« Misyonerler, Ulusalcılar, Haçlılar ve Haçsızlar | Ana Sayfa | 27 Mayıs: Bir Daha Asla! »
May 25, 2006
İman Tazeleme ve Bir Yaratılışçının Tasfiyesi
Bu hafta sonu Yıldız Teknik Üniversitesi'nde "Evrim, Bilim ve Eğitim" konulu bir sempozyum düzenlenecek. Sempozyumun programına bakıldığında, tüm konuşmacıların Darwinist evrim teorisini benimseyen ve destekleyen isimlerden seçildiği açıkça görülüyor. Konuşmacıların çoğu, daha önceki "700 Darwinist Akademisyene Çağrı — ve Meydan Okuma" başlıklı yazımda söz ettiğim akademisyenlerin önde gelenleri.
Sempozyum düzenlemek kuşkusuz olumlu bir girişim, ancak bu girişimin bilime hizmet niteliği taşıyabilmesi için, tartışmalı bir bilimsel konudaki farklı görüşlere de yer vermesi, bu görüşlerin savunucularını da kürsüye çağırması gerek. Bunun aksi yönde bir yaklaşımla düzenlenen, yani tek taraflı olarak organize edilen bir sempozyum, propaganda ve "iman tazeleme"den ileri gidemez. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde konferans, ne yazık ki tam böyle bir görüntüde.
Bir üniversitemizde yaşamın kökeni konusunda böylesi tek taraflı bir sempozyum düzenlenirken, öte yandan hayli enteresan ancak vahim bir haber daha dikkati çekiyor: Yeni Şafak'ın "YÖK'ten 'Bilime' İhraç" başlıklı haberine göre, Yüksek Öğretim Kurulu, Dumlupınar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Adem Tatlı'yı 14 yıl önce yazdığı "Yaratılış ve Evrim" kitabı nedeniyle üniversiteden ihraç etmiş. Habere göre, YÖK, Prof. Tatlı'yı "irticai akımlara destek vermek" ve "öğrencilerine laiklik karşıtı görüşleri empoze etmek"ten suçlu bulmuş.
Oysa Prof. Tatlı'nın tek yaptığı şey, Darwinizm'le çelişen bilimsel verileri anlatan ve yaratılış görüşünü savunan bir kitap yazmak. Bu kitabın bilimsel değeri tartışılabilir, içeriği eleştirilebilir, fakat kitabı yasaklamak ve yazarını üniversiteden çıkarmak, akıl almaz bir "düşünce despotizmi." Ortaçağ'da "cadı avları" vardı. Anlaşılan modern çağda da "yaratılışçı avı" yaşanabiliyor.
İşin en garip tarafı ise, canlılığın Allah tarafından yaratıldığını savunan bir akademisyenin "irtica" ve "laiklik karşıtlığı" ile suçlanması. Bu durumda bir öğretim üyesinin "mürteci" damgası yememesi ve "laiklik karşıtı" sayılmaması için, evrimin ateist yorumunu da onaylaması gerektiği gibi tuhaf bir sonuç ortaya çıkıyor. Birisi bu tabloya bakıp da, "en iyi akademisyen, ateist akademisyendir" derse, çok şok edici bir şey söylemiş olmaz.
Yetkili kurumlar bunu açıkça böyle tarif ederler mi, bilmiyorum. Ama uygulama buna işaret ediyor. Bu ise Türkiye'de "laiklik" adı altında savunulan ve uygulanan görüşlerin, aslında kimi zaman gerçek laiklik (yani devletin dinler ve felsefeler karşısındaki tarafsızlığı) olmadığını, aksine devleti dine karşı materyalizmin yanında konumlandırma çabası olduğunu gösteriyor. İstenenin "objektif akademisyenler" değil de "Darwinist akademisyenler" olması başka nasıl izah edilebilir?
Princeton Üniversitesi'nden saygın tarihçi Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu, bugünkü önemli makalesinde "Türk siyasetinin asırlık temellerinden birisi olan Le Bonist seçkincilik"ten söz ederken tam da bu probleme işaret etmiş. Hanioğlu'nun Gustav Le Bon'a yaptığı bu gönderme, son derece yerinde, çünkü 19. yüzyılın bu koyu ateist, materyalist, ırkçı ve evrimci Fransız düşünürünün görüşleri bazı Jön Türkleri derinden etkilemiş, o Jön Türklerin fikri mirası da bugüne kadar Türk elitinin bir kısmında kesintisiz devam etmiştir.
İşte "yaratılışçı avı" başlatmakta beis görmeyen, "canlıları Allah yarattı" demeyi "mürtecilik" sayan güç, aslında "laiklik" değil, "Le Bonist seçkincilik" ve materyalizmin diğer türevleri. Yapılması gereken ise laikliği de bilimi de bu dogmatik materyalistlerden kurtarmak. Onların hegemonyasından çıkarıp objektif ve tarafsız kılmak. İşte o zaman Türkiye'de zihinler de kampüsler de özgürleşir. Şimdi ne yazık ki her ikisi de tam özgür değil.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 25, 2006 11:33 PM


Ben daha önceki yorumlarımdada söylemiştim sanırım;iyiki bu türde konferanslar düzenleniyor.Birinci gerekçesi bu tür konfranslarla positivizimle herşeyi açıklama acziyetine düşmüş insanların gerçek bilimsel yüzleri ortaya çıkıyor.Hemde bizde doğrudan olmasada dolaylı yoldan basında yer alıyoruz,zaten doğrudan olsa aman ha basınımızın o yüksek ciddiyetine Akıllı Tasarım olarak dogmatik gölge düşürüz(o gölgeliklerin krallığında yaşamak zorunda bırakılsakta).Akıllı Tasarımcılar olarak şu an çok küçük bir zümre olsakta verdiğimiz rahatsızlığın büyüklüğünü görmek açıkcası hoşuma gidiyor.Bu tip konferanslar genelde içerik acısındanda Dünyanın her yerinde birbirine benzer.Türkiye'de farkımız ise bilimle siyaset bilimini iç dünyalarında ayıramamış aydınlarımızın analgam kavrama refleksiyle bilimden siyasete zıplamaktaki marifetleri.Bunlar genelde işe sol aydınlanmacı başlayan yaşlılıklarında da her nedense nasyonel sosyalist görüşe romantik bağlı kalan, elit demokrasinin yılmaz bekçisi insanlarıdır.Yalnız bu tip konferansları yadırgamamak lazım onlarda kurdukları kavramsal akademik krallığın daimine çalışıyorlar.Kızıl nehirler filmindeki ki içe açık dışa kapalı bir elit oluşmuş bizde onu koruma refleksi ile evrimi herşeye rağmen sadık bir imanla savunuyorlar.Sorbone nasıl bu elitin dedelerinin referans noktası ise,bugünkü torunlarının referans noktasıda Mustafa Akyol'un çok isabetli şekilde tespit ettiği Le Bonist seçkinciliktir.Bu konferansta Akılıı tasarımın kanıtlarına karşı cevap vermek şöyle dursun, muhtemel çözümleri aramak yada karşılaşılan onca çıkmaz sokak problemi anlayabilmenin tartışılmayacağı açık,bunun yerine recite(al) diyebileceğimiz döngüsel evrimsel hayalgüçleri ve alice'sin harikalar diyarındaki son fosil bulgularının ışığında Darwin hazretlerinin büyüklüğü dillendirilecek,vesaire bunun bir ritüel bir kült olarak kabul edilmesi akla daha yakın, çünkü karşı tarafı dinlemeye katlanamayan bir bilimsellik ,acziyetinin içinde kendi çıkış kapısını bulamaz.Bu yüzdendir ki, bilim Türkiyedeki Le Bonist seçkinciliğin kavramsal krallığın bekaası için kurban edilmektedir..ve bu yüzdendir ki dünyanın en iyi üniversiteleri arasında bir Türk üniversitesi bu kafayla var olamayacaktır.
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: May 26, 2006 01:33 AM
Aslinda yazinin icerigiyle ilgili degil soyleyecegim, o yuzden belki de bunu yayinlamaniza gerek dahi yok: Sukru hocanin gercekten muthis tarih analizleri var, ancak kendisi 'technically' tarihci degil, siyaset bilimcidir.
Yazan: FK Tarih: May 26, 2006 01:34 AM
Arkadaslar,
Gallileo Gallei'yi afaroz edenler Roman Katolik Kilsesi idi. Bu profesoru afaroz edenler TURKIYE ISLAM DUSMANLIGI KILISESI! Evet, atesit diyemem onlara cunki bu kelimeyi dahi hak etmiyorlar; onla sadece Islam dusmani; Hiristiyanlikla Yahudilikle falan kavgali degiller. Bir taraftan Islamin "i'sine tahammul edemeyen bu guruh, obur yandan azinlik dinlerine toleranscidirlar; cunki bu ya zaten, kokenleri oradadir, yada bu durusun kendilerin "cagdas Batili" yapacagini dusunurler. Yanlis anlasilmasin ben de bir musluman olarak azinliklarin butun din vijdan ozguerluklerinden faydalanmasini istiyorum. Aramizdaki fark onlarin bunun muslumandan esirgemesi.
Ben Mustafa Bey veya Prof. Hanioglu kadar sabirli, itidalli degilim. Bu konuda icimi bosaltacak olursam, Mustafa Bey'e uslup konusunda daha dikkatli olma sozumu bozacak ve forum kurallarini ihlal edecegim.
Biz hergun "bu kadarda olmaz canim" derken onlar "impossible is nothing" i isbat ediyorlar. Evet sozun bittigi noktadayiz herhalde...
Nerde Kerincsiz tamda ihtiyac duydugumuz zaman?
Haya damarlari henuz catlamamis olanlara selamlar, saygilar
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: May 26, 2006 09:07 AM
Yüksek Öğretim Kurulu, Dumlupınar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Adem Tatlı'yı 14 yıl önce yazdığı "Yaratılış ve Evrim" kitabı nedeniyle üniversiteden ihraç etmiş. Habere göre, YÖK, Prof. Tatlı'yı "irticai akımlara destek vermek" ve "öğrencilerine laiklik karşıtı görüşleri empoze etmek"ten suçlu bulmuş.
'Yüksek Öğretim' kurulu tam da kendisine yakışanı yapmış. Böylece bu insanların ne tür insanlar oldukları daha belirgin hale gelecek. Tabi bunları neye/kime güvenerek yaptıklarına da dikkat etmek gerek. Bürokrasinin tepesinde çöreklenmiş olan cühela takımı kendine yönelik tehditleri ancak bu yolla bertaraf etmeye çalışıyor. Başka ne yapabilir? Çaresizlik böyle bir şey. Bize düşen, bu türden insanların nasıl olup da o mevkilere gelebilmiş oldukları konusunda kafa yormak. 'Jön Türk' kafası nasıl olup da bu denli etkili bir konuma yerleşebilmiş? Hiç mi "yahu siz kimsiniz, necisiniz?" diyen olmamış bunlar o koltuklara yerleşir iken? Özellikle de Türk Silahlı Gücü nasıl olup da böyle bir zümrenin işgaline uğramış? Tüm bunlar bu şimdi yaşananların tarihsel kökenleri olduğuna göre sanırım öncelikle anlaşılmaları gerekir.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: May 26, 2006 09:18 AM
"700 akademisyenin başlattığı bilim mücadelesi sürüyor" başlığıyla duyuru yapılmış. Yani konferansın amacı "cidal" olarak belirlenmiş. Ne ile, ne amaçla mücadele edildiğini sormak gerek. Programın içeriği, (akşam yemeği ve tekne gezisi hariç) zaten mücadelenin ne için olduğunu ortaya koyuyor. Tek telli keman konçertosu... Kendileri anlatıp, kendileri dinleyecekler. İfade ettiğiniz gibi "iman tazeleyecekler". Üniversite'de bir kere yolum kimya bölümüne düştü ve bir hocanın kapısında (dış kısmında) evrim propogandası niteliğinde bir yazı asılmıştı. Çok şaşırmıştım. İnşaat bölümünde başka bir hocanın da benzer bir yazıyı kapıya astığını görünce anladım ki evrim teorisi, din karşıtlığının bir aracı olarak kullanılıyor. Evrimciler işte bu yüzden dogmatik, evrimden başka bir yorum duymaya katlanamıyorlar. Birisi çıkacak da, yaratılışı destekleyen bir şeyler ispat edecek diye yürekleri hop hop hopluyor.
Ceviz Kabuğunda porof ! hocaların yanlışa, göre göre nasıl evrim adına sahip çıktıklarını izlemiştik. Hepsi çok değerli ve donanımlı hocalarımız fakat ne literatürü takip ediyorlar, ne de farklı teorileri anlamaya çalışıyorlar.
Program içeriğinde güzel bir eşitlik yazmışlar.
Bilim=Evrim... Bu eşitliği şu şekilde açmak gerekiyor bence:
(Din karşıtlığı+Bağnazlık+siyaset)*Evrim= (Propoganda+"Mücadele"+Sahtekarlık)*Bilimsel argümanların kullanılması.
Konferans içi daha gerçekçi ve çarpıcı sloganlar bulmalılar. Mesela:
Evrime var mısınız? Haydi evrim konferansıyla beraber evrilelim... Veya Evrim mukabelesine buyrun... Bugün biyoloji ve anatomi cüzleri okunacaktır. Tüm inanan mutantlar davetlidir...
Yazan: blue Tarih: May 26, 2006 09:37 AM
Sevgili Bekir Bey,
"Nerde Kerincsiz tamda ihtiyac duydugumuz zaman?" [BLY]
Şaka yapıyor olmalısınız! Kerinçsiz'in sizden yana olduğunu mu düşünüyorsunuz bu konuda?! Hayır'sa kötü. Evet'se daha da kötü!
Yazan: metin-thePoor Tarih: May 26, 2006 10:44 AM
Ortaokul öğrencisiyken Le Bon'u okuyordum. Düzenli olarak ne okuduğumu soran bir aile dostumuza övünerek, "Le bon'u okuyorum, çok kolay geldi," deyince 70 yaşını süren adamcağız bir kahkaha attı ve yüzünü buruşturarak: "Bırak onu... Beşinci sınıf bir adam... Onu Türkiye'den başka bir yerde okuyup da ciddiye alan yoktur" demişti.
Mustafa Bey'in yazısını okuyunca isteristemez bu olayı hatırladım ve uzun zamandır kendi kendime sorduğum "ben hep bu ülkede yaşadım da niye hâlâ olanlara şaşırıyorum?" sorusuna cevap buldum:
Zamanın düz çizgisel ve evrimsel olduğunu öğrenmiştik. Geçmiş geri, bugün ileriydi. Gelecek de bügünden iyi olacaktı. Hep daha iyiye gidiyorduk. Herşey ve herkes değişirdi. Türkiye ve içindekiler de dünyayla aynı boyutta yaşıyor ve aynı zamanın hükmüne maruz kalıyorlardı. Birşeyler iyi değildi ama olsun, biz de değişecektik. 70 yaşında bir adam, Le Bon'un ilkelliğini biliyordu. Bu, birşeylerin benden çok önce değişmeye başladığını gösteriyordu.
Bu sabah Mustafa Bey'in yazısını okuyunca o sabahı hatırladım "yine bir bahar sabahı," dedim ama değişen hiçbirşey yok. İşte bu yüzden şaşırıyordum.
Hep karşısındakinden bekleyen, arsız çocuklar olarak kalmış "yetişkin"ler... Ve hâlâ bir ses durmadan "ona sabret zihinsel... anlarsın ya" diye anlayış istiyor benden. Bir farkla, o çocukların hepsi büyümüş, mevki makam sahibi olmuş, koca koca binalarda da "sabır" gerektiriyorlar.
Değişme ve gelişme ise sadece ona inananlar için gerçekmiş.
Yazan: Hande E. Tarih: May 26, 2006 11:26 AM
Metin Bey dostum,
Once "sizden" e biraz alindim. Ben sizi de "biz" den sayiyorum, "vijdan sahipleri koalisyonu" (Muzmin Bey'in musadesi ile) veya ne ad verilirse daha once tanimladigim insanlar icin. Bu evrensel degerlere karsi bir cinayettir, cadi avidir......
Kerincsiz referansini aciklamam gerekecek ucuncu partiler icin. Bu adam "Ermeni konferansi tek tarafli; karsi gorustekiler davet edilmedi" diye mahkemeye gitmisti de mahkeme de once onu hakli bulmustu kararinda. Sadece bu "iki tarafinda bulunmadigi konferanslara allerjik hukuk adamimiz nerde" demek istedim tamda ihtiyac duyuldugu zaman? Coooook sinirli bir referans yani. Bu sahte bilimci yobazlari mahkeme karari ile falan durdurmak gibi bir tesebbusun arkasina dusersek onlarla ayni kategoiye gireriz!Biliyorum fazla guzel bir ornek degil.
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: May 26, 2006 11:27 AM
Sayın Blue ve Cengiz Cebi izniniz olusa yorumlarınızı Öğrenci platformumuzdaki son yazıya dahil etmek istiyorum.Düşüncenize sağlık.
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: May 26, 2006 11:33 AM
Sevgili Bekir Bey,
Alınmanıza ben sebep olmuşum. "Sizden"i kelime anlamıyla yazmamıştım; orada kendimi dışlıyor değilim, asla. Elbette -sizin deyiminizle- "vicdan sahipleri koalisyonu"nun içinde sayıyorum kendimi. Hatta sizden bir adım ileri gidip aslında bunun bir "koalisyon"dan öte, bir "birlik" olduğunu bile savunuyorum!
Yanlış anlamanıza yol açtığım için özür dilerim.
Yazan: metin-thePoor Tarih: May 26, 2006 12:01 PM
Hande Hanım,
Siz beni güldürdünüz Allah da sizi güldürsün! Ne diyelim Allah hepimize sabır versin.
Yazan: Ahmet Tarih: May 26, 2006 12:38 PM
Yök'ün bu tür kıyımları artık vak'a-i adiyeden sayılmaya başladı.Birkaç ay önce de Prof.Sebati Dönmez bir yazısında bu kıyımlardan bir örneğini daha vermişti.Bu yazıyı okumanızı ve ideolojik bağnazlığı görmenizi isterim:
http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&trh=20060226&hn=259790
Prof.Sebati Dönmez benzer akibete uğrayan bir akademisyenden şöyle bahsediyor:
Ben ilk olarak bu ihracı Yenişafak'tan okuyunca Şubatta yayınlanan yukarıdaki yazıda ismi verilmeyen akademisyenden bahsedildiğini zannetmiştim.Ama aynı kişler değilmiş çünkü ilgili akademisyenin ihracı şubattan çok önce gerçekleştirilmiş ve durum daha şubat ayında Danıştay safasındaymış.Adem Hoca'nın ihracı ise yeni..
Boşuna demiyorum vak'a-i adiyeden diye..
YÖK'e bu "yokuluş" yolunda başarılar dileriz.
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 26, 2006 12:43 PM
DİLEKÇEDİR:
Muhterem Esra Hanım, Hande Hanım [abc sırasıyla],
Sizleri kırk yılın başında değil, her zaman bu tartışma platformunda görmek istiyorum(/z). Varlığınızın değerini siz takdir edemiyor olabilirsiniz, ama bu geçerli bir mazeret olamaz, olmamalı.
Daha söyleyecek çok şey vardı, ama bu bir dilekçe, kısa kesmeliyim.
Saygılarımla bilgilerinize arzederim.
Yazan: metin-thePoor Tarih: May 26, 2006 01:22 PM
Yıllarca dindarlar körükörüne inanmakla suçlandı ve dinin tartışılamazlığı bilimselliğin hanesine puan kazandırdı. Bu gün gelinen noktada ise "bilime tapanlar" zamanında "dine tapanların" düştüğü gaflete düşerek kendi yarattıkları putlara gelen eleştirilere "tu, tu tövbe estağfurullah, haşa huzurdan" veya "elemtere Darwin kem gözlere Darwin" diyerek okuyup üflüyorlar. Bu "ayine" Mustafa Akyol veya Akıllı tasarım savunucuları çağrılmıyor çünkü ayinin ana konusu AT savunucularını lanetleme:Veyl o AT'cilere ki Darwinden başka put ararlar ve dahi ekmek teknemizle oynarlar.
Ahmet Bey,
Hande hanım'ın büyüyün artık serzenişlerine ben de çok güldüm.Bir de BLUE'yu okuyun,ben koptum valla.
Herkese SELAMLAR
Yazan: İhsan Tarih: May 26, 2006 03:07 PM
Sayın okuyucular ve Mustafa Akyol tebrikler çok güzel yazıyorsunuz.
Size www.varliktanveriler.com adresinden ''TASAVVUF YAZARI KAZIM YARDIMCI '' tarafından yazılmış İMANIN SIRRI -İMAN MUCİZEDİR'' isimli bir yazı öneriyorum. SAygılar irem kılıc
http://www.turkmagic.com/user/varliktanveriler.com/mod.php?mod=userpage&menu=624&page_id=9&PHPSESSID=1c85abc31262eadb147d79f1f2593168
Yazan: İrem Kılıc Tarih: May 26, 2006 05:41 PM
Mustafa Ajlan Bey,
Tahmin edebileceğiniz gibi bundan ancak memnun olunabilir. Sizin de düşüncenize sağlık.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: May 26, 2006 06:28 PM
Yazısında, sn akyol'un dikkate almadığı veya dikkate almaktan kaçındığı bazı noktalar ve önemli saptırmalar var.
Örneğin, evrim teorisi ve yaratılış teorisini (teori mi demek gerekir tam bilemiyorum) denk gibi göstermek, ve daha da önemlisi evrim teorisini "ateizm" ile denk tutmak.
Bu gerçekten çok rahatsız edici ve de kesinlikle yanlış. Evrim teorisi, yaratıcının varlığı veya yokluğuyla ilgili herhangi bir öngörüde bulunmaz. Yani, bir kişinin evrim teorisine inanması, onun bir yaratıcıya inanmasına engel teşkil etmez.
Sitede sık sık vurgulandığı şekliyle darwinizm bile "yaratıcı yoktur" diye bir iddiada bulunmaz. Bunun aksini iddia etmek saptırma ve dezenformasyon yapmaktır.
Bahsi geçen öğretim üyesinin kitabını okumadım, ancak okumak isterdim. Eğer ki bugüne kadar okuduğumuz yaratılışçı safsatalara benziyorsa, herhangi bir bilimsel değer taşımadığından zaten okutulmasında bir fayda yok hatta zarar var demektir.
Zaten sayın hocamızın resminden sanki nurcu olduğu izlenimini edindim.
"Bilim"e karşı "bilim" üretme çabalarında kendisine başarılar dilerim.
Yazan: Yilmaz Tarih: May 26, 2006 07:56 PM
iste ironi diye bunu derler :
"Bediuzzaman knew that in the future all power would lie in science...
He is pointing out that in the future the immaterial swords of truth and justice will take the place of the gun and the sword.
Prof. Adem Tatli, "Bediuzzaman's Approach to the Questions of Science," International Bediuzzaman Symposium, Istanbul, 1991. "
Turkcesi (Muzmin Bey olsaydi da o da cevirseydi keske) : " Beddiuzzaman gelecekte butun gucun 'bilim'de oldugunu biliyordu. Isaret ediyordu : Gelecekte Adaletin ve Gercegin maddi olmayan kiliclari, silahin ve kilicin yerini alacaktir."
Bilim diye agzinizla kus tutsaniz Muslumansaniz yaranamiyorsunuz bu adamlara.
Yazan: fatih demir Tarih: May 26, 2006 07:58 PM
Yilmaz Bey ,
masallah insanlarin neci oldugunu resimlerinden soyleyebiliyorsunuz. sizi Universitede ise alsalar da gosterseniz rektorlere kim nurcudur kim nurcu degildir.
Diger butun turleriniz gibi mantik ilminden uzaksiniz. Kesinlikle "Mantik" bilimi sizin icin bilim degeri tasimiyor.
su asagidaki cumleyi bir insan kendi icinde nasil kurar.
"Yani, bir kişinin evrim teorisine inanması, onun bir yaratıcıya inanmasına engel teşkil etmez."
E yaratici diyorsunuz. E bu Yaratici neyi yaratmis?? neden adina yaratici denmis? bunlara cevap verin.
yok ama ben biliyorum sizin demek istediginizi de biz dusunup cikarmak zorundayiz zaten. Butun dusunme isi hep bize kaliyor. Neyse belki orda Tanri demek istediniz. Tanriya ve evrime ayni anda inanmak elbette ki imkan dahilinde. Ama siz yaratilisa safsata diyorsunuz. inanmadiginiz bir dinin hikayesine safsata demek en temiz ifadesi ile kabadir. Tanri ve peygamber ve onun soylevi bilimsel bir veri midir ki safsata olsun? Sizde dine saygi yok mu?
Ne yani Tanri JANJANLI diye bi din getirse o dinde de ilk yaratiklarin buzdolabinin kapagini acik unutan Tanrinin mutfagindan dunyaya yuvarlandigi iddia edilse buna da mi safsata diyeceksiniz? Ya kardesim bilimsel olarak ispatlarsin teorini ve bilim sizi yalanliyor dersin. ama adamin inanisina safsata demek "bu ulkedeki inanc ozgurlugune vurulmus kaba bir darbedir". Sizi terbiyeye davet ediyorum.
Yazan: fatih demir Tarih: May 26, 2006 08:40 PM
"Zaten sayın hocamızın resminden sanki nurcu olduğu izlenimini edindim."
Yılmaz bey, sabah Hande Hanım'ın yorumuna "siz beni güldürdünüz Allah da sizi güldürsün" demiştim.siz de beni güldürdünüz ama size Allah akıl versin.
Sözleriniz bana yıllar önce Barış Manço'nun programında, mikroskopla bakılması gereken bir veriye "bana gözlüklerim yeter" diyerek karşılık veren bir bilimadamını(?) hatırlattı.
Temsilcisi olduğunuz zihniyetin medyumluk kabiliyetlerinden haberdarız da hiç olmazsa bunu ifşa edip Darwinzm inanlarının bilim anlayışını deşifre etmeyin.
Yazan: AHMET Tarih: May 26, 2006 09:31 PM
Arkadaslar,
Bakin Yilmz Bey ne diyor:
Bahsi geçen öğretim üyesinin kitabını okumadım, ancak okumak isterdim. Eğer ki bugüne kadar okuduğumuz yaratılışçı safsatalara benziyorsa, herhangi bir bilimsel değer taşımadığından zaten okutulmasında bir fayda yok hatta zarar var demektir.
Zaten sayın hocamızın resminden sanki nurcu olduğu izlenimini edindim. " (Yilmaz)
Bakin nasil "evrimin dinle alakai yoktur" diyen ayni zamanda "adam nurcuya benziyor" diyen ve kendsinden farkli dusunenin gorevine son verilmesi gerektigini dusunen toleranssiz fasit kafa ile birlesiyor.
Iste ben bunun icin birileri agzini acip "dinciler", "Nurcular", "yaratilis safsatasi" vb dedigi zaman notumu veriyorum; "noktalari birlestir" oyunu oynayarak. Bu zat icin boyle birseye gerek dahi kaklmiyor; adam resmnden notunu veriyor! Ben bu zatin baska yorumunu hatirlamiyorum ama onun Iran-ABD krizi konusunda, Israil-Filistin konsunda, laiklik, basortusu, Islam-Bati medeniyetleri, ahlaki degerler butun paketin resmini cikarabilirim. Iste ben bu tiprden bahsettim diger ilmekte, E-mine hanim'in "bunlarinki inancmi, inatmi" sorusuna cevaben
Birde aklinca kurnazlik yapip sanki tartisilan konu evrim teorisuinin ne oldugu imis gibi saptirmaci ahkam kesiyor. BURADAKI TARTISMA EVRIMMI YARATILISMI DEGIL. Mevzuu bir konfrensin sadece propganda amacli olmasi ve 14 yil once yazdigi bir kitapta hakim ideolojiyi deteklemedigi icin isine son verilmesidfir. SN BILIMCI YILMAZ BEY, NE DUSUNUYORSUNUZ "BU ZATN RESMINDEN NURCUYA BENZEYEN" PROFESORUN ISINE SON VERILMESINE? SORU BUDUR!!!!
Yazan: Bekir L. ildirim Tarih: May 26, 2006 10:15 PM
Yılmaz Bey,
Ben de üzerinize afiyet sizin kadar olamasamda iyi bir karakter analizcisiyimdir.Siz gerçi aşmışsınız artık, ekol analizlerini de fotoğrafa bakarak yapıyorsunuz, sizin elinize su dökemem ama yine de bir deneme yapmak isterim.
Benim e-postama (Blogumda var) bir fotoğrafınızı post ederseniz sizin agnostizm-atheizm sarkacının ya da sevdiğiniz tabiriyle -tarikatlarının- şu anda hangi tarafında/aşamasında olduğunuzu tahmin etmeye çalışırım.
Kendim için istiyorsam, namerdim..:-)
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 26, 2006 11:57 PM
Bu gerçekten çok rahatsız edici ve de kesinlikle yanlış. Evrim teorisi, yaratıcının varlığı veya yokluğuyla ilgili herhangi bir öngörüde bulunmaz. Yani, bir kişinin evrim teorisine inanması, onun bir yaratıcıya inanmasına engel teşkil etmez.
Evrim teorisinin bugünkü şekli yani neo-darwinizm kesinlikle yaratıcının varlığını reddeder. Bırakın yaratıcıyı en ufak bir teleolojik bakışa bile şiddetle karşı çıkar. Her ne kadar bazı bilim adamları inanç ve darwinism birbiriyle çakışmaz derlerse aslında bu konuda hiç dürüst olmadıkları açıkça ortadadır. Dawkins Kör Saatçi'yi boşuna mi yazdı?
Evrim'i savunan kişilerin başında hep ateistleri görürüz neden acaba? Çünkü ateizmin içinden darwinizm'i çıkardığınız zaman geriye kocaman bir sıfır kalıyor. Eğer bu devirde genç neslin bir bölümü sorguz sualsız ateizmi bağrına basıyorsa bunda evrim teorisin büyük bir payı vardır. Duyduğuma göre Hacettepe biyolojide Kör Saatçi tavsiye edilen en önemli kaynakların başında geliyormuş. Kör Saatçi denen kitabın asıl amacının ateizmin propagandasını yapmak olduğunu bile bile neden oğrencilere tavsiye ediliyor?
Bu saatten sonra darwinizm ve inanç birbiriyle çakışmaz gibi masallara pek kimse inanmaz. Bunu söyleyenler ya darwinizm'in tam olarak ne olduğunu bilmezler ya da dürüstçe davranmıyorlar.
Tanrıya inanmamayı ilericilik sanan bazı sözde aydınların en önemli ve belki de tek sığınağı olab darwinizm, birgün bilim adına yapılmış en büyük sahtekarlik olarak tarihe geçecektir.
Yazan: Farshad Tarih: May 27, 2006 12:10 AM
Yılmaz bey,
Evrim ehlinin bilimsel tarafsızlığı Aziz Yıldırımın Galatasaray forması giyme ihtimalinden az görünüyor. Evrim ehli işe Bismil-tesadüf diye başlıyor. Yoksa nasıl milyonlarca yıl öncesinde ilk yaşamın başlangıcı olan çamurdan bahsedebilir. Böyle çamura yatmak olmaz. Bilimsellik böyle hikaye yazarlarına nasıl geçit verebilir? Evrimsel hikaye-kurgu yazarının tanrı inancından iyice kurtulup arınması gerekiyor. Evrimcilerin tanrı ismine bile tahammülü yok. 3 kere karşısında Allah deyin, ve sonra arkanıza bakmadan kaçın... Artık seleksiyon meselesi... Hızlı koşan hayatta kalır... Evrimin tarafsız olduğunu söyleyen siz hocanın tipi nurcuya benziyor gözleminizden hareketle evrimci bir hipotez sergileyerek yazdıklarının da martaval olma teorisini bir çırpıda oluşturuverdiniz bakın.
Bilim adamı müslüman da olabilir, musevi de, budist de... Mendel papazdı değil mi? İyi ki bu topraklarda doğmamışi kıyafetinden hemen bir tarikatçı damgası yiyiverirdi. Einstein'ın da saçlarından notunu verirdiniz. Newton için de 'bu adam yerçekimi diye abuk subuk konuşuyor. Başına elma düşmüş herhalde' derdiniz.
Geçenlerde National Geograpic'te izledim ve pes dedim. Hani bizim şu vücuduna şiş geçiren tarikatlar var ya, adamlar nasıl olup da bu adamların acı hissetmediğini ve yaralarının çabuk iyileşebildiğini araştırıyordu.
Hikaye edilir: Lavosier başı kesilmeden önce arkadaşına başı yere düştüğünde gözünü iki defa kırparsa bedenini görebildiğini ispat edebileceğini söyler ve kafası yere düşünce iki kere göz kırpar. Siz evrimci arkadaşlar da şu AT'ye böyle göz yummayın. İki kere göz kırpın da şu cansız evrim bedenini görebildiğinizi anlayalım...
Yazan: blue Tarih: May 27, 2006 12:40 AM
Sayın Mustafa Ajlan bey,
Çok incesiniz. Size copy/paste serbest. All rights are reserved and deserved (by you)
Yalnız siteniz hem içerik olarak, hem de dizayn olarak geliştirilmeye gerek duyuyor gibi geldi bana. Bir domain tescili ile işe başlayabilirsiniz?
Yazan: blue Tarih: May 27, 2006 12:52 AM
Ben biraz da nükte olsun diye yazmıştım o satırları, çok tepki topladı. Bazıları sert, bazıları da güzel. ne diyebilirim, hocamız gerçekten nurcuya benziyor ama .. ali demirsoy veya doğu perinçek'İn resmi olmazdı oraya :)
bakınız, benim birinci itirazım, sn. akyol'un evrime inanan herkesi ateist olara yorumlaması. sanki evrimi savunanlar doğu perinçek çizgisinde korkunç insanlar. bu yanlış.
ikincisi, yaratılış teorisi diye birşey yok. bir kişi çıkıp da yaratılışı bana anlatabilir mi? canlılar nasıl varoldu? izah edebilir misiniz? bilimsel kanıtlar ortaya koyabilir misiniz?
yaratılış "teorisi" (ben "safsatası" terimini daha
doğru buluyorum) sadece ve sadece evrim teorisini çürütmeye dayalı. kendisi bilimsel olarak ortaya birşey koymuyor. öğrencilere bunu okutmaya kalkarsanız ne öğreteceksiniz? evet birşey var, safsata salatası tarifi olabilir mesela.
safsata salatasının tarifini ben vereyim: önce bir ölçek moleküler olarak hayatın ortaya çıkmasının "imkansız" olduğuna dair birtakım olasılık hesaplarından dem vurursunuz.
daha sonra bir tutam evrimcilerin sahtekarlıklarından birkaç örnek verirsiniz. nebraska adamı gibi resimlerin üzerine sahte damgası vurursanız salatanın lezzetine lezzet katar.
daha sonra, ara geçiş formlarının olmaması iddiasını iki taşım kaynatırsınız. bu arada sakın homo erectus, homo heildenbergensis veya homo habilis gibi baharatları karıştırmayın! yanlışlıkla karıştırırsanız bunlara ya "tam insan" ya da "tam maymun deyin"
efendim bunun ardından, yaşayan fosiller bulursunuz. 300 milyon yıllık bir köpekbalığı bulmanız biraz zor olabilir ama kumkapı balıkpazarında bunların yenileri vardır. fosil resmiyle gerçeğini yan yana koyarsınız, servis anında sanki tasarımların değişmemesini evrim teorisiyle çelişiyor gibi sunarsınız.
salatamız hazır sayılır. ancak en önemli bileşeni eksiktir.
salatanın üstüne evrim teorisinin tüm yıkıcı bölücü mahvedici ideolojilerin temeli olduğu baharatını eklemezseniz istediğiniz tadı asla elde edemezsiniz!
afiyet olsun! buyurun beyler!
Yazan: Yilmaz Tarih: May 27, 2006 01:04 AM
Yılmaz Bey,
Madem yemeğe oturduk ben size asıl safsata salatasının tarifini vereyim :
Önce aminoasitler zamanın behrinde tesadüfen sıraya dizidirilir.Daha sonra bu aminoasitlerden sadece tesadüfen sol-elli olanları seçilerek diğerleri ıskartaya ayrılır. .
Sonra bu tesadüfen ayrılan sol-elli aminoasitler içtimaya çağırılarak yoklama alınır.Bu aminoasitlere kendi aralarında peptit bağı ile bağlanmaları ve faydalı bir protein oluşturmaları tesadüfen emredilir.
Oluşan bu tesadüfi proteinlerde yine tesadüfen biraraya gelerek Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis 'ta söylediği "hücre" denen muamma meydana gelir :
"Moleküler biyoloji tarafından ortaya konan hayatın gerçek yönünü anlayabilmek için bir hücreyi çapı 20 kilometre olan, Londra veya New york gibi büyük bir şehrin büyüklüğüne ulaşana kadar milyonlarca kez büyütmeliyiz. Bunun sonucunda karşımızaeşsiz bir kompleksliğe ve mükemmel bir tasarıma sahip bir yapı çıkacaktır. Hücrenin yüzeyinde, sürekli olarak bazı maddelerin giriş ve çıkışına yarayan ve bir uzay gemisinin liman çıkışlarını andıran milyonlarca kapı görülür. Eğer bu kapılardan birinden içeriye girme imkanımız olsa kendimizi dünyanın en muhteşem teknolojisinin ve insanı hayrete düşürenbir kompleksliğin içinde buluruz...İnsan zekasının yapımı olan her ürünün çok üstündeki bu komplekslik bizim düşünme kapasitemizin çok üstündedir ve şans kavramını tamamen ortadan kaldırmaktadır..."
Yine bu her nasılsa oluşan hücre için tesadüfen bu hücreden evrildiğini düşünen W. H. Thorpe, "canlı hücrelerinin en basitinin sahip olduğu mekanizma bile, insanoğlunun şimdiye kadar yaptığı, hatta hayal ettiği bütün makinalardan çok daha komplekstir" deme basiretini göstererek tarihe geçer.
Neyse.. Hücre oluşmuş ama salatamız daha olmamıştır.Bu nasılsa oluşan ilk hücre tesadüf eseri mutasyonlar ve doğal seeksiyonla, başlatılır evrimleşmeye.Habire evrimleştirilir ama bir türlü arkasında iz bırakamaz.3 milyar yıl böyle serseri serseri dolaşıp karda yürüyerek izini belli etmeme becerisi gösterdikten sonra 540 milyon yıl önce, evrim salatasının baş malzemesi aşçısının elinden kaçarak aniden bir patlama şeklinde yeryüzüne dağılır.Hayvan gruplarının en büyük kategorisi olan flumlardan 50-60 kadarı(şu anda dünyadaki mevcut tüm canlılar 30 kadar flumun akt üyesidir, anlayın flumun ne olduğunu!) aniden dünyanın heryerinde belirir.Ne hikmetse olması gereken atalarından eser yoktur.3,5 milyar yıllık bakteri fosili bulunur ama bir türlü o 550 milyon yıllık milyonlarca fosilin kökeni, yani patlamanın kökeni bulunamaz.Aşçı başı kontrolden çıkan bu duruma izah getiremez.Ancak hayal gücünün de sınırı yoktur.Bu canlıların 100 yıldır bulunamasa da bir kökeni olduğunu iddia eder ve buna inanır."Bunu gösteremediğiniz sürece inanmak için sebebimiz yok" diyenlere de "dogmatik safsatacı, salatacı" der.
Evrim salatası kaldığı yerden devam eder.Çünkü ideolojinin sağlaması için bu salata gereklidir.Bu salata mutlaka yapılacaktır.Materyalizm yemeği bu salata olmadan yenmez.Devam eder aşçımız, canlıların tür-üstü kategorilerinin hiçbirinin kökeni birbirine bağlanamamsına rağmen hababam 150 yıldır, umutla kazmaya devam eder.Olmayan canlıların fosillerini hayal eder, ara geçiş formu hayalleri kurar.Dinazorları kanatlanıp uçururlar,pulları tüylendirir, balıkları ayaklandırır, sürüngenleri memelendirir, kıllı hominidleri düz homoya çevirir.Ama bu çevrimin, büyük değişimlerini bir tanesinin bile spesifik kaydını bir türlü belgeleyemez.Yeryüzündeki milyonlarca tür içinde başlangıcından bugüne hiçbir türün belgelenmiş evrimsel aşamaları gösteren spesifik fosil kaydı yoktur.Laboratuvarda da evrimel mekanizmalar bir türlü gösterilememiştir.Ama salata uğruna buna inanılması gerekmektedir. Evrim gerçekleşmiştir, Bu belgelenemese de.
Mesela bu aşçılardan yaratılışçıların şamaroğlanına dönmüş olan Ümit Sayın evrim salatası uğruna şunları söylemektedir : "Varsayalım ki, henüz hiçbir fosil bulamadık; bu tüm ara canlıların kaybolduğunu, doğaya karıştığını gösterir...."
"Diyelim ki tüm fosiller fos çıktı! Bu bile evrim kuramını çökertmez, çünkü fosiller, Archaeopteryx ve diğer geçiş hayvanları sadece mekanizmaların izahı için gereklidir."
Sonra bunların inancı bilim, delil olmadığı için inanmayanların ki "safsata" olur.Buna ancak büyük tuvaletimizi yaptığımız yer ile gülünür.
Salataya kıvam vermek için fosillerden umut kesilince moleküler filogeniye başvurulur.Ne hikmetse aynı sıçrama ve özgünlük moleküler karşılaştırmalarda da vardır.Hayat ağaçları çizilir.Boşluklar rotuşlanır, olmadı sahte fosiller üretilir, meydana çıkınca utanılır.Hayat ağacı çalıya döner.Sahte embriyo çizimleri yapılır, 50 yıl ders kitaplarında okutulur, domuz dişi insanımsı dişi diye sergilenir, hakkında utanmadan 500 tane bilimsel kitap yazılır.Ortaya çıkınca tıpkı andıççılar gibi utanılır.Biberli kelebekler zorla ağaç gövdelerine konmaya zorlanır.Konmayanlar öldürülüp iğnelenir, fotoğrafları çekilerek doğal seçilim kanıtı diye 50 yıl müzelerde ve ders kitaplarında yerini alır.Ortaya çıkınca utanılır.
Hasılı türlerin kökeni, darwinin problemi hala sırdır ama bu salatanın yapımına engel değildir.Tesadüfi mutasyonlar+ doğal seleksiyon+zaman= şapkadan çıkan tavşandır.Eşi benzeri, örneği, deneyi, gözlemi yoktur.Ama bilimseldir.Spesifik örnek isteyene kızılır, dogmatik ilan edilir, okuldan atılır, safsatacı ilan edilir.Salata bir türlü olmamıştır ama yemek saati de gelmiştir.
Ve bu tatsız tuzsuz salata çatalsız mecburen servis yapılır.Yumulunur.
Afiyet olsun Yılmaz Bey!
Yazan: S.Öztürk Tarih: May 27, 2006 02:52 AM
Sn. Yilmaz,
Siz laikciler hepmi boylesiniz? Herkes size sordu, ben dahil. Hatta bagirdim duymaniz icin , sagirmisiniz?
BIRAZ DAHA BERRAK SOYLEYIM Belki FAZLA FELSEFI VE DERIN GELMISTIR: BIR PROFESORUN YAZDIGI BIR KITABINDAKI FIKILERINDEN DOLAYI KARIYERININ SON BULMASINI DETEKLIYORMUSUNUZ DESTEKLEMIYORMUSUNUZ?
Buna bir cevap verin ondan sonra Datrwin'i de yaratilisida At'yide konusuruz. Gestapo zihizihinlilerle bilim konusmak ona layik olmadigi bir seref bahsetmek olur!
Once insan olmanin miminimum sartlarina haizmisiniz, bakalim RESMINIZE!
Arkadaslarin bu sahte bilimciye NE EVRIM, NE YARATILIS nE ISLAM konusunda cevap vererek ekmegine yag surmemelerini istiyorum. Konumuz bunlarin muhtevasi degil. Konumuz yanlis veya dogeru bir bilim adaminin bir terisi, veya dusuncesinden dolayi AFAROZ EDILMESININ DOGRUMU YANLISMI OLDUGU, ve bu 700 sozumona akademisyenin yaptiklarinin bilimsel bir konferansmi yoksa yeni "ordu millet elele" seferberliginin millet ayaginin bir parcasimi?
Lutfen bu konfetrans olayini, ard arda gelen barolar birligi, danistay, Yok kararlari GK Baskani, Cumhurbaskani'nin sozumonma STK'lari, "kurumlari" gireve cagirmasi ve Kocatepe, Anit-Kabir sovlarinin "devamliligi" ni emretmesi ve Baykal'in artik "merkez saga" oturtulmasi, bunlarin hepsini "connect the dots" oyunundaki gibi birlestirin, Bu 700 akdemisyen bir sabah uyanip "yaw su evrim terisi konusunda bir bilimsel konferans yapsak iyi olmazmi" demediler. HERKESE GOREV DAGILIMI YAPILDI!
Peki demokratlar ne zaman "GOREVE CAGRILACAK? KIM CAGIRACAK? "Pisen kurbaga sendromundan" bahsetmismi idim?
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: May 27, 2006 02:59 AM
Yilmaz Bey,
sizin "laf salatanızı" yedik ama bir de tarifini alsak.
Doğru, bilmem kaç yıl önce yaratılış nasıl başladı görmedik ama şu laf salatanızla tesadüfle nasıl canlıların cansızlardan türediğini bir anlatsanız da ben de oğluma gece uyuması için masal olarak anlatsam.
hani sizin şu moleküler çorbayı bir anlatsanız da biz de hayalen içsek. ancak hayalen içebiliriz ne de olsa hayal. ama olsun insan hayal ettiği müddetçe yaşarmış dii mi ama!
Bi de siz şu BİYOMİTOLOİ"nizi anlatsanız da biz de biraz keyiflensek.
şunu okuyunca acayip güldüm. anlatayım da siz de gülün:
"Bir gün tümüyle rastlantı sonucu beliren bir molekül, bulamaçtaki öteki molekülleri yapı taşları olarak kullanıp, kendi kaba kopyalarını yaptı" (Carl Sagan amcam)
ya şu tipik militan ateist tavrınıza ne demeli Bay Yılmaz: nebraska adamı sahtekarlığı.....
yoksa sahtekarlık değil mi. Piltdown adamını hangi çuvala sokacaksın? tabi bunlar da bu gerici yaratılışçıların uydurmaları değil mi?
bi de bize şu Miller efendinin kocakarı deneyini anlat da iyice heyecanlı olsun.
bir Darwinistin şu sözüne bakıver yılmaz Bay Yılmaz:
"İlkel bir canlı organizmanın yapısı, 1889'da metal yapımcılığın zaferi kabul edilen Eyfel Kulesinin yapısından çok daha karmaşıktır".ama diyor dostumuz Eyfelin tesadüfle değilse de ilkel canlı organizmanın tesadüfle meydana geldiği açıktır. hay ben senin güzel zekanı seveyim!
yaratılışın nasıl olduğunu bilmek başka yaratılış diye bir sonuca aklen varmak başka. atom altı dünyanın işleyişini bilmiyorlar diye geçmiş asrın fizikçileri atom altı dünyayı inkar mı edeceklerdi?
"ŞU MANTIĞA BAK.YARATILIŞIN NASIL OLDUĞUNU BİLMİYORSUNUZ HEE HEE, GÖRDÜNÜZ MÜ TESADÜFLE OLDU HERŞEY!!
Yahu Yılmazim yapma etme! "SAÇMAYA İNANMA" diyoruz. sense "yook arkadaş anlama karşı saçmayı seçiyorum" deyip duruyorsun.
"bu evrende varolan herşey rastlantıdan hasıl olmuştur". aa ne güzel, bir kilo da bana bundan tartar mısın? "rastlantı tanrısı herşeyi var eden temel mekanizmadır" Nerden biliyorsun Yılmazım bilmem kaç milyar yıl önce orda mıydın?
"Orda değildim ama bak Uçan Timsah, solungaçlı fillere ilişkin fosiller var görmüyor musun?" diyorsun da benim gözlerim bozuk işte. önyargılıyım bu uçan eşşekleri de göremiyor gözlerim.
aklın var teknolojik gücün var yapabiliyorsan canlıların ortaya çıkışını ispatlarsın. tesadüfen çıktığını ya da yaratılışla varolduğunu. ama işkembeyi kübradan yaratılış diye bir şey olamaz herşey tesadüfen oldu falan diye sallarsan ortalık işkembe içeriği kokudan geçilmez olur.
ben bir zekanın/aklın rolü var diyorum sen de tesadüfün/saçmalığın/anlamsızlığın rolü var diyorsun.
bilim diyorsun ama zekaya değil tesadüfe inanıyor bi de milletle kafa bulduğunu sanıyorsun ona yanıyorum.
Sen hiç differantial equation çözdün mü? matematiksel fiziğin en temel başlangıç toollarından biridir. 2-3 sayfa yazarsın da ancak biter. "saçmalık ve tesadüften" doğan olaylar arasındaki ilişkilerin "akılla" okunması demek olan matematik/fizik aklın değil de tesadüfün ürünü diyorsan ben de yuh diyorum.
bir türlü ikna olamıyoruz!! bu kutsal tesadüf denen kanuna!!!!!!!. işte beyinler örümcekli olunca almıyo kafalar.
halbuki şöööyle güzelce bir Miller Atmosferi, At sineği miydi neydi (Mustafa Ajlan kardeşim neydi unuttum bu sineği!) deneyleri, biraz İlya Prigogine indirgenebilir komplekslik deneyi, üstüne Engels'in elin bulunuşu metafiziği, Monod amcamın zorunluluk ve rastlantısı sosu ile nefis bir laf salatası yemek istiyor canım ama midem almıyor işte.
"genetik kodun kökenine" ilişkin turşuların da tadından yenmez hani. hele bu kodu açan mekanizmaya ilişkin bir lahana turşusu katarsak değmeyin tadına.
Yılmaz Beyciğim bi de şu en basit organizmanın üreme de dahil, her bir ve her fonksiyonu düzenleyici devasa bir bilgi kümesini nasıl sağlayabildiğine ilişkin Evrimci Din Büyüklerimizin vaazu nasihatları hakkında da bilgiye ihtiyaç duyuyor insan amma masalların mantığı olmaz, fazla sorguluyorum galiba.
Darwinizm'in sosyal sonuçlarına ilişkin olarak bu gericilerin değil, hayranı olduğun batılıların kitaplarını okursan biraz bilgi sahibi olabilirsin.
Son olarak düşünce sığlığını görmen için geçenlerde Durmuş Hocaoğlunun 1 hafta boyunca yazdığı Darwinizm ve Dil üzerine adlı çalışmasını aktarayım. Şifa niyetine:
Darwinizm, İnsan''ı, bitki ve hayvan gibi bir "tabiî varlık" olarak kabûl etmekte ve O''nu bütünüyle biyolojik süreçlere indirgemektedir; tipik bir indirgemecilik (redüksiyonizm) örneği olan bu teori, insan''ın, biyolojik bir vasfı da bulunmakla ve bu yanıyla biyolojik süreçlere bağlı olmakla berâber esas olarak tabiî değil ve fakat "kültürel ve tarihî" bir varlık, bir "kültür ve tarih varlığı" olduğunu ıskalamaktadır. Nasıl ki bizzat canlılığın her formu, maddî-kütlevî nitelikleri dolayısıyla fizikî-kimyevî süreçlere ve kanunlara tâbî olmakla berâber, canlı olması hasebiyle bu noktada cansız nesnelerden mâhiyet îtibâriyle radikal bir şekilde ayrılır ve aynı kategoriye dâhil edilemez ise, kültürel ve tarihî bir varlık olan insan da mâhiyet îtibâriyle, sırf biyolojik nitelikleri dolayısıyla hayvanlardan mâhiyet îtibâriyle radikal bir şekilde ayrılır ve onlarla aynı kategoriye dâhil edilemez.
Darwinizm''in en başarılı olduğu nokta, canlıların birbirlerinin içinden evrimleşerek türeyen bir süreç geçirmeleri hakkındaki çok genel açıklamasıdır ve bu da evrim mantalitesi olarak doğru ve tutarlı bir görüştür; ne var ki, bu görüşün tam ve mutlak bir bilgiye dönüştürülebilmesi mümkün değildir, çünkü olgulardan (cüzlerden) hareket ederek tümellere (küllere) varmaktadır ve bu da tümevarım (dedüksiyon, ta''lil) metodundan başkası değildir. Hâlbuki, bu yol ile mutlak ve bütünü kuşatıcı bir bilgi üretilemeyeceği, bizzat bu metodun en büyük pîri olan Francis Bacon tarafından dahi kabûl edilen bir gerçektir.
Ayrıca, bunun yanında, Darwinci teori, gözlem ve deneyden - yâni empiriden - elde ettiği sonuçları bütüne teşmil ederken "doğrulama" metodunu kullanmaktadır; ancak, Pozitivizm''in de adetâ rûhu demek olan bu metod, istihsal edilen her tür "doğru" netîcenin, ancak muvakkaten doğru olan potansiyel yanlış olduğu; daha ilerletilmiş şekliyle, esâsen ilmî önermelerin ilmîlik kriterinin doğrulabilirlikten da mühim olarak yanlışlanabilirlik olduğu, yâni, bin milyar kere doğrulanmış bir önermenin tek bir yanlışlama ile genel-geçerlilik vasfının külliyen ilga edileceği ve haddi zâtında, filozof-fizikçi Einstein''ın ifâdesiyle, ilmî olmak iddiasındaki her önermenin ilmî olabilmesi için yanlışlanabilir olmasının şart olduğu ve yanlışlanması mümkün olmayan önermelerin ilmî olamayacağı da, en azından Popper''dan beri bilinen başka bir gerçekliktir.
İmdi; Darwinci teori de bir bilimsel teoridir ve aynı kaideye tâbîdir; işte mes''eleye bir de bu noktadan yaklaştığımızda, Darwinizm''in bir değil, ama birden fazla açıklayamadığı olgularla karşlaştığını, yâni, yanlışlanmış olduğunu görmekteyiz. Bu ise, bu teorinin genel-geçerli olamayacağını, ancak, paradigma çerçevesini daha da daraltmak sûretiyle, kısmî bir teori olarak ve yine muvakkaten ayakta kalabileceğini göstermektedir.
DARWİN''İN TEORİSİNİN YANLIŞLANDIĞI BU OLGULARIN EN MÜHİMLERİNDEN BİRİSİ, "DİL"DİR. O, baş eseri sayılan "İnsanın Türeyişi"nde[*] toplam olarak onbir sayfa tahsîs ettiği bölümde, en belirleyici bir kültür göstergesi olan Dil olgusunu biyolojik süreçlere indirgeyerek açıklamaya girişirken, mes''eleyi vuzûha kavuşturmak yerine daha da karmaşık ve içinden çıkılamaz bir hâle sokmuştur. Çünkü öncelikle, hayvanlara, en temel insânî vasıf olan "zihin" ve "bilinç" isnâdında bulunmakta ve bunu da, hayvanda var olduğunu ileri sürdüğü bilinç ile insânî bilinç arasındaki uçurumu bile-bile ve açıkça îtiraf ederek yapmaktadır [s.113]. Bundan sonra asıl Dil bahsine girdiği sonraki sayfalarda ise, hayvanın konuşan bir varlığa dönüşmesini adetâ mitolojik bir tasvîr ile takdîm ederken, hayvanın tabiî ihtiyaçlarının ondaki zihnî yeteneği zorlamasıyla insânî dile dönüştüğünü anlatmaktadır: "...dilin başlangıcının, çeşitli doğal seslerin, başka hayvanların bağırtılarının ve insanın kendi içgüdüsel çığlıklarının, işaretlerden ve el hareketlerinden de yarar¬lanılarak örnek tutulması ve onlarda biraz değişiklik yapılması olduğundan şüphe edemiyorum." [s.117-118]. Yukarıdaki iktibas cümlesinde tasvîr edilen henüz insan olmamış yaratığın, çeşitli doğal sesleri, başka hayvanların bağırtılarını ve kendi içgüdüsel çığlıklarını, işaretlerden ve el hareketlerinden de yarar¬lanarak örnek tutması ve onlarda biraz değişiklik yapması ve böylelikle konuşmaya başlaması için henüz konuşmadan önce "insan" olmuş olması lâzım gelmektedir; zîra, bâzı şeyleri örnek tutmak ve sonra onlarda değişiklikler yapmak, insânî bir zihin ve insânî bir şuuru istilzam eder; şu hâlde, Darwin''in ilk adamı, "insan olmadan önce insan" olmuş olmalıdır ki bunun ne kadar bâriz bir "kendi içinde çelişki" (contradictio in adjectum) olduğu îzahtan vârestedir.
Darwin''in "yüksek hayvan" olarak tavsîf ettiği İnsan''ın "aşağı hayvan"dan biyolojik süreçlerle vücut bulmasına ilişkin olarak ele aldığı dil bahsi, hakîkat hâlde hiçbir şeyi îzah edemediği gibi, daha da karmaşık ve içinden çıkılamaz bir hâle getirmekten başka birşeye yaramamıştır. Çünkü, kurgulamış olduğu senaryoya göre, "aşağı hayvan"ın tekellüm edebilmesi için geçirdiği safhalardaki fiilleri, zarûrî olarak, nihâî safhadaki "konuşan hayvan"da mevcut olacak olan nitelikleri gerekli kılmaktadır: Bilinç ve zihnî faaliyet. Burası, Darwin''in felsefî / entellektüel açıdan yetmezliğinin olanca çıplaklığı ile ortya konduğu noktadır; zîra, açıkça zâhirdir ki, salt bir "tabiat bilimcisi" sıfatıyla insan dünyasına girmenin şaşkınlığı içerisinde bulunmaktadır. Eserinin bir yerinde, İnsan''a varlık âleminde mâhiyet îtibâriyle ayrı bir yer tâyin edilmesi gerektiğini ileri sürenlere îtiraz ederken sarfetmiş olduğu şu söz, O''nun, bu konudaki şahsî yetersizliğini sezinlediğini, ama arkasını getiremediğni göstermektedir: "Kimi doğa bilginleri, insanın zihnî ve ruhsal yetilerin¬den çok etkilendikleri için, bütün organik evreni İnsan, Hay¬van, Bitki olmak üzere üç âleme ayırmışlar, böylece insana ayrı bir âlem bağışlamışlardır. Doğa bilgini ruhsal yetileri karşılaştıramaz ya da sınıflayamaz: ama, benim yaptığım gibi, insanın ve daha aşağı hayvanların zihnî yetilerinin, aşama bakımından pek çok farklı olmakla birlikte, nitelik bakımından farklı olmadığını göstermeye çalışabilir. Nasıl olursa olsun, büyük bir aşama farkı, insanı ayrı bir âleme koyma hakkını bize vermez." [İnsanın Türeyişi., s.197]. Burada dikkat çekmek çekilmesini lüzumlu addettiğim kilit nokta, şu ibâredir: "Doğa bilgini ruhsal yetileri karşılaştıramaz ya da sınıflayamaz.". Yâni, Darwin, aslında, zımnen, "ruhî-olan"ın "maddî-olan" ile açıklanamayacağını îtiraf etmekte ve bu îtirafta bulunurken, yine zımnen, İnsan''ın, maddî yanıyla cisimler dünyasına (Res Extensa) âit olmakla berâber, bir bütün olarak ele alındığında bu dünyanın dışında duran ve aslı "rûhî şey", veya "düşünen şey" (Res Cogitans) olan bir varlık olduğunu ve binâenaleyh, tabiat bilimleri mantığı ve metodu ile, salt maddî-biyolojik-fizyolojik prensiplere indirgenerek ele alınamayacağını; İnsan''ın mâhiyetinin tabiat bilimciliği mantalitesiyle çözümlenemeyeceğini de kabûl etmiş olmakta, ancak, hemen akabinde, aynı mantaliteyi ve aynı mantığı, musırrâne tatbîk etmeye devam etmekten geri durmamaktadır.
Böylelikle, konuş(a)mayan ve dolayısıyla da düşün(e)meyen bir varlıktan konuşabilen ve düşünebilen bir varlığa geçiş yaparken, baş vurduğu tabiat bilimleri mantığı ve metodu muktezâsınca, tecrübe edilebilir - yâni bu safhaların herbirisine âit detaylı ve test edilebilmesi, dolayısıyla da doğrulanabilmesi mümkün - objektif veriler sunması gerekirken, bu defa bunu da yapamamakta ve safhaların birinden diğerine geçişin en kritik noktası olan bu diyalektik dönüşüm noktası, test edilebilme imkânı olmayan hâlis metafizik bir nitelik kazanmaktadır. Burada "tecrübe edilebilir objektif veriler"den kastettiğim, tamı tamına, şâyet, hayvan, çeşitli doğal sesleri, başka hayvanların bağırtılarını ve kendi içgüdüsel çığlıklarını, işaretlerden ve el hareketlerinden de yarar¬lanarak örnek tutmak ve onlarda biraz değişiklik yaparak konuşmaya başlamış ise, bütün bu vuku'' bulduğu ileri sürülen ameliyelere âit kanıtların orta yere konmasıdır ve olmayan da budur. Bu hâle göre Darwin''in Âdem''i, insan-öncesi bir yaratığın bir ucundan girip öteki ucundan insanlaşaış olarak çıktığı, sâdece giriş ve çıkış noktaları gözlemlenebilen, ama içinde nelerin olup-bittiği belrisiz bir tünelden geçerek ânîden karşımıza "insan" olarak çıkmaktadır diyebiliriz.
Burada dikkat çekilmesi faydalı olan bir diğer husus da Darwin''in sürekli olarak vurgu yaptığı "üstün", "aşağı" gibi kavramlardır; O, haddi zâtında sâdece umûmen İnsan''ı bir "yüksek hayvan", veya bir "üstün hayvan" olarak görürken, diğer yandan, insanları da ırklarına göre, "üstün ırk", "aşağı ırk" tasnifine tâbî tutmakta ve ilginç bir ilişkilendirme ile, "aşağı hayvan" ile "üstün hayvan" mukayesesine sağlam bir "ilmî" (?) örnek olarak, "aşağı ırk" addettiği insanlar ile, "yüksek ırk" addettiği insanlar arasındaki farkı vermektedir. Şu cümleler yine aynıyla kendisinindir [İnsanın Türeyişi., s.89]: "Ateş Ülkeliler, en aşağı barbarlardan sayılır; ama ben, İngiltere''de birkaç yıl kalmış, ve biraz İngilizce konuşulabilen, ve Majestelerin Gemisi Beagle''de bulunan üç yerlinin, eğilim ve zihnî yetilerimizin pek çoğu bakımından bize ne kadar çok benzediklerini gördükçe şaşıyordum./.../Bir barbarla, örneğin eski denizci Byron''un anlattığı o bir sepet deniz kestanesini düşürdüğü için çocuğunu kaya¬lara çarpan adam ile, bir Howard ya da Clarkson arasında¬ki ahlâkî tutum farkı; ve hiçbir soyut terim kullanmayan yabanıl bir insan ile bir Newton ve Shakespeare arasındaki zekâ farkı da az değildir. En yukarı ırkların en üstün insanları ile en aşağı yabanıl insanlar arasındaki bu türlü fark¬lar, pek küçük aşamalarla birbirine bağlıdır. Bundan ötürü, birinden öbürüne geçilebilir ve gelişilebilir."
Darwin''in, kendi çağının en güçlü düşüncelerinden olan ve özü de Beyaz Adam''ın tabiî üstünlüğüne dayanan Irkçılık''tan ne kadar etkilendiğini açıkça gösteren bu cümleler, analojik olarak, O''nun dünya görüşünde, beyaz-olmayanların, beyaz-olanlara nisbetle, insanlaşma safhasının hemen altında bulunan insan-öncesi hayvana denk düştüğünü de göstermektedir. Darwin belki siyâsî olarak ırkçılığı savunmuyordu, ama, hâlisüddem, sâfî ırkçı olan bu fikirlerden de ancak Nazilerin toplama kampları ve insan haraları, veya Amerikalıların Ebu Gurayb hapishânesi ile Guantanamo üssü çıkar; başkası değil.
Darwinizm''in tekâmül kanununun ihtivâ ettiği fikirlerin çağının ırkçılık ideolojilerinden etkilenmesi, geriye dönerek ırkçılığı daha da pekiştirerek "Sosyal Darwinizm"i tetiklemiş ve sâdece Beyaz Adam-Siyah Adam ayrışmasıyla da sınırlı kalmamış; Beyaz Adam''ın da kendi içinde birtakım tekâmül mertebelerine taksîm edilmesiyle üstün ırk-aşağı ırk ayrımının çok daha derinlere inmesine ve ilmî kılıflı, insanlık dışı ve düşmânı bir tahakküm ideolojisine zemîn hazırlamıştır. Bu konuda, sâdece tek ve fakat çok anlamlı bir misâl olarak, aşağıdaki satırların yorumsuz verilmesi dahi kifâyet edebilir [Robert Miles., Irkçılık (Racism)., Türkçesi: Sibel Yaman., Sarmal Yayınevi., İstanbul, 2000., s.85]:
"Yirminci yüzyılın başında bazı Avrupalı nüfusun Birleşik Devletler''e girişini kontrol altına almak için yürütülen kampanya, de¬ğersiz ''ırk'' nitelemesine dayanarak örgütlendi. Psikologların sağla¬dığı kanıtları kullanarak, Avrupa nüfusunun her biri doğuştan ya da kalıtsal olarak farklı zekaya sahip birkaç farklı ''ırktan'' oluştu¬ğu, Birleşik Devletler''e göçün büyük kısmını Güney ve Batı Avru¬pa''dan gelenlerin oluşturduğu ve bunların değersiz ırk olduğu id¬dia edildi. İtalyan, Polonyalı, Rus ve Yahudi göçmenlerin İngiliz, Alman ve İskandinav ''soyuna'' kıyasla doğuştan daha düşük zeka seviyesinde olduğu ve bunların varlığındaki artışın Birleşik Devletler''de ortalama zeka seviyesini düşüreceği varsayıldı. Korkunç sonuçlar önceden tahmin edildi ve 1924 Johnson-Lodge Göç Yasası ''ırkın bozulmasını'' önlemek amacıyla kabul edildi."
1924 tarihli Johnson-Lodge Göç Yasası (Johnson-Lodge Immigration Act of 1924) ile takrîben on yıl sonra yürürlüğe girmeye başlayan Nazi toplama kampları arasında, her ikisini de hazırlayan zihniyetler ve mâhiyetleri bakımından değil de sâdece derece bakımından fark bulunuşuna dikkat edilecek olursa, Darwinist mantalitenin nerelere kadar uzanmış olduğu da daha iyi anlaşılabilir.
Darwinizm''in en başarısız alan olduğu dil konusunda ilmî manâda test edilebilir müsbet veriler, yâni "doğrulamalar" sunamaması bir yana, bir tek adet aykırı verinin, yâni "yanlışlama"nın bütün teoriyi çökerteceğini ve ayrıca, burada ele alamayacağımız, Biyosemiotik''in kurucusu kabûl edilen biyolog-filozof Jacob von Uexküll''ün bu sâhada ortaya atmış olduğu ve Darwinizm''i biyolojik-felsefî olarak çökerten teorisini sâdece hâtırlatmakla yetinerek devam edelim.
Darwin''in teorisinin kendi felsefeleri açısından ehemmiyetini farkeden Marksist filozoflar O''nu baş tâcı yapmakta gecikmediler; ancak bu hususta en dikkat çekici bir açıklama modeli, Engels''den geldi. İnsan''ı, sonsuz zaman çevrimi içerisinde tabiat tarafından meydana getirilmiş "düşünebilen beyne sahip hayvan" olarak nitelendiren Engels[Friedich Engels., Doğanın Diyalektiği (Diyalektik der Natur., 1883)., Çev.: Arif Gelen., Sol Yay., Üçüncü Baskı., Ankara, Ocak 1977., s.58], daha sonra bütün Marksist literatürde bir numaralı referans olarak kabûl gören "Maymundan İnsan''a Geçişte Emeğin Rolü" isimli kısa yazısıyla, Darwin''in boşluğunu doldurarak O''nun başaramadığını başarmaya girişmiş ve bu maksatla da Marksist felsefenin en temel anahtar kavramlarından olan "Emek"i kullanmıştır. En az Darwin''inki kadar çelişkiler ve tutarsızlıklar ile dolu bu kurgusuna göre, hayvandan insana geçiş, Darwin''in göremediği ve ancak Marksist bakışla fark edilebilen bir faktörle mümkün olmuştur: "Emek".
"Emek insanı bizzat yarattı" diyen Engels''e göre [a.e., s.216], maymun, dik durmaya başladığında insan olma yoluna girmiştir: "(ağaçlardan yere inen) bu maymunlar, yürürken el¬lerini kullanma alışkanlığını yavaş yavaş bırakmaya, dik biçimde bir yürüyüş kazanmaya başladılar. Böyle¬ce, maymundan insana geçişte kesin adım atılmış oldu" [a.e., s.217]; bunu şüphesiz El''in de tekâmül etmesiyle ortaya çıkıveren Emek tâkip etmiş olmalı; zîra, İnsan olmak demek tabiat üzerinde egemen olmak demektir ve ... "Doğa üzerindeki egemenlik, elin gelişmesiyle, emek ile başla¬dı" [Engels, a.e, s.220, pr.1]. Ama beri yandan, emek beynin bir ürünüdür; ama hayvânî değil, insanî beynin, yâni henüz hiçbir maymunun yükselemediği Geist''ın. "Maymun sürüsü ile insan toplumu arasında karakteristik ayrım olarak gene ne buluruz? Emek." [Engels., a.e, s.222, pr.3]. İmdi, teoriye göre, maymunun insan olabilmesi için Emek gerektir, ama Emek ise İnsan''ı karakterize eder, çünkü, "Emek, herşeyden önce, içinde insanla tabiatın yer aldığı ve insanın kendi yararına, kendisiyle tabiat arasındaki maddî reaksiyonları başlattığı, düzenlediği ve kontrol ettiği bir süreçtir." [Rosenthal ve Yudin., "Emek"., Materyalist Felsefe Sözlüğü., Sosyal Yay., 4.basım, İst., 1980., s.131-132]. Yâni Emek, bir iktisat terimidir ve iktisat ise insana münhasırdır; öyleyse insan-öncesi dönemde mevcut olamaz, ama Engels, insan olmamış bir yaratığa, insânî vasıflar hamletmekte, henüz insanın insan-öncesi döneminde, yâni maymun iken emek sâhibi - yâni insan olmadan önce insan - olmuş olduğunu teorisine omurga kılmaktadır.
Şu cümlesiyle Engels, başlangıçta, yâni insanlık-öncesinde, maymundan emek sâdır olamayacağını kabûl etmektedir esâsen: "Ama bütün bunlar, sözcüğün gerçek anlamıyla emek değildi henüz. Emek, alet meydana getirmekle başlar." [Engels., a.e, s.223]. Buna rağmen, aynı minval üzere devam edilir: "..hayvan dış doğadan yalnızca yararlanır ve salt varlığı ile onda değişiklikler meydana getirir; in¬san onda değişiklikler meydana getirerek, amaçlarına yarar duruma sokar, ona egemen olur. İnsanın öteki hayvanlardan son ve temel farkı budur, bu farkı mey¬dana getiren de gene emektir." [a.e, s.228, pr2]. Buna göre, hayvan''ın henüz hayvan iken emek ortaya koyması imkânsızdır; hâlbuki, hayvandan insana geçiş için "emek" önşarttır! We mine''l-garâib!
Bütün evrimci teorilerin en büyük sıkıntısını ana hatlarıyla iki başlık altında toparlayarak hulâsa etmek mümkündür: 1: Evrim''in mekanizmasının gayesiz, rastlantısal oluşu; 2: Hayvan''dan İnsan''a geçişteki kritik noktanın çelişkili açıklaması.
Evrim''in mekanizmasının gayesiz, yâni, tesâdüfî, rastlantısal oluşu, bu teori için temel bir felsefî çıkış noktası niteliği taşımaktadır. Zîra, evrimde bir gaye (telos) bulunduğunu kabûl etmek, yâni Teleolojizm (Gayecilik), doğrudan veya dolaylı olarak, o gayeyi varlık âlemine vaz'' eden ve yürüten bir varlığı, yâni Yaratıcı''yı ve yine bunun bir netîcesi olarak da Yaratma''yı kabûl etmeyi zarûrî kılacaktır. Öyle ya; mâdem ki bir gaye var, bu gaye Tabiat''ın kendi içinde (içkin, mündemiç, immanent) olamaz; aksi hâlde, bu, bizzat Tabiat''ın kendisini zî-şuur (bilinçli) ve müdrîk olduğunu kabûl etmektir ki bu da imkânsızdır; öyleyse Tabiat''taki bu gaye, O''nun üstünde, O''nu aşan tabiat üstü (aşkın, müteal, transandantal) ve ulaşılamz (numenal) bir - ve tek - varlığa, yâni Tanrı''ya giden yolu açacaktır. İmdi, tabiîdir ki Tanrı, ilmî bir faktör olarak devreye sokulamaz; burası doğru; çünkü bu, Tanrı''nın fenomenalleştirilmesi, tecrübe alanına indirgenmesi demektir ki bu da bizzat ve bizâtihî numenal olan Tanrı kavramı ile çatışır. Ne var ki bilimin giremediği bu sâhaya felsefe girer ve aynı soruyu sorar: Tabiat''ta bir gaye yok ise, o takdirde nasıl olur da, tamâmiyle tesâdüfî gelişmeler zincirinden mürekkep evrim denen şey, hiç aykırı örnekler yaratmadan muntazaman ilerler? Bu, Ludwig von Bertalanffy''nin, Tanrı kavramını telâffuz etmeksizin, "evrim sorununun can alıcı noktası burada yatıyor" dediği husustur[1]. Gerçekten de "sorun"un canalıcı noktası burasıdır; çünkü, hâlâ kaya gibi dimdik duran Termodinamik''in II. Kanunu ve Entropi, tabiattaki tabiî, yâni "kendiliğinden" gelişen süreçlerin, sûret-i kat''iyyede dâimâ ve dâimâ ve istisnâsız olarak Entropi''yi artıracak şekilde, yâni, yüksek bir düzenlilik hâlinden alçak bir düzenlilik hâline doğru gitmekte olduğunu, bunun aksinin ancak tabiata dışarıdan müdâhale ile mümkün olabileceğini göstermiş olup bu kanuna da bütün cansız tabiat aynıyla riâyet etmektedir; ancak canlılardır ki bu ameliyeyi tersine çalıştırır, yüksekten alçağa değil alçaktan yükseğe doğru giden, yâni Entropi''yi arttıran değil azaltan bir süreç geliştirirler[2]. İmdi canlılar âleminde bir evrim var ise, bu, zaman skalası üzerinde müteahhiren ortaya çıkan daha mütekâmil bir canlı türün bir alttakine göre daha yüksek bir düzenlilik hâlinde olması demektir ki bu da mekanik kanunlara aykırıdır ve aynıyla Ludwig Boltzmann''ın S = k ln W şeklinde ifâde edilen kanununa da.
Darwinistlerin ekseriyeti için Darwin''in teorisi ateizme sağlam bir istinad teşkîl edeceği düşüncesiyle müreccah sayılmaktadır ve tabiatta "gaye"yi reddeden bu teori, paradoks oluşturacak tarzda böyle bir felsefî / ideolojik "gaye" için kullanılmaktadır, mahz ilmî olduğu için değil; ancak bu noktada Darwin''in kendisinin, çalışmalarını böyle bir maksada mâtûfen bilkast tanrıtanımazlık üzerine binâ ettiğini söylemek zordur. Bu keyfiyeti yorumlayan Robert B. Downs şunları yazmaktadır[3]:
"Darwin''in yaşı ilerledikçe din konusundaki gö¬rüşleri de değişti. Gençliğinde özel yaradılış fikrini hiç tartışmasız kabul ediyordu. Life and Letters ad¬lı kitabında "İnsan uzak gelecekte şimdikinden çok daha mükemmel bir varlık olacaktır" diyordu."
"Sonra şu fikirleri de ilâve ediyordu:"
"Tanrının varlığı hakkında hislere değil akla bağlı bir başka nokta da, çok önemli bir konu olarak beni etkiliyor. Bu muazzam ve hariku¬lade evreni, çok geriye ve çok ileriye bakabil¬me kabiliyeti bulunan insan da dahil olmak üze¬re, kör tesadüf veya zaruretin eseri olarak gör¬mek çok güç, hattâ imkânsızdır. Böyle düşü¬nünce bir dereceye kadar insanınkine benzeyen zihin sahibi bir İlk Sebep aramak zorunda kalı¬yorum; bu bakımdan Theist sayılabilecek bir in¬sanım. Hatırladığıma göre, Türlerin Kökeni''ni yazdığım zaman bu inanç bende çok kuvvetliy¬di. O tarihten beri yavaş yavaş ve birçok dal¬galanmalarla, zayıfladı. Ama o zaman da şu şüp¬he ortaya çıkıyor: Fakat, benim tamamiyle inandığıma göre, en aşağı hayvanlarınki kadar basit bir zihinden çıkmış olan bir akla, böyle büyük bir sonuç çıkardığı zaman, güvenilebilir mi?"
"Darwin bu noktada çaresizlik içinde ellerini açıyor ve şunları söyleyerek sözünü bitiriyor:"
"Böyle karmaşık meselelere en ufak bir ışık tut¬tuğumu dahi iddia edemem. Her şeyin başlangıcındaki sır bizim için çözülemez bir halde du¬ruyor; şahsen ben bir agnostik olarak kalmak¬tan memnunum."
«««
Bu vazıyette Darwin''in alelumum mânâsıyla darwinist olmadığı dahi söylenebilir; fakat beri yandan, aynı husus Marksistler için tam tersine, kesin bir zarûret olarak ortaya çıkmaktadır.
[1] Teoman Duralı., Canlılar Sorununa Giriş., İ.Ü. Edebiyat Fak. Yay., İst., 1983., s.93; [2] Bu konuda nâdir bir teknik çalışma için, bkz: Leo Szilard., "On the Decrease of Entropy in a Thermodynamic System
"DARWİNİSTLERİN EKSERİYETİ İÇİN DARWİN''İN TEORİSİ ATEİZME SAĞLAM BİR İSTİNAD TEŞKÎL EDECEĞİ DÜŞÜNCESİYLE MÜRECCAH SAYILMAKTADIR VE TABİATTA "GAYE"Yİ REDDEDEN BU TEORİ, PARADOKS OLUŞTURACAK TARZDA BÖYLE BİR FELSEFÎ / İDEOLOJİK "GAYE" İÇİN KULLANILMAKTADIR, mahz ilmî olduğu için değil" demiştik; bu husus, mekanikçi materyalizm için olduğu kadar diyalektik materyalizm için de doğrudur, hattâ belki daha bile ziyâdesiyle... Çünkü, "Marksist felsefî materyalizm, ...ateizm''e sağlam bir temel sağlar."[1]; "Her insan, fikri, aklı, iradeyi, ruhsalı, normal olarak işleyen insan beyninin bir işlevi olarak bilir ve bilim de bunları böyle inceler... aksi takdirde, Tanrı''nın varlığını kabul etmeye mecbur kalırız."[2] "Aksi takdirde Tanrı''nın varlığını kabûl etmeye mecbur kalmak..."; işte bu, olacak gibi değil!.
Ne var ki, Hayvan''dan İnsan''a geçişin tam ve tatminkâr bir îzahını yapmak da pek öyle kolaylıkla olacak gibi görünmüyor; mes''eleye sâdece biyolojik süreçler olarak bakıldığında bir dereceye kadar, belki; ancak, asıl problem, İnsan denen ''şey''in'' tabiî-biyolojik değil kültürel-tarihî bir varlık olmasında. Kültür ise en kısa ve en kestirme tanımıyla, hilkaten çıplak tabiatta mevcut olmayıp da ona ''şuur mahsûlü'' olarak eklenen şey veya şeylerin mecmûu yekûnu olarak ele alındığında, karşımıza ister istemez en çetrefilli problem çıkmaktadır: Düşünme ve Konuşma, veya, İdrâk ve Dil. Düşünmeyen bir varlık kültür yaratamaz, yâni, iki taşı bile üst üste koyamaz - hiç kimse kuşların, karıncaların v.s. yuva, arıların altıgen petek yapmasını aksi örnek diye vermesin; sakın ha! İki taşlı üst üste koyarak duvar yapmak düşünmek demektir, ama düşünmek için de konuşmak gerektir; tıpkı Engels''in senaryosunda, İnsan olmak için Emek''in şart olması yanında, Emek için de onu yaratacak bir İnsan''ın şart olması gibi: Çok can sıkıcı bir totoloji; "that''s the problem!"
İmdi: Hayvan''dan İnsan''a geçişteki kritik nokta "dil"dir, yâni konuşma; daha açık bir ifâde ile, Düşünme ve Konuşma - çünkü ikisi bir ve aynı şeydir. Öylesine bir aynı şeydir ki, birisi olmadan diğeri olmaz; birisinin mevcûdiyeti diğerininkini de zarûrî kılar. Bu ise, Konuşma ve Düşünme''nin, kopmaz bir bütünlük, bir "onsuz-olmaz" (lâzımı gayri müfârik) oluşturması demektir: Tıpkı bir kâğıdın ön ve arka yüzlerinin birbirlerinden ayrı, birbirlerinden müstakil olarak değil ki var olmak ve fakat zihnen tasavvur dahi edilemez olması gibi. Ve yine bu ise, zaman îtibâriyle aralarında hiyerarşik bir dizilim, yâni birinin diğerine kıdeminin, birinin diğerinden önce gelebilir olmasının imkânsızlığı demektir. Nasıl ki meselâ "küp", sekiz köşesi ve altı yüzü peyderpey varlık sahnesine çıkarak, hepsi birden bir defada bir bütünlük hâlinde bir kompozisyon içerisinde var-olmadan mevcut olamaz ise, İnsan dahi, Konuşma ve Düşünme''nin ayrılmaz bir bütünlüğüdür; bu bakımdan, İnsan, "Konuşma ve Düşünme" bütünlüğünden mürekkep sıkı bir holistik yapıdır. Tabiatiyle, burada bahse konu edilen "Konuşma ve Düşünme" ile kastedilenin, "bil-fiil" (en acte) değil "bil-kuvve" (en puissance) bir kaabiliyet olduğu ayrıca îzahtan vârestedir. Şöyle ki: Her insan, daha ana karnında cenin olarak teşekkül ettiğinde, bu iki kaabiliyet ile techiz edilmiş olmaktadır; ama bunlar henüz potens hâldedirler, akt hâlde değil. Nitekim her doğan insan, dünyadaki her dili konuşabilme ve anlayabilme kaabiliyeti ile doğar; ama bu kaabiliyetlerin akt hâline geçmesi bir miktar zaman alır ve Çinli''nin çocuğu Çince, Türk''ün çocuğu da Türkçe düşünmeye, anlamaya ve konuşmaya başlar; bu, potens olanın akt olana inkılabıdır, hepsi bu kadar.
İşte tabiat bilginlerinin en tepedekiler de dâhil hemen ekseriyeti gibi kötü bir filozof olan Darwin''in en temel hatâsı da buradadır. Meselâ mezkûr kitabındaki şu cümlelere bakalım [İnsanın Türeyişi., s.119]:
"Sözcükler ister söylensin ister söylenmesin, karmaşık bir düşünce zinciri, onların yardımı olmaksızın, cebir işaretleri olmadan yapılan uzun bir hesaptan daha çok sürdürülemez. Bayağı bir düşünce zincirinin bile, dilin herhangi bir biçimini gerektirdiği, ya da onun aracılığı ile büyük ölçüde kolaylaştırıldığı bellidir, çünkü dilsiz, sağır ve kör bir kız olan Laura Bridman''in düş görürken parmaklarını kullandığı gözlemlenmiştir. Bununla birlikte, köpeklerin düş görürken yaptıkları hareketlerden de anlayabildiğimiz gibi, açık ve bağlantılı düşüncelerin uzun bir ardışımı (succession), dilin herhangi bir biçiminin yardımı olmadan da zihinden geçebilir. Hayvanların, dil yardımı olmaksızın belirli bir ölçüde düşünebildiklerini de görmüştük."
Şimdi bu cümleleri maddeler hâlinde tertip edelim ve sonra da anlamaya çalışalım: 1: Karmaşık bir düşünce zinciri, kelimeler olmadan sürdürülemez; 2: Bayağı bir düşünce zinciri bile, dilin herhangi bir biçimini gerektirmektdir, ya da onun aracılığı ile büyük ölçüde kolaylaştırılmaktadır; 3: Ancak, köpeklerin düş görürken yaptıkları hareketlerden de anlayabildiğimiz gibi, açık ve bağlantılı düşüncelerin uzun bir ardışımı (succession), dilin herhangi bir biçiminin yardımı olmadan da zihinden geçebilir. 4: Hayvanlar, dilin yardımı olmaksızın belirli bir ölçüde düşünebilmektedirler.
Biraz daha devam edeceğiz; ama bugün son olarak kötü filozofun şu sözlerine parmak basalım: "Karmaşık düşünce" ve "bayağı düşünce" diye tuhaf bir tefrik, felsefî olarak abestir; düşünce, düşüncedir, ya vardır ya da yoktur.
[1]. Kuusinen., Diyalektik Materyalizm., Çev.: Cem Karakaya., Sosyal Yay., 3ncü Baskı., İst., Mart 1975.,s.32; [2]. V. I. Lenin., Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Gerici Bir Felsefe Üzerine Eleştirel Notlar., Çev.: Sevim Belli., Sol Yay., Ank., Şubat 1976., s.252, pr.1
İyi bir tabiat bilimcisi fakat kötü bir filozof olan, Biyoloji''nin Newtonu ünvanlı Charles Darwin''in birgün önce dört madde hâlinde dercettiğimiz fikirlerini hâtırlayalım: 1: Karmaşık bir düşünce zinciri, kelimeler olmadan sürdürülemez; 2: Bayağı bir düşünce zinciri bile, dilin herhangi bir biçimini gerektirmektedir, ya da onun aracılığı ile büyük ölçüde kolaylaştırılmaktadır; 3: Ancak... açık ve bağlantılı düşüncelerin uzun bir ardışımı (succession), dilin herhangi bir biçiminin yardımı olmadan da zihinden geçebilir. 4: Hayvanlar, dilin yardımı olmaksızın belirli bir ölçüde düşünebilmektedirler.
İmdi; evvelen, "karmaşık düşünce" ve "bayağı düşünce" diye tuhaf bir tefrikte bulunmak felsefî olarak abesle iştigal etmek demektir; zîra, düşünce, düşüncedir, ya vardır ya da yoktur; düşüncenin kendisi bizâtihî karmaşık bir olgudur. Sâniyen, yüksek fikirler - meselâ en üst düzeyde felsefî-ilmî bir mes''ele üzerindeki zihnî tekâsüf gibi - ile basit fikirler - meselâ karşısındaki manzaraya boş gözlerle bakmak - arasındaki fark, ancak derece farkıdır, mâhiyet farkı değil. Gelelim diğerlerine: "(Bayağı) bir düşünce zincirinin (bile), dilin herhangi bir biçimini gerektirmesi" ile "onun aracılığı ile büyük ölçüde kolaylaştırılması" aynı şey değildir; ya biri, ya öteki, ama hangisi? Ancak her hâl ü kârda Darwin''in bu hükümlerine göre düşüncenin her biçimi "dil"i zarûrî kılmaktadır ve bu ise Dil ile Düşünce''nin ayrılmazlığının tasdîkidir; yâni "düşünen bir şey"olmak için "konuşan bir şey" olmak, "konuşan bir şey" olmak için de "düşünen bir şey" olmak gerektir. Ne var ki üçüncü ve dördüncü maddelerde Darwin bu sonuca aykırı düşerek kendisiyle çelişmektedir: Düşüncenin hiçbir çeşidi Dil olmadan zihinden geçemez; zîra, bu şekilde düşünmek, bir "sözlü düşünme" (verbal speech) olmadan, kelimesiz ve harfsiz konuşmak konuşmaktır. Darwin''in hayvanların da dilin yardımı olmadan konuşabildiğine kanâat getirmesi, Dil''i bu bağlamda sâdece sözlü konuşma olarak algılaması ve sözsüz konuşmanın da konuşma olduğunu farkedememesidir.
Esâsen Darwinist düşüncenin temel hatâsı aşağı-yukarı, Dil ve Düşünce arasındaki kopmaz ve ayrılmaz bağı farkedememeleri ve buna bağlı olarak, konuş(a)mayan ve düşün(e)meyen bir varlıktan, konuşan ve düşünen bir varlığa geçişin, hiçbir biyolojik süreçle açıklanamaz oluşudur.
Bu noktada aynı hatâyı, Darwinizm''i kendisine çok sağlam bir çıkış noktası olarak seçen Marksist felsefede ve hepsinin de temel referansı olan[1], Darwin''in halledemediğini halledebilmek üzere devreye soktuğu Emek kavramı ile problemi problematike dönüştürerek daha da katmerlendirmiş olan Engels''de görmekteyiz. Şimdi O''nun, bu kısa ve tamamlanmamış yazısından üç iktibasta bulunalım:
I: "...insan embriyonunun ana rahmindeki gelişmesinin tarihçesi hayvan olan atalarımızın, solucandan başlayarak milyonlarca yıl sürmüş bedenî gelişme tarihinin kısa bir yinelenmesi olduğu gibi, bir çocuğun ruhsal gelişmesi de aynı atalarımızın, hiç değilse daha sonrakilerin düşünsel gelişmesinin daha kısa bir yinelenmesinden başka bir şey değildir. Ama bütün hayvanların bütün yöntemli eylemi, dünyaya, onların iradesinin damgasını vurmayı sağlayamamıştır. Bunu, insan yapmıştır."
"Kısacası, hayvan dış doğadan yalnızca yararlanır ve salt varlığı ile onda değişiklikler meydana getirir; insan onda değişiklikler meydana getirerek, amaçlarına yarar duruma sokar, ona egemen olur. İnsanın öteki hayvanlardan son ve temel farkı budur, bu farkı meydana getiren de gene emektir."[2]
II: "Doğa üzerindeki egemenlik, elin gelişmesiyle, emek ile başladı ve her yeni ilerleme de, insanoğlunun ufkunu genişletti. İnsan, doğal nesnelerde, sürekli olarak, yeni, o güne kadar bilinmeyen özellikler keşfediyordu. Öte yandan emeğin gelişmesi, karşılıklı dayanışma, ortaklaşa faaliyet hallerini çoğaltma, ve bu ortaklaşa faaliyetin her birey için sağladığı yararın bilincine varma yoluyla toplum üyelerinin birbirine gittikçe yaklaşmasına zorunlu olarak yardım ediyordu. Kısacası, oluşum geçiren insanlar, birbirlerine söyleyecek bir şeylerinin bulunduğu noktaya eriştiler. Gereksinme kendine bir organ yarattı: maymunun gelişmemiş gırtlağı, durmadan daha gelişmiş modülasyon elde etmek için yapılan modülasyon yoluyla yavaş ama sağlam biçimde değişti ve ağız organları, yavaş yavaş birbiri ardından düşünce ifade eden sesler çıkarmayı öğrendi."
"Hayvanlarla bir karşılaştırma, dilin kaynağının, emek sürecinden ve emek süreci ile birlikte doğduğu açıklamasının, tek doğru açıklama olduğunu gösterir. En gelişmiş hayvanların bile birbirlerine iletmek gereksinmesini duydukları pek az şey bile, düşünce ifade eden konuşmayı gerektirmez."[3]
III: "Hiç bir maymun eli, taş bıçağın en kabasını bile imal edememiştir."[4]
Artık bu konuyu hitâma erdirmenin vakti geldi sayılır; ancak, şimdilik, bir dahaki yazıya kadar iki noktaya lûtfen dikkat: Bir taş bıçağın en kabasını bile îmâl edemeyen maymun nasıl olur da "emek" üretebilir ve nasıl olur da işbu maymun-insanların birbirlerine söyleyecek bir şeyleri olabilir? Bu, filozofya değil, komedya.
[1]. Sayısız denecek kadar çok kaynaktan çok popüler bir tânesi olarak, meselâ M. İlin, E. Segal., İnsan Nasıl İnsan Oldu., Çev.: Ahmet Zekerya., Yeni Dünya Yay., İst. 1983, Bölüm: 1.1 ve 1.2; [2]. Doğanın Diyalektiği., Çev.: Arif Gelen., Sol Yay., Ankara, Ocak 1977, s.220; [3]. a.e.,s.228; [4]. a.e., s.218
Yakınlarda yayınlanan Hocaoğlunun bu yazısından yaptığım alıntılarda çok önemli hususların olduğunu düşünüyorum. Konu sevgili arkadaşlarımın da tahliline havale edilir (Sayın Mustafa Akyol, benim size birkaç ay evvel sorduğum ancak sizin gözünüzden kaçan soru da bu yazıyla ilgiliydi!)
Yazan: nuri saglam Tarih: May 27, 2006 03:41 AM
Benim bir sorum olacak. Kuranda Allah katında bir günün bizim saymakta olduklarımızla bin yıl gibi olduğu yazılıdır. Evrenle ilgili ayetlerde ise evrenin altı günde yaratılmış olduğu yazlıdır. Buna göre evrenin yaşı altı bin yıl olmuyor mu? Ancak bilimsel bulgular evrenin yaklaşık 16 milyar yıl yaşında olduğunu göstermektedir. burada ki düştüğüm çelişkiyi açıklayabilecek var mı?
Yazan: mrsquestion Tarih: May 27, 2006 06:56 AM
Suat ve Nuri Beyler,
Insha-Allah zaman ve emeginiz bosa gitmemistir. Ben belirli kod-sozleri kullanan kimselerin dyusunce haritalarinin cok kolay cekilebilecegini soyledim. Bu Yilmaz Bey vakiasinda da yanilmadigim goruludu.
Daha At konusunda agzini actiginda, Filistin konusundan, basortusune, Semdinli'den, darbecilige kadar hemen her mevzuuda ne soyleyeceklerini tahmin etmek aslinda hicte zor degil.
Zaten bizim kafamizi yormamiza mahal birakmiyor:
Sirf su son iki ilmekten ornekler:
1. Yaratilis'a "safsata" diyor evrimi savunuyor.
2. Bir profesorun 14 yil once ayni konudaki iki teoriyi karsilastiran bir kitabindan dolayi kariyerine son verilmesini alkisliyor.
3. Darbeci oldugunu ilan ediyor. Bir taraftan TC'nin secimle is basina gelmis Basbakan'i ve iki bakaninin asilmasina "trajik" diyor sonrada "ama Talat Aydemir'de asildi" (su buyuklerinden izinsiz darbe yapan albay) diyor sonrada "Tayyip" i de isin icine katmayi ihmal etmiyor. Supheniz olmasin Oktay Eksi'den Baba'ya kadar malum guruhun "Menderesi hatirla" si yaptigi.
Birini bilin, hepsini bilirsiniz.
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: May 27, 2006 11:01 AM
İncilde de benzeri bir ayetten yaratılışçı denen bir akım dünyanın yaşını altı bin yıl olarak bulmuştu ama bilimsel bulgularla bu çürütüldü ve incildeki çelişki ortaya çıkmış oldu. Kurandan ise daha böyle birşey hesap eden çıkmadı.Bir çelişki midir bilmiyorum şu an
Yazan: levend Tarih: May 27, 2006 12:30 PM
Yılmaz Bey,
Bakınız, benim birinci itirazım, sn. akyol'un evrime inanan herkesi ateist olara yorumlaması. sanki evrimi savunanlar doğu perinçek çizgisinde korkunç insanlar. bu yanlış.
Sn. Akyol'un hangi cümlesinden böyle bir çıkarımda bulundunuz anlamadım ama yazarın çizgisini hiç anlamamış gibi yazmışsınız. Affedersiniz ama ne ilgisi var? Siz bu sitede evrim teorisi ile darwinizm arasındaki derin ayrımın konuşulduğu yazıları okumamışsınız. Evrim teorisinin tarihini bir inceler iseniz darwinizmin ne kadar da "hariçten bir gazel" olduğunu fark edersiniz. Popülariteyi bilimsel bir ölçüt saymaktan doğan yanlışlar zinciri böylece kafaları karıştırmaya devam ediyor. Şöylece özet vereyim : Darwinizm, evrim teorisinin natüralizme/sekülerizme destek verdiği iddiasından ibaret bir şeydir. Bu iddia, çağlar boyu sığınılagelmiş bir inanca 'bilimsel bir destek' bulunduğunu söyler. Oysa evrim teorisinin bunun ile hiçbir alışverişi bulunmuyor. İlla da "yok efendim, bal gibi de bulunuyor" denirse bu evrim konusundaki empirik çalışmaların bir süredir naturalist çevrelerce finanse edilmesinden kaynaklanabilir yalnızca. Buradan da "bakın evrim biyologları (kitaplar, belgeseller vb.) çoğunlukla naturalist, demekki evrim teorisi naturalizmi destekliyor" çıkarımında bulunmanın hiçbir mantıksal geçerliliği yok. Buna, öyle olması istendiği için inanılabilir yalnızca. Üstelik ateizmin korkunç bir şey filan olduğu da yine naturalistlerin kendilerinden menkul boş bir söylem. Ateizmin tanrısal bir özellik olduğunu daha önce de belirtmiştim. Aciz bir insanın çıkıp da "ben ateistim" demesi düşünce yönünden de ne denli bir acz içinde kaldığını gösterir ancak.
İkincisi, yaratılış teorisi diye birşey yok. bir kişi çıkıp da yaratılışı bana anlatabilir mi? canlılar nasıl varoldu? izah edebilir misiniz? bilimsel kanıtlar ortaya koyabilir misiniz?
Bunlar daha önce hep konuşuldu. Yaratılışı dizayn anlamında kullanıyor iseniz bu zihinsel bir olay. Herhangi bir makinenin nasıl dizayn edildiğine ilişkin felsefi olamayan bir argüman mı var? Bilimin zihnin içinde olan ile değil, önünde olan duyusal dünya ile ilgili zihinsel bir etkinlik olduğundan kuşkunuz mu var? Dizaynın duyusal belirimi birden de olabilir yavaş yavaş da (evrim şeklinde) olabilir. Bugün gelinen noktada her iki yoruma uygun düşebilir farklı tarih kesitlerinden söz ediliyor. Siz darwinistlerin yapageldikleri türden "yaratılış resimleri" istiyorsanız bunun empirik bir değeri olamaz. Bu olsa olsa bir spekülasyon olabilir.
Yaratılış "teorisi" (ben "safsatası" terimini daha doğru buluyorum) sadece ve sadece evrim teorisini çürütmeye dayalı. Kendisi bilimsel olarak ortaya birşey koymuyor. Öğrencilere bunu okutmaya kalkarsanız ne öğreteceksiniz? Evet birşey var, safsata salatası tarifi olabilir mesela.
Safsata, mantıkta geçersiz çıkarımlar için kullanılan bir niteleme. Peki, mantıksal olarak totoloji dışında hibir akılyürütmenin gerçek anlamda geçerli olmadığını sanırım biliyorsunuzdur (indüksiyon problemi). Elimizde "en iyi açıklamaya çıkarım" (inference to the best explanation) dan başka ne var? Tabiki hiçbir şey. Tanrı değiliz biz. Zihnimizin muhatab olduğu duyusal fenomen en iyi nasıl açıklama buluyorsa onu o şekilde açıklarız. Tasarım (yada dilerseniz yaratım deyiniz) sözkonusu olduğunda analojik bir çıkarıma başvuruluyor. Bu tabiki dedüktif bir geçerlik taşımaz. Ama hiçbir teori böyle bir iddiada bulunmadığı gibi tarihsel teorilerde bunun sözü bile edilmez. Darwinizme gönülden bağlı görünen bilim felsefecilerinin kitaplarında bile bu belirttiğim noktaların işlendiğini görebilirsiniz. Birtakım 'kötü' olayları öne çıkarıp darwinizmi kötülemek şeklindeki yaklaşımların tabiki bilimsel bir değeri yok. Ne var ki bu yaklaşımları öne çıkarıp darwinizm eleştirisini kötülemek de aynı ölçüde bir bilimsel değer taşır.
Tekrar vurgulamak isterim ki : Darwinizm naturalizmi desteklemek amacıyle evrim teorisini usanmaksızın kullanmaya çalışmanın adıdır. Yüzyıllar boyunca adı tarihbilimsel çalışmalarla birlikte anılagelen bir teorinin böyle bir şeye alet edilmesine elbetteki seyirci kalınamaz.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: May 27, 2006 12:52 PM
Ateizmin tanrısal bir özellik olduğunu daha önce de belirtmiştim (Cengiz Cebi)
Sn Cengiz Cebi, mümkünse bu yazinizin linkini verebilir misiniz?
syg
Yazan: Clausewitz Tarih: May 27, 2006 05:46 PM
Mrsquestion,
Kuran evrenin 6 günde yaratıldığını söylüyor 6 gündür yaşadığını değil... Yaratılırken orada olmadığım için bilemiyorum fakat Big Bang'i ve dünyanın oluşumuyla ilgili bilimsel verileri okursanız, 6 günün veya 6000 günün neyi ifade ettiğini veya edebileceğini anlayabilirsiniz.
Sonuçta Yaratıcı bunları bize fen bilimlerine katkı olsun diye anlatmıyor. Hiçbirimizin orada olmadığı o zamanı hatıra olsun diye de anlatmıyor. Çünkü yakın bir ayette O bir şeye ol ! der oluverir... diyor. Ama nasıl insanın 9 ayda olmasını irade ettiyse evrenin yaratılışını da 6 günde irade etmiş. Teolog olmadığım için ayetten kendi anladıklarımı aktarmak istemiyorum. Bu konuda yazılmış binlerce tefsirden birine başvurabilirsiniz. Veya google'da search yapıp konuyla ilgili birçok kaynağa ulaşabilirsiniz.
Yazan: blue Tarih: May 27, 2006 06:11 PM
Sayın Clausewitz,
Bu konuya bir çok kez değinmiştim. Ekim ayındaki sayfalarda "Ateist" rumuzlu bir arkadaşımıza hitaben yazdığım iki yazıyı buraya aktardım (Teknik bir arızadan dolayı bu yazılar siteden silinmiş idi). İlginize teşekkürler.
"Sayın Ateist, Bakın size biraz farklı bir şey yazıyorum. Biraz aykırı durması umarım ki sorun olmaz. Ateistlik tanrıya özgü bir şeydir. Yalnızca tanrı tanrıtanımazdır. İnsanoğlunun yapabildiği tek şey tanrıyı ya olduğu gibi kabul etmek, yada onu istediği bir şekle sokup o biçimde kabul etmektir. Bugün “Ben ateistim” diyenlerin Tabiat adlı bir tanrıları vardır. Bu ülkenin okullarındaki ders kitaplarına bir zamanlar “İnsan filhakika Tabiatın mahlukudur” cümleleri ile güzel güzel girişler yapılmıştır (Bkz. Tarih-1, Maarif Vekaleti, 1931-İstanbul, s.2). Bu yüzden eğer gerçekten ateist olduğunuza inanacaksak bir tanrı olduğunuza inanmamız gerekecek. Yok eğer tanrı olarak Tabiatı kabul ediyorsanız bu durumda bir tabiatçı yani naturalist oluyorsunuz. Durum ikinci durum anlayacağınız. Tabiatı kabul ettikten sonra tanrı aramanın da tabiki bir anlamı olamaz. Oysa tabiatı yadsımak o denli zor bir iş değildir. Saygılar"
"Sayın Ateist, Haklısınız. Tanrıyı/tanrıları yadsıyan düşünce akımı Antik Yunan'dan bu yana ateizm olarak adlandırılmıştır. Benim söylediğim şeyin biraz aykırı olduğunu daha önce belirtmiştim. Bunu şu amaçla yapmaktayım : 'Ateist' terimi özellikle günümüzde "Hiçbir şeye inanmaya ihtiyaç duymayan, tam özgür, tam bağımsız" gibi bence oldukça tanrısallık taşıyan anlamları çağrıştırmakta. Bu denli tutulmasının bir nedeni de bu olsa gerek. Bu anlamıyla ateist olunamayacağını sanırım siz de kabul edersiniz. Leibniz "Yeterli neden ilkesi"(Principle of Sufficient Reason)ni mantığın dördüncü ilkesi saymıştır ve bu bugün de böyle kabul ediliyor. Bu ilkeye göre her olgunun/olayın bir nedeni/açıklaması vardır. Nedensiz bir olay/olgu düşünülemez. Bilginin güncel tanımı ise "haklılanmış doğru inanç" (justified true belief). İkisini birleştirdiğimizde : Her insan evrenin ve içindekilerin bir nedeni/açıklaması olduğuna İNANIR. Mantık ve Matematik dışında kesin bir bilgi olamaz. Bunun dışındakiler -tanrı olmadığımıza göre- inanç olmak zorunda. Bakınız gerek nihai neden/açıklama gerekse buna dayandırmaya çalıştığımız ara nedenler/açıklamalar sonuçta zayıf yada güçlü inançlar olmaktan öteye geçemezler. Haklılanmış olabilirler bize göre ama kanıtlanmış filan olamazlar. Kanıtlamayı yalnızca dedüksiyonda yani mantıkta/matematikte buluruz. Bundan ulaştığım sonuç şu : Ateizm bir inançsızlık olarak kabul edildiğinde insanın sahip olabileceği bir özellik değil. Belki sözkonusu olanın dini inanç olduğunu söyleyeceksiniz. Tabiatçılık (naturizm) bugün dinden öte bir şeymiş gibi algılanıyorsa bu, popüler kültürün ve ondan hiç de kopuk olmayan teoloji kürsülerinin tabiatçı inancın hizmetine girmiş olmasındandır. "Bu kadar yaygınlaşmış bir bakış açısı reddedilir mi?" derseniz ben de size "Siz Ortaçağ Avrupasında yaşasaydınız yaygınlaşmış olmayı kale alır mıydınız?" derim. Bugün bilim tabiatçı inancın gölgesinde yapılmakta. İlerlemesi ve teknolojiye hız kazandırması üzerindeki gölgeyi haklı çıkartacak bir şey asla değildir. Bilim ile bilimadamlarının inançları apayrı şeylerdir. Birçok 'ateist'e göre yaklaşımınızı diyaloga daha açık bulduğumu belirtmek isterim. Saygılar..."
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: May 28, 2006 02:43 AM
Kör Saatçinin Gör dediği!
Evet Kör saatçi Hacettepede tavsiye ediliyormuş neden çok vahim bir durum olduğuna bakalım;
Bu kitap Neo-Darwincilerin kutsal kitabı olarak ta kabul edilir. Burada sözü Sayın Richard Dawkins’e bırakmayı yeğliyorum, kendisi son derece açık anlaşılır bir şekilde olayı özetliyor;
Doğal seçilim doğanın kör saatçisidir, çünkü ileriyi görmez, sonuçları hesaplamaz, görünen bir amacı yoktur. Yine de, doğal seçilimin yaşayan sonuçları, usta bir saatçinin tasarımlarını akla getiriyor; bizi etkileyen bir tasarım ve planlama yanılsaması bu… Elinizdeki kitabın amacı, bu paradoksu okuyucuyu tatmin edecek bir biçimde ‘çözmektir’ (1)
Şimdi üstat meşhur yarasaları anlatıyor hep beraber okuyalım;
Bu yarasalar minyatür casus uçaklar gibi karmaşık aletlerle dolu. Beyinleri bir yankılar dünyasının şifresini anında çözebilecek yazılımla programlanmış, hassas ayarlı, minyatür, büyücü işi elektronik alet paketleridir. Suratları, çoğu kez, gerçekte ne olduklarını görene dek bizi korkutacak çirkin şekiller almıştır. Aslında yüzleri, yalnızca istenilen yönlerde ses üstü dalgalar yaymak için düzenlenmiş aletlerdir. (2)
Gene 43 sayfanın 2.paragrafının başında üstat;
Bir yarasa ses bilgisini tıpkı bizim görsel bilgimizi kullandığımız gibi, üç boyutlu uzamda nesnelerin konumunu algılamak ve bu algısını sürekli olarak güncelleştirmek için kullanır. Bu yüzden de, yarasaya gereken, nesnelerin üçboyutlu uzamda değişen konumlarını içsel olarak temsil etmeye uygun bir içsel ‘bilgisayarlardır.’Burada vurgulamak istediğim, bir hayvanın öznel deneyimlerin alacağı biçimin, içsel bilgisayar modelinin özelliği olacağıdır. Bu model, evrim sürecinde, dışarıdan gelen fiziksel uyaranlara bağlı olmaksızın, içsel olarak temsil etmeye uygunluğu nedeniyle ‘tasarlanır’. (3)
Kitabın amacını anlatan X. Bölüm girişini de aktarayım; Bu kitabın ana konusu karmaşık ‘tasarım’ sorununun çözümü olarak evrim; Paley’in kutsal bir saatçinin varlığını kanıtladığını düşündüğü olayların gerçek açıklaması olarak evrim… Durmadan gözlerden ve yankıyla yön bulmadan söz etmemim nedeni bu… (4)
Madem bu kitap modern Darwincileri derinden etkilemiş daha detaylıca incelenmesinde yarar var değil mi;'' Bu tuhaf durumun açıklaması nedir bilemiyorum. (Bozunma ve sönümlenme ki kendisi ilk paragrafta hiçbir titiz mühendisin böyle bir ilkeyle çalışamayacağını beyan eder ve ekler aslında ) Evrimleştiği dönem çok gerilerde kalmış. Ama yinede, Biyomorf ülkesi’nin (kendi yaptığı programla rasgele çizimsel çıkarımlar) gerçek hayattaki eşdeğeri içersinde, gözün öncülü organdan-?- başlayarak, ağtabakayı doğru yöne döndürmek için izlenmesi gereken patikayla ilgisi olduğuna rahatlıkla bahse girerim. Büyük olasılıkla böyle bir patika var, fakat bu varsayımsal patika ara-hayvanların vücutlarında gerçekleştiğinde elverişsiz olmuş-yalnızca geçici bir elverişsizlik bu ama yinede yeterli. Ara-hayvanların görme yeteneği mükemmel olmayan atalarınınkinden bile daha kötü olmuş. Kendilerinden sonra gelecek nesiller için daha iyi görüş hazırlıyor olmaları da önemli değil; asıl olan o anda ve orada yaşamda kalabilmek! ''vede bahse girebilmek sanırım.
Görüldüğü üzere en önemli Evrimciler bile tasarımın varlığını kabul etmekte, sorun seçiminizdir. Dawkins doğal seçilime atıf etmektedir yâda buna inanmak isteyebilirsiniz. Burada Kör saatçinin varlığı kadar anlamsız olan nokta, Darwinci bilim, bilimin kendisini temsil ediyormuş şeklindeki ön kabuldür. Kitabın içinde genelde şu kelimeler çok sıklıkla geçmektedir; büyük olasılıkla, tahminimce, böyle olmalı, mutlaka vardır, bulunmuş olacaktır gibi temeli olmayan dayanaklarla bilim yapılırsa paradokslarla bezeli bir hayatla yaşar ve ileride de bilim kitabından ziyade bilim-kurgu kitabı olabilecek bir kitap yazarsınız.bakın itiraflar nasıl devam ediyor;Elektronik teknoloji deneyimlerimiz, bizi, bilinçsiz makinelerin girift matematiksel fikirlerini anlarmış gibi davranabileceğini düşüncesini kabul etmeye hazırlıyor. Bu düşünce canlı makinelerin çalışmasına doğrudan aktarılabilir. Bir yarasa, bir makinedir; içsel elektroniği öylesine ayarlanmıştır ki, kanat kasaları tıpkı hedef uçağı vuran bilinçsiz güdümlü mermi gibi, hedef böcekleri vurabilir. Buraya kadar deneyimlerimizden edindiğimiz sezgi doğru. Ancak teknoloji deneyimlerimiz, bizi girift bir makinenin oluşumunda bilinçli ve amaçlı bir tasarımcının aklını görmeye zorluyor. İşte, canlı makineler söz konusu olduğunda yanlış çıkan sezgimiz bu ikinci sezgimiz. Canlı makineler söz konusu olduğunda.’’tasarımcı’’ bilinçsiz doğal seçilimdir: Kör Saatçi. (5)
Dawkins aslında kitabın içinde de tam tatmin olmamış içsel endişelerini de susturmayı denemektedir çoğu kez;
3.bölümün başında üstat söyle der; Canlıların rastlantı eseri ortaya çıkamayacak kadar olasılık dışı ve güzel ‘tasarlanmış ’olduğunu gördük. Öyleyse, nasıl var oldular? Yanıt-ki Darwin’in yanıtıdır bu şöyle: Canlılar, basit başlangıçların, rastlantı eseri hayat kazanabilecek kadar basit ilkel varlıkların, kerte kerte, adım adım dönüşümüyle ortaya çıktı. Bu birikimli süreci yönlendiren etken hayatta kalabilme çabasıdır ve gelişigüzel değildir. Bu bölümün amacı da, birikimli seçilimin gelişigüzel olmayan, temel bir süreç olarak gücünü gösterebilmektir. (6)
Yukarıdaki anlatım ne kadar açık değil mi? Bir evrimci profesör rastlantı, yani random süreçlerin, evrimin içinde olamayacağını itiraf ediyor. Peki, Rastlantı olmaz ise, deneme yanılma nasıl olur? Deneme yanılma olmaz ise birikim nasıl oluşur? Burada terk edilen sav ‘rastlantı ve olasılık mıdır? Yoksa ateizmin ta kendisi midir? Hayatta kalabilme güdüsü ve basit başlangıçlar-ki o basit başlangıçlar terk edilen rastlantı eseri hayat kazanabiliyorsa profesör ne demek istemektedir?
Aslında Sayın Richard Dawkins istemeye istemeye de olsa tasarımın varlığının aşikârlığı karşısındaki çaresizliğini kelimelerin arkasına gizlenmeye çalışarak , çaresizce inacını müdafaya çabalamaktadır. Kendi kişisel seçimi olan, Darwinizmin bilinen hiçbir metodu ile tasarımı akli bir biçimde teoriye uygun anlatamayacağını da bilmektedir. Yapmaya çalıştığı ise sadece kitabın son paragrafında özetlemiştir;Darwinci dünya görüşünün tüm mücadelesi bu iki koşulun sağlanması, yavaş yavaş, kerte kerte gelişen birikimli doğal seçilimin varlığımızın nihai açıklaması olması içindir. Evrim Kuramınında kerteciliği inkâr eden ve doğal seçilimin oynadığı merkezi rolü inkâr eden uygulamalar varsa, bunlar belirli örneklerde doğru olabilir. Fakat gerçeğin tümü olamazlar, çünkü evrim kuramının en can alıcı noktasını, astronomik olasılık dışılıkları çözümleme ve mucizeleri açıklama gücünü veren özünü inkâr etmektedirler. (7)
Bu cümlelerden sonra Darwinci evrimin bilimden daha çok neden inanç olarak nitelendirildiğini anlamak zor değil sanırım.Dawkins'sin Byomorf ülkesine ise hiç değinmeyeyim kendin pişir kendin ye tarzı silikon çiplerden yapay zekaya yolculuk ardından da onla benzeştirme yoluyla tasarım yapmak.Yani hazır bir şablon olacak ki benzeteceksin ve bu süreç bile bir kontrol gerektirecek işte hala neyi savunuyorlar görün.Bilimi mi? İmanlarını mı?
Saygılarımla...
Kör Saatçi sayfalar;
1. II. Bölüm girişi sayfa 25.
2.Sayfa 30
3. Sayfa 43 2.paragraf
4. Sayfa325
5. Sayfa 46
6. Sayfa 55
7.Sayfa 404
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: May 28, 2006 12:13 PM
Mustafa bey,
Son yazdığımı yayınlamamanız isabet olmuş. Hem önceki yorumumla tezat içinde, hem de sondaki uyarı hiç hoş olmadı hakikaten. Bazen duygusal davranıp yazıverdimiz bu tip yanlışları düzeltmeniz doğru olur.
Ayrıca çok uzun yorumlar da sanki forumu hantallaştırıyor gibi. Belki yorumlara da limit koymak faydalı olabilir??
Yazan: blue Tarih: May 28, 2006 06:32 PM
Darwin konusu oldukça tartışılmış, ben size bir yazı linki vermek istiyorum. Bu yazıda Darwin konusuna tamamen açıklık getirildiğini gözlemledim Saygılarımla bilgilerinize.
Yazar Adıyaman'lı Tasavvuf yazarı KÂZIM YARDIMCI.
www.varliktanveriler.com isimli sitesinden alınmıştır.
irem
http://nedir.antoloji.com/big-bang/
Yazan: İrem kılıc Tarih: May 29, 2006 11:12 AM
Sayin Mrsquestion,
(Rica ediyorum, bay mi bayan mi yoksa cift cinsiyetli mi, ne olduklarini belli
etmeyen rumuz kullanan ve isimleri belirsiz katilimcilar hic olmazsa bay mi
bayan mi olduklarini belirtirlerse, biz de yanlis hitaplardan kurtulmus oluruz.
Cok sey mi istiyorum? Isminizi saklayin, tamam. Cinsiyetinizin bilinmesi de
mi tehlikeli?!)
Ikinci olarak, evrenin ya$i ile ilgili sordugunuz sualin tam cevabini google'den
bulamazsiniz. Cünkü sorunuzun cevabi icin "yeni bilgiler" gerekmektedir. Bu
bilgileri elde etmek isterseniz, asagidaki sözleri okumaya devam ediniz.
H.A
***
EVREN KAC GÜNDE YARATILDI?
ögreten ALLAHin adiyla
Evrenin sahibi yüce Allah, Kur'an'da Araf 54, Yunus 3, Hud 7, Furkan 59,
Secde 4, Kaf 38, Hadid 4 gibi ayetlerde kâinati "6 günde" yarattigini bil-
dirmektedir. Yani Fussulet 9'a göre dünyayi "2 günde", yine Fussulet
10'a göre de yeryüzünün dö$enmesi "2 günde" ve Fussulet 12'ye göre
gökleri de "2 günde" olmak üzere toplam "6 günde" Allah bu evreni
yaratmis.
Ama bugünkü bilim bize yani "Big Bang" teorisine göre, "büyük patlama"
dan 700 bin yil sonra galaksiler olusmaya baslamis ve bu olusum da icinde
dahil olmak üzere 10 milyar yil sonra da Günes Sistemi var olmus. Yani
evrenimiz 10 milyar yil icinde olusmus ve 15 milyar yildan beri de ya$a-
maktadir. $imdi biz aradaki bu büyük celiski karsisinda hangisine inana-
cagiz?
Eger biz kendi acizlik noktamizdan bakarsak, bir odayi dahi 6 günde yapa-
mayan insan karsisinda "Allah bu ucsuz bucaksiz evreni 6 günde nasil ya-
ratir" der, $a$iririz. Eger olaya "Allah tarafindan" bakarsak, bunun gayet
kolay oldugunu kavrayabiliriz. Cünkü yüce Allah nihayetsiz bir kudret ve
kuvvetle i$ görmektedir. O, bizim gibi nihayetsiz acizlik ve zayiflik icinde
degildir. Atomlari, akilli bir asker gibi kullanabilmekte, her istedigini sadece
bir emirle kolayca yaptirabilmektedir. Bir kumandan koca bir orduyu kisa
bir zamanda bir tek komutla nasil kolayca toplayip dagitabiliyorsa, Allah
da bundan daha kolay bir $ekilde bu evrenin atomlarini toplayip dagita-
bilmektedir. Atomlar Allah'in emirlerine daima boyun egik bir durumda
oldugundan evrenin 6 günde yaratilisi, O'na zor ve imkânsiz degildir. Öyle
ise, biz bu "6 gün" sözünden, imkânsizligi degil, Allah'in nihayetsiz kud-
retini görmeliyiz.
Eger Allah, bu alti günde yaratisi bizim zamanimiza yani dünyamizin kendi
etrafindaki dönüs müddetine göre söylemisse, bu halde evreni tam 204
saatte yaratmis olur. Eger dünya hesabina göre degil de galaksi hesabina
göre söylemisse, yani Samanyolu galaksisinin kendi etrafindaki bir tam
dönüsüne göre ise, 230 milyon yilda tamamlanan bu dönüs 6 ile carpil-
diginda 1,38 milyar yil yapar. Yani bu hesaba göre evrenimiz yaklasik
1,5 milyar yilda yaratilmis olur. (Kendi etrafindaki dönüsünü 1 veya 2
milyar yilda tamamlayan bir galaksi var mi bilmiyorum.Eger varsa, bu da
6 ile carpildiginda 6 veya 12 milyar yil yapar).Fakat bilimin son verilerine
göre kâinatin 1,5 milyar yilda degil, 10 milyar yilda yaratildigini (daha
dogrusu 'bilime göre' olustugunu) biliyoruz.
Fakat burada sormaliyiz: "Bu bilgi bize yeterli midir?" Cünkü bilim ve
akil daima gelisen ve ilerleyen bir degiskenlige sahiptir. Yani bilim ve
akil, son ve kesin sözünü henüz tam söylemis degildir. Eger bilim ileride
daha degisik ve ileri ölcüm metodlari bulup da kainatin 6 günde yaratil-
digini ilân ederse hic $a$irmayalim! Demek sabirli olmak ve beklemek
gerekiyor. Iste bunun icin, bu tür sualleri, inanclilari aciz ve caresiz birak-
mak icin soran ateistler, kendilerini komik duruma düsürmektedirler...
Gelelim "yoktan yaratis"a. Bu yoktan yaratisi iyi anlamak zorundayiz.
Allah'in yoktan yaratmasi, "örneksiz yaratma"dir. Yoksa hic birsey
olmadan yapilmis bir yaratma degildir. Yani bir apartman meselâ on
yil önce "yok"tu. Kâinat da 15 milyar önce bir "yok"tu. Sonra Allah,
"ol" dedi, varoldu. Fakat bu varolus, hic birsey olmadan meydana
gelen bir olus degildir. Cünkü Hud 7 ayetine göre kâinat yaratilmadan
"önce" su halinde idi. Sonra Allah bu (herhalde bir okyanus halinde
bulunan) suya, "kâinat ol" dedi ve evren olusmaya basladi. Ve o emir-
den 10 milyar yil sonra da yaratilis tamamlanmis oldu. Fussulet 11. ayet
de kâinatin "hicten" degil, su ve buhardan yaratildigini tasdik etmektedir.
Burada "su'dan, buluttan, gaz ve buhardan bir evren yaratmak nasil müm-
kün olabilir" diye sorulabilir. Allah'in bir tek buluttan hem yagmuru, hem
doluyu, hem de kar'i yarattigini görürsek, bunu anlamak zor olmaz. Zaten
suyun temel atomu "hidrojen"dir. Bilim de, yildizlarin hidrojen'den olus-
turuldugunu söylemektedir. Yildiz topluluklarina da "galaksi" denmektedir.
Bütün galaksiler topluluguna da, "evren" diyoruz. Demek bir tek embriyo-
dan, kandan insanin hem etini, hem kemigini, hem iskeletini ve cesit cesit
organlarini yaratmakta olan bir Allah, bu evreni ve cesit cesit yildiz ve ga-
laksileri de bir tek su'dan veya hidrojen okyanusundan yaratabilir ve ya-
ratmistir, yaratmasi zor degildir.
Bunun kolayligini anlamak icin su dolu bir tencereyi ocaga koyup isitin.
Bir iki dakika sonra yüzlerce su kabarciklarinin olusmaya basladigini gö-
rürsünüz. I$te, Allah da, kâinat yaratilmadan önce "su halinde" bulunan
kâinat maddesine, "evren ol" dediginde, tencerede bir anda ve kisa za-
manda olusan su kabarciklari gibi, bir anda bütün yildizlar olusmaya
basladi! Ve sonunda bu kâinat ve evren yaratilmis oldu. Cünkü Allah
en büyüktür. Ona zor yoktur. En zor $ey, O'na en kolaydir.
Kâinatin, belirsiz bir $eyin patlamasiyla olustuguna inananlar, onun bir
okyanusun kaynatilmasindan, buharlastirilmasindan, bulutlastirilmasindan
ve bulutlarin carpistirilmasindan olustuguna da inanirlar ve inanmalilar.
Hem bu inanc daha kolay ve daha akla yatkindir. Cünkü, iki cakmak
ta$ini carpistirinca kivilcim veya bulutlarin carpismasindan $imsek cak-
masi gibi, hidrojen bulutlarinin carpistirilmasindan da yildiz veya yildizlari
olusturacak enerji cikabilir ve cikmistir.
Artik bu sözlerimden sonra Big Bang'in yikilmakta oldugunu ve yikilis
gümbürtülerini duyabilirsiniz. Cünkü kâinat "Büyük Patlama" ile degil,
"kabarcik teorisi" ile yaratilmistir. Kur'an da bunun en büyük delilidir.
$imdi bilim adamlari Büyük Patlama'yi yeniden ele almak zorundadir-
lar. Darwinistler de evrim teorisini yeniden gözden gecirseler fena olmaz.
Cünkü kâinatin kaynagi olan "yaratilis okyanusu" kendi kendine isinmaz.
Onu isiticak bir Günes de olmadigindan, enerji sahibi yüce Allah'in var-
ligi zaruridir. O olmadan olmaz. Eger "olur" derlerse, bunu isbatlamalari
gerekir.
Not: Demek, "kâinat nasil yaratildi" dendiginde, "Allah evreni, kâinat
'yok iken' su'dan yaratti" demeliyiz. Eger "yoktan", "hicten" yaratti dersek,
o zaman "Allah bu evreni Kendinden mi yaratti" sualiyle karsilasiriz. Böy-
le bir sual ve cevap ise, "kâinatin Allah'in bir parcasi oldugu" fikrini akla
getirir ki, bu da büyük bir sapiklik olur ve sapikliga götürür. I$te mater-
yalist ve ateistler ve hem bazi ehli tarikat ve tasavvuf da bu sapikligin
icinde yüzmektedirler.
Burada "su Allah'in nesidir" seklinde sorulacak bir suale; "su, Allah'in
servetidir" diyebiliriz. Cünkü mülksüz ve servetsiz bir Allah olmaz. Mülk-
süz ve servetsiz bir Allah da, bu kâinati yaratamaz. Allahsiz bir mülk ve
servet de hic bir i$e yaramaz ve kendi kendine varolamaz. "Allah bu mülk
ve serveti nereden bulmustur veya nasil yaratmistir" sualine de, "bunu
ancak Kendisi bilir" $eklinde cevaplamaliyiz. Zira herseyi bilmek zorunda
degiliz. Bilmek istesek de, O bildirmedikce bilemeyiz. Bilimin bildigi ise
ortada!
Bir de, "Allah, mülk ve servete muhtac bir aciz midir ki, O'nu mülk ve
servet sahibi yaptin" denebilir. Cevap: Mülk ve servet sahibi olmak,
acizlikten degil, zenginliktendir. Allah da nihayetsiz zenginligin sahibi ve
kaynagidir. Bu zenginlik de, O'nun ihtiyaci icin degil, bizim muhtacligimiz
icindir. Fakir bir Allah, Allah olamaz.
Bildigim, Allah'in ögrettigi kadaridir. Ögreten Allah'a hamdolsun!
Mehmed Nur'an
(Mehmed Nur'an'in kimligini, ahiruzzaman.blogspot.com adresinden
ögrenebilirsiniz.)
H.A
Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: May 29, 2006 05:54 PM
Mrsquestion ' nın sorusuna cevaben altı günü altı devir olarak da meal edilebilir. çünkü ayeti kerimede kullanılan yevm kelimesi gün anlamına geldiği gibi devir anlamına da gelmektedir. o zaman evrenin altı devirde yaratıldığını söylebilirz. Allah katında bir günün bizim saymakda olduklarımızla bin yıl gibi olmasına gelince Bir kere Allah zaman ve mekanden münezzehtir. buradaki zamanı Allahın günü olarak almamak gerek. çünkü Allahın günü olmaz zaten Allahın günü değilde Allah katındaki günden bahsediliyor.
Yazan: ferit vural Tarih: May 29, 2006 08:08 PM
Sayın MrsQuestion,
Blue arkadaşım güzel bir açıklama yapmıştı. Ben de ufak bir katkı olsun istedim.
Öncelikle şunu belirteyim. Kur’an bir uyarı ve müjde kitabıdır. Bir öğüttür.
İnsanların “akletmelerini” emreder. Zannediyorum 275 yerde bunu söylüyor. Düşünün mitoloji çağında akıldan ve bilimden vurguyla ve ısrarla bahsediyor.
Bilim kitabı değil. Evrene ilişkin açıklamalar da Aynştayn’ın anlayacağı şekilde değil elbette çoğunluk olan avamın diliyle ifade edilecektir.
Bu "yıl" meselesinde şu ayete de bakın:
“Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (MEARIC SURESİ / 4)
Burada bir mecazın olduğunu çöldeki bedevinin zihninde “uzaklık” imajı yarattığını anlamanız gerekir. Bu meselenin bir boyutu.
Gelelim “derin” boyutuna. Şimdi sevgili Dostum Metin Bey’in de ilgisini çekeceğini düşündüğüm bu boyuta kısaca bir giriş yapacak sonra ilgili sorunun çok güzel bir çözümü alıntı yaparak vereceğim.
Bu meseleleri Allah'a ait Sıfat ve İsimler muvacehesinde ele almazsak vartaya düşeriz. Nitekim Şimdiye kadar iki alim bu noktada dikkat çekmiştir. İbni Arabi ve Bediüzzaman. İbni Arabi çok genel ve dahiyane diyebileceğimiz ışık noktaları bırakmış, ancak Bediüzzaman bu meseleyi hiç kimsenin dikkate bile alamadığı bir ölçüde muazzam bir şekilde işlemiştir. Eserlerinin adeta Esma-i İlahiye merkezli olması bu nedenledir. Kainata bakarken bir Sani-i Ezeli'ye (Ezeli Sanatçı), yeryüzünde canlılara sunulan sayısız erzaka bakarken Bir Rezzak-ı Hakiki’ye bakarız bu sayede.
Şimdi bu neden 6 “gün” meselesine benim bir internet sitesinden bulduğum Bediüzzaman’ın şu sözünü ve verilen açıklamayı dikkatlerinize sunuyorum:
"Dünya dârü’l-hikmet (Hikmet yeri), âhiret dârü’l-kudret olduğundan, dünyada Hakîm (Hikmetle iş yapan Allah), Mürettib (Tertib eden Allah), Mürebbi (terbiye eden, Rablik yapan Allah) gibi çok isimlerin iktizasıyle dünyada icad-ı eşya (varlıkların yaratılması) bir derece tedrici (ani değil tedrici, aşamalı) ve zaman ile olması hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla (gereği olarak) olmuş"
Semavat ve arz altı devrede, safha safha yaratılmış. Ve sonunda şu gördüğümüz harikalar harikası kâinat çıkmış ortaya.
Onun yaratılışındaki bu hikmet tecellisi ondaki hadiselerde de kendini göstermiş. Gece birden kaplamamış yeryüzünü; gündüz de âniden gelmemiş. Geceden seher vaktine geçilmiş ve onu güneşin doğuşu takip etmiş. Daha sonra güneşin yine yavaş yavaş yükselmesiyle öğle vaktine erişilmiş, onu da o bereketli ikindi vakti takip etmiş ve sonunda gurup.
Gündüz âniden gelse, gece birden bastırsaydı ne seherden söz edebilirdik, ne öğleden, ne ikindiden.
Bu hikmetli yaratılış, bitkiler âleminde de hüküm sürmüş. Çekirdekte İlâhî bir sanat ve hikmet gizli. Koca ağacın bütün programı o küçücük âlemde kader kâlemiyle çizilmiş. Ondaki, genetik şifre ilim adamlarını hayretler içinde bırakan bir mükemmellikte ve yine onları çaresiz kılacak kadar derin sırlarla dolu.
Çekirdeğin açılması apayrı bir harika. FETTAH isminin tecellisi. Yerin çekimine rağmen yukarıya doğru başlayan hikmetli ve intizamlı yürüyüş. Derken fidan devresine eriş. Boy atma ve kalınlaşma devreleri ve sonunda çiçek açıp meyve verme... Her meyvenin de büyümesi, kemâle ermesi ve o yumuşak meyveden sert çekirdeklerin süzülmesi yine birden bire değil, safhalar hâlinde gerçekleşmekte.
Her safhası ilim ve hikmetle yürütülen bu akıl almaz faaliyetler, yeryüzünü değişik tablolarla doldurur ve fikir ehlini bu İlâhî sanatlara hayran bırakır.
Dünyada hikmet, âhirette ise kudret hâkim. DÜNYA KUDRET ÂLEMİ OLSAYDI, ŞU MUHTEŞEM KÂİNAT ALTI GÜN, YANİ ALTI DEVRE YERİNE BİR ANDA YARATILACAKTI. Ondaki ağaçlar da bir anda bitecek ve son şekliyle boy göstereceklerdi. O zaman yukarıda sıraladığımız İlâhî sanat eserleri de vücut bulmayacaklardı.
ÇEKİRDEKLER ÂLEMİ, YOKLUKTA KALACAK, AÇILMALARI, BÜYÜMELERİ, FİDAN OLMALARI GERÇEKLEŞMEYECEKTİ.
ÇEKİRDEKLER OLMAYINCA, HALİYLE, YUMURTALAR VE NUTFELER ÂLEMİ DE YOKLUKTAN KURTULAMAYACAKLAR, BU ÂLEME GELİP, TAŞIDIKLARI RABBANÎ SANATLARI SERGİLEMEKTEN MAHRUM KALACAKLARDI.
FİDANLAR OLMAYINCA BEBEKLER DE, KUZULAR DA, BUZAĞILAR DA OLMAYACAKTI. BİNLERCE SANAT BİRE İNECEK, YÜZLERCE GÜZELLİK ORTADAN KAYBOLACAKTI.
TERBİYE VE TEDBİR FİİLLERİNİN TECELLİLERİ GÖRÜLMEYECEK, SADECE İBDA VE İCAD FİİLLERİNİN MAHSÛLLERİ, ÂLEMDE BOY GÖSTERECEKTİ.
İlâhî hikmet buna müsaade etmedi ve kâinatı bir anda yaratmak yerine altı devrede inşa etmeyi takdir buyurdu.
Meselenin insana bakan bir yönünü kısaca hatırlatmak isteriz: Kâinat bir anda yaratılsaydı insan da bir anda yaratılacak ve kemâl yaş kırk olduğuna göre, dünyamız kırk yaşında ilkokul talebeleriyle dolacaktı.
Âhirette hikmet yerine kudret hâkim olacak. Otuz gün çalışan bir memurun, maaşını bir anda alması gibi, dünya imtihanını kazanan mü’minlere de dereceleri bir anda verilecek ve cennetten kâmil bir insan olarak istifade edecekler.
Zaman çekilecek aradan. Bekleme diye bir şey olmayacak; her arzu edilen anında yaratılacak. Bedenler latifleşecek, nuranileşecek. Bir anda birkaç mekânda bulunmak, ayrı sohbetlere iştirak etmek, farklı nimetleri tatmak mümkün olacak.
Devre devre yaratılan âlemde, safha safha halkedilen insan, zaman nehrinde yavaş yavaş akan mahlûkattaki hadsiz hikmet tecellilerini seyretmesine mükâfat olarak orada, kudret tecellilerini ebediyyen seyir ve o tecellilerden aralıksız istifade edecek.
Yazan: nuri saglam Tarih: May 30, 2006 12:06 AM
Evreni kuşatan esmaların tamamı Allah’ın ilmidir. Bu esmaların tamamı evrenin bir modeli olan insanda da bulunduğu için, insanı ışıktan hücreye meydana getiren yapının tesbih ettiği esmalar evreni kuşatan esmaların sayısı kadardır. Bu sebeple insan Kuran’la aynıdır. Bu hususta Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur.
“ İnsan ve Kuran iki ikizdir.”
İnsanın varlığı böyle yüce bir yaratılışa sahiptir. Bu sebeple insana değil fikirlerine mücadele verilmelidir.İncirin ve zeytinin yukarıdaki şemada yaratılış sıralamasındaki altı aşaması temsili olarak gösterilmiştir.
Tin suresinin ilk ayeti Yüce Allah’ın yeminiyle başlayan ve biten, insanın en güzel yaratılış biçimini (ahsen-i takvim ), yaratılış sıralamasını ve üstün yaratılışını ifade buyuruyor. Şimdi ilk ayetteki yeminin sırrını başka bir açıdan inceleyelim ;
Hatırlarsanız Allah (c.c.) insanları yaratılışlarına ve evrenin yaratılışına şahit tutmuştu. Ahzap suresi 172. ayette belirtildiği gibi, Allah insanı ve zurriyetini yani yaratılıştan kıyamete kadar evren içerisinde gelip geçecek tüm insanları ışık(nur) bedenlerde, daha sonra yeryüzünde imtihan etmek üzere bilgilendirmişti.
İnsanlar ilk yaratılış anında ışık bedenlerdeydi çünkü yaratılışın başlangıç anındaki Allah’ın zatından zatına tecellisiyle oluşan milyarlarca derecelik ısı ve şiddeti çok yüksek ışık altında fiziksel bedenin varlığı olamayacağı gibi, fiziksel bedenlerde beş duyuya indirilmiş algılaması o ortamda hiçbir şeye yaramazdı.
Big Bang teorisini ortaya koyan astrofizikçiler de yaratılış anındaki ışığın ve ısının çok yüksek derecelerde olduğunu ispatlamıştır. Günümüz bilimi bunu kabul etmektedir. İnsanın hücre tuğlalarından oluşmuş fiziksel bedeni normalde 50o’lik bir ısıya bile dayanamaz. Oysa yaratılış anlarında milyarlarca derecelik ısı meydana gelmiştir .
O halde ilk yaratılış anında insan çok latif ve ısıdan etkilenmeyen, bildiğimiz ışığın çok ötesinde nur üstüne nur yani şiddetli ışık bir bedenle yaratılışa şahit olmuştur.
İşte Tin suresinin ilk ayetlerinde bu bedenlere işaret eder.
İnsanın yaratıcısına halife olabilmesi için,diğer yaratıklardan (melekler, cinler ve şeytanlar) yaratılış bakımından da üstün olması lazımdır.
Daha fazlası için www.ahmetmelih.com
Yazan: ahmetmelih Tarih: September 26, 2006 03:03 AM