı görüşlerden olursa olsun kişi uçlaştırma işini gercekleştirmekten vazgecmiyor . öyle olunca da uzlaşmacı tavırdan çok "sen de benden ol" tavrı ön plana çıkıyor kişide hep. mesela; hadisleri tamamiyla reddeden yani sadece ve sadece kuran diyen bu arkadaşlar ya da hadislere adeta tapan tapmakla kalmayıp yeni yeni hadisler olaylar, durumlar ortaya atan diğer arkadaşlar(gruplamayı boyle kabaca yapmış oluyorum ama kusura kalmayın). bunları hangi orta noktada buluşturacaksın gercekten cevabı bence olması zor bir soru. mesela kurandakidin.net die bir site var. onu da burakı arkadaştan yönlenerek buldum. arkadaş her ne kadar mustafa beye önyargı ile yaklaşmayın dese de cok zor bir istek de bulunmuş bunu diyerek.
teşekkurler..
saygilarimla
Yazan: sessiz Tarih: May 8, 2006 07:53 PM
İlhan Bey ve Nuri Bey,
Yazdıklarınızın tamamına katılıyorum. Mustafa Bey’de zaten yazısıyla konunun ana hatlarını çizmişti.Ben meseleye genel olarak çoğulculuk anlamında baksam da hadis ve sünnet reddiyeciliğini bu çoğulculuğun içinde oldukça marjinal görüyorum.Baştan itibaren bu tartışmadan uzak durmaya çalıştım ve tartışmanın uzamamasını arzu ettim.Ve diğer ilmekte Halo Beye ve Ebulfetih Bey’e kısa kısa cevaplar vererek tartışmanın uzamasını engellemeye çalıştım.İlhan Bey’e de bir serzenişim var, hadis ve sünnet tartışmasını “Demirel ve başörtüsü” başlığının altında ilk kendileri bahsetti ve tartışma açılmış oldu.
Denebilir ki “niçin tartışılmasına karşısınız ?” Tabii ki tartışılmasına karşı değilim.Fakat bir yorum sitesinde böyle son derece ilmi bir derinlik gerektiren bir konunun tartışılmasının faydadan ziyade zarar getireceğine inanıyorum..Bu sitede ki -ben de dahil- birçok yorumcu bu konuları tartışabilmek için gerekli donanıma sahip değil.Dolayısı ile yetersiz donanımlara sahip iki tarafın tartışmasında sunulan argümanlardan dolayı tartışmayı izleyen bir başka donanımsız kişinin kafa karışıklığına düşme ihtimalinin çok yüksek olması.Bu konu çok ciddi bir konudur.Dolayısı ile akademik düzeyde yeterli donanıma sahip kişilerce tartışılmalıdır.Ve arzu edenler meselenin tüm boyutlarını bu kişilerin kitaplarından öğrenmelidirler, yorum sitelerinden değil. Birinci neden budur.
İkinci nedenim de hadis ve sünnet reddiyecileri dediğim grubun/akımın argümanlarının akılalmaz derecede yanlış yorumlara dayalı ve tahripkar nitelikte olmasıdır. Ve tartışılmakla bir ortak nokta da buluşabilmenin neredeyse imkansız oluşudur.Yine tartışma yaratmamak için başka bir yerden örnek vererek ne demeye çalıştığımı anlatayım.
Benim diğer ilmeğe ve kendi bloguma da eklediğim yazım, kolektif bir yorum sitesinde de yayınlanmıştı. Orada günlük bir gazetede de zaman zaman yazılar yazan Mahmut C.Özmen adlı arkadaş yazıma hadis/sünnet reddiyeciliğini savunan bir yorum ekledi.Klişe birkaç şey ve bir dizi ithamdan oluşan bu yoruma başlangıçta yukarıda saydığım nedenlerle bir cevap vermedim.Sonra aynı yorumu benim kendi bloguma da ekleyince ben yine tartışma uzamasın diye iki paragraflık bir cevap vererek konuyu kapattım. Neden tartışmaya girmediğimi ve niçin bir ortak nokta da buluşmamızın imkansız olduğunu Mahmut Bey’in yorumundan örnekler vererek açıklamaya çalışayım :
Şöyle yazmış Mahmut Bey :
“(…) Çünkü bu dinin sahibi olan Allah, inananlar için gerekli olanı, eksik bırakmaksızın (hadis/sünnet'e de ihtiyaç duyulmayacak şekilde) adına Kur'an dediği kitap vasıtasıyla kulu Muhammed'e göndermiştir. Gönderilen bilgileri yeterli bulanlar "işittik itaat ettik" derken; eksik ve anlaşılır bulmayanlar başka bilgi kaynaklarına (hadis/sünnet vb.) ihtiyaç duyup bunlarla inanmayı gerekli görmüşler. Bize göre, inanılması gereken bilgiler "sipariş üzerine" gelen bilgiler değildir.
Yani Mahmut Bey’e göre Peygamberimizin vahyi açıklamak için söylediği sözler(hadis) , vahyi hayata tatbik etmek niçin uyguladığı ameller(sünnetler) bile “başka bilgi” kaynaklarıdır. Peygamberimizin risalet görevi boyunca yaptığı vahyi açıkladığı davranışları ve sözleri “şipariş üzerine bilgilere” indirgeyen birisi bence açık bir zihin felci geçirmektedir.
Devam ediyor Mahmut Bey :
“(…) Birileri, ısrarla peygamber'i Allah'ın dinine ortak etmek istiyor. Yani, Allah'la beraber peygamber de hüküm koysun istiyor... Bu hükümlere uymayı, peygamber'e uymakla bir sayıyor... Bu anlayış sapkın bir anlayıştır...”
Yani Mahmut Bey ve onun zihniyetindekilere göre Peygamberimizin sözlerine uymaya çalışanlar, Kur’an’ın “en güzel örnek” /“muhteşem bir ahlak” dediği Vahyin hayata tatbiki olan Peygamberi sünneti / davranışları/ahlakı uygulamaya çalışan ve bunlarla amel edenler sapkındır. Bu bence zihinsel dümura uğramışlık halidir.
Mahmut Bey devam ediyor:
“(…) Peygamber Allah'tan aldığı vahiyle hareket ediyor, bunu yeterli görüp inananları bunlara uymaya çağırıyordu...”
İlahi adalet ! Bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir.Mahmut Bey’in sarfettiği ” aldığı vahiyle hareket ediyor” cümlesindeki “hareket” ne anlama geliyor ki ? Bu sünnetin tarifi değil mi? Şatibi “Sünnet Kur’an’ın beyanıdır” dememiş miydi ?
Mahmut bey durmuyor :
“ (…) Kur'an eksik gönderilmiş ya da anlaşılmaz bir kitap olsaydı, belki peygamber'e görev verilir, eksik olan taraflarını tamamlaması, anlaşılmaz olanlarını da izah etmesi, bir şeyler söylemesi istenirdi... Hayır! (…)”
Anlaşılan Mahmut Bey Peygamberimizin 23 yıl boyunca ne ile iştigal ettiğini, neyin mücadelesini verdiğini en önemlisi de tarihsel bir kişilik olduğunu unutuyor. Dahası bizim de unutmamızı istiyor.Bu tavır Edip Yüksel’in tipik “postacı” tanımlamasıdır. Kabul edilebilir tarafı olmadığı gibi tarihsel gerçeklere de zerre kadar uymamaktadır.
Mahmut Bey şöyle yazıyor :
“ Kur'an'ın peygamber'e itaate çağırdığı doğrudur. "Peygamber'e itaat" denince neden akla Kur'an'a itaat değil de sünnet/hadise itaat akla gelir? Benim sorguladığım taraf budur...”
Ört ki ölem değil, göm ki ölem. Buradaki paradoksun farkında bile değil.Kur’anı açıp okuyoruz “Peygambere itaat edin diyor” Peygamberimizin sözlerine, yaptığı davranışlara, vahyi açıkladığı hususlara itaat edelim diyoruz Mahmut Bey ve zihniyeti itiraz ediyor, “Kur’ana bakın” diyor, dönüyoruz Kur’an’a bakıyoruz “Peygambere itaat edin ” diyor ve bu paradoks sürüp gidiyor. Ve hayret ki Mahmut Bey bu ilmi derinlikle günlük bir gazete de az da olsa yazılar yazıyor.
Mahmut Bey coşuyor :
“Peygamber'in namazla ilgili uygulamasının ne "ana" rükunları ne de "baba" rükunları vardır... Sadece Kuranın öğrettikleri vardır; peygamber de onları yapmıştır. Kuranda namaz içinde -iki defa rükû, secde et- şeklinde ifadeler de yoktur. Kur'an'da yoksa yapmazsınız. Fakat yapmak isterseniz yaparsınız. Fakat bu yaptığınız "Kur'an'ın namazı" olmaz, "atalarınızın namazı" olur. Bu yapılanlar Allah'a din öğretmektir bilesiniz. "”
Peygamberimizin risalet görevi boyunca kıldığı, 15 asırdır tüm Müslümanların aynen uyguladığı namaz ve şekli için bile böyle terbiyesiz ifadeler kullanılır mı ? Peygamberimizin uyguladığı namaz şekli için “atalarınızın namazı” gibi çirkin ve hakaretamiz bir söz sarfeden kişi ile tartışılır mı ?
Ancak bu kadar alıntıya dayanabildim.Başka incilerini okumak isteyenler ilgili linkten ulaşabilirler.Bu hadis ve sünnet reddiyeciliği akımı yazımda da belirttiğim gibi ilk olarak Hindistan’ da oryantalist bir İngiliz olan ve Sömürgeciler tarafından Delhi’de kurulan İslami İlimler Fakültesinin dekanlığına getirilen Dr.Alois Sprenger tarafından ortaya çıkarılmıştır. A.Sprenger’in ağı boş çıkmamış “Bitli baklanın kör alıcısı” misali maalesef zamanla Hindistan da çeşit çeşit toptan reddiyeci “Kur’aniyyun” akımlarının doğmasına neden olmuş, aynı akım Edip Yüksel marifetiyle ülkemize de girmiştir.
Kur’aniyyun akımının sünnet ve hadisi inkar edeceğiz derken dinin ritüellerinde düştükleri akılalmaz paradoksları ve kendi aralarında uçurum denilebilecek ameli ve itikadi farklılıkları görmek isteyenler Mustafa İslamoğlu’nun “Üç Muhammed” adlı kitabının “Bir indirgeme türü olarak sünnet karşıtlığı” kısmına bakabilir. Hepsi de kaynaklara dayalı objektif bilgiler içeren bu eserden sadece “Peygambersiz Kur’an, sünnetsiz namaz” bölümünde yazılan, bırakın namazın ayrıntılarını, vakit adetinden, rek’atlerine, okunacak sürelerdeki farklılıklardan, selamına kadar çeşitlenmeyi hayret ve ibretle okuyabilirsiniz.Aslında vaktim olsa bir kısmını buraya alıntılayıp garabeti hepinizin görmesini, alakasız ayetlerden nasıl hükümler çıkartılmaya çalışıldığını, bazılarının Kur’anda yok diyerek kıbleyi, Mekkeyi kabul etmediklerini, sünneti ve hadisi reddedeceğiz derken İslam’ın en temel ibadetini nasıl oyuncağa çevirdiklerini göstermek isterdim ama maalesef şu anda vaktim yok. Ve bu daha sadece namazda başlarına gelenler.. Diğer tüm dini rükunlarda da aynı paradoks yaşanmıştır.Mustafa İslamoğlu alakasız ayetlerden zorlama yorumlarla delil çıkartma çabaları için “Sünneti dışlayıp onun yerine namazla ilgili Kur’an’dan delil diye getirdikleri kimi ayetlerin bağlamına baktığımızda, gülmekle ağlamak arası bir hal alıyoruz.(…) Bunun adına “Kur’an’dan yola çıkarak namazı belirlemek “ denilemez. Olsa olsa “Peygamberi namazdan kovduktan sonra oluşan boşluğu doldurmak için ayet tedarik etmek denir” diyerek gelinen acı noktayı resmetmektedir. Bu akımın gönüldaşları eğer hadisi ve sünneti külliyen reddediyorlarsa doğal olarak İslam’ın tüm dünyadaki sembolü olan ezanı da reddediyorlar demektir. Ben daha önce de söylediğim gibi bu akımı destekleyenlerden bazılarının iyi niyetli olduğuna inansam da en azından yönlendirme noktasında olanların iyi niyetlerinden ciddi şekilde kuşku duyuyorum.Bu akım İslam’a 14 asırdır dışarıdan verilemeyen zararı, Peygamberimizle Kur’an’ın irtibatını kopartarak ve İslam’ı kuşa çevirerek en büyük zararı verebileceğini düşünüyorum.
Yazdıkça acı çekiyorum. O bakımdan fazla uzatmak istemiyorum.Tüm bu saydığım nedenlerden ve gelinen garabet noktasından dolayı da tartışmanın faydasına inan(a)mıyorum.Tekraren belirtiyorum ki hadisler konusunda eleştirel bir bakış ve metinsel bir hadis metodoloji taraftarıyım. Fakat bu hiçbir zaman hadis ve sünnet reddiyeciliği anlamına gelmemeli.Bu itidaldir, orta yoldur.Müslümanlar ne çektilerse hep ifrat ve tefritten çektiler.Ben bu düşüncedeki arkadaşlara -eğer samimilerse- sadece dua edebiliriz diyorum..
Saygı ve Hürmetlerimle..
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 8, 2006 09:40 PM
Suat Bey dostum,
benim de satır arasında söylemeye çalıştığım ve sizin de vurguladığınız gibi hadis ve sünnete ilişkin hem müspet hem de karşı cenahın derin müktesebata sahip uzmanlarının söylediklerinin bir harmanlamasını yapmak gerekiyor. insanların sesli düşünmelerine de sözüm yok. ama gerçekten dört başı mamur bir araştırma yapıp kılı kırk yararak bir hükme varmak. ben hala bu yolda öğrenciliğime devam ediyorum. dediğim gibi farklı düşünce ve muhakemelerin, ola ki yanlışlarımı düzeltme ve/veya bana doğru yolu gösterme imkanını da ümitle bekliyorum.
sizle daha önce de konuştuğumuz gibi islam düşüncesinin devrim ölçeğinde bir değişime ihtiyacı var. modernist yaklaşım bu mecraada bir giriş mahiyetinde. daha çoook geliştirilmesi lazım.
ben Kur'an'ın bile toplumu düzenleyen hükümlerinin ve Kur'an'ın "metninin" "okumasına" ilişkin geleneğin çok dışında hatta oldukça "modern" bir yaklaşımı benimsemiş biri olarak burada çok defa geleneği, geleneksel söylemi savunmak durumunda kaldım. çünkü geleneğin dışında kalmak ona karşı olmak, onun tarihsel mirasına sahip çıkmamak olmamalıydı. mesela Gazali'nin fıkhi ve toplumsal görüşlerini sertçe eleştiren birisi olmama rağmen onun felsefi büyüklüğü karşısında, aynı zamanda mücadelesinin coşkusu karşısında saygıyla eğiliyorum.
Bir kişiyi/akımı/yolu bütün bütün savunmak ya da kör gözüm parmağına reddetmekten ne zaman kurtulacağız?Bir insandan alacağımız çok şey de vardır, karşı çıkacağımız hususlar da. ama yeter ki hakikat arayıcısı olabilelim.
Şimdi bu konular tartışılırken insanın aklına sorular gelip duruyor.
1-Mesela Hz.Peygamber'in hicret ettiğini "biliyoruz". Peki nasıl hicret etti?O'nu oraya kimler davet etti? Destursuz gitmediğine göre bir davet almış olması lazımdı. bu davet Akabe Beyatı mı idi? Akabe Beyatı denen şey ne?Orada kimler vardı? neden O'na sahip çıktılar?Görüşmelerde neler konuşuldu?
2-Medine'de ilk kurulan iki şey:Kuba Camii ve Ukaz Panayırı.Bunlar nasıl kuruldu?Neden Ukaz pazarını kurdu ve nasıl bir düzenleme yaptı?Bu, Allah Resulü'nün iktisadi yaklaşımına ilişkin önemli ipuçları veriyordu. bunlar nelerdi?
3-Bedir'de, Uhud'da neler oldu? Savaş öncesi, sırası ve sonrasındaki psikolojik atmosfer ve yaşanan spesifik vakalar neydi?Hangi ayetler nazil oldu?(Burada bir nota herkesin dikkatini çekmek istiyorum: "Peygamberde en güzel bir örnek vardır?" ayetini delil getirenlere Edip Yüksel "Bu ayet, savaş sırasında inmiş ve O'nun savaşa ilişkin tutumu örnek gösterilmiştir" gibi bir cevap vermişti televizyonda. bu doğru da olabilir! ama işin tuhafı işine gelince tarihe başvurması, esbabı nuzüle dayanmasıdır. ki zaten de yapılması gereken budur)
4-Ahzab Suresi var. Yani Ahzab (Hendek) Savaşı sırasında inmiştir. Bu savaş bu surenin en çok yer ayırdığı olaydır. Ama bunun yanında toplumsal düzenlemeler vardır:
a-Tebenni, zıhar gelenekleri kaldırılmıştır.
b-Peygambere karşı müminlerin davranışları, kadınların örtünmeleri, aile hayatı vs de anlatılmışır.
Şimdi zıharı, tebenniyi bilmeyen birinin okuyup da ne anlayacağı ayrı bir garabet. Ama en önemlisi, beşerle (“Allah sana gelen kadının sesini duydu” diye başlayan ayet mesela) beşer hayatıyla doğrudan ilgili vahyin mesajını tarihsel bağlamından kopartması kanımca Kur’an metnini okumada en büyük sapmaya yol açmaktadır.
bu konuyu çok fazla ciddiye almadığımı için daha fazla üzerinde durmayacağım. Ama önce yukarıda göz gezdirirken sünnet karşıtı bir arkadaşın Kur’ancı söylemiyle nasıl da çeliştiğini, derinlemesine bilgi sahibi olmadan nasıl derin sularda boğulduğunu gösteren bir anekdotu dikkatlerinize sunuyorum. Arkadaşımız diyor ki: “Hazreti Peygamberin Medine’de Yahudileri kestiğini anlatan hadisler uydurmadır, Kur’ana aykırıdır…buna asla inanmıyorum”
Bakın Kur’an ne diyor: “O kafir düşmanlara içeriden destek vererek “hıyanet eden” Ehl-i Kitap’tan [Beni Kurayza’yı] da kulelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı, bir kısmını öldürüp, diğer kısmını da esir aldınız. Onların arazilerine, yurtlarına, mallarına, hatta sizin ayak bile basmadığınız topraklara sizi varis yaptı” (Ahzab Suresi, 26-27)
Arkadaşımız bu ve benzeri ayetleri görmediği için kolayca hükmünü vermiş, tavrını da koymuş.
Şimdi bu ayeti
1-iniş tarihi
2-iniş vesilesi-sebebi
Bilmeden anlamanız ve anlatmanız mümkün olmadığı gibi yanlış anlama ve anlatmanız da yüzde yüzdür.
Beraber bakalım:
-O kafir düşmanlar kim?
-Ehli kitaptan kasıt kim?
-ne ihaneti etmişler?
-bir kısmını esir edip diğer kısmını öldürmüşler
-onların arazilerine vs de varis kılınmışlar.
İşte bu ahzab(hizipler, gruplar) ya da bilinen adıyla Hendek Savaşı’nın ayrıntılarını bilmeden, Kureyş, Gatafan vb arap kabileleri ile Medine Yahudilerinin ilişkilerini, bu Yahudilerin Medine Vesikası’na aykırı hareket ederek Müminleri arkadan vurdukları, ihanet ettikleri ve dolayısıyla “savaş hukuku” çerçevesinde cezalandırıldıklarını (daha doğrusu Peygamberin hükmüne razı olmayıp, Sad bin Muazı hakem tayin etmişler ve Sad da onlara Medine Anlaşmasındaki hüküm gereği kendi kitapları olan tevratın hükmünü uygulamıştı. Oysa beni Kaynuka Yahudileri, başka bir vakıada Peygamberimizin hükmüne razı oluş ve kurtulmuşlardı) bilmezseniz işte böyle işkembeden atarak hem hadisi hem de ayeti inkar edersiniz. Yalnız bu mu? Kendi gerçeğinizi de! Başka? İşte bunları bilmeyen cahil ya da kasıtlı kimselerden bazıları da ya Müslümanları durup dururken adam kesici gösterir kimileri de Kur’anın Yahudileri vs kesme emrini verdiği falan…
Ben bu yorum sayfasında böyle çalakalem yazıyorum. Aslında bu çok büyük bir yara. Bir kısım cahiller cehaletlerini gizleme adına Kurandan hüküm istinbat ettiklerini falan söyleyince benim de tepem atıyor işte. İslamı dünyaya terörist diye göstermeye çalışan Batı’nın kafir ve zalimleriyle, Asya’nın münafıkları işte böyle tekil ayetleri kullanarak ehli kitapla da bağlantıyı kopartan söylem geliştiriyorlar.
SİYAK VE SİBAK olmadan her şeyin ANLAMI DEĞİŞİR. Siyak ve sibaksa tarihi bilgiyi yani hadisi gerektirir. Aksini söyleyen de yalan söyler.
Bakın daha sırf bir ayetten daha neler çıkar. Şimdi sorsam bu arkadaşlara Hz. Safiye kimdir diye?Hz Peygamberin zevcelerinden biri. Peki ama kim? Ben söyleyeyim: Cezalandırılan Yahudilerin başkanı olan Huhey bin Ahtab’ın kızıdır. Demek ki tarih ve tarih felsefesi önümüzü aydınlatır. İşkembe değil!
Kur’an yekpare olmadığı gibi, içinde Kur’anlar vardır. Kıssalardan, kainata, o günün mümin ve kafirlerinden, savaşlara, geleneklerin kaldırılmasından öğütlere çok sayıda konu işlenir. Hele benim asıl ilgi alanım olan toplumsal ilişkileri düzenleyen hükümleri tarihselliğinden kopardığınızda ortaya gerçekten de irtica çıkar. Bu konuyu konuşmak istemiyorum ve geçiyorum.
Son olarak iki hususa kısaca değineceğim.
1-bu namaz meselesinde genel bir yanılgı var. Önce onu düzelteyim. Bir anekdotla başlayayım:
Ünlü oryantalist Watt derki: Araplar çölde yolculuk ederken öncekilerin gittiği yoldan giderler. Buna sünnet denir. Çöl iklimin “arap aklına” yansıması budur…..”
Yani araplard gelenek ve görenekler çok güçlüdür. Allah kavramı da, namaz kavramı da Arapların bilgisi dahilindeydi. Hz.İbrahim’in ibadetini biliyorlardı. Zaten risaletten önce de peygamberimiz bu hanif ibadetini yapıyordu. Araplar secdeyi de biliyorlardı kıyamı da…
Nitekim putlara da secde ediyorlardı. Peygamberimiz bu ibadeti Kur’an okuyarak süslemiş ve onu belli bir disiplin getirmiştir. Hani Hz. Ömerin açıktan namaz kılalım çağrısını hatırlayın 40 kişi olduklarında. Zaten öyle olmasaydı müşriklerin de garibine giderdi, daha vahyin bu konuda düzenlemede yapmadığı ilk yıllarda Müslümanların da…yani, Kur’ana bakarak Peygamber ve sahabenin kıldığı namazı göremezsiniz. Bu “learning by doing” dir ve yaparak aktarılmıştır. Fiili hadistir yani…
Ayrıca, vahiy, cahiliye adetlerinden güzel olanlarına sahip çıkmıştır. İsteyenler Hamidullah’a ve Asım Köksal’a bakabilirler…bu adetlerin tarihini bilmeyenlere ise avucunu yalamak düşer.
2-gelelim meselenin bam teline. Ben bu konuda genç arkadaşlarımı kınamıyorum. Zaten tepkilerinin bir kısmını paylaşıyorum da.. ama bu yolun sonunu göremiyorlar. Bunları söyleyen asıl beyinlerin amacını anlatayım size.
Şimdi ben yukarıda bazı ayetleri anlattım: onlar şunu diyor “kardeşim bize ne Muhammed Peygamber’den, onun yaptıklarından söylediklerinden. Ben bu ayetten anlıyacağımı anlarım. Onun yapıp etmeleri beni ilgilendirmiyor. Hem nerden biliyim öyle yaptığını? zaten bir sürü uydurma hadis var?”
Gördüğünüz gibi bahane ile amaç arasında uçurum var. Onların derdi, Peygamberin ve sahabelerin tarihsel kişiliklerini yok saymak, onun hatırasının anılmamasına, AYETLERİN ONLARLA İLİŞKİLENDİRİLMEMESİNE ÇALIŞARAK, PEYGAMBERSİZ BİR DİN TASAVVURU OLUŞTURMAK.
Zaten oryantalistler ve İslam düşmanları başka ne isterdi ki? Allah Resulü’nü evreden çıkarmak: hedef bu ve maalesef temiz zihinler de bu ağa düşüyorlar.
ONLAR AYETLERİN BAĞLAMIYLA, GERÇEĞİYLE DEĞİL, KENDİLERİNİN AYETTEN NE ANLADIKLARIYLA İLGİLİLER.
Sanki bu ayetler 23 senede inmedi. Zaman zaman Peygamberi itab etmedi. Zaman zaman eşlerine göndermede bulunmadı. Ensar ve muhacire mesaj göndermedi. Toplumsal adaletsizliklere darbe vurmadı. Her şeyden önce Peygamber ve arkadaşlarıyla ilgilidir Kur’an. Bu nokta zaten tarihsellik tartışmalarının zeminini de oluşturur.
Haa, derseniz hadis diye ortada gezen saçmalalıklara ne yapacağız? Benim kızgınlığımız daha fazla onlara. Müslümanların zihinlerini donduran ve hurafelerin kapısını açıp, Kurandan ve akıldan uzak bir insanlar güruhuna çeviren bu hadislerin ve hatta bazı yanlış Kur’an okumalarının zihinsel bir devrimle çözümlenmesinin zamanı geldi diyorum.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 9, 2006 09:00 AM
Sayın S. Öztürk
Bu tartışmaları sadece bir okuyucu olarak izliyorum ve kafamın karıştığı çok doğrudur. Bu reddiyeci arkadaşlar kafamı ateist arkadaşlardan çok daha fazla karıştırdı. Size şunu sormak istiyorum. Namaz kıldığım zamanlarda "atalarım" bana nasıl öğretmişse öyle kılıyordum. Peki bu arkadaşların dediği gibi mesela Kuran-ı Kerim'i açıp okuduğumda ne anlıyorsam öyle kılsam bir sakıncası olur mu?
Etrafta hadis, sünnet diye o kadar garip şeyler anlatılıyor ki, dinini anlamaya çalışan bir çok insanın bu arkadaşların söylediklerini doğru bulmaları olasıdır gibi geliyor bana. Hz. Muhammed bir savaştan sonra yanılmıyosam, bir tepenin arkasına geçip ihtiyacını gidermek için oturmuş. İlerleyen zamanlarda o yakınlardan geçen kervandan bir adam aynı yere gidip bir müddet oturup kalkmış. Peygamber yaptıysa bu işte bir hayır vardır demiş. Bakın Sayın S. Öztürk bu kutlu doğum haftası içerisinde biraya gelmiş hanımların yanında sünnet diye anlatılıyor. Bu işte bi yanlışlık yok mu sizce de.
Dört bir taraftan inancımızın temelleri sarsılıyor. Ateist arkadaşların kafamı karıştırması sebebiyle imanımı yitimiştim. Bir yaratıcının varlığına şimdi tüm kalbimle ve aklımla inanıyorum ama bu din konusunda yapılan tartışmalar kafamı çok karıştırıyor. Üstelik İslam'ın huzurunu o kadar iyi hatırlıyorum ki...
Yazan: e-mine Tarih: May 9, 2006 09:13 AM
Nuri Bey,
Yönelttiğiniz soruların/eleştirilerin cevaplarını Mustafa Bey'in Süleyman Demirel'in beyanatıyla ilgili makalesinin altında uzun uzun verdim. Zaten konuya "Hadis ve sünnet dinin kaynağı olamaz ama bu yaklaşımla ilgili sorunlar da ..." şeklinde girmemin sebebi tartışılmış bir konuyu tekrar buraya taşımamaktı. Hadis ve sünnet Shah Wali Allah'la 18. yüzyılda tartışılmaya başlandı, yeni bir konu değildir.
Hadis ve sünnet kavramlarının Kuran'da yeri olmadığı için dinin temel kaynağı olmasına karşı olduğumu defalarca söyleyip nedenlerini anlattım, öncelikle eleştirdiğiniz insanın görüşlerini bilmeniz gerekir. Eğer dinin gereği olduğuna inansaydım tabii ki bilmem gereken sözler doğru olup olmadığını kontrol etme ihtiyacı duyardım. Bunun yanında Kuran'ı hadislere dayanarak incelemek isteyenlere yol her zaman açık, kaynaklar ortada. O kaynaklara, Kuran'a uysa bile (kişilerin subjektif yorumuna göre değişecek olan)asla Peygamberin sözü olduğuna emin olamayacağınız şüpheciliğiyle bakmak gerektiğini söyledim. Ayrıca güzel/uyumlu olmasına rağmen Hz. Muhammed'e ait olmayan sözler zaten bilinir argümanınızı bir daha inceleyin isterseniz. 600.000 hadisten(Ahmed Kasım 700.000 der) 7275 hadis seçmiş olan Buhari'nin naklettiği hadislerin durumu ortada. Yani yanlış olanlar bilinmiyordu da Hz. Muhammed'in söylemediği ama uyumlu olan sözler tamamen biliniyordu demek bu.. Neye dayanarak ilmi yaklaşmadığımı söylediniz hakkında en ufak bir fikrim yok, zira ama ne hadis&sünnete inanmaya dair rasyonel bir açıklamanız, ne de hadislere uygulanacak eleme metoduyla ilgili bir fikriniz var. Ben sizi 'gelenek savunucusu' olarak görmedim, söylediklerimi üstünüze almanızdan dolayı, söylediğiniz gibi savunma refleksi geliştirip bir cevap yazmışsınız.
Bahsettiğiniz ayetlerin tarih/hadis/sünnet bilgisi olmadan yorumlanamayağına dair görüşe katılmadığımı da nedenleriyle anlattım, kimin ne yaptığını detayıyla bilemeyebilirsiniz ama Kuran'ın amacı mesajı vermektir; o da apaçıktır. Eğer hikayenin detayını merak ediyorsanız açıp tarihi kaynakları karıştırırsınız.
Kimsenin inancıyla veya fikriyle de bir alıp veremediğim yok, söylediğim gibi önemli olan düşüncelerin düzgün bir şekilde tartışılması. Herkes en doğru inancı kendi taşıdığını düşündüğü için savunuyor, mühim olan işi takım taraftarlığına dönüştürmeden konuşabilmek. Konuyu daha fazla uzatmamak adına bu konuyla ilgili başka yazı yazmayacağım.
Yazan: Halo Tarih: May 9, 2006 11:50 AM
E-Mine Hanım,
Haklısınız demekten başka bir şey söyleyemiyorum.Hadis ve sünnet reddiyeci arkadaşlar rahat rahat kına yakabilirler şimdi..
Ama bir yandan da insanda akıl denen bir nimet var.Çok öncelerden beri bir kısım Alimler Hz.Peygamber'in davranışlarının hangisinin sünnet, hangisinin normal günün şartlarının gereği bir davranış olduğunu ayırt etmişler ve bunu da kitaplarına almışlardır.Ama bir de gelenekselleşme süreci var.Ve bir tortu birikiyor. Bunu külliyen temizlemek kolay değil.Ama ayırım yapmak ta o kadar zor değil.Hz.Aişe bu konuda çok güzel bir örnektir.Verdiğim linkteki yazıyı okuduysanız orada yapılan sahabe devrinde başlayan bazı yanlış anlamaların daha Hz.Aişe zamanında nasıl düzeltildiğini anlattım.Verdiğiniz örnekte bunlardan birisi.Bunun sünnetle ne alakası var ? Bu aşırı yüceltme tavrının getirdiği bir yanlış Peygamber tasavvurudur.
Unutulan şu ki Efendimiz (sav)'de bir insandı.Mustafa İslamoğlu bu kavram karmaşasını çok güzel açıklıyor :
O bir insandır ve her insanın insan olma vasfıyla yaptıklarını yapmak durumundadır.O aynı zamanda bir Araptır ve mensubu olduğu toplumun yediklerinin helal ve temiz olanlarından yemiş, onların giydiğini o tarzda giymiştir.Keza O bir Arabistanlıdır, bir babadır, eştir, yöneticidir…Bir Arabistanlı olarak iklimden dolayı hiç çorap giymemiş, bir baba olarak çocuğunun ölümüne ağlamış, bir eş olarak eşlerinin tavırlarına gücenmiştir.Biri çıkıpta çorap giymemeyi,çocuğunun ölümüne ağlamayı, eşlerine güca-enmeyi “sünnet” olarak nitelerse elbet burada bir anlama problemi olduğu söylenebilir.
Söylediğim gibi bu ayrımı yapmak zor değil.. Bunları burada anlatmaya çabalamakta zor ve haliyle yetersiz.Bu konuda emek verilmiş çok güzel eserler mevcut.Onlardan yararlanılabilir.
Mesela Mustafa İslamoğlu'nun "Üç Muhammed" adlı eserini mutlaka okuyun.Kafanızdaki soru işaretlerinden kolayca kurtulabilirsiniz.
Hadis eleştirisi yapalım, ama bunu yaparken topyekün reddetmek ne oluyor ? Peygamberimizle Kur'an'ın arasını ayırmaya çalışmak cinayettir.Oryantalistler istedi bir göz Allah verdi iki göz.Bunu dışarıdan kendileri mümkünatı yok başaramazlar.Binlerce vah ki kendi kardeşlerimize yaptırmaya çabalıyorlar.
Namaz kılma hususuna gelince.Bugüm İslam dünyasında namazın vakitleri ve kılınış şekilleri konusunda tam bir ittifak vardır.Yukarıda yazımda yazdığım Kuraniyyun akımındaki garabetlerde zaten sünneti inkar etmekten dolayı yaşanmaktadır. Namazın kılınış şekli Peygamberimizin ameli sünnetidir.Bir kereye mahsusu söylenmiş ve yapılmış,sınırlı sayıda kişinin şahit olduğu bir şey değildir.Risaleti boyunca gösterdiği bizzat tatbik ettiği ve "ben nasıl kılıyorsam, sizde öyle kılınız" dediği ve Medine devrinde 10 yıl boyunca her vakit bizatihi imam olarak talim ettirerek tatbik ettirdiği bir ibadettir.Dolayısı ile bazı Kuraniyyun akımının bu konudaki gülünç ve acınılası argümanları aklınızı karıştırmasın.Bu konuda en ufak bir ihtilaf yoktur.
Başa dönecek olursak İslam orta yol, itidal yoludur.Müslümanlar Kur'an'ın tabiriyle "Her sözü duyan, en güzeline uyan" lardandır.Biz her düşünceyi dinleriz.Aklımızı kullanarak seçimimizi yaparız.Akıl denen nimet varken orta yolu bulmak zor değildir.İfrat ve tefrit bu konuda İslam ümmetinin bünyesinde derin bir yara açmıştır.tarihsel bir kırılma anı yaşıyoruz.Bunu aşmak ve bu kırılmadan maksimum fayda ile güçlenerek çıkmak elimizde.Bizim elimizde batılıların çoktan kaybettiği ve insan fıtratının en mükemmel modeli bir Nebevi öğreti var.Bunun da en güzel uygulayıcısı Peygamberimizdir. Kur'an'ın "muhteşem bir ahlak" dediği bu ahlakı öğrenmenin, tatbik etmenin ve materyalizmin tiksindirici kasvetinden kurtulup huzura kavuşmanın yolu da Hz.Peygamberin ahlakı ile ahlaklanmak, yani sünnetine riayet etmektir.
Hadis metodolojisi olarakta, hadislerin hem ravi zinciri hem de metin bakımından, Kur'an'la Hz.Peygamberin mütevatir uygulamalarıyla sağlamalarının yapılması gerektiğine inanıyorum. Bunu yapmak zor değil.
Şunu da söyleyeyim.Ben İlahiyat mezunu değilim.Aldığım eğitim de din eğitimi değil.Aksine son derece pozitivist bir eğitim aldım.Ben sadece İslam'a gönül vermiş ve Dinimin bana ne dediğini, ne yapmamı istediğini araştıran birisiyim.Karar mercii ya da otorite olmadığım gibi bu konuda sürekli okuyan ve araştıran, bilgiye aç birisiyim.Yukarıda da söylediğim gibi bu konuda büyük emekler sarfedilmiş, çok mükemmel eserler var.Bu konularda detaylı bilgilerin kulaktan dolma bilgilerle değilde, bizzat bu işe yıllarını vermiş değerli alimlerin kitaplarından okunarak elde edilmesinin çok daha doğru olduğuna inanıyorum..
Saygı ve hürmetlerimle..
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 9, 2006 01:00 PM
Nuri Bey Ağabey'im
Ben gelenek kanadına biraz daha yakın durduğum halde sizinle temel konularda ve birçok detayda bir ortak zeminde buluşuyor ve aynı düşünceleri paylaşıyoruz.Bu çatının altında ki bir çoğulculuk zaten Mustafa Bey'in de belirttiği gibi İslam ve evrensel mesajı bakımından da gerekli.. Ama yine gördüğünüz gibi sünnet/hadis reddiyecisi arkadaşlarla böyle bir çatı altında buluşmak mümkün değil.Baştan beri söylemeye çalıştığım; tartışmaya çabalamanın gereksizliğini savunmamın sebebi de bu..
Yazdıklarınızın hemen tamamına katılıyorum.Ve reddiyeci arkadaşların biran önce bu sevdadan vazgeçip itidale, orta yola gelmesi için bütün kalbimle dua ediyorum..
Saygı ve hürmetlerimle..
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 9, 2006 01:10 PM
Halo Bey,farkındaysanız ben tartışmayı daha bu makaledeki ilk yorumumda bıraktıgımı açıkladım,çünkü neredeyse peygamber düşmanı ilan edilecegiz ve buna dayanamam açıkçası..hala S.Öztürk bilgisizce,cehaletle, hadis metodolojileri hakkında bilgi olmadan kitap okumadan yorum yaptıgımı sanıyor,Hayri Kırbaşoglu nun kitaplarından görüşlerinden elbetteki haberim var,ama aynı zamanda Hayri Kırbaşoglu yla aynı fakültede olan "mezhepler sorun çözemez kendisi bir sorundur" diyen mezhep tarihçisi Prof. Salih Akdemir den de haberim var.."dinin tek kaynagı sadece ve sadece Kuran dır" diyen İ.Ü. ilahiyattan dan Prof.Abdülaziz Bayındır dan da haberim var...Size gerekli dökümanlarıyla gerekli argümanları ve cevapları Allah ın izniyle yazın yapmayı düşündügüm internet sitesi aracılıgıyla aktarmak istiyorum..
Bakın Kuran da ehli kitaptan olanların dahi salih ameller işledigi takdir de kurtuluşa erebilecegi ifadeleri varken,biz müslümanların birbirlerini kafir gibi görüp,itici,kırıcı konuşup,o şekilde haksız gösterip susturması ve neredeyse sapmış gibi göstermesi ne derece dogru?bu sözlerim ortayadır isteyen alınabilir..
Mustafa Bey e tekrar teşekkürlerimi iletiyorum,ve görüyorumki Mustafa Bey in asıl vermek istedigi mesaj alınamamış..Mustafa Bey in bence makaleyi asmasındaki amaç kendi görüşlerini sunmaktan ziyade,FARKLI İSLAM ANLAYIŞLARININ OLMASINA tahammül edebilmemiz gerektigi mesajını vermektir..Allah aramızda hükmü verecektir elbet,kimin ne işledigi en ufak haksızlıga ugratılmadan verilecek ecri.
Ben sadece Kuran da anlatıldıgı kadarıyla örnek alrım peygamberimizi ve diger peygamberleri,unutmayın hz İbrahim ve arkadaşlarında da güzel örnekler oldugunu Allah ayetiyle söylüyor biz biliyoruzki Kuran da anlatıldıgı kadarıyla yetecektir,yoksa onlarında sözlerini,sünnetlerini bulmamız gerekirdi,aynı şekilde Peygamberimizin de,Kuran'da anlatıldıgı kadarıyla örnek almamızın din adına gerekli ve yeterli oldugu kanısındayım,bu benim görüşüm kalben ve aklen ikna ediyor beni,lütfen saygı duyun,ben de hanefi mezhebindeydim önceden vahiy gelemdi ben de okuyorum,bunu yaptıgım sitede göreceksiniz..
Bu arada veda hutbesinde peygamberimizin emanet edip de sarıldıgınızda sapmazsınız dedigi emanetin Kuran oldugu şeklinde gelen rivayeti neden kabul etmiyorsunuz da Kuran ve sünnetim diye gelen rivayeti kabul ediyorsunuz?yoksa Kuran diye gelen rivayet Kuran a uymuyor diye mi kabul etmiyorsunuz?bu arada son olarak sadece ve sadece Kuran dan sorumlu oldugumuzu bildiren ayeti de hatırlatmak isterim...Allah emanet olun..
(Ebulfetih)
Yazan: Ebulfetih Tarih: May 9, 2006 02:00 PM
Okudukca, ortada ciddi bir eksiklik oldugunu gormek mumkun. Cozum ise kolay degil.
Bu konulara hasredilmis bir on-line Ilmihal turunden (Wikipedia benzeri) bir seye ihtiyac var bence.
Sorula ve cevaplarla zenginlestirilecek bir on-line ilmihal (ya da adina ne dersek diyelim).
Bunu Diyanet'in yapmasi iyi olurdu, ama, hem boyle bir sey henuz yok hem de degisik goruslere imkan vermeyebilir; dolayisi ile bireysel bir tesebbus olsa faydali olacak.
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: May 9, 2006 03:20 PM
Ebulfetih Bey,
Tartışmayı uzatmak için değil de bir yanlış anlamayı düzeltmek için yazıyorum.
Şöyle yazmışsınız :
Bizim kimseyi tekfir ettiğimiz falan yok.Bunu da nereden çıkartıyorsunuz ? Biz yanlışa düştüğünüz noktaları ve niçin yanlış olduğunu söylüyoruz.Bunu söylemek bizim vazifemiz. Bu reddiyecilik akımı eğer bilerek, tahrip amaçlı olarak yapılıyorsa o zaten konumuz dışında.Ben başından beri hem sizin hem Halo Bey'in iyi niyetli olduğunu inanmak istediğimi söylemiştim.Fakat bu reddiyeciliğin İslam'ın temellerine dinamit koymak olduğunu da söylemeyecek miyiz ? Siz bunun farkında olmayabilirsin ama biz farkındayız.Tekrara gerek yok.
Yukarıda da söyledim, kimseyi tekfir ettiğimiz yok.Eğer yazıları tam okusaydınız benim daha en başlarda yazdığım cümleleri ve anlamlarını da düşünmüş olurdunuz.Size tekrar hatırlatayım :
Hala da aynı düşüncedeyim.Ömrüm boyunca da aynı düşüncede olacağım.Tabii ki kalbi ile iman eden kardeşlerim için..
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 9, 2006 04:01 PM
Nuri Bey Ağabeyim,
Biraz kasveti dağıtmak için yazınızda bir cümleyle geçen, Gazali değerlendirmeniz üzerine çok kısa birşeyler yazmak istiyorum.
Ben Gazali'nin felsefesine/metoduna hayran biri olarak hayret ki Gazali'yi sizinle aynı noktalardan -aynı sertlikte olmasa da- eleştirebiliyorum.İslamoğlu bir yazısını "bugün Gazali yaşasaydı İhyayı yazar mıydı ?" şeklinde bitirmişti.Bence yazmazdı.İhya o zaman gerekliydi, toplumsal yapıya uyuyordu, zaten vazifesini de fazlasıyla yaptı..Fıkhi ve toplumsal görüşlerine girmeyeceğim.Bu kadarla bırakayım.
Ben Gazalinin Tehafüt-ül Felasife'sini birçok kez okudum.İ.Rüşd'ün savunma olarak yazdığı "Tehafüt-ül Tehafütü"nü de.Gazali'nin eleştirel metoduna ve düşüncesine hayran olmakla ve genel anlamda eleştirilerinde haklı olduğunu düşünmekle birlikte Tehafütte filozofları tekfir ederken Gazali'nin son derece haksız olduğunu düşünüyorum.O zaman için belki gerekli bir şeydi ama Gazali burada El-İktisad'da kendi koyduğu ilkelere ters bir biçimde filozofları tekfir etmiştir.Bunun İslam dünyasına etkisi ise ciltlere sığmayacak kadar geniş konu.İyisi mi hiç girmemek :-)
Ben ayrıca İ.Rüşd'ün çok güzel bir savunma yaptığını ama onunda Aristo'yu mutlaklaştırmak ve "hatasız/hata yapması olanaksız" gibi göstermeye çabalamak gibi bir hataya düştüğünü savunuyorum.Fakat biz kutuplara ayrılırken bu hataları hep görmezden geliyoruz."Nasılsa bizden" yaklaşımı ile..Bunu söylememin sebebi de geçmişten gelen değerlerimizi üretme yerine tüketme yolunu seçme hatamıza dikkat çekmek.Bugün "Gazali İ.Sina, İ.Rüşd hayatta olsa idi nasıl düşünürdü ? O günkü Gazali'yi, İ.Rüşd'ü, İ.Sina'yı nasıl eleştirirdi" diye düşünmek yerine, kamplara ayrılmış vaziyette herkes kendi tarafını layü'sel görerek argümanlarını ispatlama yarışına girmiş durumda.. Ve bu da üretmeyi değil, tüketmeyi getiriyor. Neyse..
Gazali ateşin bir zeka idi.Beyan bilgi sisteminde zirve oldu, burhanda zamanın bütün felsefi akımlarını didik didik etti ve bütün turatsızlılarını açığa çıkardı, en sonunda da İrfani bilgi sisteminde demir attı.Ama bir yerlerde "Bazılarınca Gazali'nin kucağında Buhari olduğu halde vefat ettiği, giderayak yeni bir yolculuğa hazırlandığı şeklinde yorular yapılıyor" diye okumuştum.
Kimbilir bizim bugün tartıştığımız hususları Gazali daha o zamanlar bir elekten geçirecekti.. :-)
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 9, 2006 04:49 PM
Ebulfetih Bey,
Ben tartışmayla ilgili argümanı tamamlamak için yazıyordum ancak siz faydası olmadığını daha önce görmüşsünüz. Yazılarınız ve üslubunuz çok güzeldi. En ilginç bulduğum yan ise Hz. Muhammed'e gereken değeri vermiyormuşuz muamelesi yapılması. Milyarlarca insan içinden kay peygamber gelmiş, kaçına kitap verilmiş? Zaten ödüllerin en büyüğüne layık olmuş Allah katında..
Suat Bey, layık gördüğünüz kınalar sizde kalsın, başkasından duyduklarınızı değil kendi fikirlerinizi buraya koyabildiğiniz zaman kullanırsınız. Kimseye niyet analizi yapma hakkınız yok, İslam'ın altına dinamit koymak gibi terimleri de "kardeşlerinizin" inancına/düşüncesine saygısızlık olarak görüyorum. Bana göre tabii ki siz yanlış yoldasınız ve dinin yozlaşmasında sizin savunduğunuz anlayış çok pay oynuyor. Ama ben çıkıp dinimizin altına dinamit koyuyorlar gibi abes bir ifade kullanmıyorum. Kendinizi tartışmaya tam yetkin görmediğiniz muhakkak, ama tanımadığınız insanların birikimi hakkında yorum yapmak ise size veya bir başkasına düşmez. Din konusunda sadece ilahiyatçıların yorum yapması gibi trajikomik bir düşünceye tabii ki katılmıyorum. Din eğitimi konusunda da fikrim Alev Alatlı'yla paraleldir, merak ederseniz bakabilirsiniz ne olduğuna.
Öncelikle insanların fikrine saygı duymanın ne olduğunu 'gerçek anlamıyla' öğrenmeniz gerekiyor. Kendi bilginizde boşluk olduğu için cevap veremediğiniz her konuda yaptığınız alıntıları, konuyu değiştirmenizi, ilgisiz argümanlar sunmanızı yüzünüze vurmamış olmakla mı kınaya layık görüldük? Yoksa bahsettiğiniz gibi Allah'ın bize verdiği aklı kullandığımız için mi? Sizin de söylediğiniz gibi az olan bilgi birikiminizle hadis veya sünneti dini kaynak olarak kabul etmeyenleri münafık veya kafir damgası mı yapıştırıyorsunuz ki tartışmalardan dolayı düşünmeye başlayan Emine Hanım'a böyle cevap veriyorsunuz. Ben size söyleyeyim kınaya filan hiç gerek yok, Emine Hanım veya bir başkası herhangi bir konuda şüphelendiği zaman açar kaynakları araştırır, Kuran'ı bize emredildiği gibi yavaş yavaş okur ve kendi anlar. Kuran'da da belirtildiği gibi ailesine, 'din bilginlerine', üçüncü şahıslara iradesini vermez sadece düşüncelerini birer yorum olarak kabul eder. İnsanlara düşünmeden benim inandığıma inan demek, ki sizin burda verdiğiniz mesaj da aynen budur, sağlıklı temele sahip bir inanç olmaz. Ancak insanların bir bakış açısını görmesini engellemekse yaptığınız hem günah hem de ayıptır ki bana göre de yaptığınız tam olarak budur. Veda hutbesinin tek bir versiyonunu "Bakın 120000 kişiye yapılan konuşmayı bilmiyorsunuz, cahiller" diye lanse ederken; 3 versiyonu olduğunu ve birinde Peygamberimizin sadece kitaba uymamızı söylediğini aktardığımızda sessiz kalmanız da aynı sansürü kendinize uygulamanızdandır.
Bir daha yazmayacağım dediğim başlığa üslubunuz yüzünden yazmak zorunda kaldım. Tartıştığınız insanlar daha yazmayacağını belirttiği zaman ona göre davranmak daha uygundur diye düşünüyorum.
Alıntıladığınız cümlenizdeki düşünceyi Ebulfetih Bey'in sizden çok daha fazla uyguladığını da eklemeliyim. Ne size ne başkasına düşmanca bir tavırla cevap vermedi, cehalet, kına vb. şeylere ihtiyaç duymadı.
Yazan: Halo Tarih: May 9, 2006 04:55 PM
S.Öztürk Bey,
Tartışmayı uzatmak istiyormusunuz?istemiyor musunuz?Eger istiyorsanız uzun uzun yazışalım hazırım çekinecek bir şeyim yok,ancak tartışmayı uzatmak istemiyorsanız cevap hakkı doguracak mesajlar yazmayın lütfen..
örnegin,
"Fakat bu reddiyeciliğin İslam'ın temellerine dinamit koymak olduğunu da söylemeyecek miyiz ? Siz bunun farkında olmayabilirsin ama biz farkındayız.Tekrara gerek yok." gibi...
ayrıca,
"Herhalukarda ayrı ayrı düşüncelere sahip olsam da İki şehadeti dili ile söyleyip kalbi ile iman eden tüm Müslümanlar benim kardeşim canım ciğerimdir, başımın üzerinde yerleri vardır."
ifadelerinizi mesajlarınıza yansıtmıyorsunuz,yani uslubunuz kızgın,saldırgan bir tutum sergiliyor,bu da benim tarzıma uymuyor..
biz hadisleri neden dinin kaynagı olarak görmedigimizi gayet net bir biçimde açıkladık,bana cevap verin o halde dogru hadis le yanlış olanı ayırdedebiliyorsanız,ve dogruluk ölçütünüz Kuran ise yani Kuran a uyan dogru hadistir uymayan uydurulmuş veya çarptırılmıştır diyorsanız,o halde veda hutbesinde geçen "ümmetime bir emanet bırakıyorum ki ona sımsıkı sarıldıgında hiç bir zaman sapmaz o emanet Kuran dır" "şeklinde aktarılan hadisi neden kabul etmiyor da, o emanet "Kuran ve sünnetimdir" şeklinde geleni kabul ediyorsunuz?yoksa birinciyi elemenizdeki sebep Kuran a uymaması mı?
43Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen dosdoğru yol üzerindesin.
44Ve şüphesiz O (Kuran) sana ve toplumuna bir hatırlatmadır. O'ndan sorumlu tutulacaksınız.
43 Zuhruf Suresi 43,44
Bir de aşagıdaki hadisi dogru kabul ediyor musunuz?etmiyorsanız Kuran a uymadıgı için mi? (bu arada din adına görüşlerim aşagıda peygamberimize atfedilen sözde(veya O na ait olan hadis de) söylendigi gibidir)
Allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.
Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6 İbni Mace K. Etime 60/ El-Müracaat sayfa 20
bu arada yukarıdaki hadiste ifade edileni içeren ayet dahi var..bizim söylemek istedigimizde farklı bir şey degil,siz gelip ayrıntı da takılıyorsunuz,biz diyoruzki Kuran da geçmeyen bir farz veya yasak peygambere atfedilen bir sözle farz kabul ediliyorsa bu durum hem Kuran a hem de (haliyle) Kuran da anlatılan peygamberimize aykırı bir durumdur..Allah din adına GEREKLİ VE YETERLİ olan tüm hükümleri yine gerekli ve yeterli AYRINTILARIyla Kuran da bildirmiş,açıklamadıgı(hakkında sustugu) şeyleri de serbestiyete bırakmıştır..ben baştan beri bu görüşteyim ve bu islamın dibine bomba koymak degil Allah ın dinini O na özgüleyerek dini kavramları kökenlerini,misyonlarını en güvenilir kaynak olan Kuran dan çıkartmak ve çogunluga ters de olsa kabul etmek ve uygulamaktır...
(Ebulfetih)
Yazan: Ebulfetih Tarih: May 9, 2006 05:23 PM
Ebulfetih Bey,
demişsiniz, hoş demişsiniz de; hani bu konuda gerçekten derinlemesine bilgi sahibi değiliz çoğumuz , bu şekılde de yorumlarda bulunmak ne kadar doğru olur bilemeyiz ama ben yaklaşım tarzınızdan , az da olsa kendi edindiğim izlenimlerden kaynak alarak konuşuyorum..
Hz.peygamberin uygulamalarını öyle bir yere koymuşsunuz ki sanki kuranı bir taraf Hz. muhammet'in kileri diğer taraf olarak görmüşsünüz, sizce ne kadar yanılıyorum merak ediyorum. Hz.muhammet'in dediklerini ,yaptıklarını o bağlamda ehl-i beytinin uygulamalarını vs. bir çırpıda bir kenara atmak onları görmezden gelmek sanki onların arasında sadece kuranla hiç alakası olmayan durumların var olduğunu kabul etmek ne kadar mantıklı bi yorum tekrar düşünelim.. gerçekten bir yönden haklı olabilirsiniz, peygamberin sünnetini (yani günümüze kadar yanlış ve ya doğru aktarılmış olabilir) tartışmasız kabul eden gruplar da olabilir(sözüm meclisten dışarı) hatta o grupların da amacı 'sen de benden ol' demek de olabilir ama sadece kuran tavrıyla bence cıkmaza gireriz tüm müslümanlar olarak.. ortak noktada uzlaşmacı tavır almak varken ...
saygılarımla..
Yazan: sessiz Tarih: May 9, 2006 11:33 PM
Halo Bey,
Ben sizin kadar rahat değilim kusura bakmayın. İslam, kendisine yapılan her saldırıya "bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler" diyecek olsaydı bugün ortada İslam öğretisi gibi dimdik duran bir şey olmazdı.
Kimse kimseyi yazmaya ya da yazılanları okumaya balmumu ile davet etmiyor.Sözler o kadar ucuz olmamalı, ben eğer "bir daha yazmayacağım" deseydim yazmazdım, eğer içimde birşeyler kaldıysa da "bir daha yazmayacağım" demezdim.Bir tartışma uslubunuz olmadığı gibi usturubu da yok.. Benim söylediklerim daha önce de defaatle söylediklerimden ibaret.. Ortada sözünüzü çiğnetecek yeni bir şey yok.. Sizin sözünüz ucuzsa o benim kabahatim değil..
Hem hadisleri ve sünneti külliyen reddedip hem de Veda hutbesinin diğer iki versiyonunu hatırlatmak ta neyin nesi? Hani siz hadisleri kabul etmiyordunuz ? Ne oldu ? İşinize gelenleri kendi argümanlarınıza örnek vermeye çabalıyorsunuz, hem de verdiğiniz örnekle, bizatihi örneği de içine alıp reddeden reddiyecilik akımı için.. Bu ne yaman paradoks böyle ? Buna sessiz kalmamın sebebi bu paradoksal tavrı ciddiye almamamdır.Yoksa sizin her tutarsız argümanınıza cevap vermeye kalksam vay benim halime..
Ben genel anlamda düşüncemi söyledim.Eğer hadis ve sünneti külliyen reddediyorsanız bunu gerçekten yapacaksınız.Kendi argümanlarınıza hadis ve sünnetten yana delil getirmeyeceksiniz.Hadis ve sünnetten delil getirerek kendi hadis ve sünnet reddiyeciliği akımınızı desteklemeye çabalamanız çok komik oluyor.
Ve sizler savunduğunuz akımla bugün Ezan ve namazın kılınış şekli dahil birçok İslami öğretiyi reddetmiş oluyorsunuz.(Sakın biz ezanı reddetmiyoruz demeyin buna savunduğunuz akım gereği mecbursunuz) Ezan gibi bir klasiği reddeden, Peygamberimizin en önemli ameli sünneti olan Namazın kılınış şeklini, vakit adetlerini karmakarışık eden, İslam'la, Kur'an'la Peygamberimizin arasını ayırıp İslam'ı kuşa çeviren bu akımın; sadece Namazın vakti ve şekli konusunda düştüğü acziyeti burada bu yazdıklarınızdan sonra bile anlatmıyorsan bilin ki bunun sebebi satırları okuyan art niyetli İslam düşmanlarına alaylı gülümseme zevkini vermemek içindir.İnsaf ehli bir müslüman ne demek istediğimi anlar.
Saygılarımla..
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 10, 2006 01:02 AM
Ebulfetih Bey,
Sizinle biraz daha sakin konuşabiliriz.Buna sebepte sizin daha itidalli olan tavrınızdır.Ben baştan beri söylediğim şeyden farklı birşey söylemiyorum.Ve bu düşünceyi/akımı ne derseniz deyin, yanlış ve İslam'a son derece zararlı buluyorum.Ve bunu da açıkça söylüyorum.
Veda hutbesinin sonunda iki farklı versiyonun daha olması sizin argümanınıza niçin delil olamayacağını Halo Bey'e verdiğim cevapta söyledim.Aynı tarz argümanın yüzlercesini ben de kendi tezime destek için buraya sıralayabilirim. Baştan beri söylediğim gibi hadisler konusunda eleştirel bir yaklaşıma sahipim.Ama bu toptan reddiyecilik akımı hiçbir şeye çözüm değildir.Nuri Bey verdiği uzun cevapta birçok noktayı belirtti.Hiçbirine cevap vermediniz. Böyle toptan reddiyeci bir tavırın tartışılması bile bence abesle iştigaldir.Bu en sonunda Hz.Peygamber'in tarihsel kişiliğini bile reddetmeye kadar götürür.Bu tavır son tahlilde siyerleri, Peygamberimizin hayatındaki birçok olayı,Kur'an ayetlerinin iniş sebeplerini, ayetlerin siyak ve sibakını reddeder, dahası Kur'an'ın toplanması ve korunmuşluğu konusunda bile şüpheler saçar.Bunlara sebep olmak ister misiniz ? Elbette istemezsiniz.
Uğraşılacak birçok şey varken bir de birbirimizle uğraşmayalım.Bugün Müslümanlar'ın sorunları dağları aşmıştır.Bütün bunların üstüne bir de bu tür sorunlarımızı bölünmüşlüğümüzü daha da arttıracak akımlara kapılmanın gereği yoktur.Evet hadisleri eleştirelim, Kur'an'la ve mütevatir uygulamalarla sağlamasını yapalım, ama toptan reddetmek ne oluyor ? Bu hangi akla hangi vicdana sığar ?
Lütfen bunu bir daha düşünün..
saygılar.
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 10, 2006 01:24 AM
Halo Bey,
Gereksiz yere üstüme alındığım bir şey yok. Zaten ben kendi kendime konuşarak genel bir havaya serzenişte bulundum. Sizin şahsınıza değil. Bütüncü kabul ve bütüncü reddedişlerin genellemeci ve indirgemeci tavrı karşısında tutumumuzun değişebildiğini seslendirmiştim.
Galiba hepimiz farklı şeyleri tartışıyoruz. Çünkü argümanlarımız arasında kopukluk var. Ben hadis dinin temel kaynağıdır demedim. siz de öyle demiyorsunuz diye de sizi eleştirmiş değilim ki. Benim söylediklerimi eğer dikkatle okursanız meselenin bu noktadan ibaret olmadığını kolaylıkla görürsünüz. Mesele dinin kaynağının ne olduğu falan değil.ben hadislerin böyle olduğunu iddia etmediğim gibi bunu tartışmıyorum da.. Kimsenin de diğerinin fetva makamı olmak gibi bir haddi yok. Ben zaten bu kavramları da söylemleri de İslam düşüncesinin devinimi açısından sağlıklı bulmuyorum.
Siz herhalde hep aynı tepkileri görmekten benim meramımı anlayamamışsınız.
Söylediğiniz her şeye de cevap verebileceğimi de düşünüyorum. Ama önce ortak bir tartışma zemininde anlaşalım. Önce meselenin kökünden başlayalım. Sonra hadis kaynak olabilir mi değil mi sorusuna geçeriz. Öncelikle meselemiz tartışmada galip gelmek değil. C.Meriç’in dediği gibi mağlubun kazançlı çıktığı tek savaş da ilmi tartışmadır. Yenmeyi değil yenilmeyi arzularım her zaman. Ama şu sorularıma cevap vermek için cevap değil sağlıklı cevap istiyorum.
1-Hadislerle ilgili sakatlıkları aklı başında kimse inkar etmiyor. Ama bu hiç hadis yok anlamına gelir mi?
2-Peygamberin hem yaptığı hem de söylediği her şey mi iptal edildi? Hepsi mi yalan yanlış aktarıldı?
3-Buhari vsde tüm hepsi mi uydurma?hepsi mi yalan?
4-Peygamberin arkadaşlarının yaptığı ve anlattığı her şey mi yalan olarak bugüne kadar geldi?
5-O halde Peygamber’in ölümüyle birlikte Ebu Bekir başta olmak üzere hepsş sapık ve münafık mı idi?
6-Sizin tabirinizle Kur’ana uygun hadisler varsa da (olmaması mümkün mü?) bu bizi ilgilendirmez derseniz bu Peygamberin yapıp etmelerini önemsizleştirmek, O’nun varlığını yok saymak olur mu olmaz mı?
7-siz ne kadar Peygamber karşıtlığı yapmıyoruz deseniz de bu O’nu devreden çıkarmak, yok saymaktır.
8-“Bunun yanında Kuran'ı hadislere dayanarak incelemek isteyenlere yol her zaman açık, kaynaklar ortada”. Bakın yine indirgemeci davranıyorsunuz. Ben böyle bir şey söylemedim. Bu klasik hadisle Kur’an tefsirinin mahzurlarını iyi bilen birisiyim. Hadisle tefsir ne kadar yanlış ve eksikse, hadis olmadan tefsir de o kadar öyledir. Ayetleri “anlarken” diğer ayetlerden de yararlanırsınız, beşeri tecrübeden de, evrensel akıldan da ve elbette varsa ilgili hadisden de. Sonuçta düşülen varta da bu: Kur’an ilahi kaynaklı (lahuti) olsa da nasuti (beşeri) boyutunu yadsırsanız çuvallarsınız. Ortaya gerçekten de çıka çıka irtica çıkar. Vahiy ilahi ama vahyi anlayan beşer ve anlama çabası da beşeridir. Orada Gadamerden de yararlanırım, Hegel’den Marx’dan da Adorno’dan da Hayek’den de Popper’den de, Planck’dan da, İbni İshak’dan da Taberi’den de, Buhariden de. Böyle daraltıcı, indirgemeci yaklaşımlar zaten İslam düşüncesinin de köküne kibrit suyu döktü, alemi islamın da.
Hele ayeti lafzi okuyup da salt “çıplak akılla” kemaliyle anlarım diyorsanız o da sizin bileceğiniz bir iş. Sizin deyişinizle buyurun devam edin.
Üstelik topluma ilişkin düzenlemelerin eninde sonunda evrensel akılla çözümleneceği de açıktır. Dinamik hukuk yani. Sürekli hiç durmayan akli içtihad. İmamı Azamın istihsan ilkesinin açılımı da diyebiliriz. Nitekim o hadis söyleyenlere ben böyle hayırlı buldum diyerek içtihada bulunmuştu. Bu konu çok su götürür geçiyorum..
Ben hadisleri mutlaklaştırma konusunda oldukça eleştirelim ama onları bütün bütün yok sayma da aynı mutlaklaştırmanın zıt yöndeki ifadesi. Neden dini düşünceyi ve islamı aklı donduralım ve sığlaştıralım. Neden sadece üstelik de bir sürü uydurma hadisle aklımızı ve beşeri tecrübeyi kullanmayı engellerken, sadece kuran ayetlerini kullanarak tüm tarihi, yaşanan ve yaşanacak tecrübeden mahrum kalarak sığ bir anlama çerçevesine hapsolalım. Benim söylediklerimin satır aralarında olanlardan bir kısmı bu. Bunun üzerinde bir kere daha düşünün derim.
Kur’an’ı beşer boyutundan kopardığınız anda onu beşere kapalı ve duyarsız yaparsınız. Klasik düşüncenin yaptığı gibi. M. Arkoun’a göre ortodoks İslam, Derridacı anlamda logosentrizmin, sözmerkezciliğin, sözü merkeze alarak hayatın içindeki dinamizmi göremeyen, ona uyum sağlayamayan, hayatın karşımıza çıkardığı açılım imkanlarının tamamını doktrinin dar çerçevesine sığdırmakta ısrarlı bir anlayışın tahakkümü altındadır. Halbuki, “....Kur’an metni, abstrait/soyut, fictif, zamana-mekana karşıt bir ortama değil, en geniş ve karmaşık faaliyet ve ilgi alanıyla, “insan”ın özgün dünyasına müteveccihtir.” Ama görüyorum ki Kur’ancı söylem bundan çok daha fazla söz konusu hataya düşmektedir.
Bunu yaparken de geleneğin çok ötesinde tüm insanlığın (yalnızca Müslümanların değil! Bunun içinde beşeri tecrübe var ise Peygamber ve arkadaşlarının tecrübesi de var demektir) birikimli mirasını reddederek kendi çapını daraltması, Müslüman düşüncenin aydınlanması açısından kabul edilebilir değildir.
9-Hadis tartışması salt hadis tartışması değildir. Hadisi ele aldığınızda doğrudan Kur’an’ı ve Peygamberi de ele alıyorsunuz demektir. Bunlar birbirinden bağımsız değil. Bir hadisi yok saydığınızda o ayetin açılımına ilişkin en azından orijinal tecrübeyi de yok saymış olursunuz. O tecrübeyi mutlak bir dogma statüsüne çıkarmayalım doğru. Ama onu yok sayarak da orijinalitesine ilişkin datayı kaybedersiniz.
10-şimdi şu soruma herkesten samimi bir cevap bekliyorum en başta da sizlerden: Ben, Peygamber ve arkadaşlarının tarihsel tecrübelerini merak ediyorum. Siz de ediyor musunuz?
Ben, hangi ayetlerin hangi sebeple indiğini, o ilk Müslümanların neler yaptığını merak ediyorum ya siz? İlla bu meraklar sonucunda elde edeceğim bilgiler dinin kaynağı niteliğinde de olmayabilir. Niye sürekli hadis-din kaynağı fonksiyonu kuruyorsunuz. Peygamber ve arkadaşlarının tecrübelerinin bir anlama ve değere sahip olması için illa ayetle aynı statüye mi sahip olması gerekir? Olmadığı açıksa o zaman değersiz midir?
11-“ Neye dayanarak ilmi yaklaşmadığımı söylediniz hakkında en ufak bir fikrim yok, zira ama ne hadis&sünnete inanmaya dair rasyonel bir açıklamanız, ne de hadislere uygulanacak eleme metoduyla ilgili bir fikriniz var.” diyorsunuz.
Yukarıdaki özet yazılarımda rasyonel açıklamaları göremediyseniz bunu bilemem. Hadis ve sünnet Kur’an’a aykırıdır sözü size ait ve bu sadece bir genelleme. Asla ilmi değil. İkincisi, “hadis&sünnete inanmaya” diyorsunuz. Ben böyle bir şey söylemedim. Hadise de sünnete de “inanmak” zorunda olmayabilirsiniz ama hadis ve sünnet Kur’ana aykırıdır demesiniz korkunç bir fecaat. İlmi olmadığı gibi yanlış da. Nerden biliyorsunuz aykırı olduğu. AYKIRI OLANLAR ZATEN HADİS VE SÜNNET DEĞİLDİR.
Eleme metoduyla ilgili fikrim olmadığına gelince. Ee tabii yok ben muhaddis miyim? Bırakalım onu hadis uzmanları, araştırmacıları yapsınlar. Ama benim çok sağlam bir kriterim var. Kur’an’ın ruhuna uygun olmayan ve “insaniyet”e (ki İslam büyük insanlıktır öyle değil mi?) aykırı olan her söz rahatlıkla dışlanabilir. Zaten hadistir diye emin olduklarımız bizim için bir bilgisel kaynaktır. Ona kalkıp ayet statüsü vererek kendinizi zorlamaya da gerek yok.
Ben filan hadiste şöyle diyor hurra öyle yapalım demiyorum. Daha da ileri gidiyorum içtihadı daha genele yayıyor, insanlığın sürekli değişecek ihtiyaçlarını karşılayacak dinamik bir hukuk teorisini üretelim diyorum. Körü körüne salt Kur’an okumak da, ya da tersine nakilcilik yapıp filan alim şöyle dedi, Buhari’de şu vardı deyip aklı esir almak da bizi bu hale getirdi. İki yanlıştan bir doğru çıkmaz. Bir yanlışın alternatifi başka bir yanlış değildir.
Aslında mesele hadis meselesi değil. Farkında mısınız bilemiyorum ama mesele gelip Kur’an’a dayanıyor. Kur’an’ın “okunması”na dayanıp duruyor. SİZ KUR’AN’I PEYGAMBERSİZ OKUYALIM DİYORSUNUZ. Söylediğiniz nihayetinde bu.
Ne kadar acayip! Ayer’in, Hick’in, Saussure’ın dilbilimsel çözümlemelerinden haberi olmayan, “dilsel okuma”dan haberi olmayan, antropolijik tahlillere girmeyen, dilsel okumanın yanında hermenötiği araç olarak kullanamayan, metne yaklaşmada Metin-Yazar-Okuyucu ilişkisinin ayırdında bile olmayan birinin (ki insanların çoğunluğu bu durumda) anlam sınırlılığını söylememe bile gerek yok.
Buna klasik ilimleri de eklerseniz “anlama dinamiğinin” seviyesinin hiyararşik yapısı ister istemez sinirlerimizi bozar. Bu konunun ağırlığı buradaki tartışma ortamına uygun değil.
12- “Bahsettiğiniz ayetlerin tarih/hadis/sünnet bilgisi olmadan yorumlanamayağına dair görüşe katılmadığımı da nedenleriyle anlattım, kimin ne yaptığını detayıyla bilemeyebilirsiniz ama Kuran'ın amacı mesajı vermektir; o da apaçıktır. Eğer hikayenin detayını merak ediyorsanız açıp tarihi kaynakları karıştırırsınız.” Diyorsunuz.
“ama Kuran'ın amacı mesajı vermektir”. Bu sizin yorumunuz. Peki Kur’an’ın amacı mesaj vermek olsun. Peki mesajı nasıl alacaksınız? Sadece Halo’nun çıplak akli çıkarımıyla mı? Ya da Nuri’nin?
Ne tuhaf değil mi tarihten yararlanmamayı savunuyorsunuz. Siyak ve sibakı nereye koyacaksınız. Hem detayıyla bilmekten niye kaçıyorsunuz. Bu iddianın cevabını dolaylı olarak hemen yukarıda vermiş oldum geçiyorum.
Söylediğiniz şu:tarihe, sünnete hadise gerek yok.yani Peygamber’e gerek yok. Gerçekten Kur’an okumasında Peygambere gerek olmadığını kabul etsek bile onun tecrübesini reddetmek öyle saçma ki. Geçmiş alimlerin görüşleri ve tecrübeleri bile benim için bilgisel bir kaynaktır. Kaldı ki vahyin direk muhatabı olanların olmasın.
Peygamber’in yapıp etmelerinin sizin için hiçbir anlamı yok. Söylediğiniz bu. bunu kişisel olarak tercih edebilirsiniz sözüm yok tabii ki…bu konuda benim yaptığım tek şey eleştiri hakkımı kullanmak. Yoksa sizi yargılamak değil. Ben hadislere başvurmanız ya da vurmamanızla ilgili değilim. yukarıda okuma ve anlamaya ilişkin belirttiğim hususlar ise meselenin candamarını oluşturuyor. Ve Peygamberimizin konumuna çizilen çerçeve iki bakış açısında tamamen değişiyor. Bu konuda sağlıklı düşünmenizi salık vererek kapatıyorum.
Yukarıda sürekli gündeme gelen şu Veda Hutbesi meselesi var ya ona da bir değinmeden geçemeyeceğim. Bu konuyu Edip Yüksel gündeme getirmişti.
Şimdi önce beyin jimnastiği yapalım:
Şimdi bu 3 söz aynı anda söylenmiş olabilir mi? Hayır. Bir kere en başta O Zat kendi ailesini orada gündeme getirmiş olamaz. Yani ehli beyt versiyonu olamaz. Bu muhtemelen şia tarafından üretilmiş. Sünnet ve Kur’an versiyonu ihtimali olabilir de olmayabilir de. Hatta salt Kur’an versiyonu daha büyük bir ihtimal. Üçüncü bir ihtimal bu sözü hiç söylemediğidir. Bu sözün daha sonra üretilmiş olabileceği düşünülebilir. Yani bu olayı delil getirmek başlı başına mantıksızlık. Bu olsa olsa uydurma hadisler olduğunun göstergesi olabilir. Burada da zaten kimse aksini söylemiyor.
Peki salt Kur’an versiyonunu düşünelim. Zaten Peygamberimiz benim sözlerimi acayip bir dikkatle yazın, üzerine titreyin herkese anlatın falan dememiş ki? Deseydi bunu Hz. Ebu Bekir ve Ömer kimseye bırakmazdı. Kur’an’ı tebliğ ettim ona sımsıkı sarılın demiş ihtimali çok yüksek. Ama buradan sünnetin anlamsızlığı, değersizliği çıkar mı? Çıkmayacağını yukarıda anlattım. Herhalde orada binlerce insana “Ey insanlar ben Medine’de şöyle şöyle yapmıştım siz de onlara sıkı sıkıya sarılın” diyecek hali yoktu.
Bu sözden ne sünnet düşmanlığına ne de ötekine yol çıkar. Sünnet ile ilgili konular sahabenin fiili ve sözel aktarımıyla gelmiştir. Bunlardan yararlanmak da yararlanmamak da bir tercih.
Son olarak, düşünmemiz gereken bir husus da meselenin gündelik hayata ilişkin boyutudur. O, insanlığın iftihar tablosu. Bunda hemfikiriz değil mi? Eğer öyleyse O’nun hayatındaki güzel örnekleri de değerlendirmemiz gereklidir. Kendi üzerine sürekli pislik atan Yahudi komşusuna hastalanınca ziyareti ile gönlünü fethetmesinden, “ver babanın malından mı veriyorsun” diye kendisini çekiştiren bedeviye hoşgörüsüne kadar O’nun hayatından da çıkarılacak dersler çoktur.
Ya da “ben mal biriktirmek için değil dağıtmak için geldim” derken insanlığa verdiği mesaja kulağı tıkamak saygısızlığın yanında büyük bir mahrumiyettir.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 10, 2006 06:20 AM
Sayın Öztürk,
Bir daha yazmayacagım demiştim,çünkü sizinde mesajınızda bu konuların (en azından size göre) internet ortamında,yorum sayfalarında tartışılmasını dogru bulmadıgınızı söylemiştiniz,ben de hala kimsenin uzlaşamadıgını görünce faydası yok diye tartışmayı kesmek istedim ancak sizin cevap hakkı doguran mesajlarınızdan dolayı tekrar yazdım,yani bunu sizde yapardınız emin olun...
Ayrıca Nuri Bey in yazılarında kullandıgı en önemli argüman (çünkü digerlerinin cevapları diger konu başlıgından beri tartışmanın bütününde verildi) Kuran da anlatılanları anlayabilmemiz için ayetlerin iniş sebeplerini bilmemiz gerektigiydi,oysa bunun cevabını da başka bir arkadaşım vermişti,eger ayetin vermek istedigi mesaj için gerekli bir bilgi daha olsaydı Allah onu da eklerdi Kuran a,gerekli olmadıgı için ve mesajı vermek için yeterli oldugundan,Kuran ayetinin iniş sebebini,olayda anlatılan kişilerin isimlerini vs.. bilmemize gerek yoktur..evrensel mesajı önemlidir,ahzab suresinde de bu böyledir,zihar kelimesinin sözlük anlamı yetecektir ayetin anlaşılmasına..
Ama benim söylediklerim din adına gerekli ve yeterli olan her ayrıntının Kuran da eksiksiz bir biçimde oldugunaa dairdir..ama yok ben tarihi kaynaklardan,hadis kaynaklarından olaya ilişkin spesifik bilgi edinmek istiyorum diyorsanız bunu kim engelleyebilir,ek olarak istediginizi ögrenirsiniz,ama o ögrendiginiz bilgiler olmadan Kuran ayetleri anlaşılmaz demeye hakkınız oldugunu sanmıyorum..
İkinci olarak veda hutbesininin diger argümanını basit bir kelime oyunuyla geçiştirmişsiniz,oysa bu paradoks hadisleri kabul edenler ve dogru ile yanlış hadisin Kuran a uygunlugu ölçülerek ayırdelecegini düşünenler içindir...iki türlü tartışma teknigi vardır..bir karşı tarafın kabullerinden hareket etmek,örnegin ben din adına fikrimi belirleyecek ve degişterecek tek otorite olarak ayetleri kabul ediyorum,bana karşı bir şeyi Kuran ayetiyle delillendirin,farkındaysanız diger konu başlıgında verdigimiz o kadar ayet de görmezden gelindi..yani ben veda hutbesinin ikinci versiyonu sadece Kuran dır şeklinde geldigi için sadece Kuran demiyorum,ben bunu Kuran ayetleriyle delillendirdim zaten diger konu başlıgında..
ancak siz otorite olarak hadisleri de kabul ettiginiz için,ben de size o halde bu hadisi degil de neden ötekini kabul ediyorsunuz dedim,çünkü ben hadisleri otorite kabul etmedigim halde bana karşı hadislerden ilk olarak siz delil getirmeye çalıştınız,ben de madem siz veda hutbesi dediniz,o halde diger versiyonunu neden kabul etmiyorsunuz şeklinde gayet net ve hala cevap vermediginiz bir soru sordum,ve ekledim yoksa kabul etmeyişinizin sebebi Kuran a uymaması mı?ayrıca namaz vakitleri de kafa karıştırıcı degil,Kuran dan açıp okuyan üç vakitin nasıl detaylı bir şekilde açıklandıgını görür,5 vakit neye dayandırılıyor diyorum,cevap verin yukarıda alıntı yaptıgım mirac hadisesine degil mi?peki hangisini dogru kabul etmemiz gerektigi konusunda bir fikriniz var mı?Allah ın yanlış karar verip hz Musa nın söylemiyle karar degişterecegi?bırakın onu o hadis saçma olmasa dahi Kuran da 3 vakit farz ise 5 vakiti kimse peygamberimize fatura edemez..bu arada yorumlarda görüyorum da peygamberimiz le Kuran ı karşı karşıya getirdigmizi ima edenler var,ben Kuran ayetinden 3 vakit farz dedigim zaman,"iyi de peygamberimizde 5 vakit farz demiş" diyen biri mi karşı karşıya getirmiş oluyor yoksa "peygamberimiz Kuran a ek veya ters olarak bir şey söylemeyecegine göre o hiç bir zaman 5 vakit farz dememiştir" diyen biz mi karşı karşıya getirmiş oluyoruz?
İlhan Bey,hadisler veya hadislere dayalı olarak hazırlanan tefsirler olmadan Kuran dan bazı konuların mealden okunarak kafa karıştıracagından bahsetmişsiniz,sizden ricam çeviri niteliginde olan meallerden edinin..diyanet in mealinde "ideolojik(mezhepçi)" zihniyete uygun olması için kasıtlı olarak çeviride açık saptırmalar yapılmaktadır..mesela bahsettiginiz konuları zaten yanlış çevirilmiş bir biçimde sunuyorsunuz,tabiki anlaşılmaz,anlaşılması için öncelikle dogru çevrilmesi gerekmez mi?
http://www.kurandakidin.net/bolumler/21kuranindininde.htm
buradan verdiginiz argümanların cevaplarını okuyabilirsiniz.sayfanın alt kısımlarında konu başlıkları var..
S.Öztürk,bakın ezan zaten dinin bir farzı degil,farz olan bir uygulama da degil,ancak namaza çagırmanın bir yoludur,yani eger hristiyanlar çan çalmasaydı belki de çanla çagırılıyor olurduk namaza,ezanın içinde geçen sözlerde farz olan sözler degil,ancak yapılması da Kuran a ters degil,eger toplum ortak bir mütabakata varmışsa ve bu da Kuran a ters degil se kim ne diyebilir?ezan gibi bir klasigi bile reddetmekten çekinmem ancak farz degil demek le reddetmek aynı şey mi siz düşünün?aynı şekilde bu diger konular içinde geçerlidir,Kuran da tutamadıgımız günler için bir gün kefaret istenirken,60 gün kefaret uygulamasının farz oldugunu kimse iddia edemez,klasik (gelenek) de olsa bu böyledir,ve bu Kuran da olanın üstüne bir hüküm oldugundan veya ters bir şey oldugundan peygamberimize de ait olamaz...ama isteyen yine 60 gün tutsun..bakın o çizgiyi dogru çizelim yönteminizi belirleyin..bir soruya bir mezhepten bir soruya diger bir mezhepten bir soruya bir hadisten diger soruya Kuran dan cevap vermek bir yöntemsizlik alametidir..bizim yöntemimiz belli Kuran ayetleriyle destekliyoruz,açık bir biçimde..Kuran da olan farz veya emirler dışında bir farz veya emir yoktur,Kuran da açıklanmayanda insanın serbestiyetine bırakılmıştır..bu çizgiyi bu sınırı belirledikten sonra yani "hükmünde kimseyi ortak kılmaz" düsturunu hayata geçirdikten sonra istediginiz türden bilgilerle istediginiz türden uygulamaları yapmakta Allah serbest bıraktıktan sonra ben mi reddecegim yanlış diyecegim?okuyun efendim ama hala hadisleri peygamberimizi agzından çıkar çıkmaz kaleme alındı şeklinde görmeyin,aradaki 200 senelik açıgı da unutmayın...bu gün Atatürk ün özellikle vahdettin hakkında görüşleri dahi tartışılıyor ona ait mi degil mi diye..Falih Rıfkı Atay bir şey söylüyor tam tersi başka bir arkadaşının anı kitabında geçiyor..iş peygamberimize gelince,eger işin içinde din varsa,arada da 200 sene boşluk olduktan sonra kaleme alınıyorsa hadislerin hepsinin şüpheli olabilecegini,bundan dolayı sadece Kuran a sarılmamız gerektigi zaten Kuran ında (kendi ifadeleriyle) detaylandırıldıgını,başka hüküm koyucu aramamız gerektigini söyledigini söyleyen bizleri neden yadırgıyorsunuz?ama yok Kuran a uygunlugu na bakarak ayırdedebiliriz diyorsanız, o halde yukarıda gerek başka bir hadis kaynagından gerekse veda hutbesinden yaptıgım alıntılardan sonra sordugum soruları cevaplayın,bu paradoks sizin içindir,biz her ikisini de "reddetsek" dahi fikrimiz Kuran ayetleriyle sabittir,ancak siz kabul ediyorsanız neden digerini etmiyorsunuz?Kuran a uymamasımı?yönteminiz nedir bu konu da?
(Ebulfetih)
Yazan: Ebulfetih Tarih: May 10, 2006 10:04 AM
Tartışmalı konuya dair.
Bakın bütünüyle uzlaşmak dışa karşı gerekli ancak fikir zenginliği açısından gereksiz bir eylemdir diye düşünüyorum.
Bir topluluğun birlikte yaşaması için minimum şartların olması gerekir.Devletlerde ki anayasa metni gibi.
Kuran ın bir anayasa metni olduğunu söyleyebilirmiyiz?Buna herkes katılır mı?
Hadis,sünnet gibi aktarımların değişmiş olabileceği kaygısı hepimizde var mı?
Amacımız Allah ın insana teslimiyet şartları olarak koyduğu minimum şartları artırıp insanları yarıştırmak mı?Yoksa herkesin Allah ın önerdiği mutlu varlık olma reçetesini görmesini mi istiyoruz?
Bu yorumlarda ben bilirim sen bilirsin veya ben çok okudum sen çok okudun gibi nefis kokan yarışmalar mı?
Aksine tartışma bilgi alışverişi formatını belli platformlarda mı yapmak daha doğru?
Mezheplerin geçmişte kaldığını,artık yeni bir içtihada ihtiyaç olduğunu kabul edebilirmiyiz?
İsteyenin yatsı namazını kılıp,isteyenin kılmayıp ,isteyenin 4 rekatla bitirebileceğini kabul edebilirmiyiz?Allah namaz kılmayan kafirdir demiyor benim bilgimce.
Yoksa burda sen sunnisin der gibi sen mealci ,sen gelenekçisin demek ne katar?Sadece bir takım insanlara kişisel haz dışında.
Tekrar ediyorum Osmanlı nın çağın ilerleyen teknoloji ve sosyal kurumlarından uzak kalmasına sebep olan kişilerin aktardığı dini kurallar mı önceliğimizde olmalı yoksa Kuran mı?
Saygılarımla
Yazan: salih Tarih: May 10, 2006 12:18 PM
Nuri Bey,mesajınız benim son mesajımla birlikte eklenmiş,yazdıklarım son mesajınıza cevaben degildi ama yine de bir kaç noktanın cevabını içermektedir..dinin kaynagı nedir?sorusu çerçevesinde tartışılmasının daha uygun oldugunu düşündügüm için cevaplarımı sürekli dinin kaynagı nedir sorusunu hatırlatarak yazıyorum..Halo Bey e yazdıklarınıza Halo Bey adına olmasa da kendi adıma cevap vermek istiyorum,ama tek tek madde madde cevaplayacak vaktim olmadıgından satır aralarında geçecegim..
Öncelikle belirteyim ki ben hadisleri reddetmek derken neyi kastettiginizi henüz anlamış deglim..çünkü hadisleri reddetmek deyince,sanki hadisler peygamber döneminde yazıldı,agzından çıkar çıkmaz kaleme alındı da bizler peygamberi yok sayıyoruz.dediklerini umursamıyoruz gibi lanse etmişsiniz..sorun da zaten bütün hadislerin şüpheli olması...bakın bütün hadislerin şüpheli olması bütün hepsinin uydurulmuş olması anlamına gelmez,dogru hadisleri ne yapacagız?sorusu asıl sormak istediginiz ve saglam cevap almak istediginiz soru olsa gerek..
Dogru hadisleri ne yapacagız?
Ortada zehirli bir su ve bir yanda da saf su var..Allah bu saf suyun bizim yaşamamız için gerekli ve yeterli oldgunu,içinde tüm minerallerin eksiksiz,"DETAYLI",ve yeterli olacak şekilde bulundugunu söylüyor..ve bu saf suyu bir elçi ile insanlara gönderiyor,başta peygamberimiz olmak bütün müslümanlar yalnızca bu saf suyu içiyorlar ve peygamberimizde Kuran da anlatıldıgı üzere saf su dan başkasını yaşam için sunmuyor,çünkü saf suyu gönderen böyle emrediyor..ama peygamberimiz döneminde belki su daha ılıktı sıcaktan dolayı!belki peygamberimiz ayakta içerdi!Allah ın elçilik göreviyle insanlara içine bir şey katmadan sunması ve kendisinin de onu içmesi için emrolundugu suyu..nitekim de insanlıgın iftihar tablosu da öyle yaptı..biz müslümanlara yaşam için gerekli ve yeterli olan saf suyu(Kuran) bıraktı..biz de dilersek ayakta içeriz,dilersek oturarak..tıpkı peygamberimizin kişisel tercihleri oldugu gibi..peygamberimiz (belki de dinselleştirilecektir diye) sözlerini yazdırmadı,olur da saf su ya bir şeyler eklenir diye..ama arada yazı dahi olmadan gelen ve müthiş bir siyasi itikadi ayrılıkların oldugu dönemden (200 sene) geçen hadislerin şüpheli oldugu aşikardır..şimdi ortada zehirli bir su vardır..hadisler..(yani peygamberimize atfedilen sözler) bizim amacımız zehiri içmemek suyu içmemek degil..,tamam içinde bir miktar safsu var ama zehirde,zararlı maddelerde var..siz diyorsunuz ki Kuran a uyanı alalım,(yani görünen maddeleri alalım)oysa suda erimiş olan zehiri yine içmek zorunda kalacaksınız,hem de sevap umarak..yani amacımız suyu içirmememek degil,zehiri içirmemek..ama yaşamımız için gerekli ve yeterli olan tüm mineralleri içeren saf suyumuz var..(Kuran) üstelik bu su bizzat peygamberimizin içip de hayat buldugu su..O na uyacaksak gelin sadece saf suyumuzu içelim..
Kuran da peygamberimiz anlatılmaktadır..Kuran sünneti de kapsar..bizim örnek almamız gereken tüm yönleri Kuran da mevcuttur..saglam güvenilir,şüphesiz eksiksiz,detaylı,anlaşılır ve yeterli bir biçimde..
bu çizgileri çizdikten sonra Kuran din adına tek mercek tüm detayları içerir dedikten sonra,hüküm yalnız Allah a bırakıldıktan sonra benim diyecegim hiç bir şey yok,ben de dahil bütün müslümanların merak edecegi bilgilerdir peygamberimizin yaşamına ait bilgiler,okuruz,gözümüzde ortamı canlandırırız,uzaktan da olsa ortamı soluruz,O nu özleriz,ona atfedilen sözleri Kuran ın süzgecinden geçirdikten sonra ögüt alıp uygularız da ancak O na atfedildigini bilelim,ona ait de olmayabilir,peygamberimizi düşünerek uygularız ancak Kuran a uyması peygamberimizin agzından çıkan sözler oldugunun kesin kanıtı olmaz..din e hadislerden bir şeyler eklemek ise tam bir felaket olur,peygambere yapmadıgı bir şeyi yaptırmış oluruz,dine ilaveler girer,hükümler,teferruatlar (farzlaştırılarak),farklı farklı hükümler Hak olmaya başlar,hüküm yalnız Allah ın olmaz,saf su yada bir şeyler eklemiş oluruz..
örneklemem basit görünebilir ancak ben bir şeyler aktarabilecegimi umuyorum,Bediüzzaman ın anlatımlarından alışkanlık edinmişim örnekleyi..
(Ebulfetih)
Yazan: Ebulfetih Tarih: May 10, 2006 01:24 PM
Sevgili Nuri Bey dostum,
"Hadislerin değişmez hükümler dayatması ise ayrı bir konu...buna en güzel cevabı İmamı Azamda bulabilirsiniz. onun istihsan metodu, toplumsal değişme dinamiğini merkeze alan bir içtihad metodolojisini içerir. ama ne yazık ki, tarihi tecrübe onu yasaklamış ve başka bir dogmanın kabul edilmesine sebebiyet vermiştir." [NS]
Bugünlerde hiç iyi değilim ama yine de bloglara kayıtsız kalamıyorum. Şimdi de öyle oldu. Bu Kur'an/Hadis&Sünnet mes'elesi benim içeriden tartışmaya dahil olacağım bir mes'ele olmamakla birlikte yine de incelemeyi ve kavramayı arzu ettiğim hususlardan biri. Burada yazılanları takip etmeye çalışıyorum ve kısırdöngüye yakalanıldığı izlenimi ediniyorum. Bütün bu tartışma arasında radarıma yakalanan ise sizin yukarıda alıntıladığım sözünüz. Bana bu konuda biraz daha ayrıntılı bilgi lutfeder misiniz -vaktiniz ve sabrınız varsa tabii. İlgilenirseniz de ilgilenemezseniz de peşinen teşekkürler ve saygılar.
Yazan: metin-thePoor Tarih: May 10, 2006 02:12 PM
Suat Bey ve Nuri Bey,
İslam her zaman dimdik duruyor dediğiniz gibi ancak inananların ona uyum sağladığına inanmam mümkün değil, İslam'ı ayakta tutan kendi mucizesidir, inananlar değil.. Soljenitsin'in söylediği gibi amaç 'dine yükseliş' olmalı. İslamı 'dimdik' ayakta tutan uluslara şöyle bir bakın, ensest ve eşcinsel ilişkide, kendi insanlarına eziyet etmekte nasıl başı çektiklerine iyice bakın. Müslüman toplumlar dinini hakkıyla yaşıyor demeyi ben de gönülden isterim.
"Kına yakın", dinamit koymak vs. gibi seviyeli yaklaşımlarınızdan dolayı yazdığımı belirttim ve savunduğum argümana dahil de hiçbir şeye değinmedim, o yazı sadece size yönelikti. Ben bir konuda yanılıp karşımdakini cehaletle suçladıktan sonra kendi cahilliğim yüzüme vurulursa hiç kıvırmam özür dilerim, onun için karakter analizinden önce kendi kapınızın önünü süpürmeniz hayrınızadır. Herşeyi geçtim, böyle konularla polemik yaratmayalım bari...
Veda hutbesiyle ilgili yorumlarınız ise evlere şenlik. Ben veda hutbesi alıntısından sonra "Kimin ne söylediği önemli değil, önemli olan 100.000'den fazla kişinin dinlediği bir konuşmanın en önemli bölümünün bile sahih kaynaklarda 3 ayrı versiyonunun bulunması" dedim. Eğer bunda bir paradoks/tutarsızlık görüyorsanız, paradokstan ne anladığınızı kontrol etmeniz gerekir; bu argümanı değil. Benim şahsen bu tartışmanın genelinde gördüğüm tek şey totoloji.
Nuri Bey, sizin sorduğunuz soruların hepsine ve çok daha fazlasına diğer makaledeki tartışmanın altında yanıtları Kuran'dan referanslarla verdim. Siz tartışmayı tekrar en başa sardınız sorularınızla ancak o uzun yazıları tekrar yapıştırmak istemiyorum, isterseniz bakıp katılmadığınız nokta varsa belirtebilirsiniz. Sorularınızın çok büyük kısmını, neredeyse hepsini, "Günümüze gelen kaynakların güvenilir olmadığına ikna olsak bile neden tamamen reddediyorsuz, içinde doğru olanlar olamaz mı?" sorusuyla özetleyebiliriz. Oysa konunun hadis ve sünneti bize ulaştıran kaynakların güvenilirliğiyle direk ilişkisi yok. Sanırım yazıları okumadığınızdan olsa gerek, hadis ve sünnet Kuran'a aykırıdır (ki cümlenin aslı 'hadis ve sünneti dini hüküm olarak almak' olmalı) derken bir genelleme yaptığımı söylemişsiniz. Oysa durumun bunla ilgisi yok, sadece daha önceden ayrıntılarıyla açıklanmış bir argümanı tekrar buraya taşımak istemedim ki Ebulfetih Bey de aynısını söylemiş. Daha önce de söylediğim gibi neden-sonuç ilişkisi güvenilir olmamaya değil, Kuran'a dayanıyor, yani argümanımızın temelini yine kitap oluşturuyor. Tartışmanın ikinci boyutundaysa Kuran'a uyumluluk kriterini gözardı edip hadislerin güvenilirliğini gözler üzerinde durdum. Bunda herhangi bir tutarsızlık veya çelişki de yoktur. Hadis Peygamberimizin de yazılmasını istemediği (ki benden hiçbir şey yazmayın hadislerinin ne kadar ironik olduğu da ortada)ancak ölümünden 190-280 sene sonra binlercesi sahih kitaplarda yer alan sözlerdir ve hiçbir zaman diliminde hiç kimse de sözlerin ona ait olduğunu gösteremez. Dinin temel kaynağını tek Kuran olarak görmek hadisler hakkında konuşamama gibi bir durum gerektirmediğini de ekleyeyim. Söylediğim gibi argümanınız "tamam güvenilir olmayabilir ama neden red?" sorusuna dayanıyor, bu sorulara ve daha birçok soruya cevapları zaten verdim.
Bir de "Din elden gidiyor", "Dinamit koyuyor bu reddiyeciler" gibi komik sözlerle tartışmayalım lütfen. Öncelikle Allah'ın yolladığı kitaba eksiksiz inanan insanları yine Allah'ın yolladığı değişmeyen dinini tehdit etmekle suçlamak düpedüz cehalettir, saygısızlıktır, bunun dışında kalan günah kısmı da ayrıca söyleyeni bağlar. Hadis veya sünnet konusunda kendinizi haklı çıkarmak için gösterdiğimiz Kuran ayetlerini yok saymak da Bakara suresindeki "Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyor da bir kısmına inanmıyor musunuz?" ayetini hatırlatıyor bana. Nuri Bey Cemil Meriç'ten alıntıladığınız sözü kendime her zaman hatırlattığımı da bilmenizi isterim, herhangi bir konuda yanlış olduğum gösterilirse tabii ki gocunmam. Konuyu bilen, rasyonel düşünebilen ve en önemlisi başka görüşleri saygıyla karşılabilen birileriyle tartışma umuduyla diğer makalenin altındaki yorumları yazdım. Çoğunlukla karşılığında konuyu saptırmak ve totolojiden başka birşey göremedik maalesef.
Saygılarımla
Yazan: Halo Tarih: May 10, 2006 02:37 PM
Ebulfetih Bey,
Tartışma öngördüğüm gibi gittikçe kısırlaşıyor.O yüzden devam etmekte bilmem kaçıncıkez söylediğim gibi bir yarar görmüyorum.Nedeni gayet aşikar olmakla birlikte, son olarak yazdığınız yazıdan alıntılayacağım paragrafınızın altına tekraren yazacağım.Şöyle yazmışsınız :
Kuran da anlatılanları anlayabilmemiz için ayetlerin iniş sebeplerini bilmemiz gerektigiydi,oysa bunun cevabını da başka bir arkadaşım vermişti,eger ayetin vermek istedigi mesaj için gerekli bir bilgi daha olsaydı Allah onu da eklerdi Kuran a,gerekli olmadıgı için ve mesajı vermek için yeterli oldugundan,Kuran ayetinin iniş sebebini,olayda anlatılan kişilerin isimlerini vs.. bilmemize gerek yoktur..evrensel mesajı önemlidir,ahzab suresinde de bu böyledir,zihar kelimesinin sözlük anlamı yetecektir ayetin anlaşılmasına..
Kusura bakmayın, ayetlerin anlaşılması için iniş sebebini, siyak ve sibakını önemli görmeyen ve bunları bilmeden şapkadan tavşan çıkarır gibi ayetlerden istediği anlamları çıkaracağını iddia eden bir kişi ile tartışamam, zira yapacak daha önemli işlerim var.. Ayrıca pedagog ya da sabırlı bir öğretmenvari karakterli biri değilim.Sebeb-i nüzul ve siyak/sibakı önemli görmeyen birisine laf anlatmaya çalışacak kadar zamanı boş olan birisi de değilim.Bu satırlarınızı biraz bu ilimden haberdar olanlar değerlendirecektir..
Siz inandığınız yolda devam edin.. En başta da dediğim gibi eğer samimiyseniz "Allah selamet versin" diyorum.Nihayetinde Kur'an'ı hak kitap olarak, Efendimizi de son peygamber olarak kabul ediyorsunuz.Aynı gemideyiz.Size darılacak küsecek, kin tutacak da değilim.Benim tepkimin şahsınızdan dolayı değil, bu konudaki hassasiyetimden dolayı olduğunu bilmenizi isterim..
Halo Bey,
Hiç olmazsa İslam öğretisinin dimdik ayakta olduğunda hemfikiriz. Bu da bana yeter.Bunun müslümanların hali pür melalinden değil İslam'ın hakikatinden olduğunda da hemfikiriz..Hiçbir yerde müslümanların İslam'ı layıkıyla yaşadıklarını söylemedim. Ayrıca bahsettiğiniz ahlaki çürümenin kat be kat fazlası batı toplumlarında mevcuttur.Müslümanların yozlaşmasından bahsederken, batının ahlaki yozlaşmada atbaşı gittiğini bu yozlaşmanın menbaı olduğunu dünyanın da batı ekseninde aynı histeriye tutulduğunu -hiç olmazsa dipnot niyetine- söylemenizi beklerdim.
Ben baştan itibaren söylediğim düşüncelerimde ısrarlıyım.Burada ortak noktada buluşamayacağımızı zaten yine en başlarda söylemiş, tartışmanın hem usul, hemde genel müşterekler bakımından anlamsız olduğunu belirtmiştim.Nuri Bey'in söylediklerinin tamamına katıldığımı da belirteyim.Ve Nuri Bey'in sorularına ve yorumlarına sık sık diğer yazılarınızı atıf göstermenize rağmen ne orada ne de burada bir cevap verilmediğini düşünüyorum..
Dillendirilmek istenen düşünceyi Nuri Bey özetlemiş : "Kur'an'ı Peygambersiz okumak" Bunun anlamı Kur'an'ı keyfince yorumlamaktır.Tekrar tekrar bunun mahzurlarına dönecek değilim. Ebulfetih Bey'e de yazdığım gibi ayetlerin iniş sebeplerini ve siyak/sibakını önemsiz gören kişilerle tartışmak bana göre vakit kaybıdır.Siz buna inanmış ve Kur'an'ı dilediğiniz gibi yorumlama azmine kapılmışsınız.İslam çatısı altında tarih boyunca çok değişik akımlar ortaya çıkmıştır.Umarım yanlışlığınızı birgün görür ve bu hatanızdan dönersiniz.
Tabii ki "Allah selamet versin" dualarım sizinle.. Sizi de istemeyerek üslubumla kırdıysam özüe dilerim.Ebulfetih Bey'e de söylediğim gibi, hepimiz aynı Kitaba inandık, aynı Peygambere, son Peygamber'e biat ettik aynı davaya gönül verdik.Hepimiz Müslümanların dertleriyle dertleniyor, çözüm üretmeye çabalıyoruz. Hakkınızda sui zannım yok, bilesiniz.Benim tepkim şahsınızdan veya sui zandan değil, hassasiyetimden.. Beni anlayışla karşılayacağınızı umuyorum..
Saygılarımla..
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 10, 2006 07:36 PM
Haklısınız S.Öztürk kısırdöngüdeyiz,bence bırakalım,ancak ayetlerin eksiksiz,anlaşılır,her türlü örneklerle,etraflıca açıklandıgını,kalpleri kilitli olanların ancak anlayamayacagını,ben degil Kuran söylüyor hatırlatırım...
inanın benim de hoşuma giden bir durum degil,önemsememek ne demek?önemsememek ayrı,gerekli olup olmadıgı ayrıdır..gerekli olup olmadıgını Kuran söylüyorsa asıl benim sizinle daha fazla tartışmamın bir anlamı yok,buraya ayetleri sıralardım uzun uzun,Kuran ın verilen sadece Kuran da verilen bilgilerle anlaşılır olup olmadıgını anlatan,ama bu sefer tartışma tekrar uzayacak..Ne de olsa aramızda düştügümüz anlaşmazlıga Allah hüküm verecektir..Sonuçta müslümanlarız...
Yazan: Ebulfetih Tarih: May 11, 2006 11:20 AM
S.Öztürk,Ebulfetih,halo,nuri beyler
Ali Bulaç ın Kur an meali bence çok kullanışlı.Çünkü Mealin en önemli pozitif yanı ekinde bulunan kullanılması gerekmiş arapça kelimelerin türkçe anlamını sınırlaması.
Sizlere teklif ediyorum.Görüş bildiren herkes kullandığı terimlere ait anlayışını sözü dolaştırmadan yazsın ki çıkarımlar daha net olsun.Mesela:
Hadis:Bütün hadisler çarpıtılmış olabilir o yüzden .....
İbadet:Sadece Kur an da geçen .........
Biraz sosyal mühendisliğe geçiş yapmış oluruz.
Saygılarımla
Yazan: salih Tarih: May 11, 2006 12:56 PM
Kur-an'ın ablaşılamasında bağlamın önemine ilişkin Dücane Cündioğlu Kur'an-ı Anlamanın Anlamı (Bu bir seridir, hem Kur'an hem de dilbilim ile ilgilenenlere şiddetle tavsiye ederim.) adlı kitabında şöyle bir örnek verir. Cumhuriyet Gazetesinde "Türbanlılar Geliyor" diye bir manşet okuduğunuzu hayal edin. Şimdi de haberin içeriğini tahmin edin. Muhtemelen gazetenin, türban yasağı-türbanın siyasal simge olması vb. bildik konularda bir haber yaptığını düşündünüz. Peki sizi bu gazetenin 1930'lu yıllarda basıldığını söyleyelim. Bu durumda haberi tekrar değerlendirin. Eğer o dönemde türbanın peçe, çarşaf vb. örtünme şekillerine getirilen bir alternatif anlamına geldiğini, türbanın modernleşmeyi temsil ettiğini bilecek düzeyde bir tarih bilginiz varsa haberin türbana karşı değil, bilakis türban lehine yazıldığını düşünmelisiniz.
Bu sadece çok basit bir örnek. Mezkur seride konu detaylı olarak inceleniyor. Bir bakın derim.
Saygılarımla.
Yazan: Taner Ayaz Tarih: May 11, 2006 05:45 PM
Bir hadis Kuran dan bir ayeti anlamamız için gözümüzü açabilir ama kendi kafamızla Kuran dan çıkaramadığımız bir şeyi asla bize yaptıramaz, bunu yapanlar varsa kesinlikle yanlış yoldadır. Bu durum bütün öğütler için de geçerlidir, örneğin Konfüçyüs ün öğretilerinden de yararlanırsak Kuran dan bir ayeti, bir öğüdü öğrenmek için gözümüz açılabilir. Allah da diyor zaten, onlar sözü dinler ve en güzeline uyarlar diye. Ama örneğin ahlak konusunda Kuran ın sınırlarını hadislerle aşarak daha çok sevaba giriyoruz hayalleri boş bir şeydir...
Yazan: serkan taşkın Tarih: May 11, 2006 07:07 PM
Metin Bey Dostum
Bana bir iki gun müsaade ederseniz elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım.
sevgi ve saygılarımla
Yazan: nuri saglam Tarih: May 11, 2006 07:39 PM
Vaktim su anda olmadığı için ben de daha sonra son bir yazı yazıp kapatacağım bu konuyla ilgili olarak. ama şunu söyleden de edemedim:
benim gönderme yapmaya çalıştığım onca dilbilimsel, hermenötik ve tarih felsefesi bağlamını es geçip, hadis-din kaynağı ya da hadislerin doğruluğu meselesine sıkışıp kalmak karşısında artık ne desem laf değil diyorum. ben ne diyorum millet ne anlıyor.
Metin Bey'e yazacağım cevapta anlatacağım. Ehli Hadis denilen ve hadisi mutlaklaştıran ve halihazırda egemen olan Şafi ekolünün verdiği zarar ne ise ve hatta ondan daha fazla bu Kur'an'cı dediğimiz sınırlayıcı-daraltıcı-indirgemeci tayfa vermiştir/verecektir.
mesele hadisler vs falan değil "Kur'anı nasıl okuyalım?" meselesidir. Kur'anı bu arkadaşlar diyor ki "lafzi" okuyalım. yani esasen eleştirdikleri karşı oldukları gelenekle hem fikirler nihayatte. islam dünyasının geri kalmışlığının en büyük sebebi olan metodoloji yani.
hatta bu arkadaşların yöntemi daha da sınırlayıcı-daraltıcı.
daha sonra yazacağım uzun uzun.
Yasin Aktay'ın dediği gibi"bir kutsal metnin veya edebi metnin anlattığı hikayelerle, içerdiği hukuki hükümleriyle bize filolojik, gramatik veya mantıksal bir anlam-çözme işlemiyle bulunabilecek olanın ötesinde bir şeyler söyleyeceği kesindir.
bu cümleyi arkadaşlar bir kaç kez okusunlar.
Edip ve taifesinin zırt pırt söylediği şu Kur'an detaylı vs meselesi acayip bir çarpıtmanın ürünü.
Hem diyorlar ki Kur'an mesaj hem de detaylı. çelişkinin kralını görüyorsunuz. EVet Kur'an mesajdır ve ebedi ilkeleri vaz eder. işte insanlık bu ebedi ilkelerden sürekli içtihad yoluyla yorumlar geliştirir. yoksa Allah herşeyi CD'ye yüklemiş de bize göndermiş değil. Kur'andan da çıplak gözle çok fazla bir şey alamazsınız.
Allah "Biz bu Kur'anı anlayasanız diye arapça indirdik" diyor. kime diyor bunu bize mi?ben arap değilim anlamıyorum. o zaman sizin yaklaşmınızla Arapça öğrenmek zorundayım diye bir anlam mı çıkartacağım. yoksa Kur'anın en başta ilk muhatapları dikkate aldığını, onların araplığına arap kültürüne vurgu yaptığını ve en önemlisi de TARİHSELLİĞE vurgu yaptığını mı anlıyacağız.
işte arkadaşların anlaşılır detaylı vs deyip delil gösterdikleri ayetlerin siyakı sibakı ve iniş sebebi atlanınca da ortaya bu gülünç durum çıkıyor. O ayetlerin başını sonunu iniş sebebini eğer dikkate alırsanız Kur'anın hangi BAĞLAMDA öyle dediğini anlardınız. yoksa durup dururken gelip ben detaylıyım beni açıklamanıza gerek yok falan şeklinde bir atmasyon olsa olsa işkembe desteği olabilir.
Ben tabii ki içine şüphe karışmış bir unsurun-ki karışmasa bile- dinin kaynağı olamayacağını biliyorum. Çünkü Şari yalnız Allah'tır. ama aynı zamanda evrensel akıldır problemleri çözecek olan. Akletmiyormusunuz? hitabı aklederek sürekli dinamik bir toplum anlayışının çerçevesini çizecek. benim dediğim şey bilgisel kaynakları kurutmamak. anlamı buharlaştırıp, sadece lafza mahkum etmemek. bu başka şeyleri mutlaklaştırmak olmamalı.
hem Kur'an da bize sahabenin aktarımıdır. aktarım metni önceler. biri de kalkıp derki "Allahın Kur'anı koruyacağına ilişkin o ayeti sonradan müslümanlar koydular"... derler mi demezler mi? ezan da namaz da Kur'an da sahabenin ve tabeinin aktarımıdır.
geçmişi red kısırlaştırır. geçmişe saplanıp kalmak donuklaştırır.
din ise, her tür bilgisel kaynaktan yararlananrak sürekli bir akletme ve yorumlama çabasıyla hayata hayat olacaktır. ne geleneksel
donmuşluk ne de salt ayetci kısırlık.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 11, 2006 08:18 PM
Nuri Bey,
Daha tartışılacak zeminde anlaşamadığımız yazdığınız son yazıdan belli. Asıl soru "Kuran'ı nasıl okuyacağız" denmiş, yani Kuran'dan hadis ve sünneti dinin kaynağı olarak kabul edilebilir mi edilemez mi sorusunu bir kenara atmışsınız. Bu durumda Kuran'dan referanslarla hadis ve sünnetin dinin kaynağı olamayacağını, peygamberlerin hepsinin eşit olduğunu, Kuran'ın herşeyi detayıyla açıkladığını, eksik bırakmadığını, Hz. Muhammed'i izlemenin Kuran'ı izlemek olduğunu vb. göstermek hiçbir şey ifade etmiyor öyle mi? Bu arada bir 'çarpıtmadan' bahsetmişsiniz, gösterdiğim ayetlerde en ufak bir çarpıtma yoktur, yanlız sizin 'Arapça' konulu örneğinizin nasıl 'çarpıtıldığını' altta ifade edeceğim. (İçine şüphe karışmış bir unsur dinin kaynağı olamayacaksa, hadis/sünnetin konması gereken yeni yerin muğlaklığına hiç değinmiyorum.)
"Kuran çıplak gözle fazla birşey alamazsınız" buyurmuşsunuz. Böyle bir ifade zaten baştan yanlıştır. Kuran'ın muhkem(tek anlamlı) ve müteşabih(benzer anlamlı) ayetlerden oluştuğu, müteşabih ayetlerin anlamını sadece Allah'ın ve ilimde ileri gitmişlerin bilebileceği (bazı çevirilerde ilimde ileri gitmişlerin ayetleri Allah'ın yolladığını teyit edeceği belirtilmiştir ki çıkan anlam aşağı yukarı aynı)Ali İmran suresinde(3/7) belirtilmiştir. Muhkem ayetler herkesin kolayca anlayabileceği hükümlerdir, bunlar için üçüncü bir şahsa ihtiyacınız kesinlikle yoktur ve kitabın büyük kısmını oluşturur. Allah'ın bize Kuran'ı yavaş yavaş okumamızı emretmesinin nedenini düşünürseniz, böyle okuyup anlatılanları düşünmemizin/yorumlamamızın istendiğini kolayca anlarsınız. Öncelikle insan Kuran'ı kendi okuyup yorumlamalı ondan sonra diğer kişilerin yorumlarından mutlak doğru olmadığını bilerek faydalanmalı. Allah Kuran'da çok defa insanların nasıl yaratıldığını, dünyanın nasıl yaratıldığını, yer yüzünden silinen kavimleri vs. incelememizi ister. Görüldüğü gibi örnek verdiklerimin hepsi birer bilim dalına işaret eder. Siz bu yukarıda yazılanlardan ne anlam çıkarırsınız bilemem, Allah'ın verdiği mesaj gayet açıktır. Ayetlerin ayetlerle açıklanması bir tefsir metodudur, bilmiyorum bunu kimseye hatırlatmama gerek var mı? Müteşabih ayetleri yorumlarken muhkem ayetin belirlediği çerçevenin de aşılmaması gerekir.
Arapça'yla ilgili verdiğiniz örneği ise Kuran'ı okumuş biri için çok ilginç bulduğumu söylemem lazım. Bu sizin nasıl bir önyargıyla baktığınızı çok açık ortaya koyuyor. Kuran ayetlerini surenin ve Kuran'ın anlatım bütünlüğünden çıkarıp 'çelişki' iddalarında bulunmak genelde ateistler ve dini yozlaştıranlar tarafından sıkça uygulanır. Siz heralde her ayeti tek tek ele alınığını düşündünüz bu ayetle ilgili sorunuzda çünkü Kuran'da durum çok açık. 41/44'te "İster yabancı dilde, ister Arapça olsun. De ki 'İman edenler için bir kılavuz, bir şifadır ...'" Kuran'ı Allah'ın emrettiği gibi yavaşça okuyup özümserseniz böyle basit konularda herhangi bir kafa karışıklığı yaşamanız söz konusu bile değildir.
Yukarıda anlatılanlardan çıkarılacak sonuç bellidir. Kuran kesinlikle bahsedildiği gibi anlaşılması için üçüncü bir kişiye ihtiyaç duyulan bir kitap değildir, bunu söyleyenler öncelikle Allah'ın ayetlerine karşı gelirler. Kuran'da da bahsedildiği gibi müteşabih ayetler mevcuttur de. Kuran'ın muhkem ayetlerinin kavranması ayetlerin ayetlerle açıklanmasıyla çok rahat bir şekilde gerçekleşir(Bu yüzden yavaş okunması emredilmiştir, Kuran'ın bütünlük taşımadığı veya temel hükümleri anlamak için Allah'ın bizi başkalarına muhtaç ettiği düşünülebilir mi?). Müteşabih ayetleri ise her yorumlayan eğitim aldığı, donanımlı olduğu konularda yorumlayacaktır. Bilim felsefesinin tabii ki bu sürece büyük katkısı olacak. Zamanla oluşacak birikimle daha doğru yorumlara ulaşılacak ama şahsen muhkem ve müteşabih ayetleri bir bütün olarak ele aldığımızda tam doğruya, bilimin bu yüzyılda bize 'doğru' kavramıyla ilgili gösterdiklerinin ışığında, ulaşmak için çok iyimser olmamalıyız. Ulaşacağımız 'en doğru' zaten insanlığa yeterli olacaktır.
Bunun 'lafzi' okuma olmadığı çok açık, tabi nasıl gördüğünüz nasıl baktığınızla çok yakından ilişkilidir. Asırlardır insanları batağın içine çekmiş hurafelerle yaşayanların/hükmedenlerin, (başkalarına da uymama şansı bırakmamışlardır tabi ki) Allah'ın kitabına inanan ve güvenilmez olduğu konusunda hiçbir şüphe olmayan kaynaklara itibar etmeyenlerden daha az zarar verdiğini iddia etmek 'gülüçtür'. Kafanızı çevirdiğiniz her yerde hurafelerden dolayı hayatını zindan etmiş, başkalarınınkini de aynı şekilde zindan etmek için çabalayan insanlar görebilirsiniz. Herhanlde bunlardan da Kuran'a inanan insanlar sorumludur. İşin en ironik tarafı da yukarıda Arapça'yla ilgili verilen örneğin yıllarca gelenekçiler (anlatım kolaylığı açısından gelenekçi diyorum, benim böyle sınıflamalarım yok) tarafından istismar edilmesi. Arapça dışında dua edilmez, namaz kılınması asla sorulamaz. Apaçık gösterilen ayetlere ve çelişkiler yumağına itiraz dahi edemeden, tartışma 'Kuran'ı nasıl okuyacağız?' sorusuna indirgenmiş. Yine de Kuran'ın okunmasının/yorumlanmasının yukarıda verilen 'şaka gibi' örnekle bir ilgisi olmadığı açık.
Yazan: Halo Tarih: May 12, 2006 12:45 PM
Suat Bey,
Biraz önce yazdığım cevapta Kuran'ın yorumlanmasına dair görüşlerimi de belirttim, bu açıdan yazdıklarınızı kapsadığını düşünüyorum. Bunun belirttiğiniz gibi keyfi bir okumayla kesinlikle ilgisi yok. Batı'nın sorununu ise, hak vereceğinizi düşündüğüm gibi, çok değişik boyutlarda olduğunu düşünüyorum, konunun dağılmaması adına değinmemiştim. Nuri Bey'e tamamen katıldığınızı belirtmişsiniz ama düşüncelerinizde belirgin ayırımlar olabileceğini düşünüyorum.
Sonuç olarak söylediğiniz gibi hepimiz aynı dine inanıyoruz, dolayısıyla burada ne size ne de başka birine karşı herhangi bir önyargım/kötü düşüncem yok. Aynı görüşleri savunmamamızın neticesi olarak birbirimizi yanlış yollarda görüyoruz. Ben de kendi adıma sadece sizin değil herkesin en doğruyu bulmasını gönülden isterim. Daha önce de söylediğim gibi, Allah'ın dünyaya iyi kullarının varis olacağını söylediğini unutmamamız gerekir.
Saygılarımla
Yazan: Halo Tarih: May 12, 2006 01:05 PM
Şimdi yoğunluğum nedeniyle hemen gerçek bir çarpıtmayı hepinizin dikkatine sunayım (arkadaşın yazdıklarımı hala muhkem-müteşabih gibi bayatlamış kavramlar çerçevesinde tartıştığımı, anlamak için üçüncü kişilere muhtaç olunduğunu savunduğumu !!!! sanmasına ise daha sonra değineceğim)
Yukarıda hepinizin gördüğü gibi Halo Bey "çünkü Kuran'da durum çok açık. 41/44'te "İster yabancı dilde, ister Arapça olsun. De ki 'İman edenler için bir kılavuz, bir şifadır ...'" şimdi ÇARPITMANIN kralına hepinizi davet ediyorum. bakın (herkes bir mealden baksın) ayet ne diyor:
"EĞER BİZ KUR'ANI YABANCI BİR DİLLE GÖNDERSEYDİK DERLERDİ Kİ:NEDEN, ONUN AYETLERİ AÇIKÇA BEYAN EDİLMEDİ. DİL YABANCI, MUHATAP ARAP! OLUR MU BÖYLE ŞEY"
De ki:"O iman edenler için hidayet ve şifadır
Ama iman etmeyenlerin kulaklarında ağırlıklar vardır. Kur'an onlara kapalı ve karanlık gelir.
Onların, çok uzak bir yerden sesleniliyor da söyleneni hiç anlamıyorlar gibi bir halleri vardır"
arkadaşlar görüyorsunuz değil mi. ayet gerçekte ne diyor?....
Kur'an "okuması" ndaki okuma ifadesinin teknik bir terim olduğunu biraz metin-bilim, hermenötik yalamış herkes bilir. bunları sonra yazacağım
Yazan: nuri saglam Tarih: May 12, 2006 06:03 PM
EĞER BİZ KUR'ANI YABANCI BİR DİLLE GÖNDERSEYDİK DERLERDİ Kİ:NEDEN, ONUN AYETLERİ AÇIKÇA BEYAN EDİLMEDİ. DİL YABANCI, MUHATAP ARAP! OLUR MU BÖYLE ŞEY?" (41:44)
Halo bey’in yukarıdaki ayeti nasıl verdiğini gördüğünüz. “İster Arapça ister yabancı dilde…”..ne desem bilmiyorum ki her şey açık işte.
Şu ayetin şaşı gözlere gösterdiği gerçeği biraz daha işleyelim:
1-Kur’an Arapçadır.
2-Öncelikle Peygamber ve muhataplarını muhatap almış (muhatap-hitap aynı köktendir dikkatinizi çekerim), onlar da Arap oldukları için anlasınlar diye Arapça inmiştir.
3-Yabancı dilde inseydi o zaman da ayetteki itirazı seslendireceklerdi. O nedenle Arapça indi. Neden, anlasınlar diye. Kim Araplar (sadece mi???)!
Peki o zaman, elimdeki meal-tefsire baktım. Şunu söylüyor:
“Bu, kafirlerin inatlarının tezahürlerinden biridir. Hz. Peygamber’e “Senin ana dilin olan Arapça ile bir şeyler söylemeni vahiy kabul etmemizi bekleme! Ama sen durup dururken “Farsça, Rumca gibi bir dille kusursuz bir beyanda bulunursan işte o zaman “Bu bir mucizedir diye kabul edebiliriz” demek istiyorlar…..”
Bu onlara verilen bir cevaptır.
Ama başka yerlerdeki bazı ayetler bununla da kalmadığını göstermektedir sanki. Örneğin Yusuf Suresi 2. ayet
“Şüphesi Biz bu Kur’an’ı akletmeniz için Arapça olarak indirdik.”
Hemen daha surenin başı.
Hele bir de şuna bakın:
“İşte bu da bir feyiz kaynağı ve daha önceki kitapları tasdik edici olarak, bir de HEM ANAKENTİ, HEM DE BÜTÜN ÇEVRESİNDEKİ İNSANLARI UYARMAN İÇİN indirdiğimiz bir kitap! ahirete iman edenler, buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyle kılmaya devam ederler.”
Buradaki Ümmül Kura (Anakent) Mekke (mi?) ve bütün çevresi tüm dünyayı mı yoksa Mekke ve çevresinimi ifade eder? Sahabinin büyük alimi İbni Abbas bunun tüm yeryüzü olduğunu söylüyor. Bense meali okuyunca böyle anlamıyorum!. Oysa, Kureyş kültürüne sahip olan sahabi ve dahi diğer müşrikler ise evrensel olarak algılıyorlardı. (Tabii ki önce Mekke ve çevresini ifade eder. Önce onları muhatap almıştır. Ama önce, sadece değil!) Aksi durumda, Hz. Peygamber , Bizans’a, İran’a vs tebliğde bulunmazdı. Al işte yine tarihe başvurdum!!!
Nitekim, aynı surenin (19. ayet) “………Şu Kur’an bana sizi ve kendisine ulaşan herkesi uyarmam için vahyolundu” ayeti delil gösterilmektedir.
Kur’an hitabının tarihselliğini ve bağlamını atlayarak yapılan bir okuma, okuma değildir. Okumak bazılarının sandığı gibi basit anlamda ayetleri okumak değil! Bunun içerdiği hermenötik bağlam derin bir külliyatı devirmeyi gerektirir. Geçelim.
Yukarıdaki ayeti bu derece çarpık anlayanlar diğer ayetleri nasıl anlıyor ve anlatıyor dersiniz?
Gelin beraber bakalım bazı ayetlere: ben rastgele açıp gözüme takılan bazı ayetleri sunuyorum:
“Biz her ümmete kendi dönemlerinde uyguladıkları özel bir ibadet yolu belirledik. Öyle ise onlar din işinde sana muhalefet etmesinler. Sen insanları Rabbinin yoluna davet et….” (Hac Suresi 67)
Doğru ayet açık. Peki neymiş bu kendi dönemlerindeki ibadetler? Ve onların muhalefeti neymiş? Mesela benim tarihten bildiğim kadarıyla onların muhalefeti Kurban konusunda olmuştur. Peki neymiş bu “din işi”?
Buna ne mi gerek var? O zaman tarihe de, antropolojiye de, etnolojiye de linguistiğe de gerek yok.!!!
Alın başka bir ayet:
“İMAN EDİP DE HİCRET ETMEYEREK KENDİ ÖZ NEFİSLERİNE ZULMEDER VAZİYETTE OLANLARIN canlarını alırken melekler onlara diyorlardı ki.”Ne işte idiniz?”
Onlar da “Biz bu ülkede, dinin emirlerini uygulamayan, baskı altında yaşayan kimselerdik” deyince melekler bu sefer şöyle dediler: “Peki Allah’ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret edeydiniz ya?.......” (Nisa, 97)
İmdi, ben rastgele okuduğum bu ayeti görünce eğer bu ayetin siyakını sibakını, iniş sebebini ve dahi tarihselliğini hesaba katmazsam (bu değerli Kurancı arkadaşlarımızın dediği gibi yani) şöyle bir şey anlıyorum:
İman ettim ama hicret etmeyerek kendi öz nefsime zulmeder vaziyetteyim ve beni üstelik cehennem ateşi bekliyor. Ayetin çıplak okunuşundan başka bir anlam çıkar mı?
Bakın meal tefsirlerde ne yazıyor:
“Bu ayet indirildiği sırada ve Mekke’nin fethine kadar müminlerin hicret etmeleri farz idi. Çünkü düşman müşrikler arasında, onların alayları, şüphe vermeleri baskıları karşısında müminlerin dinlerini korumaları güçtü….ayrıca müminlerin bir araya gelerek bir kuvvet oluşturmaları, gerektiğinde kendi haklarını savunup kafirlerin merhametlerine bırakmamaları gerekiyordu.
İşte bu ayette, Asr-ı Saadette Medine’ye hicret etmeyip müşrik toplum içinde kalanlar “kendilerine zulmedenler” diye nitelendirilmektedir. Bunlardan bazıları rahatlarını, alışkanlıklarını, ailelerini, mal ve mülklerini ve diğer alışkanlıklarını dinlerine tercih ediyorlardı. Onun için “Biz bu ülkede baskı altında yaşayan kimselerdik” özürleri kabul edilmemiştir. …
Asr-ı Saadette Mekke’nin fethi ile hicret mükellefiyeti sona ermiştir….”
Buradan çıkarılacak evrensel ilkeyi bir kenara bırakıyorum. Tabii ki, aynı koşulların olması halinde aynı görev söz konusu olacaktır.
Devam edelim:
“Sen müminlerin içinde olup da onlara namaz kıldıracak olursan, onlardan bir kısmı sana tabi olarak namaza dursun ve silahlarını yanlarına alsınlar.
Bunlar secdeye vardıklarında diğer kısım arkanızda beklesinler.
Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, sana tabi olarak namaz kılsınlar, hem ihtiyatlı bulunsun ve silahlarını da yanlarına alsınlar.
………………………
Eğer yağmur sebebiyle zahmet çekerseniz yahut hasta düşmüş iseniz, silahlarınızı bırakmanızda bir mahzur yoktur……” (Nisa, 102)
Ayet savaşmak üzere hazır bulunan sahabiler ve onların başında da Hz. Peygamber’e doğrudan hitap etmekte ve gözümüzde bir tablo canlandırmaktadır. Bu tabloda silahlı sahabe ve onlara namaz kıldıran Peygamber özne durumunda. Fiil ise namaz kılmak. Secdeden de bahsediyor. Demek ki o zor koşullarda bile toplu halde icra edilen Peygamber’in de baş aktörü olduğu bir ibadete yani namaza ilişkin müdahalede bulunuyor. Buradan şu sonuçları çıkartabiliyoruz: demek ki secdenin söz konusu olduğu bir ibadet olan namaz var. Bu namaz Peygamber’in öncülüğünde oluyor. Ve bi de savaş koşullarının endişesi ve tedbir alma durumu var.
İşte bu noktada; ayetin indiği o sırada hazır bulunan mücahid sahabilerin kendisine bu ayet okunduğunda “nasıl anladıklarını”, bunun üzerine neler yaptıklarını, o ibadeti nasıl icra ettiklerini anlatan bir “anlatı” arıveriyor insan. Bulduğunda da, ki çok sayıda rivayet var, bu konuda ayetin açılımı genişliyor.
Çünkü bu ayet öncelikle Peygambere ve arkadaşlarına hitap ediyor. Onların durumunu ele alıyor. Bu ayet indiği andaki canlı tanıkların tanıklığı ve nasıl anladıklarıdır aslolan. Çünkü öncelikli hedef onlardır.
Aklıma gelen bir şey hemen şimdi: Bu ayet kılıç-ok-mızrak dünyasındaki bir durumu tasvir ediyor değil mi? ya şimdi?
Yine sayfaları rastgele çeviriyorum.
“Kadınlar hakkında senden fetva isterler. de ki. Onlar hakkındaki hükmü Allah size açıklıyor: Haklarını vermeyerek nikahlamak istediğiniz yetim kadınlarla küçük, zayıf yetim çocuklarının haklarına dair hükümler size bu Kitapta okunup duruyor. Yetimlerin haklarını vermekte tam adaleti gözetin. Yaptığınız her iyiliği, Allah mutlaka bilir, Nisa 127)
Canlı bir olay daha….
Ben rastgele bakınca bunları gördüm. Daha bu şekilde onlarca belki daha fazla ve konuyla daha da ilgili ayetler söz konusudur. Hele şahsen merakla araştırıp durduğum topluma ilişkin hükümler ise meselenin can damarını oluşturur ki bu benim Suat Beyle tartışacağım modernist yaklaşımla ilgilidir. Onu es geçiyorum.
Aksi, sanki o sırada Peygamber ve ona inanlar yokmuş gibi, onların yapıp etmeleriyle ilgilenmiyormuş bir havada vahyin kendiliğinden sadece mesaj olsun diye indiğini iddia etmek olacaktır ki bu sadece gülünç değil akıldışı bir iddia olur.
Vaktim sınırlı o yüzden meramımı anlatacak birkaç alıntı bazı gerçekleri göz önüne serecektir umarım:
“Son Peygamber, Mekke'de doğmuş ve büyümüştü. Mekke, tarıma elverişli olmaması yüzünden, insanların büyük ölçüde ticaretle uğraşmak zorunda kaldıkları bir belde idi. Aynı zamanda beynelmilel (Hind-Bizans-Avrupa) ve bölgesel (Yemen-Irak-Suriye) ticaret yollarının üzerindeki önemli bir uğrak olan Mekke, kutsal bir yapı olan Kâbe'nin varlığından ötürü güvenli bir belde idi. Bu güvenlik ticari ilişkileri kolaylaştırıyor ve Mekke ahalisi için önemli bir gelir kaynağı oluyordu. Kur'an'daki bir âyette bu duruma şöyle işaret edilmektedir. "ONLARI KATIMIZDAN BİR RIZIK OLARAK HER ŞEYİN ÜRÜNÜNÜN TOPLANDIĞI GÜVENLİ VE KUTLU BİR YERE (MEKKE) YERLEŞTİRMEDİK Mİ? (28:57)
Vahiy, indirildiği toplumun temel vasfına uygun olarak, TİCARİ DENEBİLECEK BİR GRAMERE SAHİPTİR. C.Torrey bu hususta şu tesbiti yapmaktadır. "Dini düzleme aktarılan ticari terimlerin sayısı dikkate şayandır. İNSANLARIN AMELLERİ BİR KİTAPTA KAYITLIDIR; YARGILAMA, HESAP GÖRMEDİR; MİZAN KURULUR VE AMELLER TARTILIR; HER CAN, İŞLEDİĞİ AMELLER KARŞILIĞINDA REHİN TUTULUR; AMELLERİ UYGUN BULUNURSA, ÜCRETİNİ ALIR; RESUL'ÜN DAVASINA DESTEK OLMAK, (ALLAH'A) BORÇ VERMEKTİR." (1)İMAN ETMEK, KÂRLI BİR ALIŞ-VERİŞYAPMAKTIR.
Görüldüğü gibi, tarihsel bağlam ve ilk muhataplar meselenin odak noktası.
Başta Hz. Ömer olmak üzere Hz. Muhammed ve arkadaşlarının doğru görüp uyguladıkları fikir ve fiiller vahiy tarafından onanmıştır. Bundan dolayı Musa Carullah, bazı farzların temelinin sünnet olduğunu savunur.
Bu bakış açısına göre vahyin bir dudağı gökte, bir dudağı da yerdedir. Yukarı aşağıyı belirler, aşağı da yukarıyı. Kur’ân sadece gökten inmemiştir, aynı zamanda yerden bitmiştir (İlhami Güler).Bu konuda Yağmur Teorisini arkadaşlarımın okumasını salık veririm.
Gelelim şu diğer şaşırdığınız! konuya. Kur’an okumaya “indirgeme”!!!!! meselesine. Bunda hiç şaşacak bir şey yok. Yoksa ne dediğinizi bilmiyor musunuz? Siz ne diyorsunuz: Kur’anı anlamak için Tarihe hadise sünnete gerek yok. Bu sizin ifadenizdi. Bu ne demek peki? Kur’an’ın okuması demek değil mi son tahlilde. Tarihe-yani başta Peygamber ve diğer sahabilerin tecrübesine, öyle veya böyle hadise ve sünnete çapraz atarak Kur’ana yaklaşmak, yani Peygambersiz okumak değil mi?
Mesele, zemininden ister istemez kaydı. Hadisleri ve tüm tarihsel tecrübeyi reddeden yapının doğrudan ve dolaylı olarak ne demek istediğini ortaya koymaya çalıştık. Tarihsel tecrübeyi çöpe at, “metn” bize yeter demenin hiçbir rasyonalitesi yok. Bunu tabii ki böyle yorum sayfasında açıklamak da zor. İsteyen çeşitli dergilere bakabilir.
Salt Hadislere dayalı bir fıkıh ve hayat anlayışı inşa etmenin yanlışlığı/eksikliğini tartışabilir(dik). Ama, isteyerek ya da istemeyerek, nihayette Hz. Peygamberi devreden çıkartan, O’nu Dini ve Kur’an’i bir özne olarak değil, sadece kendisi aracılığıyla vahy sesinin ulaştırıldığı konuşmaz, yapıp etmez, düşünmez, yorumlamaz bir hoparlöre! çeviren, esasen O’na olan kıskançlık ve düşmanlığı, onu önce sıradanlaştırıp sonra da bütün bütün yok saymaya götüren bir anlayışa kapı aralayanların amaçlarına hizmet eden bir tutumun tutarsızlığını da göstermek ancak konunun asli zeminine taşınmasıyla mümkün olabilecekti.
Üstelik Kur’an’ı nasıl “okuyalım” sorusu ile Kur’an anlaşılabilir mi? sizin andığınız gibi sorusu özdeş değildir. Kur’an tabii ki anlaşılabilir, bir edebi metin de anlaşılabilir ki herkes tarafından okunur. Keza kanunlar da. Ama bunları nasıl okuyalım sorusu bambaşka bir şeydir. Nasıl okuyalım sorusunun cevabı, onu herkes anlar değildir. Ama tersi farklıdır. Yani SİZ KUR’AN METNİ APAÇIKTIR, DETAYLIDIR ONU HERKES “OLDUĞU GİBİ” ANLAR dediğinizde, METİN DIŞI REFERANSLARDAN BAĞIMSIZ OKUYALIM DEMİŞ olursunuz. İşte o zaman durum değişir. Bu salt bir anlama çabası olmaz. Ne olduğunu ise defalarca yazdık.
Gelelim şu 3.kişiler meselesine. Ben de herkesin Kur’an okumasını savunan bir insanım. Tarihsel tortuların hem Kuran hakikatlarına perde olan niteliği hem de ona giden yolları kapatması affedilir gibi değildir. Zaten benim yaklaşımımın bu yönde olduğunu anlamanız gerekirdi.
Ayrıca, anlamak için 3. kişilere başvursunlar diye bir önermede bulunduğumu ve hatta ima ettiğimi de sanmıyorum. Hele muhkem-müteşabihat diye artık bayatlamış bir tartışmaya hiç atıfta bulunmadım. Bu sitenin okuyucularıyla anlaşacak bir dili ve ilgi seviyesini korumaya çalıştığım için de satır aralarında hermenötiğe ve tarihsel bağlama gönderme yapmakla yetindim. Akademik dergilerde konunun tartışması yapıldı ve hala yapılıyor. Kur’an öyle çok kabaca muhkem –müteşabihat diye kategorize de edilemez. Neyin muhkem neyin müteşabih olduğu da ayrı bir konu. Üstelik, Kur’an Arapçasını tıpkı zikir kelimesi gibi bağlamından koparıp ıstılahi bir anlam kazandıran yaklaşımlara burada girmeyecem.
Bu kadar soyutlayıcı kategorizasyonlarla da meseleye yaklaşılmaz. Kur’an kıssalardan, Mekke ve Medine toplumsal hayatından, cahiliyyeden, müşriklerden, Müslümanlardan, münafıklardan, Yahudi, Nasrani, Mecusi, sabi ve haniflerden, çeşitli gelenek ve göreneklerden, ahlaka ilişkin öğütlerden, savaşlardan, Peygamber ve ailesinden, köleler ve cariyelerden, insanoğlunun psikolojisinden, toplumsal yapının değişimine yönelik hükümlerden, ahiret yurdundan bahsetmektedir. Yani, esas olarak genel ve soyut unsurlardan değil, somut elle tutulur, bildik, yaşanan, tarihi, o günkü ve o durumdaki olay, şahıs ve fikirlerle ilgilenmiştir.
Kur’an boş bir kaba hitab etmemekte yani…..bunu daha fazla açmayı gereksiz buluyorum. Anlayan anlar.
Ama bu 3. kişi meselesine biraz daha değineceğim: kutsal metinlerin anlaşılmasına ilişkin önemli bir eleştiri en etkili olarak Batı’da Spinoza ile başlar. Esasen bugün çok sıradanlaşmış bu “METNİ METİN AÇIKLAR” yaklaşımının temeli denebilir ki Spinoza’dır. Klasik kabulü temelinden sarsar Spinoza. Burada kolaylık olması açısından Spinoza’ya ilişkin güzel bir özeti ve Kur’an yorumlarının hermenötik bağlamına ilişkin önemli çıkarımları Prof.Dr. Yasin Aktay’dan ödünç alarak aşağıda veriyorum (Çok uzun ve derinlikli bir konu. Buranın yeri olmadığını bildiğimden sadece merak edenlere genel bir bilgi verir düşüncesiyle çoğu yerini atlayarak veriyorum. Gerçekten bu konuyla ilgilenen, Kur’anı, lingustik, hermenötik ve hukuk backgroundu olan ve bağlamda yorumlayabilen arkadaşlarla fikir teatisinde bulunmayı isterim.)
“Spinoza'ya göre kutsal metinler sadece üstün zekalı insanlara hitab etmemektedir. Aksine Kutsal metinler akıllı erkeklere hitap ettiği gibi cahil insanlara, kadınlara ve çocuklara da hitap etmekte, onlara da bir şeyler söylemektedir. O zaman kutsal metne düşen hepsinin seviyelerine uygun şeyleri aynı anda söyleyebilmektir….. Spinoza'ya göre nasıl doğayı yorumlamak için doğadan başka bir yere başvurmak gerekmiyorsa, metni yorumlamak ve anlamak için metinden başka bir yere başvurmak gerkmiyor. Kuşkusuz metnin kendisi aynı zamanda metnin tarihini de bilmeyi kapsayan bir şeydir. Metnin tarihi ise her şeyden önce bu metnin oluştuğu dönemde gerek konuşanın gerek dinleyenin iletişiminde mutabık oldukları dili ve terminolojiyi bilmeyi gerektirir…
Hermenötiğin bu yeni dönem başlangıcı kendi kavramlarını antik retorikten derlemişse de, temaları itibariyle İslâm tefsir ve ilahiyatının bir çok sorunsalından etkilenmiştir. Sadece Spinoza üzerinde çokça etkili olmuş İbn Meymun'un İslâm kültürünün bir ürünü olmasından dolayı değil, aynı zamanda bu ilişkinin İslâm tefsir ve ilahiyatının bir çok sorununu görünür bir biçimde adapte etmiş olmasından dolayı bu böyle. Ayrıca bu teşekkül döneminin bir çok sorunsalının, günümüzde süregiden metin okuma teknikleri üzerine bir çok tartışmaya ilişkin önemli münasebetleri vardır. Örneğin, metindeki bütünlük ve tutarlılık tartışması ve doğru veya yanlış anlama meselesi etrafında hâlen süren tartışmalar. Bu sorun, herhangi bir metinle başbaşa kalan bir okuyucunun hermenötik sorunsalına yön veren bir şey. Her insan, okuduğu metnin kendi içinde tutarlı olmasını arar. Fakat bu tutarlılık için metnin başvurduğu tüm göndergeleri aynı anda değerlendirebilen ve bunlar arasındaki münasebeti kurabilen bir bütünlük bakışaçısına sahip olmak gerekiyor.
Spinoza'nın metinde mecazı reddeden anlayışı, bir yanıyla İslâm tarihinde selefîlerin müteşâbihât konusundaki tutumlarının sonuçlarını andırmaktadır. Onlar da, insan aklının sınırlarından dolayı Allah'ın kendilerine hitaplarını, metaforik ilkeyi devreye sokarak tevil etmenin benzer sakıncalarına işaret etmişlerdi. Al-i İmran Sûresindeki müteşabih ayetini "onun tevilini Allah'tan başkası bilmez" şeklinde yorumlamayı tercih ederlerken, te'vil yeteneğinin sanki bütün ideolojik, tarihsel veya toplumsal şartlanmışlıkları aşan ilahî bir optik gerektirdiğini söylemeye getirirlerdi. Eğer bu tartışmanın İslâmî çerçevesiyle, diyelim Protestan (Yahudi, Spinoza) çerçevesi arasında bir kaymaya işaret etmek gerekirse bunun, birincisinde konunun Allah'ın kudret, ilim ve söz güvenilirliği gibi sıfatlarıyla alakalı iken, ikincisinde konunun insanın sonsuz bilgiden neşet etmiş bilgiyle muhatap olan fânî insanların anlama ve sorumluluk sorunuyla alakalı olduğu söylenebilir
Öyledir ki, sözkonusu ayetin siyakının nerede başlayacağı konusundaki meşhur ihtilaf, insanın anlama yeteneği ve sorumluluğu sorununa yoğun göndergeler içermiştir. Selefîlerin oradaki tutumu, bir yandan Allah'ın sözünün mutlaka bir karşılığı olduğu ve tevil yoluyla Allah'ın söylemek istediğine kendi seçtiğinden daha iyi bir dil yolu bulunacağı varsayımına itikadi bir tepki olarak telaffuz ediliyordu. Kuşkusuz, metaforu dilde bir çarpıtma olarak alan selefîler, böylesine bir çarpıtmayı Allah'a yakıştırmıyorlardı. Bir bakıma, dilin kendisini Kâdir-i mutlak Tanrı ile fânî insanların dili arasında bir metafordan[3] ibaret görebilecek bir argümana hiç bir prim tanımamışlardır denilebilir. Gerçi bu konudaki karşıt görüşlerin de, böyle bir argümana dayandıklarının bir işareti yok. Ama böyle yapmakla, selefîlerin, Kur'an'a ilgiyi kitleselleştirmiş olduğundan sözedilebilir. Çünkü Alimlerin yorumdaki imtiyazını hiç bir şekilde tanımayan bir yaklaşımla, Metni, Metnin Dışındaki Referanslara Bağlı Olmaksızın okumayı yaygınlaştırmaya çalışmışlardır…….
Kuşkusuz Spinoza'nın bu görüşünü aynen uyarlamak için Kur'an'ın bazı şartları içeriyor olması gerekiyor. Bunlardan birincisi, müteşabih ayetinin selefî yorumunu kabul etmiş olmak gerekiyor. Yani müteşabihin yorumunun kayıtsız şartsız sadece Allah'a ait olduğunu. Oysa bu konudaki tartışmalar oldukça çeşitlenmiş ve bilgi seviyesine göre müteşabih olanların ne olduğunun değiştiğine işaret edilmiştir. Çünkü eğer metaforsa bile, metaforun mahiyeti üzerine biraz bilgilenenler, metafora âşina olanlar, metaforun ne maksatla kullanıldığı konusunda belli bir farkındalığa sahip olanlar için metafor metinde metafor gibi durmaz. Metafor bir anlamı taşımak ve dilin bütünlüğü içerisinde bir işleve sahip olmak üzere girer söyleme ve hizmet ettiği zihinsel bakış uyandırılır uyandırılmaz ortalıktan kaybolur. Hele eşsiz bir belâğat sahibi olan Kur'an'da metaforun kullanımı, dilin genel akışına, metnin âhengine kelimelerin anlam uyumuna öylesine bağımlıdır ki, orada gerçekten de metafor gibi durmaz. Bu yüzdendir ki müteşabihâtla ilgili ayetin varlığına rağmen hangi ayetin müteşabih olduğunu gösterir tek bir kayıt yoktur. Bu en azından şunu gösterir: Kur'an'ın nüzûlü esnasında insanlar, hiç bir ifadeyi metafor addedip anlaşılmasını alimlere bırakmamışlardır. Buna karşılık ayetlerdeki ifadeleri, tabiri caizse, yapıçözümüne uğratıp, o dünyada yaşamıyormuş gibi gelip en olmadık anlamlarına çekip (kuşkusuz o anlama çekilebilecek nitelikte ayetlerdi bunlar) Peygamber ve arkadaşlarıyla tartışan insanlar vardı. Müteşabih sanki böyle bir ihtilafın varlığında ortaya çıkan bir şey. İkincisi, madem müteşabih ihtilaf durumlarında ortaya çıkıyorduysa, Kur'an'ın meallerden başka bir okunma imkanının bulunmadığı durumlarda çıkan her ihtilaf başka kaynaklara (sözlüğe, tarihe, Lisanu'l Arab'a vs) müracaat etmeyi gerektiren bir müteşabihe yol açacaktır. ASLINDA HERMENÖTİĞİN ÖĞRETTİĞİ BİR ŞEY VAR Kİ, BİZ HİÇ BİR ZAMAN METİNLE YALIN HALİMİZLE BAŞBAŞA OLMAYIZ. METİNLE OKUMA İLİŞKİMİZDE MUTLAKA BAŞKA METİNLERE GÖNDERGELERİN YOĞUNLUĞU İÇİNDE BULUNURUZ. BU YA BİR HAYAT TARZININ TÜM BİYOGRAFİK İÇERİKLERİ (YAŞAM-DÜNYASI DENİLEN ŞEY) VEYA BAŞKA ÖNYARGILAR VEYA İDEOLOJİK VE TARİHSEL KOŞULLANMALARDIR. Bunların her birini birer metin olarak aldığınızda Derrida'nın OKUMA BİR METİNLERARASILIK SEYAHATİDİR, HER METİN BAŞKA BİR METNE GÖNDERME YAPAR VE BU YAYILIR GİDER, görüşünü, en azından salt metinci bir okuma için, kabul etmemek mümkün değil. Dolayısıyla metnin metin dışı referansları, ancak bir kıtlık durumunda ve zorunluluk olarak başvurulamadığında kendiliğinden devre dışı kalır…..
…yine buna bağlı olarak Kur'an'ın kendisi, Kur'an'ın salt okunacak bir metin olarak gönderilmediğini, ondan tüm hayata hükmedecek kurucu ilkelerin çıkarılacağı bir iddiayı içermektedir. Peygambere bir "hikmet"le beraber gönderilmiş olan kitap, nasıl yorumlanacağının ve nasıl anlaşılacağının kurallarını kendi dışında (aslında kendi sayesinde varolan, kendisinin bir parçası olarak da anlaşılabilecek) bir göndergeyi de böylece işaret etmiş oluyor….
….. Burada, Müslümanlar arasında zaman zaman şüyû bulan bir kitap fetişizminin, kitaba beklenmeyecek mucizeleri atfetmiş olduğunu, dolayısıyla insan sorumluluğunun konumlanması gereken adresi yanlış göstermekte olduğunu söylemek gerekiyor. Burada metnin dışında, sistematik olarak başvurulmasa bile, metnin tarihsel yorumuna karışmış ve metinden ayrıştırılması mümkün olmayan bir gelenek, sünnet ve dilden bağımsız bir metinden zaten bahsedemiyoruz. Kaldı ki, metnin, avantajı kesinlikle dezavantajından fazla olan bu imkanları yanında taşıyor olmasının, metinle sıradan insanların diyaloğunu engelleyen bir tarafı da yok. İslâm'da müteşabih kapsamının ilim ve anlayış seviyesine göre değişebileceğini savunan önemli bir görüşün, Spinoza'nın (veya Spinoza gibilerinin) bu sorununa yol açan kaygıyı yeterince takdir ettiği söylenebilir……
Heidegger'in Husserl'e sorduğu ve bu soruyla birlikte ayrıldığı yer burasıdır. "TÜM ÖNYARGILARIMIZI, SONRADAN KAZANILMIŞ KAVRAMLARIMIZI, KÜLTÜRÜMÜZÜ BİR AN İÇİN BİR KENARA BIRAKABİLECEĞİMİZİ KABUL EDECEK OLSAK DA, DİLİ BİR KENARA BIRAKABİLİR MİYİZ?" Heidegger açıkça bunun mümkün olmadığını söylüyor ve bizim tarihle de toplumla da tüm tanışıklığımızın dil yoluyla olması üzerinde duruyor….
…. Heidegger'in tüm bu yorumlarının olası bir Kur'an hermenötiği için îmâlarının neler olduğunu belirginleştirmek gerekirse, Heidegger'in konuyu daha bir somutlaştırarak teknoloji sorusunu sorduğu çizgiden gitmek gerekir. Heidegger, Teknolojinin özünün ne olduğu sorusuna yine bu Kartezyen özne-nesne ayrımına atıfta bulunarak cevap verir. İnsanın özü itibariyle zaten teknolojiyi üretmeye meyyal bir yapıya sahip olmakla birlikte, teknolojinin özünün, insanların doğaya yaklaşımında tezahür ettiğiyle aynı şekilde, insanların dinlere, bilimlere, anlaşılacak metinlere, kutsal kitaplara yaklaşımında da tezahür eder. O da Kartezyen nesnelciliğin bir çerçeve çizme konusunda bir güce sahip olduğunu vehmetmesine; çizdiği çerçevenin içine şeyleri sığdırabileceği ve üzerinde istediği işlemleri yapmaya kendini yetkili ve haklı gördüğü bir varoluş biçimine tekabül eder. Kendisiyle, anlaşılan metin, bilinecek bilgi arasında nesnel bir mesafe koyabileceği; kendisiyle nesneyi ayrı zamanlara ve ayrı varlık alanlarına aitmiş gibi görerek nesne üzerinde istediği tasarruflarda bulunabileceği vehmine dayanan Kartezyen nesnelcilik, doğayı da insanın varlık alanından ayırmış; o alanda insanın her çeşit muamelesini haklılaştırmıştır. Böylece Hristiyanlıkta "dünyanın efendiliği" makamı doğası gereği "dünyayı iğdiş etme"ye çok kolay dönüşmüştür. Burada bir karşı cinse aşk ile yaklaşmakla, tecavüz ederek yaklaşmanın farkı, nesnelcilik hakkında Heidegger'in eleştirilerinin çok uygun bir ifadesi olabilir. Sürekli elimizin altında bulundurduğumuz, istediğimiz anda istediğimiz gibi tüketebileceğimiz, kullanabileceğimiz, iğdiş edebileceğimiz (elde-mevcut) şeyler, birer teknik olarak teknolojinin özünü ızhar etmektedir. Bu sayede yeryüzünün efendisi olan insan, herşeyi kendi emrine âmade (standing-reserve) olarak görmeye başlar (Heidegger, 1977: 18 vd.). İNSANIN BU TEKNOLOJİK MELEKESİ, METİN OKUMALARINDA DA KENDİNİ GÖSTERİR. OKUDUĞU METİN, BAKTIĞI SANAT ESERİ, TÂBİ OLDUĞU DİN VS. İLE KENDİ ARASINA NESNEL YALITKANLAR KOYABİLECEĞİNİ DÜŞÜNDÜĞÜ ÖLÇÜDE ONLARI BİRER TEKNİK OLARAK ALGILAMAYA BAŞLAR. Ama gerçekten de bu yalıtkanları "koyabileceğini düşündüğü ölçüde", çünkü Heidegger'e göre insanın bu yalıtkanları koyabileceği düşüncesi aslında bir vehimden ibarettir. Çünkü insan, tarih içinde, bir dil ve gelenek içerisinde kurulmuş olduğu ölçüde olaylara bu gelenekler yoluyla bakmakta, bunların üstüne çıkamamaktadır. İnsan yeryüzüne fırlatılmış bir varlık olarak kendi ölümüne doğru trajik bir yürüyüş içerisindedir. Dünyayla, varlıkla ancak dil yoluyla temasa geçmekte ve dilin kendisine sunduğu imkanlar ölçüsünde hakikat (aletheia) tecrübesini yaşamaktadır. Bilmek, anlamak, yapmak istediği şeyle, yaptıklarına aracı kıldığı şeylerle aynı varlık sferine ait olup, bizzat bu aracılar, onun anlama yapısında etkin olmaktadır. Ancak bu, hiç bir şekilde insanın içinden çıkılamaz bir kafes içinde olduğu anlamına gelmez. İnsan özgürlüğü, hakikat duygusunu bizzat bu alanların içinde yaşar ilh.
Şimdi Kur'an'ın anlaşılması konusundaki çabalar açısından tüm bunların ne söyleyebileceği açısından bakmak gerekirse; HEİDEGGER'İN YAKLAŞIMI KUR'AN'I BİR "NESNEL BİLİNEBİLİR" GÖRME ÇABALARININ ELEŞTİREL TASVİRLERİ İÇİN BİR HAYLİ DERS İÇERMEKTEDİR. Buradan yola çıkarak Kur'an'ı okuyan insanın, orada belirlenmiş bir anlamı varsayarak, o anlamın tüketilircesine belirlenebileceğini düşünerek, bu anlama salt filolojik, gramatik ve mantıksal yaklaşımlarla ulaşılabileceğini öngördükçe Kartezyen nesnelciliğin etik alanına yakalanmış olur. Spinoza'nın söyledikleriyle de bir miktar süreklilik bulunabilecek böylesi bir yaklaşıma göre, bir kutsal metnin bize söyleyeceği şeyden de hızla uzaklaşmış oluruz. Çünkü bir kutsal metin veya bir edebî metin anlattığı hikayelerle, içerdiği hukukî hükümleriyle bize filolojik, gramatik veya mantıksal bir anlam-çözme işlemiyle bulunabilecek olanın ötesinde bir şeyler söyler. Ve bu çözümlemelere saplanıp kalındıkça bize söylediği gürültüye gider, unutulur. Onu tekrar hatırlamanın yolu ise, aslında şaşaalı, yöntemsel yaklaşımlar gerektiren bir şey değil; ona kulak vermek; söylemeye çalıştığı şeyi kalp kulağıyla dinlemek oradaki sesi duymaya, anlamı yakalamaya yeterlidir. Mistik çağrışımları olan bu yaklaşımın birebir İslâmî tecrübelere uyarlanması kuşkusuz mümkün değildir. Ancak İslâm'da kutsal kitaba muhatab olmanın âdâbı, seremonileri, ve nefs hazırlıkları konusundaki tedbirler gözönünde bulundurulduğunda bu söylenenler bir karşılık buluyor sanırım. İslâm'da kitabî bir hukuk ve gündelik hayat kültürünün oluşmasını sağlayan fıkıh etkinliği de, herşeyden önce Kur'an'a böylesi bir kulak vermenin bir sonucudur.
Geriye BİR TARİHİN, KÜLTÜRÜN, DİL VE GELENEĞİN ÜRÜNÜ OLDUĞU 'BİLİNEN' İNSANIN, Kur'an'a veya herhangi bir kutsal metne muhatap olduğunda bu bilginin ne işe yarayacağını sormak kalıyor. Kuşkusuz tarihi, dili ve geleneği insan varoluşunun yapısında etkin faktörler olarak teşhis edebilme yeteneğinin, tüm bu faktörlerin ötesine (tarihötesi, dilötesi, gelenekötesine) geçmeyi mümkün kılan bir bilgiye kaynaklık edip edemeyeceği burada canalıcı sorudur. Bu noktada Heidegger'in ve ondan sonraki çizgide Gadamer'in cevabı kesin bir olumsuzluktur. Dahası Heidegger, böyle bir noktaya geçme arzusunun (iktidar istencinin) teknolojik bir temele sahip olduğunu işaret edip, Kartezyen dünyanın efendiliği (İslâm'daki istiğna'yı ne kadar da çağrıştırıyor) rolünün saldırgan boyutlarıyla birlikte bizzat tarih, kültür, dil ve geleneğin içerisindeki açılımlara dayandığını gösteriyor. Kur'an okumalarının modernist-tarihselci yorumlarının, kendi tarihsel belirlenmişliklerini çoğu kez unutarak, böylesi bir aşkınlık pozisyonunu vehmettiklerini görmek bu noktada zor olmaz. O yüzden de Kur'an'a, ve tüm bir İslâm kültür birikimine yaklaşımları çağımızda "işe-yarar" bir hukuk sistemi, kalkınmaya iyi yarayacak bir ideoloji oluşturma iradesine matuf teknolojik bir bakış açısınca belirlenmektedir. Sonuç, Kur'anî hitabın bütün büyüsünün çözülmesi; aslında tarih ve dilötesi bir konumdan konuşabilecek tek makam veya varlık olan Tanrının bütün niyetlerinin deşifre edilmiş olduğu bir söyleme (vehme) geçilmesi; dolayısıyla niyetleri bilinen tanrının asırlarca önce tavsiye ettiği tüm işlerinin insan eliyle yeniden tanımlanması olmuştur.
Derrida, bütün felsefe çalışmasına batının toplu tarihini sözmerkezci bir metafiziğe bağlayarak başlar. Ona göre Batı tarihi sözmerkezci bir tarihtir. Sözmerkezci olmanın Derrida'daki karşılığı, kelimeler ve şeyler arasındaki bire-bir mutabakat; kelimelerin şeyleri olduğu gibi yansıtmaları; dilin bu anlamda bir temsil niteliğine sahip olması arayışıdır; yani kesinlik arayışıdır. Derrida'ya göre Batılı metafiziğin bu kesinlik arayışı söz ve yazı arasındaki kavramsal ikilide tavrını her zaman sözden yana koymasıyla iyice açığa çıkar. Batı metafiziği bu tercihi, sözün, konuşma esnasında tüm göndergeleri yönlendirme, görünür ve görünmez referansları devreye sokmak suretiyle anlamın hemen şimdi ve burada tahakkuk (present) etmesini sağlama yeteneğine sahip görülmesinden dolayıdır. Yazıda ise anlamın bu şekilde yazanın kastı altında bulunma (present) ihtimalinin kontrol dışına çıkmış olduğu varsayılır. Derrida'ya göre bu, anlamın zamansallığının ve mekansallığının yokedildiği bir bulunuş (presentness) varsaydığı için sürekli olarak bir sözün tıpatıp aynı şekilde üretilebileceği, hatta üretilmeksizin bulunabileceği bir metafizik varsayımdır. Derrida'nın kendisi değişik vesilelerle Nietzsche'den daha fazla etkilendiğini söylemişse de (Derrida, 1989) bu konuda Heidegger'in, sözkonusu sözmerkezciliğin, teknolojinin özüne ait bir şey olduğu fikrinden oldukça etkilendiği söylenebilir. Çünkü her ikisine göre 'söz'ün bir bulunuş (present) altında (at-hand) olması teknolojik tasarımın, sonradan Foucault'da ifadesini bulan —Nietzsche'den devren— 'iktidar iradesi'nin; kısaca Kartezyen nesnelciliğin başlangıç noktasıdır. 'Söz' denetim altında tutulmadığı sürece, 'söz'ün üzerinden iktidar kurulamaz. 'Söz'ün denetimi ise ancak bir kesinliğe sahip olduğu; sürekli olarak tekrarlayıp durduğu; nesnel bir varlığa sahip olarak 'orada' 'bulunup' bizim 'okumamızı' beklediği varsayımı sayesinde mümkün olabilir.
Derrida'ya göre kavramlar kafamızda hiç bir zaman kendi başına bulunmaz, mutlaka bir partnerleriyle, bir karşıtlarıyla beraber bulunurlar. En tarafsız gibi duran bu kavram çiftleri ise, mutlaka biri diğerinin aleyhine olmak üzere zihnimizde kurulur. Kavramların zaten nesnelci bakışın aksine olguları yansıtmak veya temsil etmekten (re-present) ziyade inşâ ettikleri yönündeki, bir ölçüde uylaşılmış görüşe karşı, Derrida, bu kavramlar arasında zorunlu bir hiyerarşinin kurucu olduğu saptamasını yaparak, kullanmakta olduğumuz kavramların en masumunun bile nasıl bir sıradüzeniyle, nasıl bir iktidar veya metafizik üretimine katıldıklarının analizini yapar; adını da yapıçözümü koyar. Bu yapıçözümünün en üst düzeyde uygulandığı kavram çifti de, 'söz'e yüklenen bu 'presentness' (huzur) dan dolayı, 'söz' ve 'yazı' dır. Derrida bu tür kavram hiyerarşilerinin temelsizliğini, keyfîliğini göstermeye ve dolayısıyla dayandıkları metafiziği deşifre etmeye hasrettiği yapıçözümünü söz-yazı kavram çiftine uygulamakla, söz-merkezciliğin (Batılı metafiziğin 'söz'ü merkeze alan metafiziğinin) işleme stratejilerini sergilemeyi birarada götürür. Bir yandan, 'söz'ün, zannedildiği gibi, anlamı kesinliğe ulaştıran imkânlara sahip olmaktan ziyade, konuşmanın, doğası gereği despotik yapısının devrede olduğu; bunun da 'söz'ün neye tekâbül ediyorsa (anlam'ın) aynen tahakkuk ettiği yanılsaması yarattığını öne sürer. Yani söz despottur. O yüzden içerdiği anlam çelişkilerini bu yapısıyla kamufle eder, bir kesinlik algısı yaratır. Ama aslında öyle değil. Diğer yandan yazı, despot olmadığı, karşınızda bir muhatap bulunmamasının bir özgürlük hissi yarattığı dolayısıyla oradaki anlam hiyerarşilerini, konuşmanın örtbas ettiği çelişkileri serbestçe çözme imkanıyla bizi başbaşa bıraktığı için gerçek anlamın (eğer varsa) tahakkukuna daha bir imkan tanır. Çünkü 'söylenen' orada konuşanın denetiminden çıkmış; biz, söyleyeni aşmış, 'söylenen'le başbaşa kalmışızdır. Bu yüzden söz despot, yazı özgürdür. Görüldüğü gibi Derrida söz ve yazı ikilemini 'yapılandıran' varsayımları tersine çevirir, 'yapısını bozar'. Derrida'nın anlamın tahakkukuna ilişkin geliştirdiği kavram olan différance, anlamın batılı metafizikçe uylaşılmış zamansal ve mekansal huzur'unu, bulunuşunu, burada ve şimdiliğini yapı-çözen bir anlamı vardır. Derrida bunu, present'ın karşıtı olarak kurar ve söz'ün —aslında yazıya dahil olacak biçimde— esas itibariyle differansiyel bir tabiate sahip olduğunu söyler. Present nasıl burada ve şimdi, yani hem zamansal hem mekansal anlamında bir bulunuş'u (huzur'u) içeriyorsa, diffêrance da yine zamansal ve mekansal anlamda bir ertelenmişlik ve ötelenmişlik farkını içeriyor.
Derrida'nın söylediklerinin vahy metinlerini okuma açısından içerimi; metinde okumadan önce belirli bir anlamı varsayan her okumanın, o anlamın zaman ve mekan dışı huzurunu arayan söz-merkezci bir okuma olduğudur. Aslında orada metni o özel okuma yoluyla kaçınılmaz olarak kendisi kuracağı halde bu okumanın asl'ına uygun olduğu, okumanın sonunda 'asl'ına uygun' anlamın 'hazır' (present) olduğu varsayımına dayanacağı için önü alınamayacak bir şidditle yüklüdür. Buradan bir genelleme: her söz-merkezci (logocentist) okuma şiddet-içerikli veya şiddet yönelimlidir. Hayatla ilgili her duruma uygun bir söz'ün varolduğu varsayımı, dinlerin, özellikle İslâm'ın vazgeçilmez iddialarından biridir. Derrida'ya göre ise böyle bir varsayıma dayanan bir metin okuması açısından hayatın tüm eylemleri önceden tanınmış, belirlenmiş ve kodlamaları yapılmıştır. İnsanlar böyle bir durumda, hiç bir zaman metnin kurduğu hiyerarşileri, metnin üzerinde kurulduğu aporiaları (metinden doğan ve metnin aşamadığı paradoksları) göremezler, görmeye çalışmazlar. Bu hiyerarşilerin maddi hayattaki karşılığını üretmeye çalışırlar veya ona göre kurulmuş maddî hayatın yorumsal karşılığını okumayla gerçekleştirirler. Oysa metni özgürleştirmek, Derrida'ya göre metinden yola çıkarak hayatı kodlamak yerine metnin çelişkilerini orta yere koymasına fırsat vermek, dolayısıyla hayatı özgürleştirmek anlamına gelir. Bu yüzden, bir anlamda Derrida'nın tüm yaptığının 'metni özgürleştirmek' cümlesine dahil olduğu söylenmektedir (Binder, 1996: 170; Hoy, 1991: 46 vd.)”
Alıntıyı burada kesiyorum. Bu konudaki tartışmamı farklı platformlarda saklı tuttuğum için genel bir özet vererek konunun öyle çok basit olmadığını ifade ederek kapatayım.
Meselenin özüne gelirsek:
Doğru, hurafeler yığını var, tarihsel tortular var. Egemen monarşilerin dini söylemi politize ederek sapkın inançların ve uydurmaların ortaya çıkmasına sebep olmaları var. İnsanların vahy metninden uzaklaşmaları var. Din diye akla ve kitabı-kebiri kainata aykırı yaşamları var. Tarihin kutsanması var. Akıldan uzaklaşmışlık var. Hadis diye söylenen bir sürü iftira var. Doğru, el hak. Bunları çok şiddetli eleştiren de birisiyim. Ama ilk 5 asır insanlığa bilimde, sanatta, edebiyatta ve devlet idaresinde parmak ısırtan bir dönem de var. Roger Bacon’ların kürsüsüne Sarık ve Cübbeyle gelip Arapça bilmeyen bilim yapamaz dediği dönemler de var. İslam medeniyeti var. Endülüs var. Burada sayfalarca anlatılacak gurur tabloları var. Kendimizi eleştirirken, oryantalist tuzağa düşüp aşağılık kompleksine kapılıp reddi miras etmenin alemi de yok. Geçmişte ne varsa mükemmeldi diyenlerle, siz geçmişte ne varsa kötü diyenlerin ne farkı var?
Yazan: nuri saglam Tarih: May 13, 2006 05:49 AM
Sayin Mustafa Akyol,
Makaleniz, orta yolu gösteren
isabetli bir yazi olmus. Sizi
tebrik ediyor ve destekliyorum.
Ifrat ve tefritte diretenlere
benim de bir cevabim olacak.
Fakat bu cevap biraz gecikecek-
tir. Saygilar ve selamlarimla...
H.A
Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: May 13, 2006 01:27 PM
cevap yazmıyorum söylediklerinize tartışma kısır döngüde gidiyor,ancak Nuri Bey size söylemeden edemeyecegim,lütfen konuyu çekip çekiştirip bizim hiç de söylemedigimiz şeyleri ne bana ne Halo ya atfederek söylemeyin..aynen şu sözünüzde oldugu gibi..
"Geçmişte ne varsa mükemmeldi diyenlerle, siz geçmişte ne varsa kötü diyenlerin ne farkı var?"
geçmişte ne varsa kötü diyen biz öyle mi?Bırakın Allah aşkına hiç bir ifademden bunu çıkartamazsınız..bu kadar iddialıyım..lütfen iftira etmeyin..Ayrıca Halo Bey in verdigi arapçayla ilgili ayette (eger varsa) bir yanlışlık bu şekilde mi düzeltilir?açık bir çarpıtma diye lanse etmişsiniz.oysa ben bu söyleminize katılmıyorum,çünkü aynen Halo Bey in aktardıgı gibi çeviren mealler mevcut,herkesin elinde sizin elinizde olan meal yok ki..neyse artık bir şekilde sonlandırsak çok güzel olacak diye düşünüyorum,çünkü söylediklerimiz havada kalıyor söylemediklerimiz şeyleri savunma durumuna geçiyoruz..böyle bir tartışma platformunu nasıl degerlendirdigimize bakın..
(ebulfetih)
Yazan: Ebulfetih Tarih: May 13, 2006 07:13 PM
Metin Bey dostum,
gecikmeli cevap verdiğim için affınıza sığınıyorum.
Bu çok su götürür konularda meselelerin çok farklı boyutunu interdisipliner bir birikime sahip yalnız uzman değil aynı zamanda bilge de olan şahıslar tarafından cevaplar verilmesi çok daha uygun olurdu. ben hala bu konuların bir "talebesi" olarak öğrenme ve talep etme sürecim devam ediyor.
Teolojik konularla ilgilenen insanların sorumluluklarının farkında olmaları lazım. Bediüüzaman'ın çok sevdiğim bir sözü var derki "Alim koyun gibi olmalı, kuş gibi değil. Zira koyun yavrusuna süt verir, kuş ise kusmuk". Söz meclisten dışarı, şu güzelim ülkede medyaya bakın ortalık kusmuktan geçilmiyor. iki islamcı yazar ya da ateist yazarın kitabını okuyan din uzmanı kesilip ahkam kesiveriyor.
ben de ortalığa saçtığım kusmuklar için özür dilerim. ama neyapalım burası sesli düşünmelerimizi yazıya döktüğümüz bir platform ve biz bize konuşuyoruz.
İslam üzerine konuşurken metinlerarası seyahat diğer konulara nazaran hem hacim olarak hem de hız bakımından çok çok daha fazladır. işte bu seyahatın niteliği söylenen herhangi bir şeyin aynı anda çok farklı ve çok sayıda metne ulaşmasına yol açtığından hem kafa karışıklığına hem de tartışmalara sebebiyet veriyor. İslam düşüncesinin hem en büyük zenginliği hem de en büyük sorunu da budur kanımca.Örneğin Gazali dediğimizde, bir anda onlarca metnin dolayımında bir seyahatgündeme gelir. bunların tamamına vakıf olan bir zihin gazali diyenin "niyetin"ni kemaliyle anlar. hiç bilmeyen ya da bazısını bilen ise ya itiraza ya da alkışa başlar. mesela Gazali'nin Hüccetül İslam olduğu bilgisiyle donanmış bir zihin hem Gazaliye ilişkin diğer hususları hem de interdisipliner bir donanımı olmadığı takdirde tepkinin kralını gösterir.
bunları şimdiye kadarki tartışmalara atfen söyledim.
Nerden başlamalıyım? Halihazırda devşirmiş bulunduğumuz gelenek, selefin otoritesi üzerine inşa edilmiştir. selefin otoritesinin ağırlığının büyüklüğü ise hem bir zenginlik hem de bir kambur ve perdedir. "Arap Aklı"nın (akıl kelimesinin buradaki anlamı için Cabirinin "Arap Aklının Oluşumu"na bakılmasını tavsiye ederim) geleneksel yapısı ise belli bir aşamadan sonra düşünsel donmuşluğun temelini oluşturmuştur.
Gelenekte yerleşik akletmelerden birisi: “el-İttiba‘ hayrun mine’l-ibtida‘ = öncekilere uymak, itaat etmek, yenilik çıkarmaktan hayırlıdır. “Küllü hayrin fî itba‘i men selef; ve küllü şerrîn fî ibtida‘i men halef = Her türlü hayır öncekilere uymakta; her türlü şer de sonrakilerin çıkardıklarındadır.”
Bu donmuşlukta önemli amillerden birisi olarak Şafii Ekolü görülür.İmam Şafii fıkıh usulünün kurucusudur ve ehli hadis ekolü olarak da anılmaktadır. Hadisin mutlaklaştırılıp katı ve dogmatik bir usul anlayışının temelleri böylece atılmıştır. Ehli Hadisin teolojik izdüşümü ise Eşarilik'tir. maalesef söylenenin tersine Hanefilik (ki bu bile Imamı Azam Ebu Hanife'den çeşitli sapmalar gösterir) ve Maturidilik değil, Şafii Usulu ve Eşarilik hakim olmuştur.
Ebu Hanife ve kendisini izlediği Hz.Ömer'in mümtaz bir yeri vardır. ne yazık ki, tarihsel tecrübe bu iki akılcı zatın yöntemini atlamıştır. Hz. Ömer'in toplumsal gerçekleri dikkate alarak yürüttüğü muhakeme ve Ebu Hanifenin istihsan metodu kaderimizi değiştirebilirdi.
Ebu Hanife kendisine aralarındaki müşkülün çözümü için başvuran ve hadisi delil getirenlere o hadisin bağlamını ve diğer objektif referanslarının değişebilirliğini göstererek "Ene estehsinu" ben bunda hayır buldum manasında bir hüküm vermişti. nitekim, kendisinin aklederek bu hüküm koyma teşebbüsü, Şafii ve takipçileri tarafından şiddetle reddedilmiş "Sen hüküm koyuyorsun" diyerek bastırılmaya çalışılmıştır. onlar hiyerarşik kaynak sınıflamalarında sadece kıyasa yer veriyorlardı. oysa Ebu Hanife kıyasın dışına çıkmış hem maslahatı hem de objektif unsurların değişebilir niteliğini gözönüne alarak hüküm çıkarma yoluna gitmişti....mesele budur.
Ve işin can alıcı noktası büyük bir dirilişin düşüncede başlayacağının farkına varmaktır. bu donmuşluk ve üretememe kısırlığının derin köklerini temizlemek gerekiyor. bunun için, elinde sopa bağcıyı dövmek için gezenlerin ve buna karşı biraz da bu güdüden hareketle geleneği mutlaklaştıranların kenara çekilerek hür bir düşünce ortamının hazırlanması gerekmektedir. aksi durumda kör döğüşü devam edip gidecektir.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 13, 2006 09:28 PM
Ebul Fetih Bey,
öfkelenmenize gerek olacak bir durum yok. üstelik uslubumda da kırıcı bir şey olduğunu sanmıyorum. Kur'anın Arabiliğine vurgu yapan ayeti ben bir argümanı desteklemek için vermişken, avukatlığını yaptığınız Halo bey hiç ilgisi yokken ve üstelik de benim söylediğimi mutlak manada destekleyen Fussilet suresi 44. ayetini olduğunun tam tersi olarak vermiş (muhtemelen bilmeyerek). üstelik de benim söylediğim şeyi "şaşılacak" bulduğunu söyleyerek. o yazıyı yukarıda bir kere daha tarafsız gözle okuyun. ben buna rağmen fazla da üstüne gitmedim.
Sizler Veda hutbesindeki o hadisin 3 farklı versiyonu var diye kasıp kavuruyorsunuz da, o Ayetin, üstelik farklı bir versiyonu da değil, birbirinin TAM ZIDDINI ifade eden çevirisine neden ses çıkartmıyorsunuz? üstelik de benim söylediğimi şaşılacak bulmakta kullanarak. bir ayeti olduğundan tam zıddı vererek kullanmak çarpıtma bile değildir. bunun ne demek olduğunu siz de benim kadar iyi biliyorsunuz.
daha bu konuda böyle bir vartaya düşen, ayete hangi anlamın verileceğini bilmeyen insanların sahihliği ise çok su götürür.
aslında bunu yazmanız da çok çok iyi oldu. Bakın daha meal aşamasında bile nasıl sıkıntılar ortaya çıkyor değil mi? öyle linguistiği bilmeden ahkam kesemezsin deme aşamasına bile gelmeden dilin kendisinde problemler çıkıyor. Lisanül Arab'a (salt arapça bilmek demek değil bu!!! yine de hatırlatayım dedim)hiçbir vukfu olmayan insanların nasıl cinayetler işleyebileceklerine ilişkin küçük bir ipucudur bu.
Geçmişi kötülememiyor musunuz? isterseniz özellikle Halo beyin yukarıdaki bu sitedeki cümlelerini tek tek okuyun bakalım öyle mi değil mi. en azından ben öyle anlıyorum, cevap veren Suat bey de öyle anlıyor ki hep yukarıda sizlere bu konuda cevap vermiş durmuş. İftira ediyorsun demek de nesi?Yanlış anlamış da olabilirim. yanlış anlamışsam hata etmişim demektir. bu konuda yanılmak beni mutlu eder.
Ben sizi hedef alarak yazıyo falan da değilim. sadece temsil ettiğinizi düşündüğüm söylemedir cevaplarım. son yazımı yukarıda yazdım. alıntılar da herşeyi ortaya koyuyor. ister alırsınız ister almazsınız. bu sizin tercihiniz.
Hala ne dediğimi anlamamakta ısrar ediyorsunuz. bana cevap vereceğiniz bir şey de olamaz çünkü soru sormuş falan değilim. ilk kısımlarda basit sorular sormuştum onlara cevap da alamadım. ama zaten sorularımın gerekçesi farklıydı. varsa argümanlarımın yanlışlığı ortaya koyarsınız.
ben size siz farkında olmasanız da gerçekte ne yaptığınızı ne demeye getirdiğinizi, söylediklerinizin düşünme edimi içindeki yerini, Kur'an yorumlarınızın hermenötik bağlamını basitleştirerek anlatmaya çalıştım.
"ben aslında şunu demedim, şunu yapmadım" diyebilirsiniz ve buna samimi olarak da inanabilirsiniz. ama bu sadece sizin zannınız olur. ben epistemolojik çeşitlilikten bahsediyorum sizse metin-merkezli ve metindışı referansız okuma ve anlama sınırlılığından. Okuma ediminin objesi olan metin'in niteliğine ilişkin sarsıcı olabilecek tartışmalara girmeden okuyan öznenin subjektivitesini, tarih, dil ve kültürün inşai etkisini, dilsel dünyanın belirleyiciliğini "demeye" çalıştım. söylediklerimiz arasında uçurum var.
isteyen sözün güzelini dinler ve uyar. isteyen de oryantalist tuzağın cenderesinde kaldığının farkında bile olmadan gerçeği kendisinin tükettiği vehmiyle başbaşa kalır.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 13, 2006 11:00 PM
Nuri Bey yukarıda Star gazetesi manşetlerini andıran cümlelerle 'Bakın burayı okuyanlar, nasıl da ayeti kendi değiştiriyor' mealinde bir takım sözler sarfetmiş. 41/44'ün çevirisi hem Yaşar Nuri Öztürk'ün, hem de Edip Yüksel'in meallerinde benim verdiğim şekildedir. Şimdi burda sorun hangi çevirinin doğru hangisinin yanlış olduğunda değil, verilen tepkide. Eğer ben kendi kafama göre ayeti yontup verseydim, söyleneni ve çok daha fazlasını kabul ederdim. Ancak bir ayetin farklı mealini buraya koyup "Bakın yalancıya" diyerek bu olayı 2 mesaja konu etmek ve daha sonra da fazla üstüne gitmedim gibi şeyler söylemek en kibar deyimiyle 'ayıptır'. Eğer çeviriye bir eleştiriniz varsa koyarsınız buraya size göre doğru olan meali ve fikirlerinizi söylersiniz. Bir insanı bir şeyle itham etmeden önce enine boyuna o konuyu irdelemek gerekir.
Yapıştırılan 'oryantalizmin pençesindeki insanlar' yaftasından insanları kategorize etme hastalığının vehameti sergilenmiş. Fikriniz olsun diye söylüyorum, bahsettiğiniz İslam medeniyetlerinin neler başardığından haberim var, mozarablardan, Kurtuba şehitlerinden, şehirleşmede, felsefede, bilimde gelinen noktalardan da haberim var. Tarihi Türkiye Türkçesi mi dersiniz Osmanlıca mı dersiniz bilemiyorum, ama bugün Türkiye’de bu dilin yok sayılmasının da geçmişle bağımızı kopardığını düşünüyorum. O döneme ait metinlerden neredeyse haberimiz bile yok, en azından kendi adıma olmadığını söyleyebilirim... Kısacası geçmişimle en ufak sorunum olmadığı gibi onlar adına gururluyum da. Ancak bize doğuştan verilmiş şeylerle, ortaya birşey koymadan övünmek yerine, yeniden o konuma hatta daha iyisine gelmek için uğraş vermenin bizden öncekilere de sonrakilere de yapacağımız en büyük iyilik olduğunu düşünüyorum. Bismarck güçlerin zaman ırmağı üzerinde yolculuk yaptığını, onun ne değiştirilebileceğini, ne de yönlendirilebileceğini ancak üzerinde daha çok ya da daha az beceri ve deneyimle seyredilebileceğini söyler. Bu sözleri her okuduğumda bana “Her toplumun bir süresi vardır” ayetini hatırlatır; bu yüzyılda da konjonktürün yüzümüze güleceğini ve büyük değişimler yaşayacağımıza inanıyorum.
Gelelim şu "Arapça" meselesine..Arapça’yla ilgili ihtilaf konusu ayeti tamamen bir kenara bırakıyorum. Okuyup yorumlamak istediğiniz kitap Cin Ali seviyesinde dahi olsa, sahip olduğu anlam bütünlüğünü hiçe sayamazsınız. Allah’ın ezelden beri dininin tek ve değişmeyen din olduğunu, sünnetinin değişmediğini, Kuran’ın Tevrat ve İncil’i tamamlayan bir kitap olduğunu (Arapça olmadıklarında hemfikiriz umarım), bütün peygamberlerin hepsinin eşit olduğunu ve aynı şeyi getirdikleri, Allah için en üstün olanın sakınanlar olduğunu Kuran söylüyor. Bunların üstüne Arapça’nın özel bir yeri olduğunu düşünmek ne derece akılcı olduğu ortadadır. Göklerin ve yerin, renklerin ve dillerin yaratılmasının Allah’ın delilleri olduğunu, bilgi sahipleri için dersler/işaretler olduğunu da Allah 30/22’de belirtir.
Böyle şaşılası argümanlar, Arapları sert bir dille uyaran ayetleri ortaya atıp “Araplardan adam olmaz” demekle ayni mantığı ve niyeti içerir. Kısaca vahyedildiği gibi yavaş yavaş okuyup, kafamıza yalan yanlış dolmuş bilgilerin esiri olmadan anlayabiliyorsak böyle soruları kendi kendinize cevaplamanız sadece birkaç saniye alır, referansa ihtiyaç duyulan konular bunlar değildir. Bu ayetlere dayanarak niye sadece Hz. Muhammed’in örnek alındığını, diğer peygamberlerin takip edilmediğinin de ayrıca sorgulanması gerekir. Din aynı din, peygamberlerin hepsi eşit ve aynı şeyi getirmişse (güzel sözleri dinleyip uygulamak da gerekiyorsa) neden? Nuri Bey “Basit sorular sordum cevap alamadım” demiş, hadislerin ve sünnetin dinin kaynağı olamayacağına dair getirilen sayısız argümana, uzun yazılara bir tane bile cevap alamadım, verilen cevaplara, ki çoğu konuyu değiştirmekten ibaret, iki makalenin altında da isteyen gidip bakabilir. Neredeyse röportaj kıvamında bir tartışma söz konusuyken hala böyle şeyler söylenmesi ilginç, zaten tartışmanın geldiği nokta bile bu söylenenlere bir delil olarak gösterilebilir.
Bütün bunların yanında bu tartışmada bir iletişim problemimiz olduğunu da düşünüyorum. Hadis ve sünnetin dinin bir kaynağı olamayacağı görüşünü savunuyorum, ancak bu ne tarihi belgeleri, kaynakları çöpe atmaktır, ne de geçmişini inkar etmek/sevmemektir. Kuran'ın yorumlanmasında holistik bir bakış açısının çok faydalı olacağını düşünüyorum. Zaten üstteki yorumumda ve diğer makalenin altındaki yorumumda da herkesin donanımlı olduğu konularda Kuran'ı yorumlayacağını, bu yorumlardan faydalanan insanların da eklektik bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini belirtmiştim. Tarihsel kaynaklar güvenilir olmadığı için bunları refere eden Kuran yorumlarına şüpheci yaklaşım gerektiğini belirttim, ki bunda da herhangi bir yanlış göremiyorum. Hermenötik, linguistik, antropolojik yaklaşımları çöpe atmakla bu söylediklerim arasında, şahsen büyük bir fark görüyorum. Yeni buluşlar ve bunların bilim felsefesine etkisinin ve yeni ontolojik, epistemolojik çıkarımların Kuran'ı bilen biri tarafından yorumlanmasını çok ilgi çekici bulurum. Bu dünyayı ve herşeyi yaratıp düzene koyan, inananlara göre, Allah olduğuna göre, neden Planck sabiti var, Gödel'in teoremi, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi, 'bilgimizin sınırı nedir?', doğru görece bir kavram mı, hatta fuzzy logic düşünce dünyasına yansıyacak mı gibi sorular ve bunun müslümanlar tarafından yorumlandığını görmek istiyorum. Bilimde gelinen noktanın iki göstergesi vardır, birincisi yapılan buluşlar, ikincisi ise bu buluşların yorumlanması. John D. Barrow'un deyimiyle birincisinde şu ana kadar ne kadar yol alınmış olursa olsun, ikincisinde katedilecek çok yol vardır.
Yani metin-dışı referans olamaz gibi bir tutum sergileyen yok. Şahsi görüşüm hiçbir referans olmadan en az bir defa Kuran'ın yavaşça ve düşünüp yorumlayarak herkes tarafından okunması gerektiğidir. Muhkem ve müteşabih ayetlerden bahsetmemin sebebi de dinin temel mesajını almak için 3. kişilere gerek olmadığını vurgulamaktı. Yani Kuran’ı okuduğunuzda herhangi bir referansa başvurmadan nasıl bir insan olmanız gerektiğini, neler yapmanız gerektiğini, ibadet şekillerini vb. anlayabileceğinizi savunuyorum, aksini savunanların da Kuran’la çeliştiğini düşünüyorum. Daha derin anlamlar çıkarmak isteyen ve donanımı olan her insana istediği yol zaten açık. Ondan sonra yapılacak Kuran tefsirlerine, yorumlara herhangi bir sınırlama getirmenin hiçbir mantığı yoktur. Açık olan sorun şu; hadis ve sünnetin statüsü ne olmalı? Yüzlerce yıldır dinin temel hükümleri olarak gelmiş bu kaynakları birer tarihi referans olarak mı alınacak? Buna herhangi bir itirazda bulunmak için hiçbir sebep görmüyorum, kendim de Hz. Muhammed’in hayatını okudum. O devirden bize ulaşmış kaynaklara şüpheci bakmakla inkar etmek arasında gece gündüz farkı vardır. Hadislerin elenmesi hakkında tabi bir fikrim yok, ben muhaddis miyim?” diyerek en büyük soru işaretlerinden biri pas geçildi. Hadislerin dini hüküm olduğuna inanırsınız veya inanmazsınız ancak bu yorumların başında uzun uzun açıkladığım gibi bu elemenin bize Hz. Muhammed’in sözlerini doğru bir şekilde getireceğine inanmak, daha da kötüsü başkalarını da inandırmak hem rasyonel değildir hem de çok büyük bir mesuliyettir. Bunun böyle olduğunu görmek için muhaddis olmaya hiç gerek yok, Kuran’da belirtildiği gibi akletmek yeterli; sadece birkaç saniye için.
Ne oryantalizmin pençesine düşmediğimiz kaldı ne de tarihi yok saydığımız. İnşallah bu yazıdan sonra en azından birkaç şey yerli yerine oturmuştur. “Tartışma “Hadis-sünnet dinin hükmü müdür? Neden? Hadisin statüsünde değişiklik olmalı deniyorsa yeni konumun ne olmalı, uygulanacak metodoloji nedir?” gibi soruların tamamen dışına çıktı. Ben yine de tartışmanın geldiği bu noktadaki fikirlerimi yazdım. Daha fazla uzatmanın da bizi bir yere götürmeyeceğini düşünüyorum, iyice vakit alan ve kısır döngüye giren bir tartışma oldu.
Yazan: Halo Tarih: May 14, 2006 03:14 PM
Nuri Bey yukarıda Star gazetesi manşetlerini andıran cümlelerle 'Bakın burayı okuyanlar, nasıl da ayeti kendi değiştiriyor' mealinde bir takım sözler sarfetmiş. 41/44'ün çevirisi hem Yaşar Nuri Öztürk'ün, hem de Edip Yüksel'in meallerinde benim verdiğim şekildedir. Şimdi burda sorun hangi çevirinin doğru hangisinin yanlış olduğunda değil, verilen tepkide. Eğer ben kendi kafama göre ayeti yontup verseydim, söyleneni ve çok daha fazlasını kabul ederdim. Ancak bir ayetin farklı mealini buraya koyup "Bakın yalancıya" diyerek bu olayı 2 mesaja konu etmek ve daha sonra da fazla üstüne gitmedim gibi şeyler söylemek en kibar deyimiyle 'ayıptır'. Eğer çeviriye bir eleştiriniz varsa koyarsınız buraya size göre doğru olan meali ve fikirlerinizi söylersiniz. Bir insanı bir şeyle itham etmeden önce enine boyuna o konuyu irdelemek gerekir.
Yapıştırılan 'oryantalizmin pençesindeki insanlar' yaftasından insanları kategorize etme hastalığının vehameti sergilenmiş. Fikriniz olsun diye söylüyorum, bahsettiğiniz İslam medeniyetlerinin neler başardığından haberim var, mozarablardan, Kurtuba şehitlerinden, şehirleşmede, felsefede, bilimde gelinen noktalardan da haberim var. Tarihi Türkiye Türkçesi mi dersiniz Osmanlıca mı dersiniz bilemiyorum, ama bugün Türkiye’de bu dilin yok sayılmasının da geçmişle bağımızı kopardığını düşünüyorum. O döneme ait metinlerden neredeyse haberimiz bile yok, en azından kendi adıma olmadığını söyleyebilirim... Kısacası geçmişimle en ufak sorunum olmadığı gibi onlar adına gururluyum da. Ancak bize doğuştan verilmiş şeylerle, ortaya birşey koymadan övünmek yerine, yeniden o konuma hatta daha iyisine gelmek için uğraş vermenin bizden öncekilere de sonrakilere de yapacağımız en büyük iyilik olduğunu düşünüyorum. Bismarck güçlerin zaman ırmağı üzerinde yolculuk yaptığını, onun ne değiştirilebileceğini, ne de yönlendirilebileceğini ancak üzerinde daha çok ya da daha az beceri ve deneyimle seyredilebileceğini söyler. Bu sözleri her okuduğumda bana “Her toplumun bir süresi vardır” ayetini hatırlatır; bu yüzyılda da konjonktürün yüzümüze güleceğini ve büyük değişimler yaşayacağımıza inanıyorum.
Gelelim şu "Arapça" meselesine..Arapça’yla ilgili ihtilaf konusu ayeti tamamen bir kenara bırakıyorum. Okuyup yorumlamak istediğiniz kitap Cin Ali seviyesinde dahi olsa, sahip olduğu anlam bütünlüğünü hiçe sayamazsınız. Allah’ın ezelden beri dininin tek ve değişmeyen din olduğunu, sünnetinin değişmediğini, Kuran’ın Tevrat ve İncil’i tamamlayan bir kitap olduğunu (Arapça olmadıklarında hemfikiriz umarım), bütün peygamberlerin hepsinin eşit olduğunu ve aynı şeyi getirdikleri, Allah için en üstün olanın sakınanlar olduğunu Kuran söylüyor. Bunların üstüne Arapça’nın özel bir yeri olduğunu düşünmek ne derece akılcı olduğu ortadadır. Göklerin ve yerin, renklerin ve dillerin yaratılmasının Allah’ın delilleri olduğunu, bilgi sahipleri için dersler/işaretler olduğunu da Allah 30/22’de belirtir.
Böyle şaşılası argümanlar, Arapları sert bir dille uyaran ayetleri ortaya atıp “Araplardan adam olmaz” demekle ayni mantığı ve niyeti içerir. Kısaca vahyedildiği gibi yavaş yavaş okuyup, kafamıza yalan yanlış dolmuş bilgilerin esiri olmadan anlayabiliyorsak böyle soruları kendi kendinize cevaplamanız sadece birkaç saniye alır, referansa ihtiyaç duyulan konular bunlar değildir. Bu ayetlere dayanarak niye sadece Hz. Muhammed’in örnek alındığını, diğer peygamberlerin takip edilmediğinin de ayrıca sorgulanması gerekir. Din aynı din, peygamberlerin hepsi eşit ve aynı şeyi getirmişse (güzel sözleri dinleyip uygulamak da gerekiyorsa) neden? Nuri Bey “Basit sorular sordum cevap alamadım” demiş, hadislerin ve sünnetin dinin kaynağı olamayacağına dair getirilen sayısız argümana, uzun yazılara bir tane bile cevap alamadım, verilen cevaplara, ki çoğu konuyu değiştirmekten ibaret, iki makalenin altında da isteyen gidip bakabilir. Neredeyse röportaj kıvamında bir tartışma söz konusuyken hala böyle şeyler söylenmesi ilginç, zaten tartışmanın geldiği nokta bile bu söylenenlere bir delil olarak gösterilebilir.
Bütün bunların yanında bu tartışmada bir iletişim problemimiz olduğunu da düşünüyorum. Hadis ve sünnetin dinin bir kaynağı olamayacağı görüşünü savunuyorum, ancak bu ne tarihi belgeleri, kaynakları çöpe atmaktır, ne de geçmişini inkar etmek/sevmemektir. Kuran'ın yorumlanmasında holistik bir bakış açısının çok faydalı olacağını düşünüyorum. Zaten üstteki yorumumda ve diğer makalenin altındaki yorumumda da herkesin donanımlı olduğu konularda Kuran'ı yorumlayacağını, bu yorumlardan faydalanan insanların da eklektik bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini belirtmiştim. Tarihsel kaynaklar güvenilir olmadığı için bunları refere eden Kuran yorumlarına şüpheci yaklaşım gerektiğini belirttim, ki bunda da herhangi bir yanlış göremiyorum. Hermenötik, linguistik, antropolojik yaklaşımları çöpe atmakla bu söylediklerim arasında, şahsen büyük bir fark görüyorum. Yeni buluşlar ve bunların bilim felsefesine etkisinin ve yeni ontolojik, epistemolojik çıkarımların Kuran'ı bilen biri tarafından yorumlanmasını çok ilgi çekici bulurum. Bu dünyayı ve herşeyi yaratıp düzene koyan, inananlara göre, Allah olduğuna göre, neden Planck sabiti var, Gödel'in teoremi, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi, 'bilgimizin sınırı nedir?', doğru görece bir kavram mı, hatta fuzzy logic düşünce dünyasına yansıyacak mı gibi sorular ve bunun müslümanlar tarafından yorumlandığını görmek istiyorum. Bilimde gelinen noktanın iki göstergesi vardır, birincisi yapılan buluşlar, ikincisi ise bu buluşların yorumlanması. John D. Barrow'un deyimiyle birincisinde şu ana kadar ne kadar yol alınmış olursa olsun, ikincisinde katedilecek çok yol vardır.
Yani metin-dışı referans olamaz gibi bir tutum sergileyen yok. Şahsi görüşüm hiçbir referans olmadan en az bir defa Kuran'ın yavaşça ve düşünüp yorumlayarak herkes tarafından okunması gerektiğidir. Muhkem ve müteşabih ayetlerden bahsetmemin sebebi de dinin temel mesajını almak için 3. kişilere gerek olmadığını vurgulamaktı. Yani Kuran’ı okuduğunuzda herhangi bir referansa başvurmadan nasıl bir insan olmanız gerektiğini, neler yapmanız gerektiğini, ibadet şekillerini vb. anlayabileceğinizi savunuyorum, aksini savunanların da Kuran’la çeliştiğini düşünüyorum. Daha derin anlamlar çıkarmak isteyen ve donanımı olan her insana istediği yol zaten açık. Ondan sonra yapılacak Kuran tefsirlerine, yorumlara herhangi bir sınırlama getirmenin hiçbir mantığı yoktur. Açık olan sorun şu; hadis ve sünnetin statüsü ne olmalı? Yüzlerce yıldır dinin temel hükümleri olarak gelmiş bu kaynakları birer tarihi referans olarak mı alınacak? Buna herhangi bir itirazda bulunmak için hiçbir sebep görmüyorum, kendim de Hz. Muhammed’in hayatını okudum. O devirden bize ulaşmış kaynaklara şüpheci bakmakla inkar etmek arasında gece gündüz farkı vardır. Hadislerin elenmesi hakkında tabi bir fikrim yok, ben muhaddis miyim?” diyerek en büyük soru işaretlerinden biri pas geçildi. Hadislerin dini hüküm olduğuna inanırsınız veya inanmazsınız ancak bu yorumların başında uzun uzun açıkladığım gibi bu elemenin bize Hz. Muhammed’in sözlerini doğru bir şekilde getireceğine inanmak, daha da kötüsü başkalarını da inandırmak hem rasyonel değildir hem de çok büyük bir mesuliyettir. Bunun böyle olduğunu görmek için muhaddis olmaya hiç gerek yok, Kuran’da belirtildiği gibi akletmek yeterli; sadece birkaç saniye için.
Tarihi yok saymaya, oryantalizme kadar uzandık... İnşallah bu yazıdan sonra en azından birkaç şey yerli yerine oturmuştur. “Tartışma “Hadis-sünnet dinin hükmü müdür? Neden? Hadisin statüsünde değişiklik olmalı deniyorsa yeni konumun ne olmalı, uygulanacak metodoloji nedir?” gibi soruların tamamen dışına çıktı. Ben yine de gelinen noktadaki fikirlerimi yazdım. Daha fazla uzatmanın da bizi bir yere götürmeyeceğini düşünüyorum, iyice vakit alan ve kısır döngüye giren bir tartışma oldu.
Yazan: Halo Tarih: May 14, 2006 03:16 PM
Değerli S. Öztürk Bey,
Yoğun işlerden dolayı bu aralar siteye girme imkanım olmadığı için bir açıdan başka bir başlık altında kendimin başlattığı bir "topik" altında yazılan yazıları bile biraz geç görme şansım oluyor. Bu açıdan geciken açıklama ve cevabım için özür dilerim.
Şöyle yazmışsınız:
"Yazdıklarınızın tamamına katılıyorum. Mustafa Bey’de zaten yazısıyla konunun ana hatlarını çizmişti.Ben meseleye genel olarak çoğulculuk anlamında baksam da hadis ve sünnet reddiyeciliğini bu çoğulculuğun içinde oldukça marjinal görüyorum.Baştan itibaren bu tartışmadan uzak durmaya çalıştım ve tartışmanın uzamamasını arzu ettim.Ve diğer ilmekte Halo Beye ve Ebulfetih Bey’e kısa kısa cevaplar vererek tartışmanın uzamasını engellemeye çalıştım.İlhan Bey’e de bir serzenişim var, hadis ve sünnet tartışmasını “Demirel ve başörtüsü” başlığının altında ilk kendileri bahsetti ve tartışma açılmış oldu"
Bu konuda, bana olan serzenişinize son derece hak veriyor ve bu konuda size katılıyorum. Hayatlarını bu işe adamış olan İslam alimlerinin bile kendi aralarında tartışmaya devam ettiği, son derece külli bir bilgi birikimine ihtiyaç duyan bir konuyu, bizler gibi (en azından kendimi kastediyorum) tam ehil olmayan kişilerin sonuçlandırmaya çalışması biraz kısır döngüsel bir çabayı çağrıştırıyor. Zaten bu konudaki hassasiyetimi ve özürlerimi daha önce de iletmiştim.
Ancak, bir hatırlatma yapmam gerekirse; ben "hadis" tartışmasını direkt olarak "hadis" konusu üzerine yoğunlaşarak başlatmadım. Bu konuyu açan esas mesele, Halo Bey'in fikirlerini desteklemek için vermiş olduğu kaynak olan "Kuran'daki Din" adlı kitabı ve internet sitesini kendi açımdan eleştirmekti. Yaptığım eleştiride Halo Bey'e, "bu kitap bir Edip Yüksel ekolünü çağrıştırıyor, tüm hadisleri, sünneti ayırım yapmaksızın reddediyor. Ayrıca, Hz Peygamber'e gereğinden fazla önem verilip putlaştırıldığını savunuyor. Siz, referans olarak verdiğiniz kitapda ki bu görüşleri de katılıyor musunuz" diye bir soru sormuştum. İşte "hadis" meselesi bu aşamadan sonra yavaş yavaş alevlenip bu aşamaya geldi. Aslında benim amacım, tamamen kendi bakış açıma göre, kaynak olarak gösterilen o ve benzeri kitapların da kendi içlerinde ne gibi çelişkiler olabileceğini gösterip bir nebze de olsa nacizane bir uyarıda bulunmaktı.
Ancak, bahsettiğim gibi iş bu noktalara geldi. Bir yandan da "Her şeyde (hatta her şerrin ve müsibetin altında bile) bir hayır vardır" prensibini benimsemiş birisi olarak, bu işte de bir hayır olduğuna inanıyorum.
Saygı ve sevgiler,
Yazan: ilhan Tarih: May 14, 2006 03:34 PM
Halo Bey,
"Biz Kur'an'ı anlayasanız diye Arapça olarak indirdik?" ayetini ilk verdiğimde şunu sormuştum kendi kendime.Şimdi bu ayet evrensel mi tarihsel mi? eğer evensel ise "anlayalım" diye "Arapça" olarak indirilmesi tutarlı mıdır? diye de eklemiştim.
sizin cevaben yazdığınız yazı şöyle:"Arapça'yla ilgili verdiğiniz örneği ise Kuran'ı okumuş biri için çok ilginç bulduğumu söylemem lazım. Bu sizin nasıl bir önyargıyla baktığınızı çok açık ortaya koyuyor. Kuran ayetlerini surenin ve Kuran'ın anlatım bütünlüğünden çıkarıp 'çelişki' iddalarında bulunmak genelde ateistler ve dini yozlaştıranlar tarafından sıkça uygulanır. Siz heralde her ayeti tek tek ele alınığını düşündünüz bu ayetle ilgili sorunuzda çünkü Kuran'da durum çok açık. 41/44'te "İster yabancı dilde, ister Arapça olsun. De ki 'İman edenler için bir kılavuz, bir şifadır ...'" Kuran'ı Allah'ın emrettiği gibi yavaşça okuyup özümserseniz böyle basit konularda herhangi bir kafa karışıklığı yaşamanız söz konusu bile değildir......Yine de Kuran'ın okunmasının/yorumlanmasının yukarıda verilen 'şaka gibi' örnekle bir ilgisi olmadığı açık."
bunları siz yazdınız. ben de sizin "çok ilginç bulmanızı" çok ilginç bulduğumu, "nasıl bir önyargıyla baktığınızı" derkenki önyargınızı, "'şaka gibi' örnekle" diyerek aslından kendinizin şaka yapıyor olduğunu göstermek için sizin tabirinizle manşetten verdim. bu kırıcı olduysa özür dilerim, kırmak ve üzmek gibi bir amacım yoktu.tartışmanın kardeşane olmasını isterim, benim hatam olmuşsa hatamı düzeltmek de benim vazifem.
ama sizin söyledikleriniz de gördüğünüz gibi hiç de hafif değil...neyse. hakkınızı helal edin.
Bakın, ben bu ayete tepkimde sizin Edip Yüksel'den bu çeviriyi aldığınızı biliyordum. Edip Yükseli iyi tahlil etmiş birisiyim. yer yer etkilendiğim şeyler de var. hakikata isabet eden şeyler de söylüyor (ki bunların bir kısmını birçok alim de söylemiştir).
ama Edip Yüksel eleştiri hakkını kullanmanın çok ötesinde bir noktaya geçmiştir. "Kur'anın Resulullah'ı" onun için sadece Muhammed Peygamber'dir. Nasıl İbrahim, İsmail, Musa, İsa Peygamber önceki peygamberler ise o da sadece Muhammed peygamberdir.
Peygamberin müslümanlarla ve Kur'anla "birebir ilişkisini" keserek, onu sadece yemez-içmez, konuşmaz, yorumlamaz, bilgi vermez, hareketlerinden ders çıkarılmaz, şuursuz ve iradesiz bir hoparlöre indirmektedir. çünkü böyle yaparak reşat halifenin peygamberliğini ortaya koymaya çalışmıştır. bunun için de eldeki kozu, hurafeler ve uydurma hadisler olmuştur.
Yukarıdaki ayete de (diğer birçoğu gibi) kasti olarak o meali vermiştir. zeki bir insansınız çok rahat buradaki amacı görüyor olmanız lazım... ayet farklı bir mealle verilmemiş. tam tersi tam zıddı bir mealle verilmiş. Çünkü Resulullah ve arkadaşlarının "muhataplığını" (bu muhataplığın hermenötik çıkarımlarını çeşitli dergilerde okuyabilirsiniz. ben de bu konuda bir iki yazı yazacağım)iptal ederek Kur'anın içine indiği kabı inkar ederek salt evrensel mesaj deposu olarak lanse edecek ve bu suretle bu kaba ilişkin müktesabata hiç başvurmadan doğrudan kendi çıplak aklımızla anlayabileceğimizi ileri sürmektedir. hatta haşa huzurdan!! bu metin dışı referanlara başvurmak "sapıklık"tı bile ona göre. Edip Yükseli iyi biliyorum. o yüzden geçmişte ne yapmaya çalıştığını da gayet iyi biliyorum.
Edipin derdi hadis falan değil Bizzat Hz. Peygamberdir. O'nu ve arkadaşlarını devreden çıkarmak. Oryantalistler ve onların şahı I.Goldhizer de bunu yapmaya çalışıyordu. onların başaramadığını kısmen de olsa Edip gibiler başarıyor ne yazık ki. tepkim buna.
Kur'anın Arabiliği ve tarihselliği bir çok ayette kesin bir dille vurgulanmıştır. Bunu atlarsanız en başta yanlış bir Kur'an okuması yaparsınız. bunun aksini söyleyen de Kur'ana iftira eder.
"Gelelim şu "Arapça" meselesine....Allah’ın ezelden beri dininin tek ve değişmeyen din olduğunu, sünnetinin değişmediğini, Kuran’ın Tevrat ve İncil’i tamamlayan bir kitap olduğunu (Arapça olmadıklarında hemfikiriz umarım), bütün peygamberlerin hepsinin eşit olduğunu ve aynı şeyi getirdikleri, Allah için en üstün olanın sakınanlar olduğunu Kuran söylüyor. Bunların üstüne Arapça’nın özel bir yeri olduğunu düşünmek ne derece akılcı olduğu ortadadır. Göklerin ve yerin, renklerin ve dillerin yaratılmasının Allah’ın delilleri olduğunu, bilgi sahipleri için dersler/işaretler olduğunu da Allah 30/22’de belirtir.
Böyle şaşılası argümanlar, Arapları sert bir dille uyaran ayetleri ortaya atıp “Araplardan adam olmaz” demekle ayni mantığı ve niyeti içerir."
Kafanız çok karışık Halo Bey. bunu itham etmek için söylemiyorum. Ortada "şaşılası" bir argüman falan yok. Benim söylediklerimle sizin bu önceki kitaplar, takva, arapçanın üstünlüğünün savunulması!!!!!!nın alakası yok. kel alaka yani. şaşılacak olan benim söylediklerimin anlaşılmaması hatta yanlış anlaşılması:
ortada vahyin kendisi var. vahiy ben Arapça indim diyor, ben demiyorum. yoksa Arapça değil mi? Mekke ve çevresi diyor. Kureyş diyor, zıhar diyor, ahzab diyor, fal ve oklar diyor, sana gelen kadının sesini duydu diyor vs vs. Artık bu Edip etkisini atın üzerinizden. olaya kendi savunduğunuz gibi kendi kafanızla yaklaşın.
Kur'anın Arabiliği Kuranın en temel özelliklerinden biridir. buradaki herkesin kafasını allak bullak etmek istemediğim için -beni ne kadar zorlasa da şartlar- metnin niteliğine ilişkin bir açıklamaya girişmeyeceğim. ama sadece basit kırıntı argümanlarla konuyu geçiştiriyorum. Bakın Kur'an hazır bir kitap olarak inmedi. 23 senede peyder pey sindire sindire indi? neden? çünkü vahy Allah'ın tarihe ve topluma bir müdahalesidir. Vahy'in bizatihi kendisi indiği toplumsal gerçekliği dikkate almıştır. onların anlayacağı dille konuşur, onların sorunlarına çözüm arar, o günkü canlı müşriklerin, münafıkların ve yahudilerin sorularına cevap verir, o günkü canlı müşriklerin, münafıkların ve yahudileri şiddetle uyarır, Peygamberi ve sahabeyi motive eder, müjdeler bazen de uyarır. birçok cahiliye adetini kökten kaldırırken, güzel bulduğu bazı adetleri kabul eder...
bunu atlayamazsınız.
Hele miras, kölelik, cariye, iki kadının şahitliği, teaddüdü-zevcat, savaşlardaki tutumlar vb topluma ilişkin hükümleri vahyin hitap ettiği koşullardan bağımsız olarak alırsanız vartanın kralına düşersiniz. bunları tartışmadığımı ne demek istediğimi görün lütfen.
ben bunları söylüyorum, siz de diyorsunuz ki "Arapça üstün bir dil mi yani, başka dilde dua olamaz mı?". Böyle demediğim gibi, Kur'anın arabiliğinden ne kastettiğimi de böyle anlamak çok ama çok saçma. çok fazla Edipten etkilenmişsiniz. hemen zihniniz otomatik olarak "Arapça" kelimesini duyunca bunlara gidiyor. okumaya düşünmeye meraklı bir kardeşimi uyarmak için böyle söylüyorum.hatanızı yüzünüze vurmak için değil.
Kur'anın arabiliğini inkar edenlerin (yani başta Edip Yüksel ve bazı ilahiyat güzelleri) amacı dediğim gibi çok farklı. bu adamların buradan bir taşla birkaç kuş vurma çabası vardı tabii.Nitekim sizin zihniniz de bu adamların yazdıklarıyla o açılardan ikna edildiği için direkt metinlerarası okuma yapıp üstünlük, diğer peygamberlerle eşitlik, takva, arapça ibadet gibi konularda otomatik sorgulama yaptı tabii.
bunlardan sıyrılarak yeniden düşünün lütfen.
Kuranın arabiliği konusunda ne meal ne de başka bir kaynak okumanız da gerekmez. direkt ayete bakın "İnna (şüphesiz biz) enzelnahu (indirdik-inzal ettik) "Kur'anen Arabiyyen" lealleküm ta'kılun(akledesiniz diye)"...sonra tabii ki meselenin esasını anlamak için Lisanül Arabın en büyükleri olan Ebu Ragıb'ı, Firuzabadi'yi ve Zemahşeri'yi okuyun. elbette bunları da eleştirel gözle okuyun. ama provakatör ajanların, Muhammed-i Arabi Aleyhisselatü Vesselam'ın düşmanlarının yazdıklarını veri kabul etmeyin. Edip gibiler Hz. Peygamber'e salatu selamı da şirk sayıyor. oysa Kur'an, "Allah ve melekleri Peygambere salatu selamda bulunuyor siz de yapın demektedir".
41:44'e verilen meal ile Edip gibilerin ne yapmaya çalıştığını umarım anlamışsınızdır. Kaldı ki onların verdiği anlamda bile sonuç değişmez. diyelim ki "ister arapça ister başka bir dilde" demiş olsun. ne değişirdi? zaten tüm müslümanlar da, arapça olduğu için değil vahy olduğu için Kur'ana saygı duyuyorlar. bana ne arabın dilinden. ama bu Kur'an'ın Arabi olmadığını gösterir mi?
ama tersi Edip ve benzerleri için doğru değil. onlar için "Kur'anın Arabi olmaması önemli". onlar demek istiyorlar ki; "Arapça önemli değil, Arapça ve Arabilik Kur'anın özelliği olamaz, bu nedenle ibadetleri de arapça yapmak gerekmez, araplar kötüdür zaten, Kur'anın arapları ve Peygamberi dikkate aldığı söylenemez, anlamak için de arapça bilmek gerekmez, o sadece bir mesajdır, tükçe-çince açıp herkes mutlak anlar vs"
uzatmıyayım. amaçları ortada.
Benim ortaya koyduğum hususlar tüm bu tartışmaların dışında.
Kur'anı tabii ki küçük yaşlı herkes okumalı. herkes önce kendisi anlamaya çalışmalı. bunun aksini savunmak külliyen saçma zaten. ona giden yolları eleştirmekte de hemfikiriz. bu meselenin bir boyutu. ama sadece bir boyutu.
ama metni metin açıklar demek de külliyen eksik ve yanlış. metni metin içi referanslara başvurarak okumak tabii ki gerek ama yeterli değil. çünkü bu hem metin ile hem de metne yaklaşan metinle ilişkiye geçen özneyle ilgili bir husus. bunun arkasındaki külliyatı burada ne anlatabiliriz ne de buna gerek var. meselenin bir noktası da bu.
diğer nokta, uydurma hadislerin varlığına rağmen, evet rağmen, metin dışı referanslara başvurmak zorunda olmamızdır. buna mecburuz. buna metafizik bir sebeple değil, tam tersine metnin ve öznenin realitesi gereği mecburuz....
ayetlerin birçoğunu tarihsel bağlamından ve asıl muhataplarından kopuk ve bağımsız olarak anlamayayız.
bu hadisi ehli hadisin yaptığı gibi vahye denk bir epistemolojik seviyeye çıkarmak demek değildir. hadis sünnet ya da tarihsel vakıalar anlamak için başvuracağımız bir kaynaktır. anlamak yorumlamaktır. her tür anlama, seviyesi ne olursa olsun bir "yorumsama" edimidir. bu edimi buguün ben sen de yapıyoruz o günkü Peygamber ve arkadaşları da. Hudeybiyeye gönderme yapan ayetler,Peygamberinin rüyasını tasdik eden ayetler, gazaya katılmayanlara getirdiği eleştiriler vs hep canlı olaylar. bu ayetleri, yani canlı olaylara vahyin canlı tepkisini nasutiliğinden (beşeriliğinden) koparmak yani "tarih-dışı" bir nitelik atfetmek geleneğin bile düşmediği bir vartadır.
Konu konuyu açınca insanın aklına geliyor:
"Ey iman edenler! Sesinizi Peygamberin sesinden fazla yüksetlmeyin. Birbirinize yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öylece konuşmayın. yoksa siz farkında olmadan bütün emekleriniz hiçe iniverir.(Hucurat, 2)
"Ama seni evinin dışından ünleyenlerin ise ekserisi düşüncesiz, makul davranamayan kimselerdir" (Hucurat, 4)
"Eğer onlar sen kendilerinin yanına çıkıncaya kadar bekleselerdi, elbete kendileri için daha uygun olurdu....." (Hucurat, 5)
"iyi düşünün ki Allah'ın Resulü sizin aranızda bulunmaktadır. Şayet o birçok şeyde size uysaydı haliniz yaman olurdu......" (Hucurat, 7-8)
ne kadar canlı ne kadar tarihsel ne kadar doğrudan Resulullah ve sahabe odaklı değil mi?
(Bu arada ayetler sürekli Resulullah diyor. ama bu Edip ve benzerleri Muhammed peygamber deyip duruyorlar. çünkü "söylem" ve "semboller", fikriyatın deşifresidir!)
az önce Hudeybiye dedim, yani fetih suresi. Hudeybiyeyi bilmeyen ilgisiz çoğunluğun ne anlayacağı ayrı bir konu. bunu geçiyorum. hala biraz daha hitabın tarihselliğine değinelim. Fetih suresinde "Mekke vadisinde size kafirlere karşı zafer nasib ettikten sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O'dur...."(Fetih, 24)
"İnkarda ısrar edip sizi Mescid-i Haramı ziyaret etmekten ve bekletilmekte olan hediye kurbanlıkları yerine ulaştırmaktan geri çevirenler onlardır.
Eğer orada kendilerini tanımadığınız içn tepeleyeceğiniz ve bilmeyerek tepelemenizden ötürü zor durumda kalacağınız mümn erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, Allah ellerinizi birbirinizden çekmez, savaşmanıza engel "olmazdı". ..."(Fetih, 25)
"Allah, Resulü'nün rüyasını elbette doğru çıkaracaktır. Allah'ın izniyle siz kiminiz başını traş ettirmiş, kiminiz saçlarını kısaltmış olarak, Mescid-i Haram'a korkmaksızın tam bir güvenlik içinde gireceksiniz. Ama Allah sizin bilmediğiniz şeyleri bildiğinden ondan önce, yakın bir zafer nasib etti" (Fetih, 27)
"tahteşşecarati" fermanında ifadesini bulan "o ağacın altında" Allah Resulü'ne biat eden sahabe....
evet tüm bunlar daha onlarca verilebilecek örnekler arasından seçilenler....
açıklamayı abes görüyorum. herley açık ve net.
Hadislerin vs din kaynağı olamayacağını: hadisler ya da başka şeylerin Allah'ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram kılma; ya da Kur'an'a ve evrensel akla ters hükümler ihdas etmede kullanımına ilişkin olarak söylüyorsanız amenna. buna kim yok diyebilir ki! Aksi hem vahye hem de vahyin asıl muhatabı Allah Resulü'nün kötüye kullanılması olur. ama vahyi anlama ve yorumsamada katkı olarak bir red hattı çekiyorsanız orada durum derim. sebeplerini yazdıklarımın bütününden görebilirsiniz. ama burada bir ekleme daha yapayım: Şafii Ekolünün yaptığı gibi "Sen hüküm koyuyorsun" şeklindeki dogmanın aynısıdır. üstelik ondan daha da sınırlayıcı olarak. evet ben, Kur'andan hüküm istinbat ederken metnin kendisini de, tarihsellliğini de, Hadisi de, o günün canlı şahitlerinin kendi aktarımlarını da, görüşlerini de, psikolojik ve sosyolojik durumlarını da kullanacağım, Gadamer'i de, Bultmann'ı da, Derrida'yı da hatta Fucoult'u da. bunların harmanından bir evrensel akletme kullanacağım. Eğer Şari evrensel ilkeleri vazetmişse, bana mesaj vermişse ben de tüm bunların harmanından yola çıkarak "Ene estahsinu" diyeceğim.
Allah Resulü'nün Muhammed Peygambere indirgeyen Edip Yüksel ve benzeri oryantalistik yaklaşımların ne idük olduğu ise sayfalarca yazsam bitmez. O'nu anlamayan ve anlamak isteyenlere yazıklar olsun ve olcaktır da.
Biraz da sokaktaki insan gibi akıl yürüteyim: Kendisine 23 sene boyunca vahy inen O Zat, kendisine sorulan her soruya sadece "ayet" okuyarak cevap vermedi herhalde. Kendisine soru soranlara tane tane konuşarak anlattı durdu. İnsanların cahiliyye alışkanlıklarına kızdı ve düzeltti. Önceki peygamberlerle ilgili sahabenin aklına gelen sorulara ve şüphelere cevap verdi. bedevilerin anlayacağı dille konuları açıkladı. kendisinden zina için isteyen Cüleybibe "Sen annenin, kızkardeşinin teyzenin başkasıyla olmasını ister misin? diye sordu. o da istemem deyince, işte herkes başkasının annesi, kızkardeşi teyzesidir" deyip ikna ediverdi. Bacakları çöğ gibi olan çirkin bir sahabiyle alay edenlere tepki gösterdi ve o zatın çok hayırlı bir insan olduğu iltifatıyla gönlünü aldı.
ibadeti yanlış anlayıp kendisini zorlayan Ebud Derda'yı uyardı. çok mal sahibi olanların mallarının cennete girmelerine mani olacağını söyleyerek infak etmelerini salık verdi. ilme vurgu yaptı. herhalde okuma yazma bilmeyen (Medine'de okuma yazma bilen insan sayısı 17 idi) insanların sürekli ellerinde binlerce ayet okuyup duracakları yoktu. hemen her meseleyi O'na soruyorlardı. Nitekim bu konuyu da vahy eleştirmiştir. okuma yazması olmayan insanlara sözleriyle ve en önemlisi de davranışlarıyla insan olmayı öğretti. kızlarını diri diri toprağa gömen insanlar şimdi çölde çekirge bile öldüremez hale gelmişlerdi.
Bugün de hatta o zaman da Kur'an vardı ama Allah Resulü'nün irtihalinden hemen sonra sorunlar başgösterdi. O'nun varlığı başlıbaşına özeldir, önemlidir ve etkindir. o insanlığı kökünden değiştirecek, kendisini gören ve tanıyanları gönülden çarpan bir etkiye sahipti. insanlar Kur'an okumuyorlardı ama muhteşem bir dönemi yaşıyorları o varken.
İşte siz de ben de defalarca okuduk ama ne oldu? hele mealleri okuyup da şüphe girdabına sürüklenen onlarca arkadaşım var.
Ama İnsanlığın İftihar Tablosuna muhatap olsaydık kimbilir nasıl olurduk?
O'nun özel yerini atlayarak insanların nelerden mahrum kaldığını söylemeye bile gerek yok.
Bernard Shaw'ın dediği gibi "Nerede bulalım Muhammed'i de bugünün meselelerini kahve içme rahatlığında çözsün"
Peygambersiz bir din, Peygambersiz bir Kur'an olmaz. O'nun hatırısana yalan ve hurafe katan geçmiş nesillerin vebalini suratlarına çarpalım hep birlikte. bunu çok sert ve acımasızca yapalım. o'nu da sözlerini de mutlaklaştırmayalım.
Ama O'nun aziz hatırasını, O'nun muhteşem hayatını da iyi bilelim, ondan dersler çıkartalım.
Evet, "Medyun ona cemiyeti medyun ona beşeriyet"
Son olarak Kur'ana kulak verelim:
"Ey İman edenler! Söz ve hareketlerinizde ileri gidip de Allah'ın ve Resulü'nün önüne geçmeyin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Allah herşeyi hakkıyle işitir ve görür" (Hucurat, 1)
Yazan: nuri saglam Tarih: May 15, 2006 12:00 AM
Halo Bey,
"Biz Kur'an'ı anlayasanız diye Arapça olarak indirdik?" ayetini ilk verdiğimde şunu sormuştum kendi kendime.Şimdi bu ayet evrensel mi tarihsel mi? eğer evensel ise "anlayalım" diye "Arapça" olarak indirilmesi tutarlı mıdır? diye de eklemiştim.
sizin cevaben yazdığınız yazı şöyle:"Arapça'yla ilgili verdiğiniz örneği ise Kuran'ı okumuş biri için çok ilginç bulduğumu söylemem lazım. Bu sizin nasıl bir önyargıyla baktığınızı çok açık ortaya koyuyor. Kuran ayetlerini surenin ve Kuran'ın anlatım bütünlüğünden çıkarıp 'çelişki' iddalarında bulunmak genelde ateistler ve dini yozlaştıranlar tarafından sıkça uygulanır. Siz heralde her ayeti tek tek ele alınığını düşündünüz bu ayetle ilgili sorunuzda çünkü Kuran'da durum çok açık. 41/44'te "İster yabancı dilde, ister Arapça olsun. De ki 'İman edenler için bir kılavuz, bir şifadır ...'" Kuran'ı Allah'ın emrettiği gibi yavaşça okuyup özümserseniz böyle basit konularda herhangi bir kafa karışıklığı yaşamanız söz konusu bile değildir......Yine de Kuran'ın okunmasının/yorumlanmasının yukarıda verilen 'şaka gibi' örnekle bir ilgisi olmadığı açık."
bunları siz yazdınız. ben de sizin "çok ilginç bulmanızı" çok ilginç bulduğumu, "nasıl bir önyargıyla baktığınızı" derkenki önyargınızı, "'şaka gibi' örnekle" diyerek aslından kendinizin şaka yapıyor olduğunu göstermek için sizin tabirinizle manşetten verdim. bu kırıcı olduysa özür dilerim, kırmak ve üzmek gibi bir amacım yoktu.tartışmanın kardeşane olmasını isterim, benim hatam olmuşsa hatamı düzeltmek de benim vazifem.
ama sizin söyledikleriniz de gördüğünüz gibi hiç de hafif değil...neyse. hakkınızı helal edin.
Bakın, ben bu ayete tepkimde sizin Edip Yüksel'den bu çeviriyi aldığınızı biliyordum. Edip Yükseli iyi tahlil etmiş birisiyim. yer yer etkilendiğim şeyler de var. hakikata isabet eden şeyler de söylüyor (ki bunların bir kısmını birçok alim de söylemiştir).
ama Edip Yüksel eleştiri hakkını kullanmanın çok ötesinde bir noktaya geçmiştir. "Kur'anın Resulullah'ı" onun için sadece Muhammed Peygamber'dir. Nasıl İbrahim, İsmail, Musa, İsa Peygamber önceki peygamberler ise o da sadece Muhammed peygamberdir.
Peygamberin müslümanlarla ve Kur'anla "birebir ilişkisini" keserek, onu sadece yemez-içmez, konuşmaz, yorumlamaz, bilgi vermez, hareketlerinden ders çıkarılmaz, şuursuz ve iradesiz bir hoparlöre indirmektedir. çünkü böyle yaparak reşat halifenin peygamberliğini ortaya koymaya çalışmıştır. bunun için de eldeki kozu, hurafeler ve uydurma hadisler olmuştur.
Yukarıdaki ayete de (diğer birçoğu gibi) kasti olarak o meali vermiştir. zeki bir insansınız çok rahat buradaki amacı görüyor olmanız lazım... ayet farklı bir mealle verilmemiş. tam tersi tam zıddı bir mealle verilmiş. Çünkü Resulullah ve arkadaşlarının "muhataplığını" (bu muhataplığın hermenötik çıkarımlarını çeşitli dergilerde okuyabilirsiniz. ben de bu konuda bir iki yazı yazacağım)iptal ederek Kur'anın içine indiği kabı inkar ederek salt evrensel mesaj deposu olarak lanse edecek ve bu suretle bu kaba ilişkin müktesabata hiç başvurmadan doğrudan kendi çıplak aklımızla anlayabileceğimizi ileri sürmektedir. hatta haşa huzurdan!! bu metin dışı referanlara başvurmak "sapıklık"tı bile ona göre. Edip Yükseli iyi biliyorum. o yüzden geçmişte ne yapmaya çalıştığını da gayet iyi biliyorum.
Edipin derdi hadis falan değil Bizzat Hz. Peygamberdir. O'nu ve arkadaşlarını devreden çıkarmak. Oryantalistler ve onların şahı I.Goldhizer de bunu yapmaya çalışıyordu. onların başaramadığını kısmen de olsa Edip gibiler başarıyor ne yazık ki. tepkim buna.
Kur'anın Arabiliği ve tarihselliği bir çok ayette kesin bir dille vurgulanmıştır. Bunu atlarsanız en başta yanlış bir Kur'an okuması yaparsınız. bunun aksini söyleyen de Kur'ana iftira eder.
"Gelelim şu "Arapça" meselesine....Allah’ın ezelden beri dininin tek ve değişmeyen din olduğunu, sünnetinin değişmediğini, Kuran’ın Tevrat ve İncil’i tamamlayan bir kitap olduğunu (Arapça olmadıklarında hemfikiriz umarım), bütün peygamberlerin hepsinin eşit olduğunu ve aynı şeyi getirdikleri, Allah için en üstün olanın sakınanlar olduğunu Kuran söylüyor. Bunların üstüne Arapça’nın özel bir yeri olduğunu düşünmek ne derece akılcı olduğu ortadadır. Göklerin ve yerin, renklerin ve dillerin yaratılmasının Allah’ın delilleri olduğunu, bilgi sahipleri için dersler/işaretler olduğunu da Allah 30/22’de belirtir.
Böyle şaşılası argümanlar, Arapları sert bir dille uyaran ayetleri ortaya atıp “Araplardan adam olmaz” demekle ayni mantığı ve niyeti içerir."
Kafanız çok karışık Halo Bey. bunu itham etmek için söylemiyorum. Ortada "şaşılası" bir argüman falan yok. Benim söylediklerimle sizin bu önceki kitaplar, takva, arapçanın üstünlüğünün savunulması!!!!!!nın alakası yok. kel alaka yani. şaşılacak olan benim söylediklerimin anlaşılmaması hatta yanlış anlaşılması:
ortada vahyin kendisi var. vahiy ben Arapça indim diyor, ben demiyorum. yoksa Arapça değil mi? Mekke ve çevresi diyor. Kureyş diyor, zıhar diyor, ahzab diyor, fal ve oklar diyor, sana gelen kadının sesini duydu diyor vs vs. Artık bu Edip etkisini atın üzerinizden. olaya kendi savunduğunuz gibi kendi kafanızla yaklaşın.
Kur'anın Arabiliği Kuranın en temel özelliklerinden biridir. buradaki herkesin kafasını allak bullak etmek istemediğim için -beni ne kadar zorlasa da şartlar- metnin niteliğine ilişkin bir açıklamaya girişmeyeceğim. ama sadece basit kırıntı argümanlarla konuyu geçiştiriyorum. Bakın Kur'an hazır bir kitap olarak inmedi. 23 senede peyder pey sindire sindire indi? neden? çünkü vahy Allah'ın tarihe ve topluma bir müdahalesidir. Vahy'in bizatihi kendisi indiği toplumsal gerçekliği dikkate almıştır. onların anlayacağı dille konuşur, onların sorunlarına çözüm arar, o günkü canlı müşriklerin, münafıkların ve yahudilerin sorularına cevap verir, o günkü canlı müşriklerin, münafıkların ve yahudileri şiddetle uyarır, Peygamberi ve sahabeyi motive eder, müjdeler bazen de uyarır. birçok cahiliye adetini kökten kaldırırken, güzel bulduğu bazı adetleri kabul eder...
bunu atlayamazsınız.
Hele miras, kölelik, cariye, iki kadının şahitliği, teaddüdü-zevcat, savaşlardaki tutumlar vb topluma ilişkin hükümleri vahyin hitap ettiği koşullardan bağımsız olarak alırsanız vartanın kralına düşersiniz. bunları tartışmadığımı ne demek istediğimi görün lütfen.
ben bunları söylüyorum, siz de diyorsunuz ki "Arapça üstün bir dil mi yani, başka dilde dua olamaz mı?". Böyle demediğim gibi, Kur'anın arabiliğinden ne kastettiğimi de böyle anlamak çok ama çok saçma. çok fazla Edipten etkilenmişsiniz. hemen zihniniz otomatik olarak "Arapça" kelimesini duyunca bunlara gidiyor. okumaya düşünmeye meraklı bir kardeşimi uyarmak için böyle söylüyorum.hatanızı yüzünüze vurmak için değil.
Kur'anın arabiliğini inkar edenlerin (yani başta Edip Yüksel ve bazı ilahiyat güzelleri) amacı dediğim gibi çok farklı. bu adamların buradan bir taşla birkaç kuş vurma çabası vardı tabii.Nitekim sizin zihniniz de bu adamların yazdıklarıyla o açılardan ikna edildiği için direkt metinlerarası okuma yapıp üstünlük, diğer peygamberlerle eşitlik, takva, arapça ibadet gibi konularda otomatik sorgulama yaptı tabii.
bunlardan sıyrılarak yeniden düşünün lütfen.
Kuranın arabiliği konusunda ne meal ne de başka bir kaynak okumanız da gerekmez. direkt ayete bakın "İnna (şüphesiz biz) enzelnahu (indirdik-inzal ettik) "Kur'anen Arabiyyen" lealleküm ta'kılun(akledesiniz diye)"...sonra tabii ki meselenin esasını anlamak için Lisanül Arabın en büyükleri olan Ebu Ragıb'ı, Firuzabadi'yi ve Zemahşeri'yi okuyun. elbette bunları da eleştirel gözle okuyun. ama provakatör ajanların, Muhammed-i Arabi Aleyhisselatü Vesselam'ın düşmanlarının yazdıklarını veri kabul etmeyin. Edip gibiler Hz. Peygamber'e salatu selamı da şirk sayıyor. oysa Kur'an, "Allah ve melekleri Peygambere salatu selamda bulunuyor siz de yapın demektedir".
41:44'e verilen meal ile Edip gibilerin ne yapmaya çalıştığını umarım anlamışsınızdır. Kaldı ki onların verdiği anlamda bile sonuç değişmez. diyelim ki "ister arapça ister başka bir dilde" demiş olsun. ne değişirdi? zaten tüm müslümanlar da, arapça olduğu için değil vahy olduğu için Kur'ana saygı duyuyorlar. bana ne arabın dilinden. ama bu Kur'an'ın Arabi olmadığını gösterir mi?
ama tersi Edip ve benzerleri için doğru değil. onlar için "Kur'anın Arabi olmaması önemli". onlar demek istiyorlar ki; "Arapça önemli değil, Arapça ve Arabilik Kur'anın özelliği olamaz, bu nedenle ibadetleri de arapça yapmak gerekmez, araplar kötüdür zaten, Kur'anın arapları ve Peygamberi dikkate aldığı söylenemez, anlamak için de arapça bilmek gerekmez, o sadece bir mesajdır, tükçe-çince açıp herkes mutlak anlar vs"
uzatmıyayım. amaçları ortada.
Benim ortaya koyduğum hususlar tüm bu tartışmaların dışında.
Kur'anı tabii ki küçük yaşlı herkes okumalı. herkes önce kendisi anlamaya çalışmalı. bunun aksini savunmak külliyen saçma zaten. ona giden yolları eleştirmekte de hemfikiriz. bu meselenin bir boyutu. ama sadece bir boyutu.
ama metni metin açıklar demek de külliyen eksik ve yanlış. metni metin içi referanslara başvurarak okumak tabii ki gerek ama yeterli değil. çünkü bu hem metin ile hem de metne yaklaşan metinle ilişkiye geçen özneyle ilgili bir husus. bunun arkasındaki külliyatı burada ne anlatabiliriz ne de buna gerek var. meselenin bir noktası da bu.
diğer nokta, uydurma hadislerin varlığına rağmen, evet rağmen, metin dışı referanslara başvurmak zorunda olmamızdır. buna mecburuz. buna metafizik bir sebeple değil, tam tersine metnin ve öznenin realitesi gereği mecburuz....
ayetlerin birçoğunu tarihsel bağlamından ve asıl muhataplarından kopuk ve bağımsız olarak anlamayayız.
bu hadisi ehli hadisin yaptığı gibi vahye denk bir epistemolojik seviyeye çıkarmak demek değildir. hadis sünnet ya da tarihsel vakıalar anlamak için başvuracağımız bir kaynaktır. anlamak yorumlamaktır. her tür anlama, seviyesi ne olursa olsun bir "yorumsama" edimidir. bu edimi buguün ben sen de yapıyoruz o günkü Peygamber ve arkadaşları da. Hudeybiyeye gönderme yapan ayetler,Peygamberinin rüyasını tasdik eden ayetler, gazaya katılmayanlara getirdiği eleştiriler vs hep canlı olaylar. bu ayetleri, yani canlı olaylara vahyin canlı tepkisini nasutiliğinden (beşeriliğinden) koparmak yani "tarih-dışı" bir nitelik atfetmek geleneğin bile düşmediği bir vartadır.
Konu konuyu açınca insanın aklına geliyor:
"Ey iman edenler! Sesinizi Peygamberin sesinden fazla yüksetlmeyin. Birbirinize yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öylece konuşmayın. yoksa siz farkında olmadan bütün emekleriniz hiçe iniverir.(Hucurat, 2)
"Ama seni evinin dışından ünleyenlerin ise ekserisi düşüncesiz, makul davranamayan kimselerdir" (Hucurat, 4)
"Eğer onlar sen kendilerinin yanına çıkıncaya kadar bekleselerdi, elbete kendileri için daha uygun olurdu....." (Hucurat, 5)
"iyi düşünün ki Allah'ın Resulü sizin aranızda bulunmaktadır. Şayet o birçok şeyde size uysaydı haliniz yaman olurdu......" (Hucurat, 7-8)
ne kadar canlı ne kadar tarihsel ne kadar doğrudan Resulullah ve sahabe odaklı değil mi?
(Bu arada ayetler sürekli Resulullah diyor. ama bu Edip ve benzerleri Muhammed peygamber deyip duruyorlar. çünkü "söylem" ve "semboller", fikriyatın deşifresidir!)
az önce Hudeybiye dedim, yani fetih suresi. Hudeybiyeyi bilmeyen ilgisiz çoğunluğun ne anlayacağı ayrı bir konu. bunu geçiyorum. hala biraz daha hitabın tarihselliğine değinelim. Fetih suresinde "Mekke vadisinde size kafirlere karşı zafer nasib ettikten sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çeken O'dur...."(Fetih, 24)
"İnkarda ısrar edip sizi Mescid-i Haramı ziyaret etmekten ve bekletilmekte olan hediye kurbanlıkları yerine ulaştırmaktan geri çevirenler onlardır.
Eğer orada kendilerini tanımadığınız içn tepeleyeceğiniz ve bilmeyerek tepelemenizden ötürü zor durumda kalacağınız mümn erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, Allah ellerinizi birbirinizden çekmez, savaşmanıza engel "olmazdı". ..."(Fetih, 25)
"Allah, Resulü'nün rüyasını elbette doğru çıkaracaktır. Allah'ın izniyle siz kiminiz başını traş ettirmiş, kiminiz saçlarını kısaltmış olarak, Mescid-i Haram'a korkmaksızın tam bir güvenlik içinde gireceksiniz. Ama Allah sizin bilmediğiniz şeyleri bildiğinden ondan önce, yakın bir zafer nasib etti" (Fetih, 27)
"tahteşşecarati" fermanında ifadesini bulan "o ağacın altında" Allah Resulü'ne biat eden sahabe....
evet tüm bunlar daha onlarca verilebilecek örnekler arasından seçilenler....
açıklamayı abes görüyorum. herley açık ve net.
Hadislerin vs din kaynağı olamayacağını: hadisler ya da başka şeylerin Allah'ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram kılma; ya da Kur'an'a ve evrensel akla ters hükümler ihdas etmede kullanımına ilişkin olarak söylüyorsanız amenna. buna kim yok diyebilir ki! Aksi hem vahye hem de vahyin asıl muhatabı Allah Resulü'nün kötüye kullanılması olur. ama vahyi anlama ve yorumsamada katkı olarak bir red hattı çekiyorsanız orada durum derim. sebeplerini yazdıklarımın bütününden görebilirsiniz. ama burada bir ekleme daha yapayım: Şafii Ekolünün yaptığı gibi "Sen hüküm koyuyorsun" şeklindeki dogmanın aynısıdır. üstelik ondan daha da sınırlayıcı olarak. evet ben, Kur'andan hüküm istinbat ederken metnin kendisini de, tarihsellliğini de, Hadisi de, o günün canlı şahitlerinin kendi aktarımlarını da, görüşlerini de, psikolojik ve sosyolojik durumlarını da kullanacağım, Gadamer'i de, Bultmann'ı da, Derrida'yı da hatta Fucoult'u da. bunların harmanından bir evrensel akletme kullanacağım. Eğer Şari evrensel ilkeleri vazetmişse, bana mesaj vermişse ben de tüm bunların harmanından yola çıkarak "Ene estahsinu" diyeceğim.
Allah Resulü'nün Muhammed Peygambere indirgeyen Edip Yüksel ve benzeri oryantalistik yaklaşımların ne idük olduğu ise sayfalarca yazsam bitmez. O'nu anlamayan ve anlamak isteyenlere yazıklar olsun ve olcaktır da.
Biraz da sokaktaki insan gibi akıl yürüteyim: Kendisine 23 sene boyunca vahy inen O Zat, kendisine sorulan her soruya sadece "ayet" okuyarak cevap vermedi herhalde. Kendisine soru soranlara tane tane konuşarak anlattı durdu. İnsanların cahiliyye alışkanlıklarına kızdı ve düzeltti. Önceki peygamberlerle ilgili sahabenin aklına gelen sorulara ve şüphelere cevap verdi. bedevilerin anlayacağı dille konuları açıkladı. kendisinden zina için isteyen Cüleybibe "Sen annenin, kızkardeşinin teyzenin başkasıyla olmasını ister misin? diye sordu. o da istemem deyince, işte herkes başkasının annesi, kızkardeşi teyzesidir" deyip ikna ediverdi. Bacakları çöğ gibi olan çirkin bir sahabiyle alay edenlere tepki gösterdi ve o zatın çok hayırlı bir insan olduğu iltifatıyla gönlünü aldı.
ibadeti yanlış anlayıp kendisini zorlayan Ebud Derda'yı uyardı. çok mal sahibi olanların mallarının cennete girmelerine mani olacağını söyleyerek infak etmelerini salık verdi. ilme vurgu yaptı. herhalde okuma yazma bilmeyen (Medine'de okuma yazma bilen insan sayısı 17 idi) insanların sürekli ellerinde binlerce ayet okuyup duracakları yoktu. hemen her meseleyi O'na soruyorlardı. Nitekim bu konuyu da vahy eleştirmiştir. okuma yazması olmayan insanlara sözleriyle ve en önemlisi de davranışlarıyla insan olmayı öğretti. kızlarını diri diri toprağa gömen insanlar şimdi çölde çekirge bile öldüremez hale gelmişlerdi.
Bugün de hatta o zaman da Kur'an vardı ama Allah Resulü'nün irtihalinden hemen sonra sorunlar başgösterdi. O'nun varlığı başlıbaşına özeldir, önemlidir ve etkindir. o insanlığı kökünden değiştirecek, kendisini gören ve tanıyanları gönülden çarpan bir etkiye sahipti. insanlar Kur'an okumuyorlardı ama muhteşem bir dönemi yaşıyorları o varken.
İşte siz de ben de defalarca okuduk ama ne oldu? hele mealleri okuyup da şüphe girdabına sürüklenen onlarca arkadaşım var.
Ama İnsanlığın İftihar Tablosuna muhatap olsaydık kimbilir nasıl olurduk?
O'nun özel yerini atlayarak insanların nelerden mahrum kaldığını söylemeye bile gerek yok.
Bernard Shaw'ın dediği gibi "Nerede bulalım Muhammed'i de bugünün meselelerini kahve içme rahatlığında çözsün"
Peygambersiz bir din, Peygambersiz bir Kur'an olmaz. O'nun hatırısana yalan ve hurafe katan geçmiş nesillerin vebalini suratlarına çarpalım hep birlikte. bunu çok sert ve acımasızca yapalım. o'nu da sözlerini de mutlaklaştırmayalım.
Ama O'nun aziz hatırasını, O'nun muhteşem hayatını da iyi bilelim, ondan dersler çıkartalım.
Evet, "Medyun ona cemiyeti medyun ona beşeriyet"
Son olarak Kur'ana kulak verelim:
"Ey İman edenler! Söz ve hareketlerinizde ileri gidip de Allah'ın ve Resulü'nün önüne geçmeyin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Allah herşeyi hakkıyle işitir ve görür" (Hucurat, 1)
Yazan: nuri saglam Tarih: May 15, 2006 10:33 AM
Suat Bey, Nuri bey, İlhan Bey,
baştan itibaren ebulfetih bey ve halo beye verdiğiniz cevapları okuyorum.o kadar ikna edici cevaplar verdiniz ki artık bu arkadaşların hala konuyu anlamamalarını maalesef hayra yoramıyorum.Sizlerin bunca yazdıklarından sonra inşaallah hala ilginç argümanlarla cevap vermeye ? çalışmazlar. İnsan hatasını kabul edebilmeli.eğer hatam yok diyorsa dediğim gibi iyi niyetlerinden şüphe etme hakkımız doğuyor.
hele nuri beyin son yazdığı yazılardan sonra bu konu ayan beyan açığa kavuşmuştur.nuri beyin Peygamberimiz için son yazdıklarını okurken gözyaşlarımı tutamadım.Allah hepinizden razı olsun.
Yazan: tuncay Tarih: May 15, 2006 12:36 PM
Nuri Bey,
Burdaki tek amacım fikirleri paylaşmak, fikrine katılmadığınız insanlardan, düzgün bir tartışma söz konusuysa, her zaman daha fazla şey öğrenildiğini düşünüyorum. Bu anlamda ben de size karşı kırıcı bir ima yapmışsam özür dilerim.
Bahsettiğiniz ayeti Edip Yüksel'den almadım, 41/44'teki ayetin çevirisini Yaşar Nuri Öztürk'ün mealinden aldım(Edip Yüksel'in çevirisinde, anlam bakımından önem taşımasa da bir kelimenin farklı olduğunu kontrol edip görebilirsiniz)çünkü konunun 'Edip Yüksel ve takımı' çerçevesine alınması bu tartışmaların genelde kaderidir. Dinin tek kaynağının Kuran olması gerektiğini söylemekle Edip Yüksel'i koşulsuz takip etmek arasında çok fark görüyorum. En başta Edip Yüksel'in "Mantık ve deneysel delil ile desteklenmeyen inanç hüsn-ü kuruntudur" sözünün sezgisel inancı hiçe saydığını düşünüyorum. Descartes'ın ontolojik delili de bunun şu ana kadar gördüğüm en güzel ifade ediliş şeklidir. Katılmadığım birçok görüşleri de mevcut, bazen üslubunu da yadırgıyorum. Ancak ona gösterilen tepkileri görünce, masum,tokat atılınca öbür yanağını gösterecek bir insanın bile normal davranamayacağını teslim ediyorum. Kısacası benim üstümde Edip Yüksel'in veya başka birinin bir etki bıraktığı fikrinin doğruyla uzaktan yakından ilgisi yok. Arapça'yla ilgili de herhangi bir refleks geliştirmiş değilim, keşke öğrenebilsem de meallere muhtaç kalmasam. Zaten derinlikli bir araştırma yapmak için, sizden öncekilerin göremediğini görmek için Arapça öğrenmek şart. Çoğu kişinin kabul edeceği gibi mealler subjektif din görüşüyle yoğrulmuştur, 40 anlamı olan kelimeden yazarın en uygun gördüğü oraya konmuştur. Tabii ki Kuran'ın Arabiliği ve yorumu üzerine mutabık değiliz, ancak bu daha önceki yazılarda belirttiğim fikirlerimin ve ayetlerin, dolayısıyla metinden çıkarılan farklı anlamların sonucudur. Ayrıca hadis veya sünnetin dinin kaynağı olamayacağı gibi ciddi bir konuda aklı başında bir insan nasıl birinin peşine takılıp gidebilir ki? Yani alıntıyı bile yapmadığım kişiden çok etkilendiğimi, kafamın karıştığını söylemişsiniz, ki öyle olsa aylarımı bir kitabı anlamaya ayırmazdım. Konu Edip Yüksel veya başka insanlar değil Nuri Bey, aramızdaki fark Kuran'ı incelediğimizde zihinlerimizde değişik fikirlerin uyanması, dini değişik algılamamız.
Daha önce söylediğim gibi benim düşüncem hadis vs.nin 'dinin hükmü' olamayacağı şeklinde, Kuran'ın yorumlanmasında her yaklaşımın uygulanabileceğini, sınırlama getirmenin doğru olmayacağını belirtmiştim. Düşüncemizdeki fark Kuran'ın yorumlanmasında tarihi kaynaklara, hadislere vs. aynı önemi atfetmememiz. Ben güvenilirliğinden emin olamayacağım için bu yaklaşımların bana çok getirisi olmayacağını düşünüyorum, yani konu sadece hadis veya sünnet değil. Hz. Muhammed'i orta çağdan beri aynı şekilde gelen iftiralarla suçlamayacak kadar aklı başında olan herkes, ateistler dahil olmak üzere, yaptıklarına, liderliğine hayrandır. Ancak dinin ve Kuran'ın anlaşılmasına geldiğinde sizle aynı fikri paylaşmamamın nedenlerini önceki yazılarda açıkladım.
Kuran'dan Hz. Muhammed'le ilgili yaptığınız alıntıların, kötü niyetli yapmasanız da, sadece bu ayetleri okuyanları yanlış yönlendireceğini düşünüyorum. Arapları "akıl almaz/söz dinlemeyen" bir topluluk olarak gösteren (bu örneği vermemin sebebi ayeti anlam bütünlüğünden koparmanın sonucunu göstermektir), Peygamberimizi yaptığı hatalardan dolayı sert şekilde uyaran (sizin alıntı yaptığınız "söz ve hareketlerinizle önüne geçmeyin" alıntısı Hz. Muhammed'in yaşadığı dönem ve zamanla bağlantılıdır. Bu ayetlerin böyle tek başına verilmesi karşısında yarın biri de çıkıp Hz. Muhammed'i uyaran ayetleri ortaya koyup saçma sapan iddialarda bulunur), sadece insan olduğuna vurgu yapan(gaybı, kendisine/müslümanlara yapılacakları bilmediğini, sadece vahyi ilettiğini, öğüdü Kuran'la verdiğini) ve müslümanlara seslenirken Hz. Muhammed için "arkadaşınız" söylemini de yine Kuran kullanır. Dünyanın Hz. Muhammed'in şerefine yaratıldığı gibi düpedüz uydurma iddialarda bulunmak, kanımca bahsettiğiniz bütün sorunlardan daha önemlidir.
Kuran'ı değişik yorumladığımız için tek tek ayet ve yorumları tartışmasına girmemizde bir yarar görmüyorum, kaldı ki Kuran'ın değişik yorumlarında karar verecek olan bellidir. Yanlız bir önceki yazıda bahsettiğim iki konuya ilişkin bir not düşerseniz memnun olurum.
1- Hz. Muhammed'in diğer peygamberlerle aynı kefeye konmasına karşı olduğunuzu görüyorum ki bu salt Kuran'ın yorumlanması anlamında da olabilir, genel anlamda da olabilir. Peygamberlerin eşit olduğunu, dinin değişmeyen tek din olduğunu ve hepsinin aynı şeyi getirdiğini söyleyen ayetleri bu bağlamda nasıl yorumluyorsunuz? Daha önce de belirttiğim gibi eğer peygamberleri izlemek gerekiyorsa sadece Hz. Muhammed'i takip etmeyi nereye koyuyorsunuz?
2- "Hadislerin vs din kaynağı olamayacağını: hadisler ya da başka şeylerin Allah'ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram kılma; ya da Kur'an'a ve evrensel akla ters hükümler ihdas etmede kullanımına ilişkin olarak söylüyorsanız amenna. buna kim yok diyebilir ki!" demişsiniz ki ilk bakışta görüldüğü kadar uzak şeyleri savunmuyoruz. Değerlendirmenize göre hadislerin statüsü ne olmalı ve daha önemlisi eleme metodolojisi hakkında, kesinlik içermese bile, bir görüşünüz var mı? İnsanların dedikodu taşır gibi birbirine hadis taşıdığını, ki o bile yalan yanlış yapılıyor, düşündüğünüzde, aklını kullanmanın adeta günah haline sokulduğu bir ortamda bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Yazan: Halo Tarih: May 15, 2006 01:35 PM
Kıymetli Nuri Bey dostum,
Değerli emeğiniz için teşekkür ederim. Bu ilmeği birkaç gündür takip edemiyorum. Okuyup anlayınca size tekrar yazacağım sanırım.
Yazan: metin-thePoor Tarih: May 15, 2006 07:21 PM
Tuncay Bey,
Burada maç yapılıyormuş gibi tartışanları ikiye ayırıp, "görüşlerinin çoğuna (çoğuna diyorum çünkü iki makalenin altındaki yorumları okuyanlar tartışanların ikiye ayrılamayacağını görür) katıldıklarıma sesleniyorum, diğerleri siz duyun" tarzını benimsemeniz gerçekten hoş ama değerli niyet analizlerinizi kendinize saklayın. Görüşlerinde farklılıklar bulunan üç kişiyi aynı kefeye koyarak nasıl bir bakış açısına sahip olduğunuzu ve tartışmayı da 'müttefikler', 'düşmanlar' şeklinde takip ettiğinizi gösteriyorsunuz.
İnsanların niyetinden kolayca şüphelenebiliyorsanız ve yazılanlar da rahatsız ediyorsa okumazsınız, okusanız da dikkate almazsınız, olur biter. Ben sizinki gibi yazıları görünce hemen uyguluyorum, inanın çok rahat.
Yazan: Halo Tarih: May 15, 2006 08:51 PM
Halo Bey,
Edip Yüksel ya da başkası. bu çok önemli değil. Yaşar Nuri'nin de çoğu konuda aynı fikirde olduğu da açık. oysa Yaşar Nuri'nin islam düşüncesindeki birçok eleştiri noktasını paylaşan biriyim. Kendisi Prof.Hüseyin Atay'ın fikirlerini almıştır esas itibariyle...
bu ayete de verdiği anlam Türkçe ibadete gerekçe getirmesine matuftur. Edip'i iyi etüd etmiş birisiyim. o nedenle öyle vur abalıya falan mantığıyla yaklaşmıyorum. onun ne dediğini ne yapmaya çalıştığını çok ama çok iyi biliyorum. Türkçe veya çince ibadet meselesi benim açımdan çok önem taşımıyor. bu konuya o yüzden girmiyorum.
Bir ayeti birbirinin tam zıddı anlam vermek tek kelimeyle skandaldır.ufak tefek anlam farkları olabilir tabii...Çeviri yaparken keyfi davranma hakkımız yoktur. bu dilsel okumanın önemli bir noktasıdır ki bu da şimdi uzun bir tartışma geçelim.
Bakın Edip Yüksel 41:44'e nasıl meal vermiş ve yorumlamış:
Onu yabancı dilde bir Kuran kılsaydık, "Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi?" diyeceklerdi. İster yabancı dil, ister Arapça olsun, de ki, "O, inananlar için (dilleri söz konusu olmaksızın) bir rehber ve şifadır. İnanmayanların ise kulaklarında ağırlık vardır. Onlara sanki uzak bir yerden sesleniliyor gibi onlara kapalıdır." söylediğinizle aynı yani. Bu ayetin başına da "Ku'anı anlamakta dil konu dışıdır" diye de evlere şenlik bir başlık atmış.
Hemen belirteyim, Edipin çok önemli tespitleri de var ve bunlardan istifade de ettim. ama Edipten geriye bunun dışında kalan tek kelimeyle fecaat. Allah Resulü'ne karşı işlediği suçun büyüklüğünü yeniden anlatmayayım. Umarım ben yanılıyorumdur.
"Tabii ki Kuran'ın Arabiliği ve yorumu üzerine mutabık değiliz" demişsiniz. peki ne o zaman? Ben sizin dediğinizi yapıyor sadece vahye müracaat ediyorum. ama hala anlamamakta direniyorsunuz. Bakın bugün ortodoks müslümanların kırmızı kart gösterip sahanın dışına attığı Nasır Hamid Ebu Zeyd'in "İlahi Hitabın Tabiatı"nı, Cabiri'nin "İslam'da Aklı"nı, Arkoun'un "Kuran Okumaları"nı, Fazlurrahman'ın İslam ve Kur'an adlı iki kitabını okuyun. ondan sonra tekrar konuşalım. Kur'an hermenötiği ve tarihselliği konularında okursanız birçok sorunuza cevap bulabilirsiniz.
Yukarıda yazdığım yazıları sonra tekrar bu gözle yeniden okuyun. Kur'an okuması ve "yorumsama kaynakları"na ilişkin atıfları, satır aralarında ne demek istendiğini daha iyi yakalarsınız.
"Kuran'dan Hz. Muhammed'le ilgili yaptığınız alıntıların, kötü niyetli yapmasanız da, sadece bu ayetleri okuyanları yanlış yönlendireceğini düşünüyorum. Arapları "akıl almaz/söz dinlemeyen" bir topluluk olarak gösteren (bu örneği vermemin sebebi ayeti anlam bütünlüğünden koparmanın sonucunu göstermektir), Peygamberimizi yaptığı hatalardan dolayı sert şekilde uyaran (sizin alıntı yaptığınız "söz ve hareketlerinizle önüne geçmeyin" alıntısı Hz. Muhammed'in yaşadığı dönem ve zamanla bağlantılıdır"
sevgili kardeşim ben ne yazdım ki?
Ben Hucurat Suresi'nin ilk 8 ayetini verdim. başı sonu yok. ayetler öyle başlayıp öyle devam ediyor. zihnin başka yere kayıyor diyorum ama yok diyorsun.bunun arapların söz dinlemez olmasıyla ne alakası var? bak kendin diyorsun ki "Hz. Muhammed'in yaşadığı dönem ve zamanla bağlantılıdır".
bir kere yanlış anlaman bile yanlış. yanlış içinde başka yanlış. bir kere araplar değil, sahabeler. spesifik, belli insanlar.
Benim dediğimi bir kere daha açayım: Vahy, topluma ve tarihe müdahaledir. bunu tekrar tekrar yazıyorum. bunun ne demek olduğunu anlarsak o zaman söylenen şeyleri de daha kolay anlayabiliriz. Vahy boş bir kaba inmedi. yukarıda bir sürü ayet verdim ve daha da verebilirim. yeniden yazmaktan da yoruldum artık. Vahyin sen ve ben dolaylı olarak muhatabıyız. doğrudan muhataplar onlar. Mekke vadisinde biz karşılaşmadık, bizim aramızda Allah'ın Resulü yok. Peygamber huzurunda sesimizi yükseltmedik. bunlardan çıkaracağımız ilke ve dersler bir çıkarımdır ve dolaylıdır. Bu ayetler Peygambere geliyordu değil mi sana bana değil. o da bunları sahabilere okuyordu. onlara canlı canlı okuyordu. canlı yayındı yani. O ağacın altın Peygamberin elini sıkan da biz değildik. Yedullahi fevka eydiğim de biz değiliz. bunların sahipleri var ve onlar da.Ebu Bekir, Ömer, Ali, Ebu Ubeyde, Sad, Ammar, Bilal vs.
çok basitleştirerek söylüyorum hala anlaşılmıyorsa yapacak bir şeyim yok. söylediklerimden anlaşılacak şey Kur'anın "arapları" adam olmaz görmesi değil,arapça dilinin üstünlüğü değil, ibadetin arapça olması zorunluluğu değil. bunlarla uzak yakın alakası yok...bunlara zihin kayıyorsa konu anlaşılmıyor, kel alaka anlaşılıyor demektir.
onlara iltifat eden ayetler de var, uyaran ayetler de değil mi? bu ne demek peki? vahyin canlılığı, durumsallığı ve zamansallığı değil mi? nasıl bunu anlıyamayorsunuz ben de onu anlayamıyorum.
Dil, beşerin içinde yaşadığı dünyayı algılaması ve denetlemesine ilişkin en etkin araçtır. hiçbir dil yaşadığı kültürden ve olgudan kopuk değildir. Ayrıca, konuşulan dillerin mekanı denilen dilin coğrafyası da vardır.
vahyin kendisi aracılığıyla aktarıldığı dilin, Hicaz bölgesinin o dönemdeki, yani 7. yüzyıldaki (yoksa Kur'an 2006'da İstanbulda Türkçe mi nazil oldu!!!!!!) kendine özgü koşul ve durumların, Arap örf, adet ve geleneklerinin dolayısıyla bir yaşam tarzının ürünü olduğu açık ve nettir.
Kur’an metninin anlaşılabilmesi için önce onun dil dokusu, dokuyu oluşturan sözcük ve tümcelerin yapı ve delalet yönlerini, sözcüklerin kök manalarıyla sonradan müktesep delalet zenginliklerini; ayrıca anlamın oluşmasında etkisi ve katkısı olan dil dışı unsurları, kısaca kültürel, toplumsal, tarihsel ve olgusal bağlamları bilmek gerekmektedir (Sadık Kılıç)
Buradaki dil genel Arap dili de değil 7. asır başlangıcı Kureyş dilidir.
Kuranın arabiliğine vurgu yapan başka ayetler de var: "Biz onların, Peygamber hakkında."Mutlaka ona öğreten bir insan vardır! dediklerini çok iiy biliyoruz. Hakikatte uzaklaşarak tahminle kendisine yöneldikleri şahsın dili başkadır.
Halbuki bu Kur'an açık bir Arapça ifadedir." (16/103)
bu arada bu ayetin açılımı için ancak bize siyer bilgisi yardımcı olur. Mekke müşriklerinin Kur'anı, Hz.peygamber'in kimden aldığını, kimin ona bunları yazarak verdiğini ve nasıl aleyhte bir kampanya başlattıklarını tarihe müracaat ederek yararlanınız. Sizin ihtiyacınız yoksa da benim var.
Başka bir varta da "dilin evrimini" gözardı etmektir.
geçenlerde okuduğum bir yazıda şu ilginç anekdota rastladım. arkadaşlarımın dikkatine sunuyorum:
"Hz. Ömer de aynı amaç uğruna şöyle demişti: “Ey İnsanlar, cahiliye devri şiirlerini toplamaya bakınız, çünkü onda kitabınızın tefsiri bulunmaktadır.”[39]
Şiirle Kur’an sözcükleri arasında ilgi kuran Abdullah b. Abbas (ö: 68/687): “Kur’an’dan bir şey size yabancı gelirse, şiire bakınız. Çünkü şiir Arab’ın divanıdır.”[40] demiştir. Sahâbîler bazı Kur’an sözcüklerini bilemezlerse onları, Kur’an’daki kelimelerin kapalılığını giderebilir diye, itimat ettikleri, saf Arapça’ya vakıf olan bedevîlerden sorarak öğrenirlerdi. Konuyla ilgili şu iki örnek oldukça önemlidir. Hz. Ömer anlatıyor: “Kinaneden Müdlec oğullarından bir bedevî gelmişti. Ona ‘Harac nedir?’ diye sordum. Şöyle cevap verdi: ‘Ne bir vahşi hayvanın ne de bir çobanın kendine ulaşabileceği[A1] bir ağaçtır.’ Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle bir yorum, deyim yerindeyse semantik yapar: ‘İşte kâfir kişinin kalbi de böyledir. Ona imandan, salih amelden ve hayırdan hiçbir şey ulaşamaz.’ ”[41] Kur’an kelimelerinin kaynakları ile ilgili ikinci örnek de şudur: İbn Abbas: “Ben ‘Fâtıru’s-Semâvâti ve’l-Ardı’ ayetindeki[42] ‘Fatır’ sözcüğünün anlamını iki bedevî gelip bir kuyunun başında münakaşa edene kadar bilmiyordum. Onlardan biri diğerine diyordu ki: ‘Ene fatartuha’[43] (Onu ilk önce ben yardım.)” İbn Abbas, bedevîlerden ‘Fatara’nın, bir şeyi ilk önce, en evvel yapmaya başlamak anlamına geldiğini öğrenmiştir......
......Daha çok sözcükler konusunda problemi olanlar; geç dönem Müslüman olan sahâbîlerdir. Kur’an’ın nüzul ortamına erken dönemde ve sürekli şahit olamayınca sözcüklere lafızcı yaklaşıyorlar ve sonunda kendilerine problem çıkarıyorlardı. Fakat hiçbir problem çözümsüz bırakılmıyordu. Bu tip sahâbîlerden birisi de Adiy b. Hatem’dir. “Oruç gecesi, hanımlarınızla beraber olmak, size helal kılındı. Onlar sizin, siz de onların elbisesisiniz. Allah, sizin kendinize yazık etmekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul edip sizi affetti. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğunu arayın, şafağın beyaz ipliği siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin, için; sonra tâ gece oluncaya dek orucu tamamlayın...”[44] ayeti inince, ayetteki ‘Siyah ve beyaz iplik’ ifadesini zâhiri manada anlamıştı. Sonra da bir beyaz bir de siyah iplik alıp ayaklarına bağlamış, onlar birbirinden iyice ayırt edilinceye kadar sahurda yiyip içmeye devam etmişti. Durumu Hz. Peygambere haber verince, Rasûlullah gülmüştür. Beyaz ve siyah iplikten kastın, gecenin karanlığı ve gündüzün beyazlığı olduğunu söylemiştir..
Tüm bunlara rağmen sahâbeye yine de kapalı gelen bir kelime olursa, ‘Cevâmiu’l-Kelîm’ sahibi[46] Hz. Muhammed’den sorarak öğreniyorlardı. Sonunda sahâbe her hangi bir anlama sorunu olmadan Kur’an okuyordu. Yüce Allah, onlara anlayacakları dille hitap ediyor, göndermiş olduğu elçi kavminin dilini konuşuyor ve kitabı onların lisanı üzerine okuyordu. Bu meyanda şunu söylemek gerekir ki, Arapların fasih Arapça konuştuğu bir zamanda en beliğ Arapça’yla Kur’an nâzil olmaya başlamıştı. Sahâbe de, Kur’an’ın görünen manalarını ve hükümlerini biliyorlardı. Şayet çok ince içsel anlamlar içeren sözcük veya mesele varsa, derin araştırmalardan ve Rasûlullah’a sorduktan sonra kapalılık kalmıyordu.[47]
Dinlerin kullanmış olduğu diller; özellikle de sâmi dinlerin kullanmış olduğu dil semboliktir. Anlamları remizlere dayanır. Bu dil, insanlığın henüz keşfettiği en güzel dildir.[48] Sembolik bir dil olan Arapça’nın en temel özelliklerinden birisi harflerin harekeyle okunmasıdır. Arapça bir metni önce anlamak gerekir ki, sonra düzgün olarak okunabilsin.[49] Bu dilin sembolik olduğunu ve önce anlamı kavramanın önemini bilen sahâbe, Hz. Peygamber ayetleri kendilerine tebliğ ederken onun jest ve mimiklerini, ses tonunu da görerek anlama konusuna yardım eden temel faktörleri yerinde, zamanında hallediyorlardı. Ayrıca onlar, dilin coğrafyasını, nüzul ortamının Arapça’sını, fasih bir dil selikasını, dil semantiğini ve dili meydana getiren kültürel olguyu biliyorlardı. Kur’an dahil tüm metinleri anlamada dilin anlaşılması en önemli husustur. Konunun anlaşılmasına yardımcı olur ümidiyle dilin önem ve işlevini belirten şu açıklamayla bu bahsi tamamlayalım: 1. “Dil, anlamanın en önemli bir elemanıdır. 2. Dil, sadece kendisine yüklenen anlamı taşımakla kalmaz, aynı zamanda; ait olduğu kültürel ortamı, konuşulduğu kavmin millî özelliklerini, o tarihin ve milletin dünya görüşünü, ahlâkını, edebiyat ve sanatını, din ve felsefesini bize ulaştırır, bunları anlamamızı sağlar. 3. Tarihi doğru anlamamıza yardım edecek en önemli bir araçtır. Bu yolla elde edilecek bilgi güvenilir kabul edilmelidir. 4. Semantik tahlil yöntemiyle dil bize, anlamak durumunda olduğumuz metinden, daha doğru bir anlamı anlamamızı sağlar. Hatta, bu sayede, toplumsal değişimin zaman içindeki aşamalarını tespit etmemiz de mümkün olacaktır. 5. Dilin bu özellikleri kutsal metinler için de geçerlidir. Onları anlamada da bu prensiplerden yararlanılmalıdır. 6. Dil, kendi yapısı gereği farklı anlamlara imkân tanımaktadır. Özellikle kelimelerin bir çok anlamı beraber yüklenebilmeleri ve kazandıkları izafî anlam nedeniyle, farklı anlamlar mümkün olmaktadır. Dilin kendisindeki bu özellik sayesinde, yorumsama ve yorum bilim yöntemiyle değişik anlamları bir metinden çıkarmamız mümkün olmaktadır.”(Dr. Mehmet Sürmeli, "Kur'ân-ı Kerim’i Anlamada Rasûlullah Dönemi Arapça’sını Bilmenin Önemi")
bu konuda çok net açıklamalar yaptığımı umuyor ve daha fazla uzatmıyorum.
bana tevcih ettiğiniz iki soruya kısaca cevap vermeye çalışayım:
1-"Hz. Muhammed'in diğer peygamberlerle aynı kefeye konmasına karşı olduğunuzu görüyorum ki bu salt Kuran'ın yorumlanması anlamında da olabilir, genel anlamda da olabilir. Peygamberlerin eşit olduğunu, dinin değişmeyen tek din olduğunu ve hepsinin aynı şeyi getirdiğini söyleyen ayetleri bu bağlamda nasıl yorumluyorsunuz? Daha önce de belirttiğim gibi eğer peygamberleri izlemek gerekiyorsa sadece Hz. Muhammed'i takip etmeyi nereye koyuyorsunuz?" diye sormuşsunuz.
Sondan başlayayım: Kur'an'ın Resulullah'ıdır o. Muhammed Peygamber ya da Hz.Muhammed değil. dışarıdan bir insanın üslubu ile Kur'ana muhatap olduğunu söyleyen insanın arasında fark olmalı.
Tümüne iman etmek manâsında peygamberler arasında ayırım yapılmaz, yapılamaz: Allah Resûlü, kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti; mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun resûllerinden hiç birini diğerlerinden ayırmayız” dediler (Bakara, 2/285. De ki: “Biz (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve onun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifelere ve vahye); ve Musa’ya, İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil’e) ve (bütün) nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hüküm, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik.
Bu konuda şu an için daha önce almış olduğum çeşitli alıntı ve fişlerden size küçük aktarımlar yapayım (Ali ünal'ın konuyla ilgili yakında yayımlanan makalesi bu konuyu işliyor oradan ödünç alarak):
İman noktasında peygamberler arasında herhangi bir ayırım söz konusu olmamak ve buna izin verilmemekle birlikte, peygamberler nebîler ve resûller olarak ayrıldıkları gibi, aralarında küllî ve hususî faziletlerde farklılıklar, dereceler vardır.
Allah, gönderdiği resûllerin de bazısını bazısından "mutlak fazilette", bazılarını da "hususî faziletlerde" üstün kılmıştır:
"İşte şimdiye kadar zikrettiğimiz resullerden kimini kimine üstün kıldık
Allah onlardan bazılarına hitap buyurdu, bazısını birçok derecelere yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya ise, apaçık deliller (mucizeler) verdik ve onu Rûhu’l-Kudüs’le destekleyip güçlendirdik..." (Bakara, 2/253).
Bütün âlimler, Şûrâ Sûresi 13’üncü âyette Şeriat sahibi resûller olarak anılan Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Peygamber Efendimiz’in resûller içinde en büyük ilk beşi teşkil ettiği ve bunların Kur’an’da ülü’l-azm (üstün azim sahibi) diye nitelenen (Ahkâf, 46/35) resûller olduğu konusunda müttefiktir. Yukarıda meali verilen Bakara, 2/253 âyeti ise, resûller arasında husûsî bazı faziletlerdeki üstünlüğe temas etmektedir. Resûller arasında her resûlün içinde görevlendirildiği kavmin karakterinin, ayrıca içinde yaşadığı zamanın ve şartların gerektirdiği irşad görevi çerçevesinde belli hususlarda fazilet ve derece farkı bulunduğunu şu veya bu şekilde ortaya koyan daha pek çok âyet vardır.
bu konuda benim en önem verdiğim iki ayet
"Seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik (Enbiyâ, 21/107)" ile
"Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâm’ı beğendim (Mâide, 5/6) âyeti"ni söyleyebilirim.
kaldı ki, birçok defa Hz.Peygamber diğer peygamberlerle ilgili sahabenin aklına gelebilecek tereddütleri giderme adına onları övmüş ve iltifat etmiştir.
Ben böyle hele haklarında öok fazla ayrıntı bilmediğim ve sadece inanmak ve saygı duymakla yükümlü olduğum diğer Peygamberlerle Hz.Peygamgamberi karşılaştırmanın "benim babam senin babanı döver" çocukluğunu yapmanın ne anlamı ne de yararı olmadığını düşünüyorum. Ama, Hz.Peygamber'in son ve tahrif edilemez vahye mazhar olması, risaletinin evrenselliği, tüm insanlık tarihini kökten değiştiren devrimci karakteri, insanlığın iftihar tablosu olmasını hak edecek ahlaki özellikleri O'nu öne çıkaran özellikleridir diye düşünüyorum.o'nu putlaştırma girişimleri O'nu yanlış anlamak ve çarpıtmaktır. Nitekim, kendisini övme ve sevgide aşırılığa gidenleri "nasranilerin İsa bin Meyem'e yaptığını siz de bana yapmayınız" diye uyarmıştı.
O'nu sevmede ve övgüde ifrata kaçan anlayış ne ise, daha önce iki defa yazdığım gibi Peygamberin müslümanlarla ve Kur'anla "birebir ilişkisini" keserek, O'nu yemez-içmez, konuşmaz, yorumlamaz, bilgi vermez, hareketlerinden ders çıkarılmaz, şuursuz ve iradesiz bir "hoparlöre" indirmek de o derece büyük bir cinayettir.
İslam sadece Kur'andan ibaret değildir. Hz.Peygamber de başlıbaşına islam'ı temsil eder. vahy nasıl inzal olunan ise, o da "irsal" olunandır. Kur'an bir mesaj ve evrensel ilkeler manzumesi, öğüt ve uyarı metni ise, Hz.Peygamber de Kur'an vahyinin abiri caizse somutlaşmış, beşer suretine bürünmüş, canlı bir temsilidir, "canlı bir metin"dir. O başlıbaşına bir şahaserdir. Onun varlığı, eylemleri, yorumları, tepkileridir ki Kur'an vahyinin tarihte hayata yansımasına sebep olmuştur. o, sizlerin sandığı ve ifade ettiği gibi sadece kendisine vahy gelip bunu kağıda döktüren başarılı ve etkin bir lider değildir.
oturuşu, kalkışı, yürüşü, konuşması, edası, kızması, tebessümü, olaylar karşısındaki sabrı, arkadaşarıyla ve ümmetiyle kurduğu ilişkisi, Kur'anı anlayışı ve yorumlayışı ile muhteşem bir abidedir.
kuranın okunmasını bu kadar fetiş haline getirmeye de gerek yok. Bedirde, Uhud'da, Yemame'de şehid olan kahraman sahabiler ne okuma yazma biliyorlardı ne de Kur'anı. çoğunun ezberinde birkaç ayet vardı. Zaten Kur'andan çok az sure nazil olmuştu. Ama karşılarında vahyin direkt kalbine indirilebildiği maneviyat ve kapasiteye sahip ahlak abidesi bir şahaserle muhatap olmanın etkisiyle Allah deyip Kur'an deyip her türlü işkenceye ve zorluğa katlanıyorlardı. peygamber ve arkadaşları, yani sahabenin aziz hatırası ve sevgisi olmayan bir yaklaşımı bir kupkuru din ve kuran anlayışı bana çok soğuk ve uzak geliyor. Ebu Cehlin işkencesi altında can veren ilk şehidler Yasir ve Sümeyra'yı ve onların sevgili oğullu, Peygamberimizin de sevgili genç arkadaşı Ammar'ı düşününce içim burkuluyor. Ammar'ın yeldire yeldire gezdiği Mekke tepelerini düşünüyor ve hasretle göz yaşı döküyorum. Babası Utbe bin Ebi Rebia'nın şirkteki isyanına tahammül edemeyen ve evden kovulan Ebu Huzeyfe'nin "Şükürler olsun Resulullah'a gidiyorum" diye havaları uçmasını tasavvur ediyor "neden ben değil Allah'ım" diye sitem! ediyorum. bir giydiğini bir daha giymeyen mekkenin zengin ve yakışıklı delikanlısı Musab bin Umeyr'in, Uhud'da Resulullah'ı korumak için kollarını, bacaklarını, ve kafasını parçalatırcasına savunmasını hatırlıyor, kefeninin vücut parçalarını örtememesi karşısından Hz.Peygamberin akıttığı göz yaşlarını hayalen içiyorum.
Kendisinin heybet ve azameti karşısında titreyen bedeviye "korkma ben Melik (kral) değilim, Abdullah oğlu Muhammedim" diyen o sevgiliyi, "Acemlerin efendilerine yaptığı gibi siz de bana ayağa kalkmayın" diyen o haya abidesine yüreğimi veresim geliyor. hayır, bu kadar rasyonaliteyle ve pozitivizmle yoğrulmuş bir insan olsam da aşk ve şiirselliği kaybolmuş, büyüsü bozulmuş bir dini söylemi kabul edemem edemiyorum.
2. sorunuz:
"Hadislerin vs din kaynağı olamayacağını: hadisler ya da başka şeylerin Allah'ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram kılma; ya da Kur'an'a ve evrensel akla ters hükümler ihdas etmede kullanımına ilişkin olarak söylüyorsanız amenna. buna kim yok diyebilir ki!" demişsiniz ki ilk bakışta görüldüğü kadar uzak şeyleri savunmuyoruz. Değerlendirmenize göre hadislerin statüsü ne olmalı ve daha önemlisi eleme metodolojisi hakkında, kesinlik içermese bile, bir görüşünüz var mı? İnsanların dedikodu taşır gibi birbirine hadis taşıdığını, ki o bile yalan yanlış yapılıyor, düşündüğünüzde, aklını kullanmanın adeta günah haline sokulduğu bir ortamda bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum."
hadisin statüsüne ilişkin olarak söylediklerim yukarıda. Mutlak sahih bile olsa Kur'ana denk bir epistemolojik statüde olamaz. ancak anlamak için kaynaktır. yukarıda bu konuyu çok açık ifade ettim. İçtihad yapmak zorundayız. sürekli değişen bir topluma değişmeyen hükümlerle yaklaşamayız. hadisler de, sahabenin ve tabeinin kendi kişisel tecrübeleri ve yorumları da bizim için önemlidir. onlardan istifade etmek zorundayız. her anlamda...onlarsız bir anlama "yorumsama" faaliyeti sakattır.Elem metodlojisi hakkında ise Hayri Kırbaşoğlu ve Fazlurrahmanın yöntemini çok doğru buluyorum.eğer oraya bakarsanız çok net bir cevap bulabilirsiniz. ayrıca bence ikisinin de çok üzerinde bir donanımı olan emekli Prof. Dr. Mehmed Sait Hatiboğlu'nun bu konuyla ilgili açıklama yapmasını ümit ediyorum. saniyorum Ankara İlahiyattan öğrencileri olan akademisyenler kendisini buna zorluyorlar.
Selam ve saygılarımla
Yazan: nuri saglam Tarih: May 15, 2006 10:38 PM
Halo Bey,
Çok şükür omuzlarımızın üstünde taşıdığımızın saksı değil beyin olduğunun farkındayız.okuduklarımızı anlayacak kabiliyetimiz var.suat beyin nuri beyin ve ilhan beyin fikri ayrılıklarının olduğu noktalarla sizin onlardan "topyekün ayrıldığınız" noktaları da ayırabilecek kapasitemiz var.
"değerli niyet analizlerinizi kendinize saklayın." demişsiniz. pardon siteyi üstünüze geçirdiğinizi duymamıştım..
başka bir arzunuz?
Burasının sesli düşünme yeri olduğunu zannediyordum.Özel sınırlarınıza girdim de haberim mi olmadı yoksa?
birde "Ben sizinki gibi yazıları görünce hemen uyguluyorum, inanın çok rahat. " demişsiniz.okumadığınız yazılara nasıl cevap yazdığınızı da ayrıca merak ettim doğrusu.
bu da size has bir yetenek olsa gerek.
Yazan: Tuncay Tarih: May 16, 2006 01:16 PM
hakkaten tebrik ediyorum tüm müzakerecileri. hem bilgilenme noktasında,hem de(dikkatle baştan beri takib edildiğinde) canlı bir yakınlaşma vasata ulaşma noktasında sergiledikleri peygamberi tavırdan ötürü. insanca bir buluşma ancak ümmetin çocuklarının ellerinden bu denli akıl sevgi sabır ve muhabbetle sunulabilirdi. Allahın selamı ve bereketi ümmetin üzerine olsun.
Yazan: rüştü hacıoğlu Tarih: May 16, 2006 07:37 PM
KUR'ANSIZ HADÎS, HADÎSSIZ KUR'AN OLUR MU?
(Bu makale, hadîslerin "uydurma" oldugunu
ve "atilmasi gerektigi"ni iddia edenlere bir
cevaptir).
sorunlari cözdüren ALLAHin adiyla
(Bu konferansin müddeti 30 dakikadir. Kiymetli bilgiler
ve ölcüler kazanmak isteyenler buyursun).
"600 kadar hadîs bize yeter, gerisini atmak lâzim" diyen-
lerle birlikte "sadece Kur'anin yeterli oldugunu" iddia
edenler de bulunmaktadir.
Bu iddia sahipleri "hangi hak ve yetkiyle bu iddiayi yapi-
yorlar" diye sormadan önce onlarin bulundugu pozisyo-
nu tesbit etmek ve nereden nereye baktiklarini görmek ve
göstermek gerekiyor. Eger bu kimseler göremedikleri ve
hesaplayamadiklari noktalarin bulundugunu bilseler ve
kabul etseler bu iddiayi süphesiz yapamayacaklardir.
Bu iddia sahipleri, dogrudan dogruya yalniz Kur'an' oku-
yarak bu kanaate ulasmis degillerdir. (Meselâ bir Ilahiyat
profesörü) simdiki bulunduklari seviyeye, binlerce, on-
binlerce hadîs'in kaynaklik ettigi onlarca tefsiri ve yüz-
lerce kitabi okuyarak gelmislerdir. Biz bugün "atilmasi
veya bir kenara birakilmasi" istenen o hadîsleri o kitap-
larin altindan cekip alsak, ortada ne o kitaplar kalacaktir
ne de tefsirler. Belki bir tefsir yazmak bile imkânsiz hale
gelecektir.
Fakat o iddia sahipleri simdi bulunduklari pozisyonu na-
sil kazandiklarini unutarak veya düsünmeyerek cok ko-
layca: "Bir cok hadîsler birbiriyle celisiktir, öyleyse uy-
durmadir, o halde atilmalidir" diyebilmektedirler.
Simdi o iddia sahiplerinin iddialarinin ne kadar cürük ve
gecersiz oldugunu anlayabilmek icin yukaridakinin ziddi
olarak bir ilahiyatcinin karsisina bir de dinden hic haberi
olmayan fakat Islâmiyeti ögrenmek isteyen bir kimseyi
koyalim. Ama bu kobayin eline Kur'an'dan baska bir ki-
tap vermeyecegiz. Bu kimse de, Kur'an'dan baska ne bir
hadîs ne de Islâmî bir kitap okumus olsun. Acaba bu
kimsenin Kur'andan anlayacagi ne olacaktir? Elbette bir
seyler anlayacaktir. Fakat anlayacagi seylerden cok anla-
mayacagi seyler olacak ve sorularina cevap verecek bir
merciyi arayacaktir. Eger Allah'in elcisini bilebilir ve
bulabilirse sorulari cevaplanacaktir. Yoksa, eger Allah
da elinden tutmazsa, sorulari cevapsiz kalacaktir. Tabii
bu zamanda böyle bir kimsenin cevapsiz kalmasi müm-
kün degil, kendisine cevap verecek bir cok kitap ve mer-
ci bulabilir.
Iste "hadîssiz, Peygambersiz Kur'an olur" diyenlerin ne
durumda oldugunu görüyorsunuz! Demek onlarin iddi-
alarinin bir anlami yoktur. Cünkü hadîsler, bugünkü Is-
lâmî literatürün yani onlarca tefsir ve binlerce kitabin
ruhuna nüfuz etmis, onlarin cani haline gelmistir. Bu
saatten sonra "hadîsleri bir kenara atalim" demenin bir
anlam ve faydasi kalmamistir.
"Peki, [uydurma hadîsler] ne olacak"?
Acaba, bazi hadîslerin "uydurma" oldugunu iddia eden-
lerin iddialarini isbatlayacak delilleri nedir? Hem o kim-
seler, bu konuda konusabilecek tek ve en yüksek yetkili-
ler midir? Böyle olmadiklari halde o iddialarinda nasil
israr edebiliyorlar? Cünkü meselâ bir ilâhiyatci, hadîs
sarrafliginda en yüksek otorite ve merci degildir. Cünkü
ilâhiyatcilarin üzerinde evliyalar vardir. Evliyalarin üze-
rinde de Kutup'lar ve Hz. Mehdi vardir. Bu durumda, bir
ilâhiyatcinin, kendi üzerindeki makamlarin önüne gecme-
ye bir hakki olabilir mi? Gecip de bazi iddialar ortaya at-
masinda ne deger bulunabilir? Demek, önce sormamiz
gerekiyor: Din veya hadîsler konusunda bir iddiasi olan
kimse, gercek uzman midir? Degilse, elbette onun sözü-
ne itibar edilmeyecektir. Fakat ne yazik ki, ortaligi uz-
man olmayan "uzmanlar" doldurmus bulunuyor. Ve ne
yazik ki, bir cok kimseyi yaniltip kendilerine baglayabili-
yorlar ve baglamaktadirlar.
Simdi gelelim kendilerini "uzman" görenlerin iddialarina.
Bu kimseler, bir cok hadîs'in "uydurma" oldugunu iddia
etmektedir. Bir kere -yukarida da degindigimiz gibi- bu
konuda söz sahibi olabileceginizi kanitlayan nasil bir bel-
ge var elinizde? Seviyeniz nedir? Bu konuda "gercek uz-
man" olmadiginiza göre, iddialariniz, iddia olmaktan öte-
ye gitmeyecektir. Ikincisi, gecmisin büyük hadîs âlimleri,
Peygamber sözlerini ve onun hayatiyla ilgili Sahabe nakil-
lerini toplarken ve eserlerini olustururken gerekli süzme
ve ayiklamayi yapmislardir. Onlarin bu cok titiz calisma-
sindan sonra hâlâ bir cok hadîsin uydurma oldugunu iddia
etmek, isbatlanmasi gereken büyük bir dâvâdir. Acaba bu
dâvâ basarili olabilir mi? Asagida görecegiz ve görelim:
Evet, bazi hadîsler "birbiriyle celisik" görünür. Fakat bir
hadîsin baska bir hadîsle celisik görünmesi, onun uydur-
ma olduguna delil olmaz.
Meselâ:
1. çelisik Hadis:"Kan aldirmak yapanin da yaptiranin da orucunu bozar."
Tirmizi Oruç 60/Ebu Davud Oruç 28/Buhari Oruç 32
2. çelisik Hadis:"Peygamber’imiz oruçlu iken kan aldirmislardir."
Ebu Davud Oruç 29-30/Tirmizi Oruç 59/Buhari Tip 11
( Burada hadîsin makamini yani "hangi halde" söylendi-
gini bilmek gerekiyor. Belki Hz. Peygamber, kan aldira-
cak kisinin kan aldirmakla sihhatinin bozulacagindan
korktugu icin böyle bir hükümde bulunmus olabilir.
Kendisi icin ise, sihhatini saglam gördügü ve kan aldir-
makla sarsilmayacagini bildiginden, kan vermenin de o
rucunu bozmayacagini düsünmüstür. Hem burada Kur'
an'in: Yemek, icmek ve cinsel iliskinin orucu bozacagini
bildirmesi yaninda bir de "yaratilisin yasalari"ni da dinle-
memiz icab eder. Yaratilis yasalarinin sözcüsü ise, "bi-
limler"dir. Bu halde kan aldiracak kisinin, tip ilminin
sözcüsü olan doktora da müracaat etmesi gerekir. Yani
sadece dinin yasalarini dinleyip, yaratilisin yasalarini es
gecmek, o kimseyi felâkete götürür. Iste bu yüzden "ce-
lisik" görünen bu hadîs, celisik degildir. Peygamber de,
"hale mutabik" hareket ederek dogru olani yapmistir).
1. çelisik Hadis:"Gerek küçük, gerek büyük tuvaletinizi yaparken kibleye dönmeyin."
Hanbel 3/12
2. çelisik Hadis:"Peygamber’imiz bir takim insanlarin küçük ve
büyük tuvaletleri için kibleye dönmeyi hos karsilamadiklarindan,
bu bidati (hurafeyi) kaldirmak için tuvaletini kibleye dogru yaptirdi."
Buhari 4/11
(Burada da Hz. Peygamberin hangi ruh halinde oldugunu
bilmek gerekiyor. Hz. Peygamber "tuvaletiniz esnasinda
kibleye dönmeyin" derken, Kâbe'ye saygisizlik etmemeyi
düsünmüstür. Ikincisinde ise, böyle bir saygi göstermenin
herkes icin zor olacagini görmüstür. Bugün dahi insanla-
rin büyük bir kismi kirada oturdugundan tuvaletlerini is-
tedikleri yöne dogrultamazlar. Dolayisiyla gücü yetenler
gereken saygiyi göstermeye calisir, gücü yetmeyenler ise
günahkâr olmaz. Demek bu hadîsde de bir celiski yoktur).
1. çelisik Hadis:" Peygamber oruçlu iken hanimlarini öptü."
Ibn-i Kuteybe- Hadis Müdafasi 372
2. çelisik Hadis:"Oruçluyken hanimini öpenin durumu soruldugunda Peygamber; "Orucu bozulmustur" dedi."
Ibn-i Kuteybe Hadis Müdafasi 372
(Burada da yine "hali" bilmek gerekiyor. Yani Hz. Pey-
gamber, hanimini "$efkâtle" öpmüstür. Bu öpüs, orucu
bozmaz. Ikinci halde ise, öpen, "$ehvetle" öpmüstür.
Böyle bir öpüs ise elbetteki orucu bozar. Görüyorsunuz,
yine bir celiski yok, hale uygunluk var)!
1. çelisik Hadis:"Kim size Peygamberimiz’in ayakta küçük tuvaletini yaptigini söylerse inanmayin. Süneni Nesei 1-2/25
2. çelisik Hadis:"Peygamber’imiz bir kavmin süprüntüsüne varip ayakta küçük tuvaletini yapti." Buhari 1/167
(Tuvaletini oturarak yapmakta sihhat ve temizlikle ilgili
hikmetler vardir. Bu hikmetleri bilen Hz. Peygamber de
tuvaletini cogunlukla oturarak yapmistir. Ancak yolcu-
luk gibi oturacak bir yer ve hal bulunmayan durumlarda
da kücük tuvaletini ayakta yapmistir. Böyle durumlar
bir istisnadir. Istisnalar kaideyi bozmaz).
1. çelisik Hadis:"Peygamber ayakta su içilmesini yasakladi."
Ebu Davud 4/No:3717
2. çelisik Hadis:"Peygamber’i sizin benim gibi ayakta su içerken gördüm."
Ebu Davud 4/No:3718
(Ayakta iken su icmenin bazi zarar ve tehlikeleri olabi-
lir. Ancak insan bazi durumlarda ayakta iken de su ic-
mek zorunda kalabilir. Hz. Peygamber de her iki hale
örnek olmustur).
1. çelisik Hadis:"Baldirlari açik olan bir sahabeye Peygamber’imiz rastlamis ve ‘Baldirlarini ört. Baldirlar da avret yerlerindendir.’ demistir." Tehzibut Tezhip 2/69
2. çelisik Hadis:"Peygamber’imiz evde baldirlari açik yan üstü yatiyorlardi.
Ebu Bekir izin istedi Peygamber hiç istifini bozmadan izin verdi.
Ömer istedi ayni sekilde ona da verdi."
Hanbel 1/71
(Özel hanede yapilabilen i$ler toplum icinde yapilamaz.
Meselâ siz, pilaj kiyafetiyle sahilde dolasabilirsiniz. Ama
ayni kiyafetle büroya veya carsiya gidemezsiniz. Hz. Pey-
gamber de cemiyet icinde erkegin acilip sacilmasini ya-
saklamis, kendi hanesinde ise samimi arkadaslari arasin-
da baldirlarinin acik olmasinda bir beis görmemistir. Me-
selâ sicak havalarda insanlar gömlek ve pantolonlarini ci-
karip kendi evlerinde arkadaslariyla birlikte oturabilirler.
Burada da iki ayri hal ve uygulama bulunmaktadir).
Demek, hadîslerin gercek olup olmadigini anlayabilmek
icin sadece Kur'an ölcüsüne sahip olmak yeterli degildir.
Kur'an ölcüsüyle birlikte bir Peygamberin ic dünyasina
da nüfûz edebilmek ve hangi halde ne yapip dedigini de
kesfetmek gerekiyor. Eger tam bir ölcü kaynagi verme-
miz gerekirse, onlar da:
1- Yaratan'in yasasi, (yani ilâhî kitaplar ve sonuncusu
olan Kur'an).
2- Yaratili$in yasasi, (yani bu yasanin sözcüsü olan bi-
limler ve o bilimlerin verileri).
3- Yaratilmi$larin yasasi, (yani o yaratilmislarin en üstü-
nü olan insan akli ve mantigi, ve akil ve mantikta en üs-
tün seviye olan Peygamberî akil veya o akli bu zamanda
temsil edebilecek kudrete sahip olan Hz. Mehdi ve
Mesih).
Yani bu durumda: "Hadîslerin sihhat ve saglamligini mu-
ayene ederken ben yalniz Kur'ani ölcü alirim" demek, ha-
dîs uzmanligi degildir. Gercek bir hadîs uzmani yukarida
verdigim üc yasanin ölcüsünü kullanmak zorundadir. Ak-
si halde onun uzmanligi reddedilecektir ve reddedilmeli-
dir. Bu halde gercek bir uzman bir hadîs'i eline aldigi za-
man sormalidir: Bu hadîs; Kur'anla uyu$uyor mu, Bi-
lim'le uyu$uyor mu ve Peygamberî Akil'la uyu$uyor
mu?
Bu üc yasanin uygunlugunu aramaktan baska bir de o
söz ve hadîsin; "kime", "hangi halde", ve "ne icin" söy-
lenmis olduguna da bakilmalidir. Bir sözün hangi hal
ve makamda söylenmis oldugunu bilmemek, o sözün
iyi anlasilmamasina veya yanlis anlasilmasina sebep o-
lur. Bazi söz ve hadîsler de, "yorum" gerektirmektedir.
Yorumlama kabiliyeti olmayan kimselerin o hadîsleri
anlamasi mümkün degildir, fakat yanlis anlamasi pekâla
mümkündür.
Demek bu üc ölcüyü kullanabilmek büyük maharet ister,
her önüne gelen kullanamaz. Bu i$in gercek ehli olma-
yanlar, kendi kafalarina göre bu ölcüleri kullanmaya
kalktiklarinda büyük hatalara düsecektir ve düsmekte-
dirler. Meselâ, Kur'an ölcüsünü kullanirken her hadîsin,
her olayin karsiligi Kur'anda aranmaz ve bulunmaz. Ama
Kur'anin ruhuyla örtüsüp örtüsmedigini kontrol edebilir-
siniz. Kur'an da zaten Hz. Peygamber'in ve Sahabe'nin
bütün hayatini kare karesine almaz ve vermez ve gerek de
yoktur. Dolayisiyla her seyi Kur'anda aramak, abesle i$-
tigaldir. Cünkü Kur'anin gönderilmesindeki amac, her-
seyi inceden inceye anlatmak ve aciklamak degil; esas a-
mac, Yaratan'i tanitmak ve insana görevlerini bildirmek
ve hayat icin bir program sunmaktir. Ama Kur'anin: "Biz
her seyi ayrintili olarak acikladik" demesindeki anlam ve
maksat baskadir. Bunun anlami: "Biz, esas ve gerekli o-
lani acikladik" demektir. Yoksa "her ayrintinin karsiligi-
ni Kur'anda arayin" demek degildir.
Maalesef Kur'ani kendi akillarina göre yorumlayarak o-
nun ölcüsünü yanlis kullananlarin sonucta Hz. Peygam-
ber(sav)in mûcizelerini inkâra kadar gitmelerini (burada
linki verilmis olan mâlûm bir Islâmî sitede) üzüntüyle
görüyoruz. Yani bir evliyanin hattâ bir Hint fakiri ve
Budist'in onlarca mûcizesi olur, ama (onlara göre) Al-
lah, Hz. Muhammed(sav)e mûcize vermemistir! Hadîs
kitaplarindaki mûcizeler hep yalan ve uydurmadir! I$te
böyle bir neticeye ancak Kur'ani tersinden tefsir etmekle
varilabilir... Tabii bundan da, Müslümanlarin onbes asir-
dan beri hep uydurma seylere inanageldikleri ve Sahabe'
nin de "yalanci" oldugu ve âlim, evliya ve Imamlar'in da
hep yanildiklari ve dolayisiyla bizi de yanilttiklari sonu-
cu ortaya cikar! Bu sonucu kabul etmek mümkün mü?
Asla! Aslinda onlar da bu sonucu kabul etmez. Fakat
sonucta olan bu degil mi?
Bu konunun hafizamiza daha iyi nak$olabilmesi icin bir
örnek daha vermek istiyorum. Bir kitapta kaynagini sim-
dilik hatirlamadigim bir hadîs gördüm. Hz. Peygamber
demis: "Cinsel organina bakanin gözü kör olur". Simdi
bu hadîsi okuyan bir ateist veya ilahiyatci hemen itiraz
edip: "Biz her gün cinsel organimiza baktigimiz halde
gözümüze birsey olmuyor" der ve hadîsin uydurma ol-
duguna hükmedip inkâra gider. Halbuki burda hadîsin
hangi halde söylendigini ve sadece maddî gözle bakma-
mak gerektigini de bilmek gerekiyor. Buna göre hadîs:
"Cinsel organina $ehvetle bakanin 'mânevî gözü' kör o-
lur. Mânevî gözü körlesen de azginliga düser. Bu da
fuhsa götürür. Fuhus ve zina da, frengî hastaligini geti-
rir. Bu hastalik da tedavi edilmedigi takdirde, insanin
gözünün kör olmasi muhtemeldir. Bu da, tippin tesbi-
tidir". Görüyorsunuz, bu konuda kendilerini "uzman"
zannedenlerin iddialari, onlari nasil büyük bir hataya
düsürmekte ve nasil bir "hadîs ateisti" haline getirmek-
tedir!
Demek, akla ve Kur'ana zit veya celisik gibi görünen
bir hadîsle karsilastigimiz zaman ona hemen ilismeyip,
red ve inkâr etmeyip, Bediüzzaman gibi "bir tabiri, bir
yorumu vardir" diyerek onu önce bir uzmanina incelet-
meliyiz.
"Uydurma" kabul edilen önemli bir hadîs daha var. O da,
Hz. Peygamber'in mirac mûcizesiyle alâkali olan "namaz
indirimi" olayidir. Deniyor: "Allah, kullarinin 50 vakit
namaza takât getiremiyecegini bilmiyor mu ki, onlara bu
kadar agir bir yük yüklesin"? Allah elbetteki herseyi bi-
lir. Fakat bilgi ayridir, fiil ayridir. Ve bilgiyi fiile dökmek
daha ayridir. Allah bazi seylerin bilgide ve kaderde kal-
masini istemiyor. Onlari aciga cikarmak ve ortaya ser-
mek istiyor. Meselâ Allah ezelî ilmiyle herkesin herseyi-
ni bilir. Fakat: "Madem ben herseyi biliyorum, öyle ise
insanlari imtihan etmeme gerek yok" demez. Cünkü
Allah'in bildigini insanlar bilmez. O da bunu aciktan gör-
mek ve göstermek icin insanlari imtihana sokar ve onla-
ra bir derece kazandirir. Demek bilmek ayridir, yapmak
ayridir. Ve bunlarin hükümleri de ayri ayridir.
Namaz vaktinin indirimi olayinda yüce Allah demek iste-
mistir ki: "50 vakit namazi farz kilarak sizi zora sokabi-
lirdim. Fakat size acidigim icin Peygamberinizin aracili-
giyla onu size hafiflettim. O olmasaydi haliniz nice olur-
du"! Cünkü Allah insani "ibadet icin" yaratmistir. Bizim
bazi makinalari gece gündüz durmadan calistirttigimiz
gibi, Allah da insani (uyku disinda) her 15 dakikada iki
rekat namaz kilmaya mecbur edebilirdi. 15 asir öncesi-
nin insanlari da, bu zamanin insanlari gibi cok mesgul
degildi. O kadar namazi kilabilecek bol vakti vardi. De-
mek 50 vakit namazin farz kilinmasi imkânsiz degildir,
hikâye degildir. Allah da bu gercekleri gösterebilmek
icin öyle bir tablo meydana getirmistir. Yani Hz. Mu-
hammed(sav)in araciligi insanliga bir rahmet olmustur.
Gelelim 50 vakit namaz farzinin 5 vakte indirilisindeki
"pazarlik" meselesine. Hz. Musa da, Allah kendisine el-
cilik teklif edince bunu cok agir bir görev kabul edip,
altindan kalkamayacagini düsünerek, kardesi Harun'un
da ona yardimci verilmesini istemis. Yani Allah'a iti-
raz etmesini bilmis, (buna da pazarlik diyecekseniz) ve
O'nunla âdeta "pazarlik" etmistir. Yani bunun anlami:
"Bana yardimci vermezsen, elciligini kabul etmem" de-
mektir. Allah da bir diktatör olmadigi, bir aciyici oldu-
gu icin Hz. Musa'nin dilegini kabul etmistir. Tabii bur-
da ne Hz. Muhammed'in namaz indirimi icin cabasini,
ne de Hz. Musa'nin talebini bir "pazarlik" olarak nitele-
yemeyiz. Elcilerin Allah'tan bir talepte bulunmalarina
"pazarlik" degil, "rica" denir.
Bu olayda bir de itiraz edilen: Hz. Muhammed'in Hz.
Musa'nin katina inip cikarak ona "akil sormasi"dir.
Yani burada Hz. Muhammed'in akilsiz, Hz. Musa'nin
da cok akilli oldugu bir konumun meydana gelmesi,
rahatsizlik sebebi olmaktadir. Oysa bu konumdan ra-
hatsiz olmamak gerekir. Cünkü Hz. Muhammed o za-
man "yeni" peygamberdir. Hz. Musa ise, peygamberli-
gini bitirmis, "tecrübe sahibi" bir kimsedir. Dolayisiyla
bu durumda gecmis peygamberler, Hz. Muhammed'in
"ustalari" ve "üstadlari" mertebesindedir. Bu durumda
Hz. Peygamber'in üstadlarina akil danismasindan daha
dogal ne olabilir? Yoksa, onlara karsi $eytan gibi "ben
en üstünüm" diyerek kibir mi göstermeliydi?! Böyle bir-
sey kabul edilebilir mi? (Burada Hz. Peygamber'in "bir
talebe" gibi gecmis peygamberlerin hayatlarindan ders
ve ibret aldigini da unutmayalim).
Peygamber seviyesinde olmayanlarin hangi sema katinda
hangi peygamberin bulundugunu bilmesi mümkün olma-
yacagindan böyle bir hadîsin uydurulmasi da mümkün
degildir. Yani böyle bir hadîs ancak mûcize sahibi pey-
gamberlerin lisanindan aktarilabilir.
Hadîslerin sihhati hakkinda $üphe ve inkâr icinde olanla-
rin bir itirazi da $udur: "Altiyüz kadar hadîs Peygambere
ait olabilir. Geri kalani ona ait olamaz, yani uydurmadir.
Onbinlerce, yüzbinlerce hadîsi Peygamber ne zaman söy-
lemis ki, ona ait olsun. Yani onun yirmiüc senelik elci-
lik hayatina bu kadar söz sigamaz".
Cevap: Allah'tan bilgi ve i$ik alan Mevlâna Celâleddin
Rûmî; din, iman ve ilâhî a$kla ilgili 90 bin beyit (tam
sayisini bilmiyorum, belki daha fazladir) yazmistir. Yine
Allah'tan bilgi ve i$ik alan bir Bediüzzaman, alti bin
sayfalik bir imanî eser meydana getirmistir. Eger bu alti
bin sayfayi ortalama hadîs büyüklügünde paragraflara
bölsek, belki altmis bin hadîs paragrafi meydana gelir.
Günümüzün ilâhiyat profesörleri ciltler dolusu Kur'an
yorumu ve dinî eser yazmis ve yazabilmektedir. Simdi
koca bir Peygamber, hem de Allah'tan sürekli olarak
(ayetten baska) bilgi, i$ik ve ilham alan ve sahabesinin
binlerce sualiyle karsilasan bir Peygamber'in sözleri,
nasil 600 veya 6000 sözle sInIrli kalabilir? Elbette o-
nun söz ve hayatini anlatan onbinlerce, yüzbinlerce ha-
dîsi bulunacaktir. Büyük bir Peygamber, bir evliya ve
bir profesörden geri midir ki, söz ve eserde kisir olsun?
Onbinlerce hadîsi olmasin? Demek, hadîslerin sayisinin
kabarik olmasinda bir anormallik yoktur. Cünkü bu söz-
lerin bir kismi ona aittir, öteki kismi da sahabenin onun
hayati hakkinda aktardiklaridir. Bu halde, Hz. Peygamber'
e, birkac yüz bin hadîs maletmekte bir beis olmamalidir.
Sirf kendi akillarina güvenip derinligine inemedikleri ve
yüksekligine cikamadiklari ve ruhuna nüfûz edemedikle-
ri ve hem bu konuda konusabilecek tam yetkiye de sahip
olmadiklari halde bazi hadîslerin uydurma oldugunu id-
dia edip onlarin bir kenara atilmasini isteyen bilginlerin
ve kücük akillarina sigdiramadiklari bazi Kur'an ayetle-
rini ve Peygamber sözlerini de celiskili bularak dinde
süpheye düsen inanclilarin ve bu aksi ve eksi tabloya
bakarak "böyle din mi olur" deyip, inkârini derinlestiren
ve Islâmiyetten uzak duran ateistlerin ne kadar büyük bir
hata icinde olduklarini iyi görmeliyiz ve görmeliler ve
gercege dönmeliler.
Bütün bu gerceklerle birlikte ben yine de uydurma hadîs
bulunabilecegini kabul etmek istiyorum. Fakat bu kabul,
"bütün hadîsler uydurma olabilir" seklinde anlasilmamali,
aksine "hadîslerin cogunlugu sahihtir, ama iclerinde tek
tük uydurmalar da bulunabilir" seklinde anlasilmalidir.
O uydurma olanlari da ancak bu sahanin gercek bilgin ve
uzmanlari taniyabilir ve ayiklayabilir. Ayiklanamasa da
onlarin, Allah'in dinini ve Peygamber'in sünnetini cöker-
tecek azamette olmadiklarini kabul edip, hem Allah'in
kitabini hem Peygamber'in sözlerini sahiplenerek yolu-
muza devam etmeliyiz.
Hadîs uzmanliginda tam yetkiye sahip olabilmek icin
Peygamberî bir seviyeye sahip olmak gerekir. Böyle bir
seviye ise bu zamanda ancak Allah'in Mehdisi'nde bulu-
nabilir ve bu konuda son noktayi da yine ancak o koya-
bilir. Yoksa kendilerini uzman sananlarin, kücük akilla-
rina sigdiramadiklari, anlam ve yorumuna erisemedikleri
hadîsleri celisik bulup onlari uydurma ilân etmeleri, on-
larin hakki ve haddi degildir. Öyle ise bu hususta aceleci
olunmamalidir.
Madem hedefimiz, hakkin ve gercegin dünyamiza hâkim
olmasini saglamaktir, öyle ise $u hakikati iyi belleyelim:
Kelime-i $ehadetin iki cümlesi vardir. Biri: Allah'in tek-
ligine $ahitlik, ikincisi de; Muhammed(sav)in Allah'in
elcisi oldugunu tasdiktir. Bu tasdik ve $ahitlige göre; Al-
lah'siz Muhammed, Muhammed'siz Allah olmaz. Yani
Kur'ansiz Hadîs, Hadîssiz Kur'an olmaz. Bunlardan biri-
sini attiginiz zaman, dinin iki bacagindan birini kirmis
atmis olursunuz. Demek iki bacagi da korumak ve orta
yolu takip etmek zorundayiz.
Eger siz Islâm'i kurtarmak istiyorsaniz, bu kurtaricilik,
dinin bir bacagini kesip atmakla olmaz. Eger siz, "o ba-
cak kangren olmus, kesilmelidir" diyorsaniz, buna ancak
"büyük hekimler" karar verebilir. Belki sizin kangren de-
deginiz $ey kücük bir cibandir. Eger "Mehdilik makami
bizdedir" diyorsaniz, o zaman karar sizindir. Ama bunu
isbatlamaniz gerekir. Fakat isbatlayamazsiniz. Cünkü o
makam coktan doldurulmus bulunuyor. Tabii Mehdi ve
Mesih'i inkâr edenlerin o makami kimin doldurmus ol-
dugunu merak etmeleri gerekmez.
Bazi bilginlerin, Islâmiyeti kazandiktan sonra hadîs aleyh-
tari kesilmelerinin hali, yumurtadan ciktiktan sonra kabu-
gunu begenmeyen civcivin haline benziyor! Acaba civciv,
yumurtadan cikmadan önce kabugu aleyhinde konusabilir
miydi? Demek, hadîsler hakkinda ileri geri konusanlarin
ardindan gidilemez.
Ben burada sn. M. Akyol'un: "Dindeki anlasmazliklar ko-
nusunda 'lailaheillallah' kelimesi etrafinda birleselim ve
farkli görüslerde cogulculugu kabul edelim" önerisini
kabul etmekle beraber, yeni cagin Elcisi veya Imami ve-
ya Mehdisi etrafinda birlesmenin daha isabetli olacagini
düsünüyorum. Fakat onlarin kimligi ve neredeligi hak-
kinda bir tartisma acmak ve baslatmak ve ona girmek is-
temiyorum. Ancak Mehdi ve Mesih ile ilgili hadîslerin
inkârinin mümkün olmayacaginin da bilinmesini istiyo-
rum. Eger sn. Akyol, Mehdi ve Mesih'in gerekliligi hak-
kinda yeni bir tartisma acmayi düsünürse, bu tartismaya
katilabilirim. Aslinda onun bu konudaki görüslerini de
merak ediyorum...
Eger bu milletin yani ümmetin bir ba$i olmazsa, o mil-
let, inanc ve fikir ihtilafindan kurtulup birlik olamaz,
dirlik bulamaz. Ba$siz ve birliksiz kalan Kur'anlilarin
kurtulusu yoktur. Kurtuluslari, ancak Allah'in Mehdisi'
ne tabi olmakla mümkündür.
Not: Bu konferansi yazip bitirdikten sonra Hayri Kirbas-
oglu'nun "sünnet ve hadîs" hakkindaki görüslerini oku-
dum. Onun görüslerine katilmakla beraber $u noktanin
da aciklanmasinda yarar görüyorum: Sünnet, "Kur'an'a
ragmen" degil, "Kur'an hesabina" hüküm koyabilir. Yani
Allah Elcisi, bir devlet gibi zararliyi yasaklama ve fay-
daliya izin verme hak ve yetkisine sahiptir. Allah(cc)
bu yetkiyi Elcisi'ne vermistir. Buna göre Rabb'in Elcisi,
eger Kur'anca helâl edilen bir $ey o yer ve zamanda za-
rarli hale gelmi$se, o helâli yasaklayabilir. Ayni sekilde
haram edilmis bir $ey de, eger o $eyin haramligindaki
faydadan daha büyük zararlar doguruyorsa veya serbest
birakilmasinda daha büyük hayirlar varsa, Elci onu da
helâl yapabilir. Eger Elci'nin böyle bir yetkisi olmazsa,
büyük haksizliklar ve adaletsizlikler meydana gelir ve
toplum anarsiye mahkûm kalir. Allah'in adaleti de buna
izin vermez. I$te sünnet'in, Kur'an hesabina harami he-
lâl, helâli haram yapabilmesinin sirri budur. (Elcilerin
harami helâl yapabilecegine dair ayet: Ali Imran 50).
Bu sirra cok ileri ve cok modern bir örnek vermek gere-
kirse: Meselâ, genleriyle oynayarak bir domuzun eti si-
gir etine cevrilse, o etin yenmesi helâl olur. Ayni $ekilde
bir koyun veya sigirin eti de domuz etine cevrilse, artik
o hayvanlarin eti ne kadar helâl edilmis olsa da haramdir,
yenemez. Burada "yaratilisin yasasi", "Yaratan'in yasasi-
na" galip gelir. Galip yasanin hükmü uygulanir. Cünkü
Hakk'in adaleti bunu gerektirir. Bu zamanda bu konular-
da gerekli hükmü ancak Allah'in Mehdisi ve Mesih'i ve-
rebilir. Cünkü onlar bu hususta yetki sahibi kilinmislar-
dir. Kimse onlara engel olamaz, hakki da yoktur.
Gercekleri gösteren Allah'a hamdolsun!
Hüseyin Avdic
Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: May 19, 2006 11:32 AM
Hüseyin Bey,
yapmayın etmeyin. neler yazmişsınız öyle.
aslında bunu yazarken de çok düşündüm ama nolur yapmayın.
uydurma hadisleri de kendinizce mantığa döküp akla ziyan gerekçeler üreterek elinize ne geçecek. herkesin görüşüne saygılıyım ama bu kadar olmaz, olamaz.
Peygamber "ruh haline" göre hadis mi söyler? böyle bir iddiada nasıl bulunursunuz. bazen kıbleye karşı işeyin diyecek bazen işemeyin!!! Peki biz hangisini alacağız?
Hurafelerle ve böyle saçma sapan geçmişin fetişizmi ve hadis fetişizmi ile müslümanlara ve islama ne kadar zarar verdiğinizin farkında mısınız? çok büyük bir vebale giriyorsunuz. din düşmanlarının ekmeğine yağ sürerken, aklı başında insanları dinden soğutup, bilgisiz insanları da hurafelere gark ediyorsunuz. sizi kırmak istemiyorum ama yazdığınız şeyler Kur'ana da aykırı, Peygambere de iftira. bari şu sitede yazılanları, hadise karşı çıkanların ve savunanların görüşlerinin ne derece ciddi argümanlar taşıdığını okuyup anlayabilseydiniz. Burada hadisi reddedenlerin görüşlerini ve onlara nasıl cevap verildiğini okuyun. siz hadisi de Kur'anı da, konuyla ilgili eleştirilerin ne olduğunu da anlamamışsınız.
tarihi olarak aktarılan ne varsa doğrudur mantığıyla olaya yaklaşırsanız işte irtica budur. hem Hz.Peygamber'e Kur'anın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılma gibi "yetki" vererek nasıl bir cinayet işlediğinizin de farkında değilsiniz.
Kendisine ballı sütü haram edince "Allah'ın helal kıldığını kim haram kılabilir?" ayetinin nasıl Allah Resulü'nü itab ettiğini bilmiyorsanız öğrenin. böyle hurafeleri ve gerçekten de Kur'an dışı yaklaşımları sergilemekten de vazgeçin.
Yazdıklarınız islam düşüncesinin en Kur'an dışı hadis yorumunu temsil ediyor. böyle bir safsatayı dillendirilenleri de kınıyorum.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 19, 2006 12:42 PM
Nuri bey,
Huseyin beyi benim tanidigimdan daha az tanidiginizi anliyorum. Kendisi, 'cagimizin Mehdisi'dir. Bu ifadeyi, peygamberden de ustun olmak olarak anlayabilirsiniz. Allah ile dogrudan temas halindedir.
Dolayisi ile, sizin gibi fanilerin ona yol yordam gostermek tesebbusleriniz hic de anlamli degil; birakin o size yol gostersin.
Var olan butun dinlerin eksiklerini giderecek, fazlaliklarini budayacak ve insanligi hidayete erdirecektir.
Bu istikamette iddialari olan bu arkadasimiza gereken ozeni gostermeniz, varligiyla aramiza az bulunur bir renk kattigini takdir etmenizi bekliyorum...
Son olarak: Yeterince 'arif' oldugunuzu da umit ediyorum...
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: May 20, 2006 11:18 AM
Merak ediyorum,Sezgin Kıroğlu ile Hüseyin Avdıç aynı kişiler mi diye?
Yazan: Salih Tarih: May 20, 2006 11:55 AM
Nuri Bey,
(1. çelisik Hadis:"Gerek küçük, gerek büyük tuvaletinizi yaparken kibleye dönmeyin."
Hanbel 3/12
2. çelisik Hadis:"Peygamber’imiz bir takim insanlarin küçük ve
büyük tuvaletleri için kibleye dönmeyi hos karsilamadiklarindan,
bu bidati (hurafeyi) kaldirmak için tuvaletini kibleye dogru yaptirdi."
Buhari 4/11)
Yukaridaki hadîslerden birincisinin dogru,
ikincisinin ise yanlis, yani "uydurma" oldugunu
düsünüyorum.
"Tarihi olarak aktarılan ne varsa doğrudur mantığı"na ben de katilmiyorum.
Hz. Peygamber keyfî bir sekilde harami helâl,
helâli haram yapamaz. Buna yetkisi yoktur.
Fakat hayat sartlari; haramin helâl, helâlin de
haram yapilmasini gerektirdigi durumlarda Pey-
gamberin, gerekeni yapabilme yetkisinin bulundu-
gunu kabul ediyorum. Yoksa durup dururken harami
helâl, helâli haram yapamaz.
Sayin Muzmin Bey,
Yanlis birsey varsa düzeltebilirsiniz. Fakat bu
sekilde araya girmeniz hos olmamis.
Cagin Mehdisi, Peygamberi tasdik eder, fakat o,
Peygamberden üstün degildir.
Allah'tan bilgi, isik ve ilham alan bir kisi
oldugum dogrudur.
Geri kalan hususlarda bir tartismaya girmek
istemiyorum.
Sayin Salih Bey,
Sezgin Kiroglu ile ayni kisiler degiliz.
Selamlar...
H.A
Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: May 20, 2006 05:12 PM
Hüseyin Bey,zan ile harelet etmenin gerçek adına hiç bir şey ifade etmeycegini ve hatta bizi günaha sokacagına,müslümanların ise beyyine(apaçık delil) üzerinde olması gerektigini Kuran söyler,siz hadis metodolojinizi zan üzerine kurmuşsunuz,aşagıdaki cümleniz sadece bir örnek..
"( Burada hadîsin makamini yani "hangi halde" söylendi-
gini bilmek gerekiyor. BELKİ Hz. Peygamber, kan aldira-
cak kisinin kan aldirmakla sihhatinin bozulacagindan
korktugu icin böyle bir hükümde bulunmus OLABİLİR."
kusura bakmayın ama bu yaptıgınız sadece sizin hayal gücünüzü ifade eder,resmen hikaye yazmışsınız belki diyerek,sonra da siz de inanmışsınız yazdıgınızın dogru olduguna ve sonunda da çelişik ifadeler içieren iki hadisin çelişmedigini bunun bizlerin bilgisizliginden kaynaklandıgını ifade etmişsiniz...
Hüseyin Bey kusura bakmayın ama ben bize aktarılan,ayetlerin iniş sebeplerine bile dogru dürüst güvenemezken,siz hadislerin söyleniş sebeplerini KENDİNİZCE açıklamaya çalışmışsınız..sanırım bu da Nuri Bey in dedigi gibi yazılanları okumadıgınızdan olsa gerek...
Ayrıca Ali imran ayet 50 yi de bu konudaki diger ayetlerle birlikte degerlendirmenizi istiyorum,göreceksiniz ki peygamber efendimiz,herhangi bir şeyi yine kendisine indirilenle helal yada haram kılmıştır..kendisine indirilenin helalini haram kılmak yetkisini zan ile hareket edip peygambeimize atfetmek,hem Allah ın kitabına hem peygamberine iftira olur..
(Ebulfetih)
Yazan: Ebulfetih Tarih: May 20, 2006 07:54 PM
Huseyin bey,
Basta kendi yanlislarim olmak uzere, yanlislara yetisemiyorum.. Hangi birini duzelteyim ;-)
Hakli olabilirsiniz. Ama, araya girmedim. Elimden geldigince, yanlis anlama ile zaman kaybini engellemek istedim.
Sia'dan baska mezheplerde Mehdi kavraminin olup olmadigini, var ise sizin soylediginiz sekilde olup olmadigini tekrar tartismak istemiyorum. Sart degilse.
Ama, yine de, 'teknik bir soru' sorayim: Sizin baktiginiz yerden, Peygamber'in de 'yanlis anlasilmis' ve --dolayisiyla-- duzeltilmesi gereken taraflari yok mudur?
Bunu biraz da, Islam'in Hiristiyanlik'in yanlislarini duzelterek tasdiki anlaminda soruyorum.
Allaha inanan herkesin kaynagi odur -da.. siz ayni seyi mi soylemek istiyorsunuz? Yoksa, sizin durumunuzda baska kullardan farkli bir 'ozel secilmislik' oldugunu soyler misiniz?
OK.
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: May 21, 2006 04:51 AM
Hüseyin Avdiç Bey,
"Allah'tan bilgi, isik ve ilham alan bir kisi
oldugum dogrudur." buyurmuşsunuz.
Merakımı bağışlarsanız şu aciz sorularıma ayrı ayrı cevaplarınızı lutfeder misiniz?
-Allah'tan nasıl bilgi alıyorsunuz?
-Allah'tan nasıl ışık alıyorsunuz?
-Allah'tan nasıl ilham alıyorsunuz?
-Bu aldığınız bilgiler, ışık ve ilhamlar neler? bunları paylaşsanız da biz de irşad olsak.
Hayır ola ki, sizin gibi bir zatı ya da Çağın Mehdisi'ni tanıma bahtiyarlığına erişiriz.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 21, 2006 10:04 AM
Ebulfetih Bey,
Eger Hz. Peygamber(sav) bu zamanda ya$asa ve doktorluktan da anlasaydi
bazi hastalarina bazi helâl yiyecekleri haram ve bazi haram uyusturuculari da
bir ilâc olarak onlara helâl etmeyecek miydi?
Bir doktorun bu tavri, harami helâl,
helâli haram yapmak degil midir? Diyebilir miyiz: "Doktorun yaptigi Allah'a iftiradir"? I$te ben de bu anlamda haramin helâl, helâlin de haram yapilabilece-
gini söylüyorum. Yoksa keyfî bir yasaklama ve serbest birakmadan bahsetmi-
yorum. Toplumsal hayatimizda haramin helâl, helâlin haram yapilabilecegi baska
haller de olabilir. Böyle durumlarda Peygamber olan zat, Allah'in izniyle gerekeni
yapar. Hz. Isa'nin ickiyi serbest birakmasi gibi.
***
Muzmin Bey,
Sormussunuz:
"Sizin baktiginiz yerden, Peygamber'in de 'yanlis anlasilmis' ve --dolayisiyla-- duzeltilmesi gereken taraflari yok mudur?
Bunu biraz da, Islam'in Hiristiyanlik'in yanlislarini duzelterek tasdiki anlaminda soruyorum."
Ben de diyorum: Olabilir. Olamaz demiyorum. "Hadîs" diye bize aktarilan bütün
sözlerin sahih oldugunu iddia etmiyorum. Bunlarin icinde bazi hadîslerin "uydurma"
olabilecegini kabul ediyorum. Fakat, bütün uydurma damgasi yemis hadîslerin
atilmasini dogru bulmuyorum. Cünkü bunlarin "uydurma" olduguna dair öne sürü-
len delilleri zayif buluyorum. Bu halde yapmamiz gereken; ne bütün bütün reddet-mek, ne de bütün bütün kabul etmektir. En iyisi, bu durumda olan hadîsleri
"$üpheliler" katagorisine sokup, faydalanmak isteyenlere arzetmek veya görme-
mesi gerekenlerden de uzak tutmak ve onlara tavsiye etmemektir.
Sormussunuz:
Benim sözlerim:(Allah'tan bilgi, isik ve ilham alan bir kisi oldugum dogrudur.)
Sizin sözleriniz:
"Allaha inanan herkesin kaynagi odur -da.. siz ayni seyi mi soylemek istiyorsunuz? Yoksa, sizin durumunuzda baska kullardan farkli bir 'ozel secilmislik' oldugunu soyler misiniz?"
Ayni seyi söylemek istemiyorum. Cünkü Elci disinda "herkesin" kaynagi, Kitap-
lar vasitasiyla Allah'tir. Benimki ise dogrudan dogruya Allah'tandir, kitaptan
degil.
***
Nuri Bey,
Siz de sormussunuz:
"-Allah'tan nasil bilgi aliyorsunuz?
-Allah'tan nasil isik aliyorsunuz?
-Allah'tan nasil ilham aliyorsunuz?
-Bu aldiginiz bilgiler, isik ve ilhamlar neler? bunlari paylassaniz da biz de irsad
olsak."
Allah(cc)tan aldigim ilhamlar, beynime gönderilmis "Ilâhî yayinlar"dir. Bir de,
kalbime indirilen "Ilâhî Hakikatlar" var. Ben bunlari Allah(cc)tan gelen "bilgi"
ve "isik"lar olarak görüyorum. 1985 yilinin Kadir Gecesi'nden beri Allah(cc)
tan bilgi ve isik almaktayim. Bilgi alisim henüz tamamlanmadi. Tamamlandi-
ginda yayinlayacagim.
Eger Allah(cc)tan gönderilen yayinlarin "nasil"ligini merak ediyorsaniz, insanlar-
arasi iletisimde kullanilan telefaks ve cep telefonlarina gönderilen mektup ve
mesajlari düsünebilirsiniz. Ilâhî bilgilerin gönderilisinde kalb ve beyin, bir tele-
faks vazifesi görmektedir. Yani gelen bilgiler kalb ve beyne yazilmaktadir. Bir
de Allah(cc)in "seslenmesi" vardir. Bunun da örnegi, "telefonla konusma"dir.
Peygamberleriyle konusmasi olan Allah(cc), bana sadece bir kere konustu.
Bu cok kisa konusmasinda da bana "Elcilik" verdi. Ben bu vergiyi on yil kadar
gizledim ve kendime saklamak niyetindeydim. Fakat Allah(cc) buna izin ver-
medi ve aldigim Elciligi ilân etmemi istedi. Ben de bunu bazi Islâmî Forum'larda
ve antoloji.com'da duyurmak zorunda kaldim. Fakat inkâr edildim. Hz. Pey-
gamberin 23 sene boyunca ya$adiklarini (yani reddedilis hallerini) ikibucuk
haftada ya$amis oldum. Allah(cc)tan aldigim elciligin bu zamanda "Mehdilige"
tekabül ettigini düsünüyorum. Fakat buna karsi da Mehdilikle ilgili hadîsleri
önüme koyup, benim onlarla uyusmadigimi söylüyorlar. Ben de diyorum:
"Ben Allah(cc)tan aldiklarima bakarim" ve simdilik sessiz kalmayi tercih edi-
yorum. Inanan inansin, inkâr eden inkâr etsin! Allah(cc) biliyor ya! Kendim
icin üzülmüyorum...
Selamlar...
H.A
Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: May 21, 2006 07:28 PM
Hüseyin Bey,
Elçi olarak tebliğe hazır olduğunuzda lütfen bizi bundan mahrum bırakmayınız. Size Allah'tan gelen ne varsa bize aktarın ki biz aciz ve zayıf kullar gerçeğe ulaşabilelim.
bir de sizden bir ricam olacak: lütfen şu ülkedeki haksızlıklara bir son vermesi için Dua buyurunuz. sizin duanız makbuldür.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 21, 2006 09:58 PM
Hüseyin Bey,verdiginiz argümanları (doktor örnegini)cevaplayacaktım ama yazınızın sonunda dehşete düştüm,Allah ın mehdisi siniz öyle mi?lütfen hiç uzatmayalım bana açık bir cevap verin,hadislerden degil,biliyorsunuz tutumum hadisler karşısında,bana Kuran dan bir delil sunun ahir zamanda mehdi gelecegine dair?lütfen..
ayrıca Allah ile aranızda olan ı peygamberimizden örnek vererek savunmayın,O nun inanmayanlara karşı Kuran ı gösterdigini biliyoruz,sizin deliliniz nedir?inanmayanlara (bana) karşı?
Yazan: Ebulfetih Tarih: May 21, 2006 10:09 PM
Nuri BEY,
Yazdıklarınızda ciddimisiniz?
Yazan: Ebulfetih Tarih: May 21, 2006 10:12 PM
Ebulfetih bey,
Sizin ve diger arkadaslarimizin vakti olmaz ve bilgilenme firastini kacirirabilirsiniz endisesiyle, Huseyin beyin sitesinden cok kisa bir alinti yapmak istterim:
Huseyin beye soyle bir sual tevdi edilmis:
Hidayet nedir?
El cevap:
Hidayet, kisaca: Allah'a ve Mehdisi'ne uymaktir.
OK? Simdi artik biliyorsunuz; hangi sirada kime uyacaginizi.
Nuri beyin yazarken ciddi olup olmadigini bilemem tabii, ama, yazdiklarini ciddiye almamak icin bir sebep goremiyorum. Kendisinin de konunun ciddiyetinin bilhakkin farkinda olduguna eminim.
Ote yandan, bir onceki yazinizda oldugu uzere, her zamankinden daha fazla Allahin Mehdisine ihtiyacimiz oldugu bu devirde, boyle takdir edilmez bir gorevi gonullu ustlenen Huzeyin bey gibi arkadaslarimizi yureksiz edecek ifadelerde bulunmaniz hic de hos degil bence.
Huseyin beye hem bu davasinda, hem de genelde yardimci olmak isterdim; sizler de olmalisiniz..
Ama, goruldugu uzere, o bizim gibi fanileri coktandir aradan cikarmis, dogrudan dogruya Allah ile temas halinde olan ozel bir arkadasimiz...
Bu durumda, kendisine yardim ancak ve sadece ve dogrudan Allahtan gelebilir. Eminim gelecektir de.
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: May 21, 2006 11:46 PM
MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:
BAŞTA HÜSEYİN AVDIC BEY OLMAK ÜZERE TÜM YORUMCULARDAN, "MEHDİYET" TARTIŞMASININ KAPATILMASINI RİCA ETMEK DURUMUNDAYIM. UMARIM ANLAYIŞLA KARŞILANIR.
HÜSEYİN BEY; KENDİNİZ HAKKINDAKİ KANAATİNİZE SAYGI DUYMAKLA BİRLİKTE, BU SİTENİN HERHANGİ BİR "MEHDİYET İLANI"NA KAPALI OLDUĞUNU BELİRTMELİYİM. BU GİBİ SUBJEKTİF YORUMLARI TAŞIMAYI ZARARLI BULUYORUM. ASLINDA YORUMLARIN BU YÖNDEN ELENMESİ GEREKİRDİ, AMA GÖZDEN KAÇMIŞ.
SİTE FİKİRLERİNİZE HER ZAMAN AÇIK, ANCAK "MEHDİYET" İDDİASINA KAPALI.
SAYGILARIMLA,
M.A.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 21, 2006 11:59 PM
Nuri Bey,
Siz zaten gercege ulasmissiniz. Bana gelen bil-
giler ancak gercege muhtac olanlarin i$ine yara-
yabilir. Gereken duayi yapmaktayim, siz de dua
edin.
***
Ebulfetih Bey,
Herseyi Kur'anda bulamazsiniz. Eger Hz. Peygam-
ber devrinde ya$ayan bir Isevî olsaydiniz Hz.
Muhammed ile ilgili herseyi Incil'de bulabilecek miydiniz? Gerci gercek Incil'de gelecek peygam-
berin adi zikredilmis. Bu gercegi bilen Isevîler
hemen inandi mi? Yoksa "Isa(as)in getirdikleri
bize yeter" deyip, yeni peygamberi inkâr mi et-
tiler? Cogunun kabul etmediklerini inkâr ettik-
lerini göreceksiniz.
***
Mustafa Bey,
Mecbur kaldigim icin bu aciklamalari yapmak zo-
runda kaldim. Yoksa daha önceki ikâzlarinizdan
dolayi bu bahse ben de girmek istemiyordum. Ama
istemeden de olsa konu buraya kadar gelip catti.
Kusurumuza kalmayin.
Selamlar...
Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: May 22, 2006 12:51 AM
Ebul Fetih Bey,
hiç espri anlayışınız yok galiba?
Yukarıdaki yazdığım onca yazıdan sonra bu soruyu nasıl sorarsınız?
bilmem anlatabildim mi?
(M.Akyol'un ricasını kırmadan hemen söyliyim: kendisini dev aynasında gören birçok insan varolagelmiştir. bunların acilen hekimlerin kontrolü altına alınması gerekir. bunlardan bir tanesi de bürokrat iken kafasında haleler çizdiren bir sapıklığa kaymıştır. ancak ben bu kadarla kaldığını sanmıyorum. olayın hem maddi hem de gizli servis boyutları vardır ki bunların tartışılmasını ben de çok abes sayıyorum)
Yazan: nuri saglam Tarih: May 22, 2006 01:30 AM
Sayın Mustafa Akyol,
Hüseyin Bey'e yaptığınız uyarı konusunda haklısınız bence de. Zaten onun kendi sitesi var ordan istediği yayını ve açıklamayı yapabilir.
Yalnız ben bu mehdilik(Hüseyin Bey'in ki değil) konusunda Ebulfetih Bey ve Nuri Bey'den görüş almak istiyorum. Bu konu başlığında süregiden tartışmayı izliyorum Bu konu da da Kur'an ve hadis ışığında neler aktaracaklarını merak ediyorum.
Hüseyin Bey araya girmemek şartıyla bu konu devam edebilir mi acaba? Saygılarımla...
Yazan: e-mine Tarih: May 22, 2006 10:52 AM
Bence artık bu ülkede insanların haddini bilmesi zamanı geldi de geçiyor.İslami ilimler tıp ilmi gibi fizik ilmi gibi,başlı başına bir ihtisas alanıdır.Bu konuda ortaöğretim seviyesinde dahi bir eğitime sahip değilseniz asırladır müslümanların rahmetle yad ettiği büyük islam alimlerini mütehassıslarını eleştirip hata ile itham etmeye hakkınız yok.Çünkü bu insanlar ömürlerini bu ilimlere ayırmışlar ve daima da kılı kırk yararak hüküm vermişlerdir.
Yazan: şamil kadıoğlu Tarih: May 27, 2006 02:27 PM
Nuri Bey,
Hiç beklemediğim gelişmelerden dolayı yazma fırsatım olamadı, tartışmayı kendimce bitirdiğim gibi bir intiba oluştuysa kusuruma bakmayın. Yorumlar, yazamadığım süre içinde bambaşka diyarlara yol almış... Ebulfetih Bey, siz de yapacağınız bir siteden bahsediyordunuz. Tamamlandığında haber verirseniz sevinirim.
Saygılarımla
Yazan: Halo Tarih: May 27, 2006 02:42 PM
Merhaba. Ben hadislerin İslam'a kaynak olarak alınamayacağı görüşünde birisiyim. İlk önce mantıken hadisleri dini kaynak olarak neden kabul edilemeyeceğine dair şunları söylemeliyim:
1) Allah, dinin içinde var olan hükümleri ayet olarak bildirmeyi unutmuş mu ki hadis diye bir şey var?
2) Hadis dinin kaynağıysa neden hadis kitapları dört halife devrinden sonra ortaya çıktı?
3) Ağızdan çıkan bir cümle ilk elden bile değişikliğe uğruyorsa, dört halife devrinden sonra yazılan hadis kitaplarına nasıl güvenilebiliyor?
4) Hadis kitapları yazarları çıkmasaydı, şu an İslam'ı eksik olarak mı yaşıyor olacaktık?
5) Hadis, islam'ın kaynağıysa kuran'da neden "hadislere uyun" denilmiyor?
6) Hadislerde birçok çelişik ifade var. Bir hadiste ayakta tuvalet yapılabileceği söyleniyor, birisinde yapılamayacağı.
Hadislerin neden dine kaynak olamayacağına dair Kuran'dan şöyle bir ayeti örnek vermek yetecektir: "De ki 'Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.' (Enbiya Suresi-45)
Bunun dışında akla uyan, Kuran'a ek hüküm getirmeyen ve Kuran'la çelişmeyen hadisler, tarihi bilgi ve ayetlerin yorumu amaçlı okunabilir. Fakat DİNİ HÜKÜM olarak, hiçbir hadis kabul edilemez. Sözgelimi bazı hadislere göre çalgı çalmak, resim yapmak, heykel yapmak günahtır. (!) Bu tür hadisleri kabul edince şu sonuç ortaya çıkar: Allah, bazı günahları ayet olarak bildirmeyi unutmuştur. (!)
Mustafa beyin yazısına gelince: Her ne kadar bazı bölümlerine katılmasam da çok duyarlı ve birleştirici bir yazı olmuş. Kendi fikrinden olmayanları "İslam düşmanı ajan", "kafir" gibi sıfatlarla suçlayanlar, asıl kendilerinin İslam'a ne kadar büyük bir zarar verdiklerini anlasınlar artık. Birinin çıkıp, "Sünniler, Aleviler, Şiiler, mezhepsizler kardeştir" demesi, 12 İmam inancı olduğu için veya camiye gitmediği için insanları "kafirlikle" itham etmenin emperyalistlerden başka hiç kimseye yaramadığının anlaşılması gerekiyor artık.
Yazan: kotumser erol evgin Tarih: June 16, 2006 06:16 PM
Kur'an'dan da önce dinlenen referanslar
Bu kösede yorum yazan arkadaslarin sadece müslüman dogdukari için degil aklen ve kalben bu dini kabul ettiklerini görüyorum. Belki içimizde ateistlikten veya diger dinlerden gelenler var.
Bu neyi gösterir? Kur'an'dan veya hadislerden önce Islâm'a dair bir seyler (ki herkes için ayni seyler olmasi sart degil) bizim aklimiza ve/veya kalbimize yatti. Ancak ondan sonra "hah! simdi oldu, inaniyorum" dedik.
Kanimca kalbimiz ve aklimiz gene en iyi rehberdir bizler için. Elbette karisik konularda referanslara bakacagiz. Ama meselâ yaslilara saygi göstermek için ayetlere bakmaya luzum var mi? Veya NAS suresinin 3,11 ve 3cü ayetlerini okuduktan sonra kalkip hanimlarimiza el kaldirabilir miyiz?
Zina yapmis bir insana onu öldürünceye kadar tas atabilir misiniz? Buna Hz Muhammed bile razi gelmemis.
söylemek istedigim Kur'an ve Hadislerden ne alirsak alalim ister istemez bir akil ve kalp süzgeçinden geçiyor.
Mustafa Bey'in "çoklukta birlik" çagrisi hem aklima hem de kalbime yatiyor.
Dostlukla
Yazan: Tunç Tarih: June 18, 2006 12:09 AM
ben denzliden 18 yıllık safa! hadislerın kuran a kaynak olarak alınamıyacagına kanaat getiren arkadasımıza bende katılıyorum ama bazı yerlerde cıddı yanlıs degimleri oldu! bu hadısler islam dusmanları tarafından degıstırılıp saptırılıp ınsanların kafasını karıstırmaktadır! ama 4 halıfe devrındekı muslumanlara bir sey soylememelı ondan sonra guvernılır kaynaklarda yazılan hadıs kıtaplarını okuduysa kuran la hıc celısmeyen ve ve dınımızı cok ıyı yorumlayan sozler bulacaktır! ama kuran la hadıs ayrı seylerdır ne kuran hadısın acıklamasıdır aş. nede hadıs kuran ın aydınlatıcısıdır! kuran başklı başına bir mucize ve bizim kurtuluş sebebimizdir fakat hadıs ıse bızım fıkırlerımıze ısık tutacak bır yardımcıdır! (hadıslerın guvenilir olanları çarptırılmış olmayanı)....
Yazan: safa doğan Tarih: June 22, 2006 01:13 PM
söylediğiniz şeylerin hepsi boş.islam dini o kadar büyükkü asırlardır milyarlarca insan islamiyet ve kuranı kerim hakkında yorum yaptı,kendine göre yorumladı ama hepsi zamanla hataya düştüğünü anladı ve hüdasına kavuştu.beyler kuranıkerim'deki emirler gayet açık !..bunlar size yorumlayınız diye gönderilmedi !..kuranıkerim size katii itaat için gönderildi !.. hiç bir şey anlamıyorsanız,kainatın bir yaratıcısının olduğunun ispatı,insanca yaşamanın en büyük açılımıdır.onun için burada böyle yok ben mehdiyim ben filozofum yok ben daha iyi bilirim boş iş bunlar boşşşşş !..allah kimseyi şaşırtmasın !..ha benim yazdıklarımada bir yorum yaparsanız allah sizi ıslah etsin derim !..
Yazan: barış göksal Tarih: August 25, 2006 09:40 PM
çok güzel ama çoooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooook uzun
Yazan: enes Tarih: October 5, 2006 04:58 PM
Sayın Mustafa Bey Ben Sizden Bir şey rica edeceğim, kur'an hayatı anlamamıza nasıl yardım eder. Böyle Bir soru soruldu anlayamadım. Bana yardımcı olursanız sevinirim.
Yazan: Cafer Yağız Tarih: November 8, 2006 02:03 PM
Bende katliyorum dün arkadaşla tartiştik o tirmizinin hadis kitabindakilerin hepsi kesindir dedi 4 saat konuştuk bi türlü anlatamadim kesin demen yanliş dedim oda diyoki evliyalar allah dostlari bile tirmizinin kitabini beğenmiş onlarda mi yanliş biliyor diyor böyle sürüp gitti ben kendi bildiğimi savundum hadislere kesin demek yanliş çünkü arada zaman var zaman değiştirebilir sahi de olsa içeriği güzel olan hadisleri beğenmek ve uygulamak güzel tabi
Yazan: ORHAN Tarih: December 17, 2006 06:17 PM
siz yüce kitabımızda şöyle bir ayetin varlığından haberdarmısınız ; bu ayetleri ancak alimler anlayabilirler...
Yazan: yasin şahaloğlu Tarih: December 27, 2006 09:32 PM
bence hepsi doğru
Yazan: beyza Tarih: January 11, 2007 06:07 PM
Elerine saglık mustafa bey çok teşekür ederim bu yazılarınız için hani bir söz var görenle görmeyen bir olurmu ve ya bilenle bilmeyen ama ne bilmek nasıl bilmek önemli dolma duyma nakil olan degil siz gene yazın ve cizginizden taviz vermeyin bırakın bozuk paralar ses yapsın ...
Saygıalrımla
Ersin
Yazan: deocan Tarih: January 14, 2007 12:25 PM
------------------Sn.AKYOL
'Bir rivayet diğer bir rivayetten farklı ise bu çelişki olmaz.'diyorsunuz.Birbirine taban tabana zıt veya az da olsa paralel herhangi iki rivayetten birinin uydurma olma ihtimalini/eksik-yanlış olduğunu kabul etmiyor
musunuz. Peygamber hadis rivayetini yasaklamadı mı.Ebi Hureyre,iki ayet vesilesi ile binlerce(5374)hadis rivayet etmiş,iki farklı zamanda eksik ya da fazla olmadan aynı rivayetleri yapmış!Çünkü kuvvetli hafızası
varmış!Ebi Hureyre'nin asıl adı ne.Kendisinden en fazla rivayet yapılan kişinin biyografisini bilmek hakkımızdır.Hayali=yaşamamış bir insan olduğu söyleniyor.Peygamberi görmüş ya da sesini duymuş olanlar=sahabiler,
peygamberin yaşını,şeklini,şemalini ve parmağı hangi eline taktığını bilmiyor damı rivayetler ihtilaflı hale geliyor.Bir rivayeti uyduranın onun senedini de uyduramaz mı?Ayetle çelişen hadis rivayeti,hiç sahih olur mu.
Mesela ipek giymek,ayette caiz kılınmış hadiste erkeklere haramlaştırılmış!Fakat Peygamber,vahye aykırı bir hadis söylemedi.Demek ki Kütüb-i Sitte veya Kütüb-i Erbea'daki rivayetleri yadırgamak sadece yalancılık
veya itiraz anlamını taşımaz.Kur'an'ı kendi çıkarına göre değil dikkatli,tarafsız ve rıza-ı ilahi için okumak,manalandırmak ve hüküm vermek amacında olunmalı.Kur'an'da nesh olur mu;sünnet Kitab-ı Hakîm olan
Kur'an'a hâkim olur mu ya da içinde gerçekle bağdaşmayan hiçbir şey olmayan ve Allah'ın kelamı olan Kur'an'ın hükmünü emanet sıfatı=güvenilirliği şüpheli insanlar mı iptal edicek.600 bin hadis için namaz kılmak 16
yılda mümkün mü?En sahih rivayet kitabı Buhari ve Müslim'inmiş!Buhari,Cami-i Sahih'i 16 yılda hazırlamış.Ne kadar sahih onu bilmeyiz.Ama matematiksel hesabı ki Buhari'nin meşhur eserinin gerçekleri ne kadar
yansıttığını anlatmaya yeter.Bir namaz =2 rekatx600 bin=1 milyon 200 bin rekat.2 rekat=5 dakika.5x1 milyon 200 bin=6 milyon dakika.1 saat=60 dakika.100 bin saat=6 milyon dakika.1 gün=24 saat.100 bin saat
=4.166 gün=11,41 yıl.Hesaplamada bugünkü miladi-şemsi takvim anlayışı kullanıldı.16-11,41=4,59 yılın 1,53 ü uyku.Kalır 3,06 yıl.1 gündeki 5 vakit rekat toplamı=40.16x365=5 bin 840 günx40=233 bin 600 rekat
=Beş vakit namaz.2 rekat=5 dakika=1milyon 168 bin dakika.1 gün=bin 440 dakika.811,11gün=1 milyon 168 bin dakika.811 gün=2,22 yıl.3,06-2,22=0,84 yani geriye kalan ancak 1 yıl.1 yılda ki miladi 9.yüzyıla
=811-871 arasına ait.O zamanki tarım,ulaşım,tıp,barınma,konaklama,giyim,banyo,temizlik ve teknoloji alanındaki şart ve imkanlar dahilinde yüzlerce kilometrelik alanı deve üstünde,eşkıyalara yakalanmadan,yırtıcı
hayvanata rastlamadan,sıcağa-soğuğa aldırmadan ve sağ-salim,güvenli,dakikt biçim ve halde bir hadis toplama çabası ve defalarca Arabistan'a doğru çöl yolunda ilerlemek.''Kimin hicreti neye(nikahlı eşine veya
dünyaya) ise ona hicret eder.''rivayetini sahihinde yazmak.Ne keramet ne maharet.Üstelik hacc kayıtlarında adı-sanı doğru-düzgün ve belki de hiç bulunmamasına rağmen 'Arap yarımadasını dolaştım.' demek!..
Kütüb-i Sittede tekrarlarla birlikte 35647 rivayet var.İnd-i ilahîden inzal buyrulan kitap ve sayfalar acaba bu kadar bir hacme sahip mi.Zaten tekrarlar çıkarılsa elde 4 bin adet rivayet kalır.
Ömer R.A. ,E.H.yi tehdit edip tartaklamış.Ali R.A., Ebi Hureyre'ye ''peygamber sana ne zaman dost oldu'' diye sormuş.Aişe R.A.'nın ''Peygamberden duymadıklarımızı rivayet ediyorsun.''demiş.Ebi Hureyre bu söze''Ey
Aişe seni bu sözleri duymaktan peygambere güzel görünmek için ayna ve tarakla uğraşmak alıkoydu.''diye edepsiz bir cümleyle karşılık vermekten korkmamış ve utanmamış.Ayetle öğülen ve peygambere zevce edilen
mubarek annemize böyle bir bahane ve yakıştırma saygısızlığı ve riyakarlığı sembolize etmez mi.Böyle bir şahsiyeti olan kişinin rivayetleri ne kadar itibarlı olur.Desenize sahabeye düşman olmayı yasaklıyan rivayetleri
nakl edenler hulefa-i raşidinin bu tutumunu nazar-ı dikkate almamış;en çok rivayeti Ebi Hureyre'ye isnat etmiş.Hadisler,Kuran gibi dinin temel bir kaynağı ve her müslümanın bilmesi ve uyması gereken bir esas olsaydı,
Peygamber, kendinden sonrakilere ulaşması için sahabeden bunların hem yazılmasını,hem ezberlenmesini isterdi. Eğer Peygamber bunların ezberlenmesini isteseydi, sahabenin Peygambere en yakın olanlarının; Ebu
Bekir’in,Ömer’in,Osman’ın,Ali’nin, Zübeyr’in, Zeyd Sabit’in, Selman Farisi’nin onbinlerce hadis nakletmesi beklenirdi.Oysa bu sahabelerin söylediği rivayetler çok azdır.
Müslümanım Kur’an'a inanırım diyen sayıları yirmi birinci yüzyılda 1 milyarı aşan müminlerin aralarında inanç yönünden büyük farklılıklar ve derin ayrılıklar mevcut.Çeşitli mezheplere ve fırkalara bölünmüşler.Diğer
fırka veya mezhep bağlılarını dini açıdan yalanlayıp küfürbaz olarak suçluyor. Bu durum asırlardan beri süregelen bir felakettir.Bununla da bitmemekte,aynı fırka veya mezhebi benimsediğini söyleyen herhangi iki şahıs
bir araya geldiğinde,inanç yönünden bir birlerinden farklılıklar gösterip,tartışma içerisine girerek birbirlerini tekfir edebilmektedirler.Ve dînî tartışma içerisine girip ayrılığa düşen şahısların halktan kimseler olması veya
fırka ve mezheplerin dini temsilcileri olması durumu değiştirmemektedir.Ve hatta bunlardan herhangi tek bir şahıs dahi kendi nefsinde çelişkili olup,dinle ilgili olarak sabah söylediğine akşam,akşam söylediğine sabah
leyin aykırı sözler söyleyip kendi kendisiyle çelişkiye düşebilmektedir...
Yazan: Faik Durmaz Tarih: January 31, 2007 05:59 PM
(31.01.2007'deki yazıma ek)
Kuran'ı tek rehber olarak kabul etmek yanlış olsaydı o zaman, dîn, eksik tebliğ edilmiş olur ve Kuru yaş ne varsa Kuran'da yazılıdır ayeti inmezdi.Diyorsunuz ki (AKYOL veya yorum yazanlar),hadisin makamına hangi hal ve şartta söylendiğine bakılmalı.O halde Kuran'ın tüm insanlara tüm cinlere bütün çağ=zamana hal ve şarta uygun olarak indirilmiş ve kesin=şüphe duymadan=yakînen inanılması emredilmiş olduğunu niye (unutu)yorsunuz.
Yazan: Faik Durmaz Tarih: February 2, 2007 01:43 PM
(02.02.2007'deki yazıma ek)
*Ebi Hanife'den hiçbir eser/kitap -günümüze- intikal etmedi.Peki bu zâta atf edilen yorumlar,
Hanefî mezhebine bağlı olanlarca nasıl nakl edilmiş ve İslam'ın 1 numaralı/en sahih mezhebi konumuna gelmiş.Vay!Ortada fol yok yumurta yok;İslam'a hizmet diye Ebi künyeli Hüreyre ve Hanife hazarat-ı şeriflerin dediği iddia edilen rivayet-i muhammediler ve fıkıh hükümleri dîn-i hakîkînin temel ve doğru kaynakları i'lan edilmiş ve Kur`an'ın hükm-i mübîni göz ardı edilmiş!..''Bugün dîni(İslam'ı) tamamladım'' mealindeki El Mâ`ide'nin 3. âyetini okuyup/anlıyan kim dermişcesine!(Tewbe estagfirullah)
Yazan: ALİ OKYAY Tarih: February 16, 2007 02:12 PM
ben buraya ılk defa yorum yazan bır ogrencı olarak hadis meselesi hakkında bır kac söz de ben söylemek ısterim.şöyleki:yorumlarda gordugumuz uzere ebulfetıh bey namaz kuranda 3 wakıttır dıyor bu konuda da kımse bı sey soyleyemez elbette ancak namazın tarıfı kuranda yapılmısmıdır
yapılmadıysa neye gore kendılerı namaz kılıyorlar.belkıde kendılerı yenı bır dın yorumlama meselesı ıcınde oldukları ıcın namaz kılma şekillerinide pekala hadisleri kabul etmeme derecesınde yaptıkalrı gıbı kılabılme yanı uydurma bı ıs yapabılme konumunada sahıptırler.pekı kendılerı 3 wakıt namaz kılıyorlarsa vaktını neye gore tayın edıolar gunumuzde bu kuranda gecıodur mutlaka da ıkındı namazını mı orta namazı yoksa ogle namazını mı orta namazı olarak kabul edıolar.ortaya cıkıpta akıl bulandırmanın hıc de alemı yok bence mustafa beyınde dedıgı gıbı ortak bı yol bulunmalı we hadis asla ınkar edılmemelıdır.elbette uygun olmayan, uydurulan hadısler wardır ve bunlarda temızlenmelıdır.benım bır dın kulturu ogretmenımde aynen bu ebul fetıh beyefendı gıbı hadis kabul etmez ben meshepsızım derdi.bu konuda da dedıgım gıbı sadece kuran uzere dın yapmak yanlıstır.aynen ayse valıdemızın kuranın uygulaması peygamberımızdır dedıgı ıcın dogru olan hadisleride belırtmek gerekır ve bu durumlara karsı gelmemek gerekır.bırde rısaleyı tefsır olarak gormeyen bu ınsan otursunda kendısı bı tefsır yazsın madem tefsır olarak gormuo ozaman tefsır yazmanın en derındenıncelıklerını bılen bırıdır ve kendısı yazmalı bı tefsırde bızde bı okuyalım.bırde bu ınsanlar kıtap tavsıe ederken hep kendı goruslerını fade eden kıtapları onerırler ınsana ancak baska kıtaplar hak getıre sen her seyı cok ıı bılıomusunda dıgerlerını reddetme gıbı bır yanlısın ıcıne gırıosun.allah heppımızı affetsın ınsallah a.e.o
Yazan: onur Tarih: February 23, 2007 07:32 PM
Sn.Onur.
Mezheb=Gidilen yol demektir.Günümüzde kabul gören 4 ana mezhep vardır:Hanefi,Şafii,Maliki,Hanbeli.
Bu 4 mezhebin kurucuları gayr-ı arabidir.
Bu mezhepler, rahmet değil felakettir. Efal-i mükellefini;haramı helali ayrı birer ayrı din halindedirler.
Allah-u Teala'nın kelamından yüz çevirmeyin:Hepiniz Allah'ın ipine sarılın.Fırkalara ayrılmayın/farklılaşmayın/hepinizin iman ve ibadet anlayışı aynı olsun,sapmayın mealindeki
3. surenin 103. ayeti:
Vatesimu bi hablillahi cemian ve la teferraku vezkuru nimetallahi aleykum iz kuntum adaen fe ellefe beyne kulubikum fe asbahtum bi nimetihi ihvana ve kuntum ala şefa hufratin minen nari fe enkazekum minha kezalike yubeyyinullahu lekum ayatihi leallekum tehtedun.
Diyanet İnternet Sitesi Meali:Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.Yeni şafakın hediye ettiği-insanların zihnini bulandıran- 2226 Hadis=tecridi Sarih:Sahihi Buhari kitabındaki (önsöz)ne kadar dikkat çekici ve gerçeği dile getirici değil mi?:İmam Şafii şöyle der:Bırak.Allah,kendi kitabından(Kuran'dan) başkasını sahih kabul etmiyor!Oh be mezhep imamı bu gerçekten haberdarmış!Sn.Akyol, hanif dostlara yazı yazmış ki cevabını alıp da inşaallah hadis rivayetlerini eleştirmeyi ve Kuran dışındaki eserleri delil kabul etmemeyi öğrenmiştir.İcma mı? peki aklımızı ve vicdanımızı kullanarak hurafelerden arınarak ortak bir hüküm ve karar kılalım;ifa-iicma-i hakiki eyliyelim(gerçek hemfikirliği=asıl görevimizi yerine getirelim).
Yazan: Faik durmaz Tarih: March 1, 2007 12:23 PM
Sn.Onur. Mezhep=gidilen yol.4 mezhep imamı Arap değil! Ef`al-i mukellefin yani helal,haram...
anlayışı başka.
Sn.Akyol www.hanif.dostlar'a soruyor.Siteden gelen cevap müthiş ve kesin:Neyin icması?Tek mezhep değiller ki ve Al-i İmran'ın 103. ayetini bilmiyorlar mı?
''Hepiniz birden Allah'ın ipine sarılın.Fırkalara ayrılmayın.Demek ki fırka yanlış demek ki farklı dînî hüküm vermek yanlış ve bu ayeti tınlamamak=dinlememek.
Yazan: faikdurmaz Tarih: March 1, 2007 09:39 PM
Dün bu yazımı-n benzerini-yazdım ama nedense şimdi okuyamıyorum çünkü bu formda yer almıyor.
Sn.Onur,4 mezhep=gidilen yol var.Haram,helal anlıyışı farklı olan bu yollar,Al-i İmran 103. ayetine ters düşer:''Hepiniz Allah'ın dînine sarılın fırkalara ayrılmayın;farklılaşmayın,birer ayrı din mensupları!haline gelmiyin.İmam Şafii,80 kere hata mesajı veren
kitabı için gerçekleri görerek/gördüğünü bilmiyerek:Bırak.Allah,kendi kitabından başkasını sahih kabul etmez. mealinde bir ifade kullanmış.Yani kurduğu mezhebe şüpheyle bakmış!Zaten mezhep, ayrılıktır ve felakettir.
İlla bir mezhep diye iddia ediyorsanız Kuran'a sarılın işte asıl icma bu.Aklın yolu bir.Doğruya en güvenli, en sağlam ve makbul yoldan=Kuran-ı Kerim'den=Allah'ın insanlar için seçtiği kelam-ı şerifinden ulaşılır,wes selam.
(02.03.2007 Cuma Saat 16.28.)
Yazan: Faik durmaz Tarih: March 2, 2007 04:28 PM
(03.03.2007 14. )
Bakıyorum da benim ilettiğim yazılara cevap veren yok.Çünkü ben şüpheli kaynakları değil, Allah'ın kesin=şüpheden uzak mesajını kendime rehber=kılavuz=yol gösterici olarak seçtim. Bu yolda mucadele ediyorum.
www.islamiyetgercekleri.com daki hadis reddiyesini bir bakıma kabul edilebilir.Ancak peygamberi haşa aşağılayan ve Kuran'ı redd eden bu kişi(artık her kimse) inanmadığı Cehennem'e ebedî kalıcı olarak girecek
Yazan: Faik durmaz Tarih: March 3, 2007 02:07 PM
Mustafa Akyol.Şunu diyerek sözlerime başlıyorum.faik'in yazdığına hak vermemek yanlış olur.Zira linkini verdiği siteleri inceledim ve sizin hanif dostlara yönelttiğiniz soruların cevabını okudum;sonuçta şuna karar verdim:Allah,bize Kuran'ı esas almamızı bildirmiş yani peygambere izafe edilen söz ve davranışlar(ka`l ve fi`ller),zanndan öteye gitmez.Kaldı ki hadis denince akla gelen Ebu Hüreyre,Peygamber'den,Aişe'den,Ömer'den,Ali'den yani Kuran'ı insanlara nakl eden bu yüce kişilerden tehdit ve uyarı ve sert bir cevap almış.Ka`b'ın sözleriyle Muhammet Aleyhis Selam'ın sözlerinin birbirine karıştığı da rivayet ediliyor.Demek ki sünnet/hadis/Kuran'dan sonra ikinci kaynak/Kuran'ı haşa iptal edebilecek veya haşa değerini kaybettirecek delil olarak herhangi bir söz ve davranışı düşünmek dahi insanı munafiqlaştırabilir.Söz ilk elden dahi değişir,bu hususa itinayla eğilmek lazım.
Allah,hepimizi doğru yolda ilerletsin.
Yazan: ferdi ayan Tarih: March 4, 2007 08:05 PM
Sayın Mustafa Akyol
Ben 2000'den (13 yaşımdan) beri maddi manevi konularda yazılmış eserleri takip ediyorum.Aklıma takılan soru zincirine her geçen gün yeni bir halka ekleniyor.Çünkü çoğu konuda bırakın görüş birliğini insanlar
yazılı,sözlü,kılıçlı veya teknolojik aletlerle saldırmayı tarihin en başından itibaren doğal ve zorunlu ve güzellikle sonuçlanan bir yol olarak görmekteler.Tarih kitaplarının %100 olarak doğru olduğunu söylemek
gerçeklere haksızlık anlamını taşır.Peygamberin yaptığı veya söylediği bildirilenlerin ''ilk elden değiştiği''ne inanıyor ve faik ve ferdi arkadaşlara katılıyorum.Ancak benim sorum şu:Peygamber, hadis rivayetini
yasaklamış.Ama kimileri de 'yaz' diye emrettiğini rivayet eder.Kuran yeterli kaynaktır, amenna.Ancak peygamberin ve ashabın hayatıyla ilgili yazılmış-Kuran hariç- güvenli ve sahih kayıt yok mu?
Yazan: Tarık Fahri Çorlulu Tarih: March 6, 2007 01:27 PM
herkes guzel bir sekilde acıklmama ve yorumlar yapmıs ama kimse tam net bir olguda bulunamamış okdugum yorumlar içersinde ben burdan sizlere net bri soru sormak vede et bri cevap almak istiyorum
kafamdaki karısık dusuncelerin artık bu karısıklardan kurtulmasını istiyorum
soracagım soruya eger cevap verebilirseniz cok memmun olacagımıda burdan sizlere bildirmek isterim
soru : Kuranı Kerim değişmişmidir, değişmemişmidir ?
değişmişse ne kadar bolumu ve hangi bolumleri değişmiştir
Yazan: asi Tarih: March 6, 2007 04:29 PM
Bak asi.
Olma Hakk'a âsî
Gelme hakka karşı.
Kur'an'ın değiştiğini zann etmek,zann değil küfürdür.
Çünkü o,-caiz tabirse- üzerimize doğan gündür.
Hatta ilahi bir kelam ve nûrdur.
Hakikatle yalanı bize öğretir.
Kur'an'dan bir harfi redd edersen bil ki Şeytan sevinir.
İşte o zaman yakıcı azap senin içindir.
Allah'a inanıyorsan vahye inanmamak mantıklı olur mu?
Eğer Kur'an'ın Yûce Rabb'den inzâl buyrulduğuna kalben inanırsan Rıza-ı Rahman, seni selamlar.
Cennet'in süslü tahtlarında oturmayı hakk ettin demektir.
Allah-u Ekber.
La ilahe illallah.
Fe subhanallah
gayr-ı müminlerin sapkınlığı ne kötüdür.
''Kafirlerin yeri Cehennem'dir.Orası ne kötü dönüş yeridir.''
Yazan: Faik durmaz Tarih: March 7, 2007 10:24 AM
Sayın AKYOL ve yorumcular.
Eğer İslam dînini anlatan herhangi bir zat veya mekana tâbi olmak isterseniz önce size aşılanmak istenenleri sorgulayın.Kur'ân'a aykırı ise karşı çıkın.Eğer hadîs/sünnet/Peygamber S.A.S.'den görülmüş duyulmuş olduğu söylenenleri ve böyle bir iddiâda bulunanları iyice tetkik edin.Zira İblis ve avanesi bizlerin sapkın düşünce,söz ve davranış sergilememiz için vesvese verir.Size bir şey sorıyım mı?Evet,sor Faik.Sorıyorum:Allah'ı ve Rasul Muhammed'i seviyor Cennet'i istiyor musunuz?Evet soru bu ama cevabınız inancıza ve amelinize ters düşüyor.Zann ediyorum ki doğal olarak bu ne biçim veya ne hakk ve cür'etle yöneltilmiş bir sual demek için sür'atle doğru bildiğiniz bilgileri savunmaya çalışacaksınız.Beni yalancı add ediceksiniz ama şunu unutmayın ki sonyargınız önyargınız nedeniyle sizi utandırmasın.Ne mi bu önyargı:Düşünmemek.Her söyleneni doğru kabul etmek hatta Kur'an'a aykırı olsa da!Sonyargınızı ve doğru kararınızı inşaallah zaman kayb etmeden alırsınız.Hadis kitaplarının en doğru külliyatı kabul edilen Kütüb-i Sitte'nin doğruluk payının %=yüzde kaç olduğunu mezkur 6 kitabı yazan muhaddislerin rivayet ettikleri hadislerden tespit etmek nedense suç ve gereksiz görülmüş ve 35.647 rivayetin tamamı sahih olarak ümmet-i muhammede takdim edilmiş.Peki akl-ı selim bir müslüman, niye bu rivayetlere körü körüne kanıyor ve bu uğurda boş ve inatçı bir ısrarlılık gösteriyor?Sebep: İslam'ı anlamayı sağlayan hoca ve dergahlara beslenen sevgi ve saygı!Ya bir kez olsun düşünse anlıyacaktır ki zarara batmış üstelik kârdayım zannıyla.İşte zann kelimesi İslam'ı niçin makbul bir şekilde algılıyıp uygulamadığımızın cevabıdır.Yüzlerce,binlerce,yüzbinlerce ya da x milyon kadar rivayetten 30 bin ilâ 40.000 tanesi,Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'e âitmiş. ne büyük yanılgı birbiriyle çelişen rivayetleri dînleştirmek!
(Bir dahaki yazımda hadis rivayetlerinin çelişkili yanlarını ele alıcağım.)
Yazan: faik durmaz Tarih: March 9, 2007 08:35 PM
ALINTIDIR:
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız." (Ali İmran, 64)
Dikkat edilirse ayet Kitap Ehli'ni (Yahudi ve Hıristiyanları) Müslüman olmaya değil, sadece Allah'ın varlığını ve birliğini kabul edip bu temel üzerine Müslümanlarla uzlaşmaya çağırmaktadır. (Buradan hareketle, bir insanın kurtuluşu için Kur'an'a tabiyetinin zorunlu olmadığı sonucu çıkarılabilir. Nitekim bir ayette farklı dinler içinde her kim "Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa" kurtuluşa ereceği bildirilmekte [Bakara, 62]; bir diğer ayette ise "İncil sahipleri Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler" denmektedir. [Maide, 47] Kur'an'ın Hıristiyanları terk etmeye çağırdığı şey, İncil değil, Teslis [Üçleme] doktrinidir.*)
Burada önemli olan nokta, Kur'an'a göre, dinler arasında aranması gereken tek dini uzlaşma zemininin Allah'ın varlığını ve birliğini tasdik oluşudur.
Sayın Akyol,
Yorumunuzun hadis-Kur'an ilişkisinin nasıl olması gerektiği konusundaki bölümüne tamamen katılıyorum.Ancak yukarıda yapılan alıntıdaki fikirlerinizi,
"Kim İslam'dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır."Al-i İmran 85
Ayeti ile beraber düşündüğümüzde işin pek de söylenilen gibi olmadığı ortaya çıkmaktadır.Yukarıda zikredilen ayetlerin, tebliğin ilk safhalarında "müslümanlar için" bir kılavuz, bir method olarak görülmesi gerekir, kanımca.
Yazan: Mustafa Sucu Tarih: April 7, 2007 09:07 PM
Sayın Mustafa Akyol Beyefendi ve Sayın site menasıbı.
Öncelikle ''selamün aleyküm'' der,tüm inananların affü mağfiret edilmesini Yüce Rabbil Alemin'den niyaz ederim.
Benim taraflarınıza kimi sorularım olacak.
#Hadisler neden Peygamber zamanında yazılmamış.Madem ki Kuran korunan bir kitap; demek ki hadislerin (Efendimiz Muhammed Aleyhis Salatü ves Selam'a atfü mal edilen söz ve davranışların/kutsi sözlerin/sünnetin) veya herhangi bir söz/evrakın Kuran'la karışması mümkün diğil.Bu önemle üzerinde durulması,düşünülmesi,sorulması,kafa yorulması gereken açık bir durumdur.
''En sahih'' olarak iddia/kabul edilen Kütübü Sitte ve Muvatta ile rivayet(hadis) kitaplarını eleştirmek,bence veya gerçekten mümkün ve doğru olabilir.
Mesnevi-i Mevlana Celalettin-i Rumi'yi ''Allah'tan indirilen bir kitap'' gibi lanse ve buna iman ne demek;Rumi'yi bir resul ve Mesnevi'yi ilahi bir kitap olarak kutsamak değil mi?Haşa.
#Adem A.S. ne zaman yaşadı?El cevap:3100/3761/4004/4026/4654/5410/5508/5584/...,milyon/milyar yıl.
622-2893=2271+1143=3414+780=4194+2242=6436+(1000+40+120+1000=)2160=8596+2007=10603+387=10987.yıl>milattan sonra 2007
4000+1143=5143+1780=6923+1000=7923+2160=9083+2007=11090+384=11474.yıl
4000+1143+4000=9143+2007=11150+384=11534.yıl
Yazan: murat recep karayıldızoğlu Tarih: May 9, 2007 09:08 PM
hadislerin ret edilmesine de, hadis ile vahiy tamamlamaya da gerek yok.
hadis anonomim olarak değer taşıyabilir. Duyduğunuzda size anlaml gelebilir veya değildir. kuran ile İlişkisizdir yani.
bir kaç örenk verilmiş yukarda.
şöyle bir tesmiyete ne dersiniz ? demekki iftira olayının mahiyetini bilmemize gerek yokmuş.
hırsa gerek yok yani.
ama adamın birinin karısına "anamın sırtı gibisinin " dediğini bilmemize gerek varmış.
şahitlik ile ile ilgili bir olay var. biz o olayı bilmiyoruz. kurandan anladığımız Ticaret hukuku ile ilgili birşey var. kuranda söylenen şey o tek olayla mı sınırlı acaba ?
sadece o olayla mı ilgili, günümzle hiç alakası yok ? o olaydan sonra geçen bütün benzer olaylar mı ilgili ? olaydan geçen sonra bütün hukukla mı iligili ?
ben laikçilere neden kadınlar ticaret hukuku okuyor ? işletme, iktisat kız öğrencilere neden hala kapatılmıyor diye kızan bir dinciye rastlamadım.
onlar için varsa yoksa başörtüsü ama, öte yandan başörtüsü takın diye bişey kuran da yok.
ama şahitlikle ilgili birşey var.
hadise başvurmak gerkmiyor am kendi içinde çkarım yapacaksınız.
Yazan: knz Tarih: May 11, 2007 06:39 AM
Mustafa Bey'in ve okurların takdirlerine arz ederim.
Tek bir tanrıya inananlar, birden fazla tanrıya inananlar ve tanrı tanımayanların teneffüs ettiği Dünya-yı Faniyye'deyiz.
Kim neye nasıl inanır neye inanmaz,niye inanır veya inanmaz.Buna bir şey demiyorum.
Şu bilinmelidir ki insan hürdür ama en az bir o kadar da özgürlüğü kısıtlanmıştır.İradesi vardır ama kabul ettiği inanç,amel ve yaşayışından da sorumludur ve bir gün (yevm-i kıyamede) bu bedenin,ruhun ve hayatın hesabını mutlaka verecekti?Kime mi bir,eşsiz,benzersiz,ortaksız,eksik sıfat ve özelliklerden uzak ve pak Allah-u Teala'ya.
Murat Recep Bey'in evren,güneş,dünya ve insanın kökeni sorusuna şöyle cevap versek:
Allah-u Teala, bir şeyi ol (kun) emriyle yaratır.Demek ki bir eksiklik/ihtiyaç olan x zaman, biz kulların hesabıyla bin/elli bin iken Allah katında bir gün eder.Gün/günler (yevm/eyyam) sözcüğü çağlar(devirler,dönemler) anlamına da gelebilir.Yani zaman izafidir(kişiye,yere,vakte,duruma göre değişebilen bir kavramdır).
Kuran-ı Kerim yeterli,açık hatta/daha ötesi apaçık,doğru,güvenilir ve inanılması gereken ilahî kelamdır.
Tevrat,Zebur,İncil,Suhuf,Hadis ya da herhangi bir kaynağa/delîle ihtiyaç yoktur.
Türkiye ya da Avrupa ya da hiçbir ülke tam anlamıyla laik değildir.Misalen:Ha Hicri ha miladi kullan ha rumi ha miladdan 3761 yıl kadar önce başlatılan İbrani takvimini ha 7777(5584+2193)yıldan ibaret Adem takvimini ha 4004/4026 ha x takvimini seç.Sonuç ne?Din, devletin içine girdi.Demek ki ya laiklik eşit değildir dini devletten ayırmak ya laiklik eşit değildir dinle devleti bütünleştirmek (birleştirmek)
Yazan: ihsan abdullah ethem güven Tarih: May 11, 2007 08:25 PM
şu laikçilere kızlarımıza neden ticaret hukuku okutuyor diye kızan birine rastlamadım :)
Yazan: knz Tarih: May 13, 2007 10:30 PM
Sayın Mustafa Akyol Bey.Size müsadenizle kimi sorular yöneltmek istiyorum.
-Benim,sizin ve günümüzdeki insanların x kadarının inandığı ama neden ve ne hikmetse anlayıp uygulamadığı,hayatını ona göre düzeltip düzenlemediği-Kuranı Azimuş Şan'da geçen ve tarihi kaynaklarda da yer alan mekan,şahıs ve olaylar niye hemfikir/ortak yol bulunarak tesbitu tayin ve kabul edilmiyor?Sorumun bir versiyonu/soruluş şekli de şöyle:Tarihî/tarihteki olaylar ve kayıtları niçin birbirini tutmuyor?Örnek:Musa Aleyhis Selam ne zaman yaşadı/tarihin hangi sayfasında\krolojik olarak nerede(hangi noktasında/yılında).Cevaben(Soruya yanıt/karşılık olarak)iddia edilen yıllar -(978)ilâ -3000 ler.Kuran'da Musa'nın yaşamı hakkında geniş/teferruatlı ayat-ı mubinler mevcut.Peki neçün net bir sene söylenmiyor?Şunu da belirteyim tarihin tanımı bence şöyle olmalı:Kainat,hayvanat ve insanları yani yaratılmış tüm varlıkları tarafsız/ön yargısız/dokunulmaz tabu koymadan ölçmek ve değerlendirmek bilmi.''Tarih, tekerrurden ibarettir.'' sözü hem eksik hem yanılgılı bir söz/cümledir.Zira herkes aynı şeyi yapacak/her şey aynı olacak diye bir şey mutlak/kesinlikle söz konusu olur manasındaki bu tekerrür ibaresi, insanları umutsuzluğa terk eder.Muhammed S.A.S.'in yaşadığı yıllar hemen hemen nettir(m.s.571-632).Muhammed'in söz ve hareketlerinin x kısmı saklı tutulmuş, bildirilen/iddia edilen sünnet/hadislerin güvenirlik ve geçerliliği şüphelidir.Kaldı ki Kuran kesin olmanın ve çelişkiden uzak olmanın yanında açık hatta ''mubîn''=apaçıktır.Hadise veya diğer ilahi kitap ve suhuflara gerek yoktur.Çünkü İslam=Kuran'dır.Hali hazırdaki tertibin 3. suresinin 18. ayetinin anlamı:İslam=asıl/hakikî dîn.Demek ki çelişkisiz Kuran'a, çelişkili rivayetleri/sünneti/hadisi ve herhangi bir din,inanış ve kitapları eklemek, Allahu a'lem ve meazallah dini yanlış algılamak olur.(Hazreti Allahu Teala Celle Celaluhu, bütün inananları ve hattâ inançları/dinleri gayri islam olanları bu durumdan ve her kötülükten korusun;Dünya'da ve ahirette hidayet(sırat-ı mustakim) ve Sırat köprüsünden Cennet'e(Uçmak'a*)uçmayı nasib, hepimizi afvu mağfiret etsin.
*Uçmak=Cennet.Ateşten ve kötülükten ve kötülerden kurtulmak anlamında bir kelimedir.Musa zamnındaki firavunun adı Kabus bin Musab'tır ki ismini ve dönemini tayin etmeğe yarar.
...
Yazan: mehmet mümin esen Tarih: May 16, 2007 07:45 PM
Olayların net tarihi hakkında
*a olayını x değil y vaktinde yazılır/y vaktindeymiş gibi yazılırsa o zaman gerçek/net/kesin zaman saptanır mı? Ya da x olayı y olayı gibi yazılırsa aynı durum yani gayri safi(flu/karışık/şüpheli/bulanık) olur ki 'bulanık suda balık avlamak' tabiriyle kelime hazinemizde yer bulan bir uğraş olur.bulanık gözle ve buğulu(yaştan yağmurdan ıslanmış) bir gözlükle Dünya ne kadar renkli,ışıl,net ve düzgün görülebilir?
*esas alan'dan kast:İsa'nın aslında 0'da değil m.ö.384/m.s.10 veya Buyuk Skender'in Babil'i yenmesinden 360 yıl sonra-hafızam/bilgim yanıltmıyorsa-yani m.s.27'de doğduğu,30 değil 40 yaşında peygamber olduğu ve 32/33 değil 120 yaşında öldüğü/Gök'e yükseltildiği gibi konular'dır.
Şu fıkra, yaş tespitlerinin/iddialarının geçerliliğini sorgulamaya bizleri itiyor:
x kişi y kişiye demiş ki Bir vazo buldum.ÜZERİNDE M.Ö.100 yzaıyor!!!?
...
Yazan: mehmet mümin esen Tarih: May 17, 2007 06:45 PM
Musa zamanındaki-çıkış?-Fir'avn'u lakaben Kabus bin Mus'ab'tır.
Bakın musa ile musab kelimelerinin benzerliğine!Belki de Musa'nın yaşadığı dönemdeki firavunu tespit etmeye yarar.Her ne kadar Arabçaları benzese de birbirlerine zıdd iki şahıs.Zaten mukayesa yapmak doğru/gerekli olur mu bilmem.Bir yanda Allah'ın ulul azm rasûlü diğer yanda ilahlık iddia eden kafir bir insan-insanın bir tefsiri de tarafı nacizemden yapılıyor:Dünya'ya niçin ve nasıl geldi?Nar-ı Cehennem'den nasıl kurtulur.Bunun hesabını ve gereğini yapması gereken ruh ve bedenden mevcut bir mahluk(yaratılmış varlık).Ê yalan mı?
...
Yazan: mehmet mümin esen Tarih: May 17, 2007 07:09 PM
Qur'aya Ok.Ama hali vakti yerinde olup Hacc'a gitmek isteyenler niçin ad çekme usulüyle belirleniyor?Bu haksızlık olmaz mı?Zira x vaktinde hacc koşullarına/hacc ibadetini îfâ için gerekli şartlara sahio kişiler, sıra gelene/ad'ı çekilene kadar niye beklesin?Sonra kaçak(!*) yolla gitmeleri suç olur mu?A kişisi bugün hacc koşullarına sahip ama ya yarın hastalanır,sakatlanır,aklını kaybeder,hapis,gözaltı,esir olur,ölür yani üzerinden hacc düşerse/farz isqat olursa! bunun hesabını kim ve nasıl verecek.Organizasyon ya da kontenjan/açık kişi sayısı nasıl önem taşır ki Allah'ın emrinin yanında?''Hayırlı iş geciktirilmeden yapılmalı''ysa, böyle bir amel=belki de en hayrlı ve hasen ve maqbul ibadet ki insanı tertemiz/günahsız kılıyor bi iznillah.İbadetleri, Allah'ın emri için ve üzere mi yapacağız yoksa bize sıra gelsin diye her yıl bekleyeceğiz mi?Huzur-ı ilahîde hesap sırası gelince mes'uliyet ve cezası(iyi/kötü/mustehaqqı) kime verilecek.''Şimdi huzuruma neyle/ne yüzle/aku pak mı geldin derse Allah ben ne cevap vereyim.'' ''Kimse,kimsenin cürmünü ve zenbini yüklenmez.'' İnşaallah hacc için vekil bırakmaya gerek kalmaz. ''Vekil olarak Allah yeter.Se-y-ekfi-ke hum-u-l-lah.
Ya Rabbi yanılıyorsam ve yanılıyorsak affet ve bizleri mustaqim yoldan ayırma.
*ın manası ve izahı:cehennemden ictinap ve cennete idahal için bir amel işlemek,çöle ki cennet yeşilliği olarak tebdil ve rücu eden yere ve amele gitmek,tatlı ve güzel,ma-la-ya-nisiz konuşmak suç mu?
...
Yazan: mehmet mümin esen Tarih: May 22, 2007 07:58 PM
TARİHİ YENİDEN VE DOĞRU VE TARAFSIZ YAZMAK
Şu anda bizlere aşılanan tarih dersleri, geçmişi doğru olarak görmemize yetmiyor hattâ yanlışlara yol açıyor.İlk insanların cahil ve putperest olduğu yönündeki iddialar ve evrim(maymundan insan haline gelme)tarih,sosyal bilgiler ve biyolojik ders kitaplarında mevcut.Tarih,milattan önce 3200/3500'de Sümerlerin çivi yazısını bulmasıyla başlatılıyor.3500'den eski/evvel yaşanan yıllar karanlık/hakkında bilgi edilmez/kayıp zamanlar olarak görülüyor.İlk insanlar cahil,vahşi/yabanî,yamyam,canavar,putperest değildi.İşte bu cümleyi inanarak doğrulamak ve kabul ettirmek lazım.Hem ilk insan Adem değil mi?Adem de dinsizliğe/putperestliğe karşı insanlara teblîğde bulunan bir müslüman bir peygamber.Adem A.S. devrinde yani ilk insanlar zamanında-ki milattan en az 5000 yıl öncesine rastlar yani Sümerlerden daha uygar olarak-kerpiç üzerine çok yazı yazıldı,kimya tıbb,matematik gibi ilm/bilimler öğretildi.Adem A.S., bütün adları(esmaları yani belki de tüm dilleri) biliyordu.Diller daha Adem A.S. zamanında/ilk insasn sağ iken ayrı olarak mevcuttu.Adem A.S. 1000 san'atta ustaydı.İdris A.S. 1000 şehir kurmuş.Yine terzilerin pîri/derzîlerin ustası(üstadı)lakaplı İdris,72 dilde konuşurdu.İlk yazıyı Adem zamanındakiler değil İdris yazdı da denir.Kronolojide Nuh mu İdris mi önce yaşadı?Tabî ki İdris önce yaşadı.Adem'le İdris arası 1000 yıldır.Tufan,Adem'den 2242 yıl sonra;İbrahim'den 1095,Musâ'nın vefatından 1626 yıl önce oldu.Yahut Nuh A.S., Tufan'dan sonra 60/780/790 yıl yaşadı(toplam yaşı en az 950'dir,990/1000/950+40/50+350=1340/1750 veya 1780'dir).Zaten Kuran'da Nuh'un toplam yaşı değil Tufan'dan önceki risalet yılı(950 sene)bildirilmiş.40/50 yaşında peygamber olan Nuh,990/1000 yaşında Tufan'ı görmüş,Tufan'dan sonra x yıl yaşamıştır.Uc bin Unuk Tufan'da 4000 ya da Musa devrinde 3000 yaşındaydı.Musa 1836-1716 arası yaşadı.+3000=4700'lerde Uc(Öcü/Annik Hönnük) doğar.
...
Yazan: mehmet mümin esen Tarih: May 27, 2007 08:17 PM
m.munin esen sorsuna benden başka cevap verecek kimsenin olmadığı iddiasındayım.
...Ama hali vakti yerinde olup Hacc'a gitmek isteyenler niçin ad çekme usulüyle belirleniyor?Bu haksızlık olmaz mı?Zira x vaktinde hacc koşullarına/hacc ibadetini îfâ için gerekli şartlara sahio kişiler, sıra gelene/ad'ı çekilene kadar niye beklesin?Sonra kaçak(!*) yolla gitmeleri suç olur mu?A kişisi bugün hacc koşullarına sahip ama ya yarın hastalanır,sakatlanır,aklını kaybeder,hapis,.....
kitabı staik bir metin olarak okuyanlar bu sorulara cevap vermez, valla ben ortalıkta din siyaseti nemalanmasından başka birşey göremeiyorum. kafa yormak yok. vediğiniz bütün cevaplar diğerler ile de tutarlı olmalı.
hodri meydan , hepinizin blog sahibisiniz.
Yazan: knz Tarih: May 28, 2007 06:56 AM
KADR GECESİ NE ZAMAN?
KADR GECESİNİN YILIN HANGİ YILI OLDUĞUNA DAİR GÖRÜŞLERİN TERTİBİ ŞÖYLE YAPILABİLİR
1.Kuran Ramazan ayında indirilmeye başlandı.
2.Ramazan'ın 27. gecesidir.
3.Ramazanın 17. gecesidir.(ilm-i irfan'a göre).
4.Ramazan'ın 1/2/3/4. haftalarındadır.
5.Bilinmez ancak kalp gözü olanlar bunu anlar.Alamatının ve bereketinin farkına varırlar.
6.Peygambere rüyada gösterilmiş sonra unutturulmuş.
7.1/2/3. on günde olabilir.
8.Öğle vaktine rastlar!
9.Kadir gecesi;Kuran'ın iki defa indirilmesi sebebiyle yılda 2 kere olur!
10.Kim Kuran'la ne zaman tanışırsa o kişinin kadr gecesi o vakittir!
11.Kadr'in (ramazanın) kaçıncı günü olduğunu bildiren rivayetler, Peygamber zamanındaki kadr gecesine aittir.Peygamber'den sonraki yıllarda bu değişir!
12.İmam Şarani ramazanın girdiği hafta gününe göre kadr gecesini tespit etti.(2006=1427'de son pazar gecesindedir=21i 22 ye bağlayan 22 ekim 2006 gecesi) manasına gelir)
13.Yılın herhangi bir gecesi\vakti olabilir!
HESAB-I LEYLE-İ QADR
Hicri-Kameri(HQ) bir yıl=354/355
Miladi-Şemsi ''(MŞ) ''=365/366(365,2122)
MŞ-HQ=10,8752=10,8752 gün.
01.01.+01=16.07.622 197+237=434-365=69
xy.09.-13=xy.xy.610
622-610=12
12x10,8752=130,5024
16.07.=197/198-130=67=31+28+8=08 Mart(610'daki HQ yılbaşı).
2 ay=59/60
6 ay=177
8 ay 177+59=236+67=303=30 Ekim+1 ramazan=31 Ekim(9. ay/ramazanın başlangıcı 31 Ekim)
31 Ekim+28/29=28/29 Kasım yani 31 ekim ila 28/29 kasım 610=ramazan ayı.
Hesabım şimdilik bu kadar ve yanlış olabilir.Çünkü şu an yaptığım bir hesaplama.
Ama belki de 15-30 arası yani 17/27. gece de olabilir.
Yazan: mehmet mümin esen Tarih: May 30, 2007 09:28 PM
"ÖĞÜT ALMAK İSTEYENE KUR'AN YETER" başlıklı yazıma sözde cevap vermeye çalışan kardeşimiz yazımı değil sadece başlığını okumuş olsaydı ne demek istediğmizi anlardı.. ama görünen o ki maksat öğüt almak değil; kendilerini her şeyin en iyisini bilen ilan ederek, başkalarına da cahil gözüyle bakarak, hele bir de terbiyeli olup-olmadığımaza karar verebilecek kadar seviyesizleşerek müslüman olunamayacağını bilmeleri gerekir. kendileri çok terbiyeliymiş gibi "terbiyesiz" ifadesini bizlere yakıştıranlara diyeceğim şu ki; "eşek yemediği ottan yiyince başı ağırır" mış...
Yazan: MAHMUT CELAL ÖZMEN Tarih: June 3, 2007 12:26 PM
SİYASET İÇİN YALAN SÖYLEMEK,DÜRÜSTLÜK/DOĞRULUKLA BAĞDAŞIR MI?Boşa söz vermek,ahde vefa göstermemek yalancılık sayılmaz mı?Oy havuzu barajında boğulmamak için insanları kandırmak, hangi kafadan olmaktır?
KURAN-I KERİM'DE KAÇ AYET VAR?6666 mı?
KURAN KAÇ YILDA İNDİRİLDİ?PEYGAMBER S.A.S.'den sonra mı mushaf haline geldi?''Yüzü mushaf gibi parlıyordu'' rivayetinin anlamı ne?
Kuran'ın nüzul müddeti 7866 gün mü?
Son ayet 08.03.632=10.12.11 Cuma(Zilhicce/Kurban bayramı) günü indirildi.İlk ayet cuma veya pazartesi günü indirildi.
PEYGAMBER 08 Haziran'da mı 13 Mayıs'ta mı vefat etti?(12 Rabîul Ewwel'de doğdu ve MŞ 61 yıl 0 gün x saat yaşadı.)
1582'de 4 Ekim'den 15 Ekim'e atlandı.Bu durum 622'ye 2 gün olarak yansıdı.Peygamber 20 değil 22 Nisan'da seher vakti/sabahın ilk ışıklarında nubuvvet nuru saçarak doğdu.
Yazan: mehmet mümin esen Tarih: June 6, 2007 07:05 PM
sevgili Mustafa Akyol,
İnsanlara, inandığınız degerleri aktarma gayretiniz takdire şayan.site içerisindeki konulara bakıyorum inanılmayacak kadar geniş bir sahayı ihtiva ediyor ve bende bundan çok memnun olarak istifade ediyorum.bir takım avami ve heyecanlı yorumlar ve yorumcular haricinde bir çok yorumcunun fikirleride bayagı doyurucu bilgiler veriyor,özellikle burakai yazınıza yorum yazan sn nuri sağlam beyfendinin yorumlarından cok faydalandığımı söyleyebilirim.
Buradaki tartışmalara benimde katkıda bulunacağım bir tespitim var;
İslam ordusu ilk defa istanbul onlerine yezidin başkomutanlığında muaviye zamanında geldiği zaman herkesin malumu hz.ebu eyyub el ensaride ordunun içinde ...
ve çatışmalar devam ederken söyle bir hadise cereyan ediyor; bir takım musluman savascılar pervasızca dusmanın silahlarından cekinmeden onde cesurane savasırken birileri bunları bir ayete(nefislerinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın) dayanarak uyarırlar.mesele hz ebu eyyub e aktarılınca o ayeti soyle tefsir eder.ben o ayetin hangi mesele için indiğini biliyorum bizler surekli Efendimizle(A.S.M) le gecirdiğimiz çok aksiyon dolu bir hayattan sonra mekkenin fethinden ve bir çok kabilenin İslama girmesinden dolayı artık rahatladık bundan sonra ev işlerimizle, tarlayla ,gundelik işlerle mesgul olabiliriz artık diye rehavet düşüncesine dalmıştık ve bu ayette bizi uyarmıştı bu tarz hayat talebine karşı.yani rahatlık düşüncesi dunyaya dalma dusuncesi heveskar bir hayat yaşama dusuncesine karsı Allah bizi ebedi hayatı hedef yapmamız konusunda uyarıyordu demek istemişti bu ayette .yani sizin anladığınız mananın tam tersi anlatılıyor demek istemişti o buyuk sahabe.Evet ayetin zahiri görüntüsü bazı müslümanları yanıltmıştı hemde zannettiklerinin tam tersi bir manayla.Ben şunu anlıyorum bu olayla;salt KURAN yeter! demek işi sığ bırakacak ve derinliklerdeki zenginlikanlaşılamayacak demektir.Tıpkı bir zamanlar Hz Ali'ye de karsı cıkan hariciye mantığı gibi zahiri ayet manasıyla bir din tesis edilecek ve iş sadece şekilden ibaret kalacaktır.halbuki inandığım KURAN her asrın ihtiyacına cevap verebilecek bir potansiyeldedir.onu belli say ve gayretlere girmeden, fikri ve akli olarak kendini yetiştirmeden ve hayatını Kurandaki anlayışı ortaya koymak için bir hayat yaşamış yani o işin surekli gayretkeşlerin tek mesaileri olan Kuranı anlama ve anlatmalarını kucumseyip ihtiyacım yok onların gorus ve tespietlerine diyip Kurandan istifade edileceğini sanmıyorum.ve hele Hz Ayşenin yuruyen KURAN dı dediği peygamber efendimizin hayatının ve sözlerinin hikmetini hiç algılamadan bana KURAN yeter demek buyuk yanılgı ve inhiraftır dusuncesindeyim.yani o sadece Kuranı getirmiş uygulayın bunu deseydi sigara içme yasagı gibi pratikte uygulanamaz bir doğrular kanunu olurdu.ve eger sadece o donemdeki muslumanlar için gerekliydi bu tarz hayatın gosterilmesi denirsede ondan sonraki İnsanlara adaletsizlik olurdu.cunku Efendimizin yanındaki insanlar defaatle ayetlerde kafasına takılan meseleleri sorduğunda ondan doyurucu bir tefsir edinmiş ve rahatlamışlardır.
Neyse bu konunun uzmanı olmamakla birlikte yaşamak istediğim KURANın prensiplerini pratiktede hadislerin ve yol gösterici diğer kaynaklarının yol aydınlıtıcığında anlıyayabiliyor ve uygulanabilir buluyorum.onun dışında herşeyi cerbezeli ,verimsiz,kısır döngülerle bir hayat algılayışı olarak görüyorum.
Yazan: hakan iz Tarih: June 7, 2007 10:06 PM