« Bir Hatırlatma | Ana Sayfa | Ayasofya Cami/Kilise Olmalı »

May 31, 2006

Emre Aköz, Metodolojik Natüralizm ve Laiklik

Sabah gazetesi yazarlarından Sayın Emre Aköz, "Papa Aslında Ne Dedi?" başlıklı yazısında iki önemli konuya değinmiş. Birisi siyasi bir kavram olan laiklik ile felsefi bir kavram olan sekülerizmin farkı. Laikliği savunurken sekülerizmi eleştiren bir insan olarak, Aköz'e burada tümüyle katılıyorum.

Katılmadığım nokta, bilim metodolojisi üzerine yaptığı yorum.

Aköz, bu konuya "seküler dünya görüşünde Tanrı dünyaya müdahale etmez" diye girdikten sonra şöyle devam ediyor:

Burada felsefi açıdan kritik nokta şudur: Bir bilimci laboratuarda çalışırken, deney yaparken Tanrı'ya inanabilir mi? Hayır, inanamaz! Çünkü deney yaparken olayların kendini tekrarladığı varsayılır. Yani bir taşı elimden bırakırsam, yere düşer. Tekrar bırakırsam, tekrar düşer. Ama Tanrı isterse buna müdahale edebilir. Taşı bırakırım, o da havada tutar!

İşte böyle bir varsayımla, bir bilimci laboratuara giremez. Çünkü bilim tekrarlar, yani doğal yasalar üzerine kurulmuştur. Eğer bu yasalar dışarıdan bir müdahaleyle, yani Tanrı'nın eliyle değiştirilebiliyorsa... Böyle bir durumda bilim yapmanın anlamı kalmaz. İlahi bir güç, istediği anda evrenin yasalarıyla oynayabiliyorsa, bilim gereksiz hale gelir. Dindar da olsa, bilim adamı laboratuarda sekülerdir. Yani evrenin kendine has bir mekanizması olduğunu, olayların buna göre işlediğini kabul eder.

Aköz'un burada özetlediği yaklaşım, "metodolojik natüralizm" (veya "metodolojik materyalizm") olarak bilinir ve başta Darwinizm olmak üzere pek çok modern bilim teorisinin temel kabulüdür. Bu temel kabul, "doğa, dışarıdan hiç bir müdahale almayan, kendi içinde kapalı maddesel bir bütündür" diye de özetlenebilir.

Akıllı Tasarım (AT) literatüründe metodolojik natüralizme yönelik çok sofistike eleştiriler var. Ben burada natüralistlere yönelik tek bir soruyla yetineyim: Doğanın kendi içine kapalı bir maddesel sistem olarak işlediğini nereden biliyorsunuz?..

Dikkat ederseniz Aköz, doğanın böyle işlediğinin bir ÖNKABUL olarak alınmasını şart koşuyor. İyi ama ya elde edilen bilimsel veriler bu önkabul ile uyuşmuyor ise? Örneğin, canlılıktaki bilginin (DNA'da kodlu enformasyonun) doğanın kendi içindeki süreçlerle ortaya çıkmasının imkansız olduğu gözüküyor ise? O zaman ÖNKABUL'ün sorgulanması ve akıl sahibi bir Varlık'ın doğaya müdahale etmiş olabileceği açıklamasının değerlendirilmesi gerekmez mi?

Bugün AT ile Darwinizm'in taraftarları arasında süregiden tartışmanın en kritik noktası budur. Darwinistler ve Sayın Aköz gibi natüralisler, doğaya dışarıdan bir müdahale yapılmış olamayacağına ilk baştan iman etmektedirler. AT ise bu imanı sorgulamaktadır.

Ve dikkat ederseniz bu tablo bizi önemli bir sonuca götürmektedir. Natüralizm de, aynen İlahi dinler gibi, bir inançtır!.. Hem de, 150 yıllık iddiasının aksine, bilimle hiç de uyuşmayan bir inanç.

Bu sonucun üzerine sorulması gereken yakıcı soru ise şudur: Madem natüralizm ve ona dayanan sekülerizm de birer inançtır, o halde laik devletin hem teistik dinlere hem de bu ateistik inançlara aynı mesafede durması gerekmez mi?

Sekülerizmin ve natüralizmin çoğunlukla "siyasi laikliğin gereği" diye paketlenip sunulduğu ve hatta dayatıldığı günümüzde, bu soruyu iyi irdelemekte yarar var.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 31, 2006 05:32 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

izlediğim bir filmde ;mezarcı doktora hitaben:
doktor bey evet ölüm ufuktaki çizgidir ama sen ufuktaki çizginin öbür tarafından bakmayı hiç denemedin.

sanırım hep bu hata yapılıyor.evet taşı bırakırsan düşer sonra bi daha düşer sonra bi daha.insanda 5. kattan bırakılırsa düşer sonra yine düşer. düştükten sonra birincisinde ölebilir ikincisinde de ölebilir ama üçüncüsünde bir kırığı dahi olmayabilir.işte ufuğumuz(allahın hayatımıza olan müdahelesi) burada değilmidir?

Yazan: zencir Tarih: May 31, 2006 06:18 PM

Bilim, var olan kuralları açıklar. mesela; doğada, sodyum ve klorun birleşmesiyle bildiğimiz yemek tuzu oluşur.Bilim 'Na ve Cl nin birleşmesiyle tuz oluşmaktadır' der ama 'Neden "Na" ve "Mg" nin birleşmesiyle oluşmaz ?' sorusunun cevabını bulamaz çünkü o bir kuraldır . Aynı şekilde bilim, bu ve buna benzer bütün olaylarda kuralın neden oluştuğunu değil de kuralın ne olduğunu bulmaya çalışır.


Bilim daha başka bilinmeyen hangi kuralların var olduğunu ya da var olabileceğini göz ardı edemez çünkü doğadaki bütün kuralları, förmülleri bildiğini düşünemez. Buradan hareketle; dinde belirtilen ve insanlar tarafından da inanılan gerçekler vardır.Olacağına inanılan gerçekler .. İşte, bu gerçeklerin bilim tarafından reddedilip göz ardı edilmesi; içinde büyük bir yanlışlığı barındıran bilim yöntemlerine ,düşünüş biçimlerine götürür biliminsanını.

Bilimin bu tür inanışlara şüpheci yaklaşması tabi ki normaldir, sonuçta ortada açıklayamadığı bir çok olay vardır.. açıklayamadığı bi şeye de destek vermesi beklenemez.. Ama bilimin "olmayacak şeyler" gibi düşünüş biçiminin ve dolayısıyla reddedişinin yanlış olması gerekmez mi?

Meleklerin varlığını reddedemez mesela 'gayet bilimsel bir açıklaması olabilir' gerçeğini görmezden gelmiş olur eğer reddederse, Çünkü bilimin bilmediği bir çok kural olabilir..

Şöyle sıradışı bir yorumla bitireyim ;
Allah, yaşama gayet de bilimsel müdahalelerde bulunabilir, yani yaptığı mudahelelerin bilimsel bir açıklamsı olabilir neden olmasın ki?

saygılarımla..

Yazan: sessiz Tarih: June 1, 2006 12:03 AM

bir bebek dogdugu zaman iki gozu, iki kulagi, iki kolu, bir burnu...olur; baska bir bebek dogdugu zaman iki gozu, iki kulagi, iki kolu, bir burnu...olur; baska bir bebek daha dogdugu zaman iki gozu, iki kulagi, iki kolu, bir burnu...olur. Aynen Akoz'un tas hikayesi gibi yani.

Musait bir vaktinizde Akoz'e sunu iletiveriniz, mumkunse 'e nasil olmus da olmus' diye de sorunuz:

http://www.cnn.com/2006/WORLD/asiapcf/05/31/third.arm.ap/index.html

Yazan: FK Tarih: June 1, 2006 04:33 AM

Aslında sn. akyol burada biraz haklı.

Eğer ki bakteri kamçısı, kan pıhtılaşması veya DNA, bir fare kapanı gibi (böyle oldukları tamamen tartışmalıdır) "indirgenemez karmaşık" ise (fare kapanı bile indirgenemez karmaşık değildir), Yaratıcı veya yaratıcıların varlığını (not: dünyadaki tüm dinler tek tanrılı değil) kabul etmemiz gerekir.

yani sonuçlar bunu gerektiriyorsa, din, teoloji, ideoloji bilimin içine girebilir.

ben yorum yapmayacağım (çünkü cevabını biliyorum, ancak bunun sonuçlarının ne olabileceği konusunda fikri olanları dinlemek isterim. soruyu tekrar edeyim:

" din ve/veya ideoloji, bilimsel yönteme dahil olursa ne olur? "

Yazan: Yilmaz Tarih: June 1, 2006 06:54 AM

Cevap: Bugün olan olur.
FERHAT

Yazan: FERHAT Tarih: June 1, 2006 04:19 PM

Kendisi de 20. yuzyilin en onemli fizikcilerinden olan David Bohm'da hayati boyunca bunu iddia etti. Yani bilimin, bilimadamlari tarafindan bir dine donusturuldugu ve yolundan saptirildigi. Kitaplari Turkce'ye de cevrildi alip okunsa ne guzel olur.

Yazan: onur atalay Tarih: June 1, 2006 04:54 PM

Yılmaz Bey,

"Eğer ki bakteri kamçısı, kan pıhtılaşması veya DNA, bir fare kapanı gibi "indirgenemez karmaşık değildir", o halde Tanrı yoktur" demek de ideolojik ve dinsel bir tavırdır.

Kendinizi "çok bilimsel" zannetmekle olmuyor bu işler.

"Bugunkü" Varlığı gözlemledim, bilmam kaç milyar yıl önce şöyle bir evrimle başlamıştır demek "deneye dayanan bir veri midir" yoksa inanç mıdır? cevap istiyorum sizden.

Bir balığın yüzgecinin yavaş yavaş ayak olduğunu veya bir kertenkelenin bacağının yavaş yavaş kanada dönüştüğünü gösteren seri fosiller elinizde mevcut mu onu da bilmiyorum! ama gelin meseleyi akılla çözelim.

Ben normal bir yurdum insanı olarak bilimin sormadığı, sormak istemediği soruları soramaz mıyım?

bu bilim kilisesinin papazları "niye oldu?" diye soran biz avama "bilim niçini sormaz!" deyu afarozvari fetva veriyor da niçin?

DNA'nın kendisi bir "plan" iken nasıl olur da plan yapar diyoruz, "metafizik katıyorsun" oluyuor!!!

DNA'daki akıllara durgunluk veren "sistem" tesadüfen oluşabilir mi? diye ukalalık edip sorduğumuzda da ağzımızın payı veriyorlar sevgili papaz ve piskoposlarımız. "rastlantı ve zorunluluk bu ahmak, al sana Miller deneyi, gerici yobaz....."

sorduğumuza da soracağımıza da pişman ettiler Yılmaz Bey. Sizin de desteğinizle Bilim Kiliseniz dimdik ayakta.

Dikkat isterim: Burada beni ikna etmenizi istiyorum. benim akıl ve kalbimin ikna olmasını istiyorum.

Biz çok bilimseliz, akılcıyız, objektifiz, ideoloji karıştırmayız falan deyip demagoji yapmadan yanıt vermenizi bekliyorum. karşınızda sizin gibi ateist olmaya ve tüm varlığı, varoluşu, insanları, eylemlerini, duygu ve düşüncelerini hiçe ve anlamsızlığa indirgemeye hazır bir vatandaş var. onu ikna edin. bekliyorum

Yazan: nuri saglam Tarih: June 1, 2006 06:18 PM

Örneğin, canlılıktaki bilginin (DNA'da kodlu enformasyonun) doğanın kendi içindeki süreçlerle ortaya çıkmasının imkansız olduğu gözüküyor ise?

Bu cumlede ne anlatilmak isteniyor?

Bir seyin xxxxx 'oldugu gozukmesi' ne demektir?

'gozuken' gozlem mi sayiliyor?

'gozuken'i esas almak diye bir metod mu var?

'imkansizdir' demiyorsunuz. 'imkansiz oldugu gozukuyor'[nokta] da demiyorsunuz.. 'imkansiz oldugu gozukuyor ise' diyorsunuz..

Sartli faraziylerle bir arguman kurmak nasil bir duygu :)

Ve dikkat ederseniz bu tablo bizi önemli bir sonuca götürmektedir. Natüralizm de, aynen İlahi dinler gibi, bir inançtır!.. Hem de, 150 yıllık iddiasının aksine, bilimle hiç de uyuşmayan bir inanç.

:-)

Evet, butun sorun de bu rekabetten kaynaklaniyor olsa gerek... ;-)

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: June 1, 2006 06:51 PM

"Burada felsefi açıdan kritik nokta şudur: Bir bilimci laboratuarda çalışırken, deney yaparken Tanrı'ya inanabilir mi? Hayır, inanamaz!"

Bilim tarihinden okuduğumuz kadarıyla son dönem batı düşüncesinde bu konudaki kırılma noktası Laplace ile Napolyon arasındaki kısa konuşmada gözlenebilir. Aktarılır, Napolyon Laplace'ın güneş sisteminin oluşumuna ilişkin teorisini inceledikten sonra "Tanrı nerede devreye giriyor?" diye sorunca Laplace "Efendim, ben o varsayıma ihtiyaç duymadım" şeklinde bir cevap veriyor. Bu tarihten itibaren klasik 'din-bilim çatışması' yavaş yavaş meydan alıyor...

ID grubundan Philip Johnson'un vurguladığı gibi bugün naturalist inancın söylemi "tanrıyı inkar" değil, "tanrıya olan ihtiyacı inkar" şeklindedir. Bilim bize evrene ilişkin açıklamalar sunuyor ise dinsel açıklama ne diye gerekli olsun? Bu klasik ve kökten çarpık zihniyet halen akademik ortamın yaygın paradigmasını oluşturmakta. Türkiye'deki naiv naturalistler ise bu söylemi tekrarlayıp durmayı hüner saymaktalar.

Yanılgı çok açık. Tabiatçılar, kendi uydurdukları bir tanrı anlayışını 'devredışı' bırakmakla tabiatçılığı kanıtladıklarını iddia etmek gibi abes bir işin içindeler. Tanrıya tabiat dedikten sonra elbette ki tanrıya ihtiyaç filan kalmaz. Burada yapılması gereken, bu tabiatın ne menem bir şey olup da tanrısal bir görev üstlendiğini sorgulamaktır. Laplace'ın cahilce yaklaşımı tersine çevirilip Tabiat diye bir şeye neden gerek duyulduğu üzerinde durulursa bugünkü bu bağnaz tutumun nedenlerine de ulaşmış oluruz.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: June 1, 2006 09:32 PM

Burada çok büyük bir yanılgı var izninizle;
bilimsel yöntemin içine düştüğü ya da düşürülmeye çalışıldığı dogmalık , hem de sözde dogmadan uzak durmak için yapılan dogmalık...

'bilimi dine dönüştürmek ' sözünden çıkardığım başka anlam yok ne yazık ki..

eğer bilim şüpheci bir yaklaşımla yöntemini belirliyorsa(ki öyledir de) dine yaklaşma tavrı tamamıyle red , inkar olmamalı...

'Örneğin, canlılıktaki bilginin (DNA'da kodlu enformasyonun) doğanın kendi içindeki süreçlerle ortaya çıkmasının imkansız olduğu gözüküyor ise?' Gözüküyor olması yetmez ki kabul etmeye.Ama reddedilememesi, değerlendirilmesi gerektiğine götürür.E o zaman da bu şartla bir sürü ,olmayan ya da olmadığı düşünülen inançlar işin içine girmez mi? sonuçta imkansızlıklarını ispatlayamadıkça her şey yonteme dahıl edılebılır en azından degerlendırılebılır degıl mi?

Bir de; bence Emre Aköz'ün yazısında dikkat edilmesi gerekn başka bi şey daha var, yani bence başka bir şeye dikkatimizi çekmek istemiş; ama neye söyleyemiyorum..


---- Mustafa Bey; Bilimsel olmayan bir doğa olayı olabilir mi ? die gerçekten cevabını merak ettiğim bir soru sormak istiyorum size ..

teşekkurler..
saygılarımla...

Yazan: sessiz Tarih: June 2, 2006 12:20 AM

Nuri Bey,


"Dikkat isterim: Burada beni ikna etmenizi istiyorum. benim akıl ve kalbimin ikna olmasını istiyorum. " demişsiniz..

İlahi Nuri Bey, Yılmaz Bey kendisini ikna edebilmiş mi ki sizi ikna edebilsin? :-)

Evrim için kanıtlar istediğinizde sayacakları 8-10 kanıt olacaktır.Bu kanıtların hepsi ya tartışmalı, ya sahtekarlığı sonradan kanıtlanmış ya da materyalist önkabulden ibaret birer faraziyelerdir. Biberli kelebeklerdeki ağaç gövdelerine konduğu yalanı doğal seçilimin kanıtıdır.Veya varyasyona uğrayan meşhur ispinozların gagaları.. Heackeal'ın sahte embriyolarında atalarımızdan kalma solungaçlarımız vardır.Ağaçtan çok çalıya benzeyen hayat ağacı, tüm boşluklarına rağmen atmasyonlarla doldurulur ve doğa tarihi müzelerinin başköşelerini süsler.Sakat meyva sinekleri yararlı mutasyonlara kanıt diye yutturulmaya çabalanır.Maymun-insan kafatası, birleştirilerek oluşturulan sahte fosiller 30 yıl bilim literatürünü süsler.

Onlara göre mesela DNA evrimin hem kanıtı hem sonucudur.Buradaki totolojiyi göremeyecek kadar kör olmalarının tek sebebi de naturalizm dogmasıdır.Canlılardaki bazı benzerlikler için homoloji kavramını kullanırlar, evrimsel akrabalık için atmasyon -metazori- yapamadıkları canlılarda da anoloji.Anoloji kavramı saçma sapan birşeydir, hiçbir bilimsel değeri yoktur.Homoloji ise tamamen önkabullere dayanır ve totolojiktir.

Daha önce de yazdığım, J.Wells'ten alıntıladığım bir hayali öğrenci-öğretmen diyaloğu ışığında homoloji kavramındaki önkabule ve totolojiye tekrar bakalım:

-Öğretmen : Bugünkü derimize hızlı bir tkrar ile başlayalım.Dün size homolojiden bahsettim.Ders kitabınızda gösterilen omurga eklemleri gibi homolog özellikler , canlıların ortak atadan geldiği savına en iyi kanıtı sağlamaktadır.

-Öğrenci :Bundan dün sözettiğinizi biliyorum , ama benim kafam karışık.Özelliklerin homolog olup olmadığını nasıl biliyoruz ?

-Öğretmen : Şayet omurga eklemlerine bakarsan , onların farklı işlevleri yerine getirmek üzere adaptasyon geçirmelerine rağmen , kemik yapılarının yapısal açıdan benzer olduğunu görebilirsin

-Öğrenci : Fakat ahtapot gözü yapısal açıdan insan gözüne benzese bile bu iksinin homolog olmadığını dün bize söylemiştiniz

-Öğretmen : Evet bu doğru .Ahtopot gözü ile insan gözü homolog değildir , çünkü onların ortak ataları böyle bir göze sahip değildi.

-Öğrenci : O zaman benzerlik olsun ya da olmasın ortak atadan gelmediği sürece, özellikler homolog değildir

-Öğretmen : Evet şimdi önemli noktayı yakaladın.

-Öğrenci : (şaşkın gözlerle) Aslında hala kafam karışık.Homolog özelliklerin ortak atayla ilgili en iyi kanıtı sunduğunu söylüyordunuz.Ancak özelliklerin homolog olup olmadığını söylemeden önce,onların ortak bir atadan gelip gelmediğini bilmek zorundayız

-Öğretmen : Bu doğru.

-Öğrenci : (ellerini kaşıyarak) Bir şeyi kaçırıyor olmalıyım.Bana öyle geliyor olmalı ki siz, "özelliklerin ortak bir atadan geldiğini biliyoruz, çünkü onlar ortak bir atadan geliyor" diyorsunuz.Bı kısır döngü düşünme biçimi değil mi ?

***

Bu önkabullerle, totolojilerle mesele aydınlanmıyor maalesef.Onca bulguya, araştırmaya rağmen hem fosil bulguları hem de moleküler karşılaştırmalar bakımından darwinizm utanç içindedir. Macroevrim hiçbir bakımdan izah edilememekte ve kayıtlarda gösterilemektedir. Kambriyen patlaması ise bir duvar gibi darwinizmin önüne dikilmiştir.

Sıkışınca Gödel'in "tamamlanamazlık teoremi"nden bahsederler, bu teoremin naturalizmin ispatlanmasının imkansızlığını ortaya çıkardığı gerçeğinden habersiz bir şekilde..

Ha birde olağanüstü felsefi kanıtları vardır, en çokta bunlara rastlarsınız. Mesela ateist felsefeci ve çevirmen Veysel Atayman'ın kulağın evrimine kanıt olarak yüksek seslerde derimizin titremesini göstermesi gibi.. Veya yüksek ağaçlardaki böcekleri seven yarasaların kanat geliştirmesi vb.Balıkları seven ayıların balinaya dönüşmesi, uçmak isteyen dinoların kanatlanması vb. Bunun nasıl olduğunu sormak ise zinhar günahtır.Spesifik örnek istemek ise küfürdür.

Darwinistlerle bir kere spesifik kanıtlar üzerine tartışamazsınız.Bu kanıtlarla ilgili darwinistlerin biraz üzerine gitiğinizde derin bir sessizlikle karşılaşırsınız.Önce sessizlik olur ve ilk şaşkınlıklarını attıklarında ise saldırıya geçerler."Bilim" naraları atarlar, "gerçek" kaygısı taşıdıklarını söylerler.Sanki gerçek naturalizmin tekelindeymiş gibi..Bu tıpkı dini saldırıya uğrayan bir fundamantalistin tepkisi gibidir.Burdaki "din" ise bilimcilik dini, yani "naturalizm" dir.Aydınlanmayla papazların sırtından çıkardıkları cübbeleri sırtlarına geçiren bu seküler papazlar, güya "gerçeği aramak" olarak tanımladıkları bilimi bir dogmaya kendi elleriyle teslim etmişlerdir.Eğer evrenin ve yaşamın tarihinin bir açıklaması olacaksa bu mutlaka naturalist olmalıdır, kanıtlar tam aksini gösterse de..Bunun daha ileriki boyutunu evrene de uyarlarlar."İnsanmerkezcil ilke" canlarını öyle sıkar ki sırf evrendeki hassas tasarımı ve ayarı kabul etmemek için varlıkları hiçbir zaman gözlemlenemeyecek olan paralel evrenler, baloncuk evrenler ve bebek evrenler gibi şeylere inanırlar..Sonrada bize "dogmatik" derler, heyhat.İnsan gülmekle ağlamak arasında bir hal alıyor..

Yaşamın ilk başlangıcına ise hiç değinmezler.Bir çoğunun, dillerine pelesenk ettikleri Miller deneyinde kullanılan ilksel dünya şartlarının yanlış olduğunun ortaya çıkmasından haberi bile yoktur.Bu deney doğru bile olsa oluşan basit düzensiz aminoasitlerdir, yani şekilsiz lekeler.Daha iyisi yapılamadığı için Miller deneyi ehven-i şer olarak uzun müddet kullanılmıştır. Ama artık o da kullanılamamaktadır, çünkü dikişlerinden patlamıştır. Hücrenin nasıl bir olağanüstü mekanizmaya sahip olduğu son yıllarda iyice belli olduktan sonra artık bu cansız-canlı geçişine dair umutları da tükenmiştir.

Bazı cür'etkar ve cahil olanları ilk aminoasitlerden proteinlere ve hücreye geçen aşamaların çok uzun sürdüğünü (130 milyon yıl) ve bu sırada doğal seçilimin devreye girdiğini söyler; "Canlı" olmadıktan, enerjisini çevreden sağlayıp,çoğalmadıktan sonra doğal seçilimin bir anlamı olmayacağından habersiz bir şekilde..

İşte Nuri Bey ağabeyim, meşhur naturalist evrim teorisi budur. Buyrun ikna olun. :-)

Yazan: S.Öztürk Tarih: June 2, 2006 12:45 AM

Mustafa Bey'in yazisi, bence kavramlarin fena halde birbirine karistirilmasi ve bu kavram karisikliklarindan ilgisiz sonuclar cikarilmasina tipik bir ornek.

Birincisi "metodolojik naturalism" ile "metafizik naturalizm" birbirine karistirilmis. "Doganin disaridan hicbir mudahale almadigi" yani sadece doganin varoldugu ve doga disi hicbir seyin varolmadigi dusuncesi metafizik naturalizmdir. Bu felsefe herhangi bir doga ustu gucun varligini reddeder.

Metodolojik naturalizm, doga ustu guclerin varligini kabul ya da inkar etmez. Ancak dogaustu fenomen ve hipotezlerin, ya yanlis oldugunu, ya bilinemeyecegini ya da doga kanunlari ile aciklanan fenomen veya hipotezlerden farki olmadigini soyler. Yani doga ustu varliklar varsa bile, biz bunlari bilemeyiz demektedir. Metodolojik naturalist, "doganin kendi icinde kapali bir sistem olarak isledigini nereden biliyorsun?" sorusunu basitce "bilmiyorum" diye yanitlayacaktir. Bu iddia edildigi gibi ateist veya teist bir inanc degildir!

Metodolojik naturalizm, sadece Darwin'in degil bilimsel metod uygulayarak bir sonuca varmak isteyen her bilim adaminin, izleyecegi yol ve yontemleri belirleyen bir felsefedir. Bilimsel metod, evrene iliskin yeni bilgiler edinmek veya daha onceden elde edilmis bilgileri duzeltmek icin kanitlanabilir, gozlenebilir, olculebilir ve mantik kurallarina uygun tekniklerin kullanilmasidir. Bilim uygulama ve teorinin surekli olarak birbirini etkilemesi ve gelistirmesi prensibi uzerine insa edilmistir. Bilimsel metodlar kullanilarak ortaya konan teoriler, gercek dunyayi tamamen aciklayamasalar bile, evrendeki iliskileri anlamak ve tahmin etmek icin yararli enstrumanlardir.

Bilim, aaa, bu is olsa olsa doga ustu bir yaratigin basinin altindan cikmistir diyerek eve gidip televizyonun karsisinda ayaklarini uzatamaz. Somut ve gozlenebilecek kanit arar.

Insanoglunun yeryuzundeki gelisimi bu prensipler uzerine kurulmustur, su an bu blog sayesinde iletisim kurmayi, televizyonun karsisinda ayaklarimizi uzatip yatmayi bu prensiplere borcluyuz. Dogayi ve evreni bu prensipler sayesinde anliyoruz ve anlamaya devam ediyoruz. Bu prensipler olmasaydi simdi ateist ve teistlerin arasindaki baslica cekisme gunes tanrisi Ra'nin varolup olmadigi olacakti.

Simdi, musluklarimizdan sicak ve soguk su aktigi, sifonun calistigi, evlerin klima ile isitilip sogutuldugu vs. vs. konforlarin hayatimizda oldugu bu dunyada, oturup hergun vahsi doganin kurallarina karsi mucadele etmek zorunda olmadigimiz icin sikiliyoruz. Sikintidan da ortaya boyle orjinal gorusler atiyoruz. Ama bu gorusleri atarken ki konforumuzu neye borclu oldugumuzu lutfen unutmayalim. (Biliyorum, bazilariniz yuce tanrinin varligini her bir hucrenizde, her bir nefesinizde hissediyorsunuz, hic sikilmiyorsunuz. Sikilmayan arkadaslara Somsalak Fidel ile birlikte baska bir blog kurmalarini oneriyorum.)

Not: "Laiklik" meselesi gene bir dahaki sefere kaldi.

Sibel


Yazan: Sibel Fidel Tarih: June 2, 2006 05:25 AM

Ben evrim konusunda herhangi bir polemiğe girmek niyetinde değildim. Cevap verenler tarafından (özellikle nuri bey) cımbızla bazı sorularımı çekilip esas sorum atlanmış.

Herhangi polemiğe girmek istemiyorum ve tekrar soruyorum:

" din ve/veya herhangi bir ideoloji, bilimsel yönteme dahil olursa ne olur? "

cevabını beklediğim soru bu. sadece bu.

Yazan: Yilmaz Tarih: June 2, 2006 09:01 AM

Musluklarımızdan sıcak su akması, sesin ışığın bir kutuya hapsedilebilmesi ve hizmetimize sunulmasi, doğayı anladığımız,anlamlandırdığımız anlamına değil, onu "kullanabildiğimiz" anlamına gelir. Tamam televizyonu yaptık da o sesi ve ışığı kim yaptı? Bilimin pratik anlamda objektif olması hakikaten mümkündür: "Ben neyi kullanabileceğime bakarım, neyi kimin yapmış olduğu beni ilgilendirmez." Bu noktadan hareketle bilim bir "tüccar" gibi çalışabilir. Ama sorun, öğeleri "bir araya getirmekle" öğeleri "yaratmayı" birbiriyle karıştırdığında başlıyor. Bilimin hayatı kolaylaştırdığı konusuna kimsenin bir itirazı yok zaten, ama bilim adamı bilimi delil göstererek insanlara "hayat tarzı" dayatmaya kalktığında işin rengi değişiyor. Bazı bilim adamlarının AT'ye karşı çıkmasının sebebi televizyon üretememesi değil, kendisinin tesadüfi dediğine AT'nin tesadüfi olamaz demesi. Bu durumda AT, mevcut bilim paradigması ne kadar felsefeyse o kadar felsefedir, daha fazla değil.
Bilime ideoloji karışsa ne olur? Bugün zaten bilim ideolojiktir. Öyle olmasaydı AT'ye karşı tutumu "evet,AT de bilimsel bir paradigmadır, pratikte bir şey değişmese de" derdi.

Yazan: FERHAT Tarih: June 2, 2006 10:56 AM

Yılmaz bey polemiğe girmek istediğimi nerden çıkarıyorsunuz.

din veya herhangi bir ideoloji bilimsel yönteme dahil olursa sorusunu şöyle soralım: Bugün bilim adamlarınca kabul edilen bilimsel yönteme dahil olursa ne olur?

Bence iyi olmaz.

Ben, Hubble teleskopu ile uzayın derinliklerine "bakarken" matematik ve fizik bilgimle birlikte 5 duyu organımı katıyorum. analize ben kendim dahil olduğumdan objektivite azalıyor olsa da sonuçta kainat kitabını okumaya çalışıyorum. eşyayı olduğu gibi algılamaya çalışıyorum. buraya kadar bilim yapma edimini yapan öznenin kimliğinin hiçbir önemi yok. bu özne, elbette gezegenlerin hareketini ya da taşın düşüşünü "anlamaya" çalışırken anlama konusu referansların dışına çıkmayacak. Ne bileyim, ışığın hem dalga hem de parçacık hareketine ilişkin bir gözlem yaparken tabii ki oraya kendi teistik ya da ateistik değer yargılarını getirmeyecek. aksini kim söylüyor ki ben de bunu anlamıyorum. çünkü ne alakası var ki? kel alaka!

Ama bir alakası var: Aydınlanma döneminde iyice ayyuka çıkan Kilise ile bilim adamları arasındaki çatışmanın hala geçerli olduğu zannı ve özellikle de İslama uyarlanması. Sanki İslam ile bilim arasından bir çatışma varmış gibi meselenin sunulması…Kilise babalarına karşı geliştirilen ve oradan devşirilip Müslümanlar dayatılan bu din/ideoloji katmayın geyiği artık kabak tadı vermiş durumda.

gerçek bir irtica bu. Siz batılı, özellikle de militan ateizmin fanatiklerinin herhangi bir yazılarının başında değindikleri bu sözde eleştiri konusunun bizim için geçerli olduğunu sanıp da küçümser bir uslupla sorguladığınızı mı sanıyorsunuz?

Dünyanın düzlüğü, dönmediği, yaşı vb inançlarını isbatlama adına skolastiszmin düştüğü vartaya bizim de düştüğümüz yanılsaması ve daha doğrusu dezenformasyonu içindesiniz.

ama bunu Türkiye'de bilim açısından ileri sürebilen hiç kimse olmasa da sanki bilime karşı örümcek kafalı bir zihniyet varmış gibi lanse ederek "evrim" konusundaki eleştirinin önü kesilmek ve bertaraf edilmek istenmektedir.

Ben;

"Allah'ım! Eşyanın hakikatini bana göster"

diye dua eden bir PEygambere inanıyorum. Eşyanın hakikatini görme çabası da benim işim.
Bu anlamda bu aşamada din ya da ideoloji katmak olsa olsa şu olur: Kainatı gözlemlemek ve anlama çabasında bulunmak bizatihi bir ibadettir. gökler de yer de tüm varlıklar da birer işaret olarak okunması gereken kainat kitabının harf ve satırlarını oluşturur. Bu nedenle, M.I.T'de ya da Princton'da fizik, kimya tahsili yapan bir insan müthiş bir ibadet de yapmaktadır.

Aklın ışığı pozitif bilimlerdir. Kalbin ışığı dini ilimlerdir. ikisinin birleşmesinden hakikat inkişaf eder" diyen alimlerimiz vardır.

Nitekim ta ilk asırdan sonra müthiş bir bilim faaliyeti gözlenmiştir: 11.05.2006'da bir internet sitesinde rastladığım şu özet bilgilere bir gözatınız:

doktor olmak yakın zamanlara kadar İbn Sina"cı" olmak demekti. KanunutTıb hala okunur. Kimya'da Cabir´i (721-815) iyi bilmek gerekirdi. Birçok alanda ortaya konulan isimler hala Arapçadır. Alchemy, al-Kimya; Algebra, el-Gebr; allogarithma, el-Khavrizmîden; Cheque, al-Şakk; Alphabate, Elif-Ba; Alkali, al-Kali vs. gibi kavramlar örnek gösterilebilir.

İbnul-Benna ve Kalasadi gibi Müslüman matematikçiler ilk defa bugün kullandığımız temel matematiksel ve cebirsel işaretler ve sembolleri icad ettiler. Pascalın kendi adıyla meşhur ihtimaliyet hesaplarını çözümlemek için geliştirdiği üçgen teorisi el-Kerhi tarafından keşfedilmiş, Yahya el-Mağribi (öl.1180), et-Tusi ve Keşani tarafından geliştirilmiştir. Ve bugünkü binomé teoreminin temelini atmışlardır. Elbette Pascal bunu Müslümanlardan almıştı. Ömer Hayyamın üçüncü dereceden denklemleri çözmek için kullandığı yöntem, Descartesın geometride kullandığı yöntemin aynısıydı. Lobachevski, Anti-Öklidçi geometriyi et-Tusinin "Takriri Uklidesi" adlı eserinden esinlenerek geliştirmiştir.

Astronomide ise Laplace'nin gezegenler için verdiği ölçüler, Uluğ Beyin Zicinden alınmadır. Copernicus (1473-1543), yeni sistemi kurarken birçok Müslüman alimin eserinden faydalandığını kendisi söylemektedir. Birçok âlimin yanında öne çıkan ikisi Batlamyusçu evren tasavvurunu yıkmışlardı. Batlamyusçu yer merkezli evren anlayışı Hıristiyanlık için de uygundu. Bu anlayışa göre yer sabitti. Oysa Birunî ve el-Siczî bunun böyle olmadığını ispat etmişlerdi. Yerin dönüyor olduğunu ispatlamakla kalmadılar, bir de yerçekiminden bahsettiler. Ayrıca gezegenlerin hareketlerini de hesapladılar. Fakat kendilerinden yaklaşık 600 yıl sonra Galile, dünyanın döndüğünü söyleyince idamla yargılandı. Öte yandan modern astronominin kurucusu Bitrucîdir.

Fizikte ise İbn Heysemin görme ve ışık teorisiyle, optiğin temel yasaları hâlâ aşılamadı. Bu etkiyi da Vinci, Vitellio, Kepler ve modern zamanlarda görmek mümkündür. Galilenin "sonsuz ve bölünmezlik" teorisi, Eşarinin kelam öğretisinin hatırlatılmasından başka bir şey değildir. İbn Rüşdün manyetik çekim gücü için söylediklerini yüzyıllar sonra Faraday ve Maxwell tekrar etmişlerdir. Kindinin görüşleriyle Einsteinın izafiyet teorisi arasında da oldukça büyük bir benzerlik olduğu görülmektedir.

Tıpta İbn Nefs kan dolaşımını bulmuştu fakat yakın zamana kadar yanlış bir şekilde mucidin Harvey olduğu zannedilmişti. Vücutta solucanlar ve parazitlerin varlığını ise İbn Sina ve Ebu Bekr Râzi bulmuştu. Pek çok hastalığı tarif etmişler, mikroplardan söz etmişlerdir.

Mûsıkîde ise sesleri ilk defa notalandırma Farabi ile başlar. İbn Sina bir çeşit stenografik harfler kullanır. Kuramsal notalama sistemini ise ilk defa İbn Zeyla bulmuştur. Farabinin sesleri bölmesi ve notalaması ile logaritmayı farkına varmadan bulduğu söylenir.

Demek ki islam, bilimle çatışan değil tam tersine onu teşvik eden bir öze sahiptir. Aksi olsaydı inanmam için hiçbir sebep yoktur.

Bu saydığımız bilginler de örneğin kan dolaşımını bulanlar da ideolojilerini bilimsel yöntemlerine katmadılar. Gözlemlediler, düşündüler, incelediler ve keşfettiler. Buraya kadar sorun yok. Ancak bu keşif sonrasında iki ayrı tutum sergilenebilir. Kan dolaşımı şöyledir böyledir deyip susmak. Ya da yine kan dolaşımı şöyledir böyledir dedikten sonra susmamak: Bu akılalmaz sistemi kuran bir Tıp Dahisinin olabilirliğini hesaba katmak. Bu kadar makul bir tutumu akledemeyenlere hayret ediyorum doğrusu.

Bilim hayatın tümünü kuşatmaz. Hubble ile yaptığım gözlemler sonucunda elde ettiğim fizik bilgisini içselleştirdikten sonra, uzaydaki dengenin nasıl olduğu, niçin olduğunu düşünmem neden abes olsun. asıl düşünmemem abes değil mi?

Siz ve etkilendiğiniz militan ateizmin "bilime ideoloji karıştırma ha" derken demek istediğiniz şey şu:

Canlıların biyolojik kökeni cansızlara dayanmaktadır. canlılar cansızlardan evrim denen bir kanunla türemişlerdir. Maddi süreçler herşeyi açıklar. bunun ötesinde ileri sürülen herşey din ya da ideolojidir. Tanrı yoktur çünkü bilim Tanrının varlığını ispatlayamaz. tanrı bilimin konusu olamaz vs..

iyi de burada söylediğiniz hiçbir kelime bilim değil. Bilim olsaydı o zaman zaten kimsenin söyleyecek bir sözü olmazdı. ben size ısrarla sordum beni ikna edin diye.

Bilim, uzayda gezegenlerin birbirinden uzaklaşarak hareket ettiğini ispatladığı gibi bir balığın yüzgecinin yavaş yavaş ayak olduğunu veya bir kertenkelenin bacağının yavaş yavaş kanada dönüştüğünü ispatlayan bir gözlem ve deney sonucunu getirmeniz gerekir.

kanımca meselenin can alıcı bir noktası budur: Fizik kimya gibi temel bilimlerde gözlemler şimdi canlı olarak yapılmakta ve ulaşılan sonuçlar evrensel kabul görmektedir.

ancak, biyoloji değil bir biyomitoloji olan evrim teorisi, bugüne ilişkin değil rakamla ifade edilemeyecek bir geçmişe ilişkin hüküm vermekte ve bunun da bilim olduğunu iddia etmektedir. mantık ve matematik kurallarına başvurarak bunun imkansızlığı söylendiğinde ise bu defa da metafizik karıştırmakla ya da bilime karşı olmakla itham ederek kendini savunmaya çalışmaktadır.

hepsini geçtim sizin de şimdi yaptığınız gibi kendini ispatlama ve ortaya koyma değil de böyle apolejetik ve aynı zamanda "saldırgan" bir "yöntem"le idare-i maslahatta bulunması bence evrimcilerin ve evrimin tek "yöntemidir". yöntembilim adına evrimcilerin benimsediği tek yöntem kanımca budur!

sizin iddianızda tutarlı olabilmeniz için Fizik ve Kimya biliminde ve hatta matematikte müslüman bilim adamlarının "gerici ve tutucu" eylemlerini de göstermeniz gerekmektedir.

Oysa ben bir fizikçi olarak tam tersini görüyorum. Yıllarca Boltzman'a küfreden bu militan atesitlerimiz olmuşlardır. Entropi kanununu görmezlikten gelmeye çalışan yine aynı arkadaşlarımızdır.

kapalı evren açık evren tartışmalarıyla ateizme bir yol çıkarma gayretleri yine böyle başlamıştır.

Prigogine'i hatırladım. adam baştan Tanrı olamayacağını kafasında kurmuş bunu ispatlayacam diye kimya ve matematiğin sınırlarını zorlayarak teoride eh işte ama uygulamada safsata bir yaklaşımla militan ateistlerimizin gönlünü kazanmıştı.

Sorunuzun cevabı açık ama bence bu soruyu sormasanız daha iyi olurdu. çünkü batı dünyasında bile tedavülden kalkmış, bizim coğrafyamızda ise hiç basılmamış bir safsata yayınıdır bu.

Siz eğer yüzgeç sahibi filleri gözlemliyor ve belgeliyorsanız oraya tabi ki din de girmez ideoloji de. ama "böyle olmuş olmalı" hurafesinin bilim diye yutturulmaya kalkılmasına da aklı başında insanların cevap vermesini yadırgamak ve bilimdışı diye yaftalamak gülünçtür.

Şunu söyleyebilirsiniz: Biz deneysel olarak hiçbir şey bilmiyoruz. ama Tanrı diye bir varlığın olmaması gerektiğine baştan karar verdik ve postülamızı da buna göre koyduk. buna söyleyecek hiçbir şey yok. bu bir felsefedir ve saygı duyulur. ama bu felsefeyi yıllarca Engelsin, aklı başında sosyalistleri bile kendine güldüren, "bilimsel sosyalizm" laf canbazlığı gibi, evrimcilerin de mutlak bilimsellik safsatasına bürünmeleri aynı ve hatta daha da ibretlik bir durumdur.

Yazan: nuri saglam Tarih: June 2, 2006 10:58 AM

Nuri bey,

yine "false positive" (soruyu tersten alıp, aksini ispat ederek çürütme) argümanlı bir cevap ortaya koymuşsunuz.

Bir türlü soruma cevap vermiyorsunuz, anladığım kadarıyla da vermeyeceksiniz.

üzgünüm ama yazdıklarınız engin internet okyanusundaki veri israfına yenilerini eklemekten öteye geçemiyor.

yararsız polemikten ötürü konu zaten can sıkıcı bir hal almaya başladı, gerçek bir cevap alabilme ümidiyle diğer fikir sahipleri için soruyu son kez tekrar edeyim:

SORU:
" din ve/veya herhangi bir ideoloji, bilimsel yönteme dahil olursa ne olur? "

Yazan: Yilmay Tarih: June 2, 2006 12:11 PM

Bilim ve din birbirinden tamamen ayrıdır ve tamamen ayrılmazdır. Tamamen ayrıdır çünkü biri "nasıl?" ile ilgilenir. Diğeri "niçin?" ile. Bilim, bir cinayeti tabancadaki barutun sıkışıp alevlenerek mermiyi itmesi, bu impulse'ın mermiye momentum kazandırıp 200 km/sa hız kazandırması" vs.şeklinde açıklar, din ise "bu tetiği birinin çektiğini ve çekerken bir amacının bulunduğunu" söyler. Sözgelimi deprem, bilim için yeraltı tabakalarında biriken enerjinin ortaya çıkışıdır. Din, buna karşı çıkmaz. Bu bir oluş şeklidir ve sebebidir ama bunda bir amaç arar,asıl sebep, irade nerededir, nedir?. Bilim, "ben nasıl olduğuyla ilgilenirim, bunun ötesine de karışmam !" diyebilse din-bilim çatışması ortaya çıkmayacak. Ama öyle demiyor... Amaçsızdır, irade yoktur, tesadüftür, en fazla tabiattır, diyor.
Evrim teorisi işin "nasıl"ını açıklamaya çalışan bir teoridir. Akıllı tasarım teorisi de öyle. Evrim, haddini aşarak, işin "niçin"ine de cevap vermeye kalkmış, tetiğin kendi kendine çekildiğini, tesadüfen patladığını, mutasyonlar sonucu barut, silah ve merminin oluşarak cinayeti işlediklerini söylemiştir. Bu konuda akıllı tasarımın yaptığı ise silahın, merminin ve barutun hiç de basite indirgenemeyecek yapılar olduğunu göstermekten ibaret.
Taşı yere atarsanız düşer, yine atarsanız yine düşer, yine atarsanız yine düşer. Ama bu taşın ve yerçekimi denen şeyin mükemmelliğinden hiçbir şey kaybettirmez. Bazen o taş, taş kafalıların başına düşer ve bizde taşın sertliğini ve yerçekiminin etkisini şükrederek seyrederiz.
Bilim yağmurun nasıl oluştuğunu açıklar. Bu oluş şekli tonlarca su buharının rüzgara bindirilip muhtaç bitki ve hayvanlara sevkedilmesinde görünen merhameti ortadan kaldırmaz. O zaman her bir yağmur tanesine bir meleğin eşlik etmesindeki güzelliği anlarsınız. Ve Hz. Peygamberin yaptığı gibi bağrınızı yağmura açıp o merhamet tecellisini göğsünüzde hissedersiniz.
Nasıl ve niçin birbirinden çok ayrıdır ve aslında yapışıktır.
Bilimin kurucuları Müslümanlardır. Farabi, İbn-i Sina, Harezmi, ve yüzlerce bilim adamını araştırmaya sevkeden, indükleyen, heyecan veren dindir. Astronominin, trigonometrinin, fiziğin, tıbbın temellerini onlar attılar. Onları buna sevkeden Yaratıcıyı daha yakından tanıma tutkusuydu. Aynı Mısırlıların, Azteklerin binlerce yıl önce yaptıkları gibi. İddialı bir sloganla bitireyim:
"Din olmasaydı bilim olmazdı..."
...

Yazan: blue Tarih: June 2, 2006 12:15 PM

Muzmin Bey,

Ben "imkansız gözüküyor"u, "bu fenomenin süreklilikler (yasalar) çerçevesinde bir açıklaması yok" şeklinde anlarım. Dolayısıyla da "özel ve sıradışı bir tasarım" çıkarımına gidilmiştir. Bu çıkarım bir dedüksiyon değil. "Bir gün böyle bir açıklaması çıkabilir" diyerek suskun kalmak bilimsel yöntemin içerdiği bir şey değil. Bırakalım "özel tasarım" çıkarımını bilim yanlışlasın. Tasarım teorisyenleri "Bu şey tasalanmıştır, hiç boşuna incelemeyin artık" gibi bir söyleme sahip değiller. Aksine bilim, elden geldiğince indirgemeci yöntemi izleyecektir. Ama indirgemenin durduğu noktada -devam edecek olması matematiksel bir ihtimal olsa bile- özel bir durum olduğu yargısına ulaşmak yeterince haklı bir akıl yürütme. Neden peşinen "belli olmaz" denilip "özel değildir" iddiasının 'default' bir şeymiş gibi korunması gereksin? Neden dolayı analoji kullanarak evrende kimi nesnelerin sıradışı bir şekilde tasarlanmış olduğu sonucu "yöntemdışı" olarak nitelensin? Evrim teorisi "evrilmiş gözüküyor" şeklinde bir söyleme sahip değil midir?

Özetle, "gözüküyor" yargısı bir bakıma bilimin -matematiksel dokusu hariç kalmak üzere- "yanlışlanabilirlik" özelliğinin bir sonucu. Herhangi bir fenomen için evrimsel tasarım ne ölçüde yanlışlanabilir ise, "özel tasarım" açıklaması da o ölçüde yanlışlanabilirdir.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: June 2, 2006 02:03 PM

Sevgili yorumcular,

Sanirim Sayın Sabah yazari Emre Aköz biraz hizli girmis viraja ;-))
"Bir bilimci laboratuarda çalışırken, deney yaparken Tanrı'ya inanabilir mi? " sorusuna verdigi “Hayır, inanamaz!” cevabi yazmadan önce degisik dinlerden bilim adamlarinin fikrini alabilirdi. (Köse yazarligi zor bir meslek, her gün yazinca arastirma yapacak vakit kalmiyor. )

INANAN BILIM ADAMLARI
Fransa’da egitim gördügüm yillarda çok dindar hocalarim oldu. Hristiyanlarin yani sira evine neredeyse her hafta sonu gittigim yahudi hocam cumartesi günleri kesinlikle söminesini yakmaz, piposunu içmezdi. Evinden kutsal kitabini öpmeden çikmaz, dua etmeden arabasini çalistirmazdi. Son derece dürüst, merhametli ve yardimsever biri olarak inanci teoride kalmaz, günlük hayatinda da Hz Musa’nin yolundan giderdi.

Bu hocalarimin içinde Nobel Ödülü’ne (matematik ve fizik) aday gösterilecek kadar kendini bilime adamis olanlar vardi.

Ortaçag Avrupa’sinda yobaz katolikler yüzünden bilim ve din çelisiyormus gibi izlenim olusmus. Bunun biz türkleri baglamamasi lâzim.

ISLAM NE DIYOR ?
ALLAH'a inanmanin bilimle çelisen hiç bir yani yok, tersine. Yanilmiyorsam bir hadis-i kutsi'de "ben bir hazine idim, bilinmek istedim" diyen ALLAH'in iki ismi EL ALÎM (bilim veren) ve EL ÂLIM (bilen) . (Mustafa bey, Islâm ve Kur’an hakkindaki bilginize sahidim, eger yaniliyorsam, düzeltmenizi rica ediyorum)

ALÇAK GÖNÜLLÜ OLMAK
Ayrica « Alimin mürekkebi sehidin kanindan yegdir » hadisinde Hz. Muhammed isi çok güzel özetlemis. Yanliz önemli bir nokta : Inanan bilim adami « yaratmaz » ama « kesfeder ». Nitekim uçagin uçmasini saglayan prensipler’i ALLAH yaratti, uçagin mucidleri bu prensipleri kesfetti. Nükleer enerji Istanbul’un fethinden önce de mümkündü, biz bilmiyorduk. Bir çok bilim adami « ögrendikçe cehaletimin farkina variyorum » dememis midir ?

SORUMLULUK
Emre Aköz’ün söylediginin aksine laboratuara (veya üniversite amfisine) girerken imanini unutmak söyle dursun, Islâm, bilim adamina ve bilimi yayan ögretmene büyük bir ahlakî ödev veriliyor : « insanlarin en hayirlisi alimlerin hayirlisidir, insanlarin en hayirsizi alimlerin hayirsizidir. » (Hz Ali veya Hz Muhammed)

Uygulamada örnekler çok : Mesela nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ahlâksiz bilim adamlarinin ve teknisyenlerin eseri degil midir ? Hangi dinin mensuplari Hirosima veya Halepçe gibi bir olay karsininda tepkisiz kalabilir ? Hz Mevlana’nin dedigi gibi « hak etmeyen insanlara bilim ögretmek domuzlarin boynuna altin ve inci takmaya benzer »

SONUÇ
Laboratuara girenlerin ALLAH’a inanmalarinda bir mâni yok, herkes açisindan fayda var.

Yazan: tunc Tarih: June 2, 2006 02:46 PM

Yılmaz Bey,

siz anlayamiyor ya da anlamak istemiyorsaniz ben ne yapabilirim.

Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar.

siz gözünüzü kapamış, hala kelime oyunlarıyla kendinizi kandırıyorsunuz.

Bilim faaliyeti olabildiğince objektif olmalı, değer yargıları girmemeli diyorum, hala cevap vermedi diyorsunuz.

Söylediklerinizde matematik nerede, mantık kuralları nerede.

Bilim derken Tanrıtanımazlığa şartlanmış biyomitolojik öyküleri mi kastediyorsunuz?

Bilimden haberiniz yok kalkmış hala demagoji yapıyorsunuz.

size edebince cevap verdim, sorunuzun demode ve kel alaka olmasına rağmen.

ama siz ukala bir tavırla tartışmadan kaçıp kendinizi üst bir yere koyduğunuzu vehmediyorsunuz.

Bilime din ya da ideoloji karıştırılırsa sizin gibilerin ürünü olan safsatalar ortaya çıkar.

Bir görüşü adabınca anlatma, tartışma, karşıdakini ikna etme, mantığın süzgecinden geçirme, örneklerle destekleme gibi temellerden yoksunsunuz.

Tipik bir laf canbazı gibi lafı eğip bükerek, somut gerçeklikle alakası olmayan hikayeleri bilim diye yutturmak en gerici ideolojidir beyefendi.

Karşınızdakine saygı duymuyorsunuz ama bu tavrınızla sadece kendinizi küçültürsünüz.

siz düşünmüyor sadece militan ateizminizi savunmanın lafazanlığını yapıyorsunuz.

Önce tartışma uslubu nedir onu öğrenin.

Yazan: nuri saglam Tarih: June 2, 2006 06:06 PM

Sayın Fidel,

Makalede kavram karmaşası filan yok. Yalnızca metodolojik naturalizmden metafizik naturalizme atlamak bir 'teamül' haline gelmiş olduğundan sonuç üzerinde durulmuş. Bu ayrımın pratikte hiçbir önemi bulunmuyor. Üstelik "ilgisiz sonuçlara varmak" eleştiriniz "ilgiyi görme" konusundaki başarınız ile ilgili.

Metodolojik naturalizm, doga ustu guclerin varligini kabul ya da inkar etmez. Ancak dogaustu fenomen ve hipotezlerin, ya yanlis oldugunu, ya bilinemeyecegini ya da doga kanunlari ile aciklanan fenomen veya hipotezlerden farki olmadigini soyler. Yani doga ustu varliklar varsa bile, biz bunlari bilemeyiz demektedir.

Bu sayfadaki ilk yorumumda tam da bu noktaya değinmiştim. Laplace tanrı varsayımımına ihtiyaç duymadığını ileri sürüyordu. Metodolojik naturalizmin öncüsü olarak görmek mümkün bu anlayışı. İnkar yok ama, "olmasa da olur" var. Her ne kadar sadece yöntemsel gibi görünüyor ise de bu katıksız metafizik bir tutum. "Varsa da bilemeyiz", düşüncesi "Biz evreni tabiat ile açıklıyoruz, ama yine de bir yerlerde tanrılar filan olabilir" ile devam eder. "Doğa yasaları yeter" dedikten sonra "tanrının varlığı-yokluğu" gibi bir konuda konuşmak gerçekten çok gereksiz kalır. Dikkat ediniz, "doğaüstü" kavramı "Doğa" diye bir gerçekliği peşinen varsayar. İşte burası metafiziktir. Olmayan bir şeyin üstü filan olamaz nitekim. Burada düpedüz doğa tanrının yerine konur. Sonra da bunun üstü filan gibi türevler üstünden konuşulur.

Metodolojik naturalizm, sadece Darwin'in degil bilimsel metod uygulayarak bir sonuca varmak isteyen her bilim adaminin, izleyecegi yol ve yontemleri belirleyen bir felsefedir.

Çok yanılmışsınız yada naturalist inancınız sizi böyle yazmak zorunda bırakmış. Bilimsel metod ile naturalizmi birlikte anmak, yaygınlaşmış tabiatçı inancın kendine bilimsellik havası katma çabasından başka hiçbir şey değildir.

Bilim, aaa, bu is olsa olsa doga ustu bir yaratigin basinin altindan cikmistir diyerek eve gidip televizyonun karsisinda ayaklarini uzatamaz. Somut ve gozlenebilecek kanit arar.

Bunu burada bu şekilde yazmış olmanız, burada neyin tartışıldığını pek dikkate alamadığınızı düşündürüyor.

Gerek metodolojik naturalizm, gerekse onun izleyicisi olan metafizik naturalizm çağlar boyu süregelen tabiat dini mensuplarının türettiği dinsel kavramlardır. Bu kavramları bilimsel yöntem ile ilişkilendirme çabası, bu inancı akla uydurma çabasının bir sonucudur.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni


Yazan: cengiz cebi Tarih: June 2, 2006 08:49 PM

Ya ya, tabi oyle. Isinize gelmeyince hersey "teamul" haline gelir degil mi?

Laplace ne guzel soylemis iste, tanri olabilir, ama benim yaptigim isi yapmam icin Tanri varsayimina ihtiyacim yoktur diye. Bu tanriyi inkar degildir. Ne zaman ki Tanri, bilimsel metodlarin varsayimina dahil olmasini gerektirecek kanitlari onumuze koyar, bu metodlarin icine dahil olur.

Burada tartistiginiz, bilimi de yoz bir inanca donusturme cabasindan baska hicbirsey degildir.

Yazan: Sibel Fidel Tarih: June 3, 2006 04:10 PM

Sayın Fidel,

"Ya ya, tabi oyle. Isinize gelmeyince hersey "teamul" haline gelir degil mi?"

Neden bu tür bir üsluba gerek duydunuz anlayamadım. Biraz "kahvehane" tarzı olmuş. Bir yanlış anlamayı gidermek "işe gelmediği" zaman değil, gerçekten ortada bir yanlış anlama yada -bazı durumlarda- çarpıtma varken başvurulan bir yol. Yine yanlış anlamışsınız nitekim. Sözünü ettiğim 'teamül', tabiatçılarda gözlenen bir durum. Metodolojik-metafizik ayrımı yalnızca teoride anlamlı olup pratikte önemsiz bir şeydir. Siz bu gerçekten son derece önemsiz olan ayrıntı üzerinde durup dikkat çekmeye çalıştığım asıl noktaları es geçmişsiniz.

"Laplace ne guzel soylemis iste, tanri olabilir, ama benim yaptigim isi yapmam icin Tanri varsayimina ihtiyacim yoktur diye. Bu tanriyi inkar degildir. Ne zaman ki Tanri, bilimsel metodlarin varsayimina dahil olmasini gerektirecek kanitlari onumuze koyar, bu metodlarin icine dahil olur."

Laplace'ın sözünü 'güzel' bulmanız, inancınız ile uyumlu olmasından. Yalnız hep aynı 'tanrı'dan söz etmediğimizi tekrar belirteyim. Laplace'ın haklı olduğu yön, olsa olsa Napolyon'un "Tanrı nerede devreye giriyor?" gibi paganca bir soruya yine paganca cevap vermesindeki tutarlılıkta bulunabilir. Acaba bu her iki şahsiyet, en çarpıcı ifadesini George Berkeley'de bulan "Tanrı" kavramını anlayabilmiş olsalardı böyle bir konuşma olabilir miydi? Elbette ki hayır.

Peki buradaki sorun ne? (Bu noktayı çok yinelediğimin farkındayım. Ne var ki bence işin özünde hep burası var.) Sorun tanrı teriminin iki farklı anlamda kullanılıp durması. Birisi tabiatçı inancın türettiği, tabiatüstü, bir yada birden çok olabilen, varlığı yokluğu tartışma konusu olan tanrıdır. Diğeri ise tabiatçı inancın "tabiat" diyerek basitleştirdiği ve bu yüzden de habersiz kaldığı nihai gerçeklik (ultimate reality) anlamındaki tanrı. Bu ikincisinin varlığı-yokluğu üzerinde bir tartışma bulunmuyor. Hiç kimse "nihai bir gerçeklik yoktur" gibi abes bir söz etmez. Tartışma bu gerçekliğin tabiat mı, yoksa tanrı mı olduğu üzerinde sürer. Tanrı'nın "intelligence" ve ilgili niteliklerini görmezden/anlamazdan geldiğinizde nitekim kendinize "tabiat" adlı sevimli bir tanrı üretmiş olursunuz. Sonra da "bunun ötesinde bir yerlerde tanrı vardır, yoktur, olabilir, bilemeyiz vb..." gibi felsefi düzeyden yoksun 'tartışma'lar yapmak zorunda kalırsınız.

"Burada tartistiginiz, bilimi de yoz bir inanca donusturme cabasindan baska hicbirsey degildir."

Bilimin bir inanca dönüşeceği filan yok. Bu iddianız yanlış değil, anlamsız. Bilimin ne olduğu -tabiatçı bilim adamları dahil- herkes tarafından bilinmekte. Burada yapılmayan çalışılan, bilimle ilgisi olmayan putperest inançları 'bilimsel' diye nitelemenin ne denli yanlış olduğunu göstermek, aynı zamanda bu yanlışı yapagelen insanların dinsel motivasyonlarını da belirgin hale getirmek. Böylece uzun bir süredir "sizinki din, bizimkisi değil" iddiasının ne ölçüde yaygınlaşmış bir aldanış olduğunun ortaya çıkması sağlanıyor.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: June 3, 2006 10:54 PM

Varsayımsal bir duruşma:
Yargıç: "Sen mi öldürdün?
Sanık: "Hayır."
"Fakat görgü tanıkları var."
"O ben değilim efendim. Benim görüntüme girmiş bir cin."
Yargıcın "Cin var mıdır, bir insanın kılığına girip cinayet işleyebilir mi? Konunun araştırılması. Bir bilirkişi heyeti oluşturulup sorulması için duruşmanın ileri bir tarihe..." diyebileceğini düşünebiliyor musunuz? Yargıcın yapacağı tek şey sanığın psikiyatrik gözetime alınmasıdır.
Dini inançların bilime sokulması da aynen hukuka sokulmasının mümkün olmayışı gibidir.

Fazla söze hiç gerek yoktur, saygılarmla...

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 4, 2006 10:05 AM

Sayın Efegil,

"Dini inançların bilime sokulması da aynen hukuka sokulmasının mümkün olmayışı gibidir."

Dini inançlar bilime sokulabileceği kadar sokulmuş durumda zaten. Daha ne kadar sokulacak? İki yüzyıldır bilimin pagan/putperest bir görünüme sokulmuş olduğu açık değil mi? Ama siz de "Yok efendim, sekülerizm din değil" diyorsanız bu sizin de sekülerist inancı savunma sadedinde olduğunuzu düşündürür. Bilimin seküler olması gerektiğini ancak sekülerist/naturalist inanç ileri sürebilir. Bilmem şu kadar önemli bilim adamının bu inanca mensup olması, bu inancı bilimin koşulu gibi sunmayı elbette ki haklı çıkarmaz.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni


Yazan: cengiz cebi Tarih: June 4, 2006 01:05 PM

Varsayımsal bir bilimsel konuşma:
Vatandaş: Bu insan çok kompleks bir yapıya benziyor. Bunu bir tanrı yaratmış olabilir mi?
Bilim adamı: Hayır. Bilimde tanrı olmaz. Bu, milyonlarca yıl önce kendi kendine oluşan bir organizmaydı. Yavaş yavaş değişerek bu şekli aldı. Mümkündür, zamanla her şey olur. Genetik bozukluklarla da değişimin nasıl gerçekleştiğini anlayabiliriz.
Vatandaş: Hocam bu organizma dedikleriniz de çok kompleks yapılar. Bu genetik bozukluk da adı üstünde bozukluk. Bozula bozula mı oluyor? Bunlar nasıl oluyor?
Bilim adamı: Kardeşim bütün literatür bu kabullerin üzerine oturtulmuş...Sen anlamazsın. Önce moleküler biyoloji, antropoloji, zooloji, fizyoloji filan okuman lazım.
Vatandaş: Hocam tanrının olmadığı konusunda bir veri var mı?
Bilim adamı: Tanrının olmadığı bizim ön kabulümüz...
Vatandaş: Ya varsa? Yani ya bu ön kabulünüz yanlışsa?
Bilim adamı: İspat edilmedikçe buna inanamayız. İspat edilmesi de pek mümkün görünmüyor...
Vatandaş: Hocam kusura bakma, sen de ispat etmedikçe anlattıklarına inanmamı bekleme.

Din zaten bilimin içinde... Ön kabül denilen şeyler bir inancın ifadesi... Birisinin ön kabulü Tanrının yokluğudur, diğerinin varlığı... Hangi tanrıya inanan bilim adamının hangi bilimsel metotta yanlışa düştüğü görülmüş? Bilimsellik hiçbir şeyi gözardı etmemeyi gerektirir. NG'de vücuduna şiş sokan müritlerin nasıl acı hissetmedikleri ve yaralarının nasıl çabuk iyileşebildiği araştırılıyordu... Uzaylıların varlığı da bilimin araştırma konusu. Cinler de hukukun değil ama bilimin araştırma kapsamına pekala girebilir. Yok demek mi daha bilimseldir, var olup olmadığını araştırmak mı?

Hukuk'un temeli de dindir. Hukuk kurallarının kaynağı kutsal kitaptır ve binlerce yıl içinde oluşmuş inançlardır. Bir hakim tanrıya inanabilir. Bu vereceği kararları ne kadar etkiler tartışmak lazım. Mesela tehdit alan iki hakimden hangisi daha cesur karar verebilir? Mantığıyla hareket eden mi, yoksa Büyük Mahkeme gününe inanan mı?

Fazla söze gerek yok. Vesselam...

Yazan: blue Tarih: June 4, 2006 02:26 PM

BILIM YANILIYOR MU?

Biliyorsunuz, gecenlerde Ingiliz bir bilim adami, "tavugun
yumurtadan ciktigini" iddia etti. Iddiasini dayandirdigi ar-
guman ise: "Sorunun cevabi, genetik materyalin (kromo-
zomlar üzerinde kalitsal özellikleri tasiyan yapi kitlesi) bir
organizmanin hayati boyunca degismedigi, bu nedenle
daha sonra tavuk olarak adlandirilacak ilk kus türünün,
ilk önce “embriyon’’ olarak bir yumurtanin “içinde’’
olusmasi gerektigi fikrinde sakli..."

Ben de bunun tam aksini iddia ediyorum. Yani "yumurta
tavuktan cikmistir". Cünkü tavuk olmadan yumurta olmaz.
Yani Allah su ve topraktan, önce ilk insan Âdem'i yaratir.
Âdem'den de e$i Havva'yi, ikisinin birlesmesinden de co-
cuklarini meydana getirir.

Yoksa önce cocuklarini, sonra Havva'yi ve Âdem'i degil.
Bunun gibi, Allah önce horozu yaratir. Horozdan tavugu,
tavuktan da yumurtayi cikarir. Yoksa önce yumurtayi, yu-
murtadan da tavugu, tavuktan da horozu degil.

Allah kâinati insan icin yaratmistir, ama insani kâinattan
önce degil, sonra yaratmistir. Cünkü bir üretim alabilmek
icin önce fabrika kurulur (Tabi, ne üretilecegi kararlastiril-
diktan sonra), sonra bu fabrikadan üretim alinir. Önce a-
gac yaratilir. Sonra bu agactan meyve beklenir. Meyvede
de agacin yumurtalari olan cekirdekleri bulunur.

Insanlar da önce fabrikayi kurar. Bu fabrikadan da televiz-
yon, radyo, camasir makinasi, buzdolabi ve diger makina
gibi ürünleri elde ederler. Yoksa bunun tersi olmaz. Yani
televizyondan fabrikayi yaratmazlar. Ama bir fabrikanin
televizyon üretimi icin kuruldugu dogrudur. Burada mânevî
gaye ile maddî neticeyi karistirmamaliyiz.

Sonuc olarak: Yumurta tavuktan cikmistir. Tavuk, bir yu-
murta fabrikasi gibidir. Fabrika olmadan yumurta olmaz.
Fabrika ise, patron tarafindan kurulur veya yaratilir. Patron
olmadan hicbir $ey olmaz. Allah olmazsa, patron da olmaz.

Ilk yaratis sebepsiz olur. Yani Allah Âdem'i annesiz-babasiz
dogrudan dogruya su ve topragin karisimindan yaratmistir.
Yoksa spermadan degil. Ilk hayvanlar da böyle (yani embri-
yosuz) yaratilmistir. Ilk bitkiler de böyle (yani cekirdeksiz)
yaratilmistir. Tavuktan önce de horoz yaratilmistir. Ve bu
$ekilde, sonucta; "yumurta tavuktan cikmakta"dir. Ne yazik
ki bilim henüz bu sonuca ulasamamistir. Acaba bilim adam-
larinin daha kac firin ekmek yemeleri gerekiyor? Bunu da
varin siz hesaplayin!

Not: Bu sonucu kabul etmeyenler, inkârlarindan önce bir
embriyonun Tanrisiz yani görmesi, duymasi, konusmasi, bil-
mesi, gaye ve hedefi, güc ve iradesi, ezeliyeti ve ebediyeti
olmayan madde veya doga tarafindan nasil meydana getiril-
digini "isbatlayarak" anlatsinlar.

Hüseyin Avdic

Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: June 4, 2006 06:19 PM

Öncelikle sayın Cebi'nin "bu sizin de sekülerist inancı savunma sadedinde olduğunuzu düşündürür." cümlesini hayret ve hatta biraz dehşet içinde okuduğumu belirtmek zorundayım. Seküler olmak bir suçmuş gibi bu cümleyi kullanması çok garibime gitti. Tabii ki, elbette sekülarizmi savunuyorum. Sekülarizm olmadan bilim yapılması mümkün değildir ki, bu bilimin yönteminin vazgeçilmez bir parçası. Sekülerizmi unutursanız bilimi de unutacaksınız. Bu söylediğimin çok garip karşılanmasına hayretler içinde kalıyorum. Nasıl olur, bir onkoloji araştırmacısı hücrelerin kanserleşmesinin nedeni olarak "Allah emretti, oldu" dese, bu kişisel inancının ötesinde bilimsel bir değer ifade edebilir mi? Ya da kök hücrelerin uzmanlaşmasının nasıl olduğunu açıklayan bir teori ortaya atsa ve dese ki: "Allah'ın bu iş için görevlendirdiği bir melek vardır. Gelir, kök hücreye ne hücresi olacağını söyler, o da olur" dese, bu teorisini sunduğu sempozyumda bilimcilerin fıkra anlattığını ya da şaka yaptığını sanmamaları mümkün mü?

Bilimcilerin (herhangi bir) inanca mensup olması mı? Şaka yapıyor olmalısınız. Bilimci (veya herhangi bir insan) istediği herhangi bir inanca istediği biçimde sahip olabilir. Bunun konumuzla zerre kadar ilgisi yok. Konu kişilerin değil, bilimin sekülerizmi. Bilimci laboratuarda mikroskopla bakarken bakterilerin kamçılarını nasıl kullandıklarını görürmüş de tanrının kudretini hissederek gözleri yaşarırmış. Yaşarsın, onun kendi düşüncesi. Kimseyi ilgilendirmez. İstiyorsa mikroskobunu besmele ile açsın, besmele ile baksın. Baktıkça kelimei şahadet getirsin. Yine kendine. Bütün bunları kendi düşüncesi içinde yapıyordur. Bunları yapmasının bilimle hiç bir ilgisi yoktur. Araştırmaları sonunda herhangi bir biyolojik yapının, bir organelin oluşumu ve evrimi hakkında bir teori ortaya koyacağında tamamen maddesel ve gözlemlenebilir, ölçümlenebilir, deneyle tekrarlanabilir, nedensellik bağıntıları ile açıklanabilir olgular ortaya koymak ve bunları somut verilerle bağdaştırmak zorundadır.

Bilimin bu şekilde yapılması tanrının yokluğunun ön kabul olarak alınması değildir. Bilimde ön kabul diye bir şey yoktur, Ön kabulleri reddetmek bilimin olmazsa olmaz şartıdır. Bilim zaten tüm ön kabulleri ortadan kaldırarak yola çıkar. Bilim gözünü hemen önünde duran herhangi bir nesneye diker. Bu nesne bu masanın üzerinde "neden" duruyor? Bu basit sorunun arkasından ilk anda binlerce soru sökün eder gelir. Sonu gelmez ve gelmeyecek bir sorgulamalar zinciri, evreni ilmek ilmek dokuyan nedensellik bağlantılarını yavaş yavaş ve sabırla çözerek ilerler. Her olgu, ardındaki bir nedensellik ağı ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bilimin işi bu bağlantıları ortaya çıkarmaktır. Bu işin hiç bir aşamasında "Bunun nedeni madde dışındaki bir etkendir" demez. Bunu madde dışında bir etken olmadığına inandığı, veya madde dışında bir etken olduğuna inanmadığı için değil, yöntemi gereği böyle yapar. Bilinmeyen bir çok neden vardır, elbette. Fakat bir olgunun tekrarlanabilmesi için onu ortaya çıkaran tüm nedensel bağlantıların çözümlenmesi gerekmektedir. Bilim çözer, teknoloji gerçekleştirir. Sistem böyle çalışıyor. Hiç bir buluş "Tanrı bunu böyle yarattığı için böyle oluyor" denilerek yapılmadı. Maddesel nedenler ve nedensellik bağlantıları kovalanarak yapıldı.

Bilim hiç bir aşamada "tamam artık buraya kadar getirdik, bundan sonrası tanrının işi" demez, demeyecektir. Her olgunun arkasındaki maddi, gözlemlenebilir, ölçümlenebilir, tekrarlanabilir ve kanıtlanabilir nedenleri aramayı sürdürecektir. Çünkü bilim böyle yapılıyor. Siz bunu tutup bilim "(dur bakalım Allah bu olguyu yaratmak için hangi sebepleri vesile kılmış bir araştırayım) şeklinde de yapabilir" diyor olmalısınız. Bir bilimcinin bu niyetle araştırma yapması da sadece kendini bağlar. Kimse ona "senin niyetin baştan bozuk" demez. Kendi bileceği iş. Olguların ardındaki nedenleri koyabiliyorsa ortaya, illa "yok senin niyetin bozuktu, bunu saymayız" diyecek halimiz yok. Bir tek bu güne kadar keşfedilememiş nedeni aydınlatırsa kalkar ayakta alkışlarız. Fakat maddi, kanıtlanabilir, ölçümlenebilir ve gözlemlenebilir veri sunacak. "İşte tüm nedenler böyle, fakat burada artık maddi nedenler bitiyor, bunun nedeni de artık tanrıdır" derse hiç kusura bakmasın. Seküler bilimciler hemen dönüp kaldığı yerden aramaya devam ederler.

Fakat bakın bilimin bulmasını bekleyip oturmamız gerekmiyor. Bilimin bittiği yerde felsefe başlar ve felsefe seküler olmak zorunda değildir. İstenen her spekülasyon yapılabilir. Felsefede istediğiniz her argümanı ortaya atabilir ve bilimsel verileri baz alarak, mantık bağıntıları kurarak her varsayımı öne sürebilirsiniz. Felsefede din de olur, ateizm de olur, satanizm de olur, her şey olur.

Felsefe tartışmak istiyorsanız inançlar o zaman devreye girer. Herkes felsefi inancını ortaya koyar.

Blue'nin söylediklerine tüm bunlardan sonra ayrıca yanıt vermenin gerekmediğini düşünüyorum. Çünkü bilimin ön kabülünden söz ediyor ki böyle bir şey olmadığını söyledim. Bilimin ilk şartı ön kabulleri silip atmak ve sıfırdan nedensellik bağlantılarını çözmeye girişmektir. Nedenlerin sonuçta nereye gideceği (sonuç diye bir şey varsa) belirsizdir ve bilim sonu düşünmez. Bilim, konu edindiği olgunun nedenlerini araştırmayı sürdürür. Her keşfedileni literatüre ekler ve bu uzun, sabır isteyen, zahmetli bir çalışmadır.

Yalnız şu cin konusuna değinmek gerek. bilimin "cin var mı?" diye bir araştırması olamaz. Bilimsel olarak "cin yoktur." Gerçekte var olup olmadığı bilimi hiç ilgilendirmez. Bilim herhangi bir psikiyatrik vakada neden olarak cin olabilecek bir neden belirlerse, cini o zaman araştırmaya başlayabilir. İngiltere'de bilimsel olarak hayaletler araştırılmıştır. Araştırmak yasak diye bir kayıt yok. Nedensellik bağlantıları içinde gösterebildiğiniz herhangi bir konu bilimde kabul görecektir. Şu an bilimsel olarak söz edilebilecek bir "cin teoremi" olmadığı için cinin varlığı bilimsel açıdan söz konusu değildir.

Son olarak: Bilimin ne kadar zor bir süreç olduğu satranç örneği ile açıklanmaktadır. Mat durumuna gelmiş bir satrancın hamlelerini geriye doğru tahmin etmek ve ilk hamleye kadar gelmek imkansızdır. Fakat ilk hamleden başlayarak çocuklar bie satranç oynayabilir. Bilim son ortaya çıkmış olgulardan başa dönmeye çalıştığı ve 64 kareli bir tahtada 32 taşla oynanan bir oyuna kıyasla evren çok büyük ve karmaşık olduğu için işi zordur. Üstelik zihinlerimiz satrancı satranççıların oynayabileceğine şartlandığı, hiç kendi kendini oynayan bir satranç görmediğimiz için, akıllı tasarımcıların bilimsel yönteme itiraz etmeleri de kaçınılmaz olduğu için işimiz iyiden zordur:))...

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 5, 2006 12:59 AM

Sanırım kavramlar yerli yerine oturmaya başladı.

Şu konularda sanırım anlaşıyoruz:
1. Bilimsel metod içinde din bulunmaz. Bilim adamı gözlem yapar, deney yapar, bilimsel bulguları analiz eder, kanıt arar vs. Bunun aksini iddia eden var mı? "Allah böyle istemiş olmuş" deyip araştırmayı bırakan bir bilim adamı mı var? Takdir-i İlahi deyip deneyden, gözlemden kaçan birileri mi var? Varsa hep beraber eleştirelim. Bunun sekülerizmle de bir alakası yok. Bu bilim adamının yaptığı iştir. Nasıl ticaretin kuralları varsa, bu işin de kuralları bellidir. Buna kim karşı çıkıyor ki?
2. Bilim adamı inanç sahibi olabilir. Hücreyi bismillahla açıp kapayabilir. Bunun bilimsel metoda bir zararı yoktur. Bu felsefe ve hayat görüşü ile ilgilidir. Bilimsel sonuçlar, onun inancını arttırabilir veya azaltabilir.
3.Metafizik, bilimin konusu olabilir ve araştırma alanına girebilir. Yeter ki teorem olsun.
4.Evrende düzen olduğu için her şey bilimsel olarak açıklanabilir. Sadece geriye doğru satranç oynandığı için zaman alacaktır. Bilim bulana kadar da iş inanca kalıyor. Mesela evrim henüz kanıtlanamadığına göre, satrancın ilk hamlesi çözülemediğine göre bilim adamı herhalde bu konuda bir dayatma yapmayacaktır... AT'yi de baştan yok sayamayacaktır. Öyle değil mi?
5. Bilimde önkabuller silinip atılır. Akıllı Tasarım'a karşı işinizin zor olduğunu söylüyorsunuz. Akıllı tasarım teorisini çökertmek gibi bir misyonunuz mu var? Önkabulleri pek silip atmamışsınız gibi görünüyor.
6. Bahsettiğiniz gibi "Hiçbir buluş tanrı neden böyle yapmış diye düşünerek ortaya çıkmadı". Ama her bir buluş, demek tanrı bu yüzden böyle yapmış diye sonuçlanıyor. Bilim, her geçen gün satrancın geri hamlelerini keşfetmekte ve hamleler hiç de evrimcilerin bekledikleri hamleler değil.
Check-Mate !

Yazan: blue Tarih: June 5, 2006 11:05 AM

Sayın Efegil,

"Öncelikle sayın Cebi'nin "bu sizin de sekülerist inancı savunma sadedinde olduğunuzu düşündürür." cümlesini hayret ve hatta biraz dehşet içinde okuduğumu belirtmek zorundayım. Seküler olmak bir suçmuş gibi bu cümleyi kullanması çok garibime gitti."

Sanırım bir yanlış anlamaya yol açmışım. Kusura bakmayın lütfen. Sekülerist olmak tabiki suç değil. Ben yalnızca bunun da bir din/inanç olduğunu belirttim. Bunun bir türlü kabul edilmemesi de inanın bana çok garip gelir.

"Sekülerizm olmadan bilim yapılması mümkün değildir ki, bu bilimin yönteminin vazgeçilmez bir parçası. Sekülerizmi unutursanız bilimi de unutacaksınız."

Affedersiniz ama ne ilgisi var sekülerizm ile bilim yapmanın yada bilimsel yöntemin. Bilim isteseniz de sekülerist filan olmaz. Sekülerizm bilim için zoraki bir yakıştırma, bir tür hariçten gazel okuma. Bunu bu denli rahatça iddia edebilmeniz -daha önce de değindiğim gibi- bu inancın hayli yaygın bir şey olması ile açıklanabilir. Dikkat etmeniz gereken bir şey var. Burada kıyıda köşede kalmış bir şey değil, bir inancın akademiyi -tabiki bilimi değil- işgal etmiş olması sorgulanıyor. Siz de doğal olarak "Nasıl olur da bu denli yaygın bir şey yanlış olur?" diyerek hayret içinde kalıyorsunuz sanırım.

"Nasıl olur, bir onkoloji araştırmacısı hücrelerin kanserleşmesinin nedeni olarak "Allah emretti, oldu" dese, bu kişisel inancının ötesinde bilimsel bir değer ifade edebilir mi? ..."

Kusuru bakmayın ama burada 'samandan bir iddia'yı eleştirmişsiniz. "Bilime doğasına aykırı nitelikler yüklemeliyim" söylemi ile bu yazdıklarınız tümüyle ilgisiz. Bakınız, bilimin ve bilimsel yöntemin asıl dokusu mantık/matematiktir. Bilimsel etkinlik duyusal veriyi bu formlar içerisinde anlamlı kılma çabası. Bunu yaparken ne sekülerlik, ne tabiatçılık nede tanrıcılık sözkonusu. Siz de burada bu tür 'felsefi' bir içeriğin olmadığını söylemek istiyorsanız bunu "sekülerizm" kavramı ile yapmaya çalışmanız oldukça gereksiz ve yanlış. Olsa olsa inanç grupları (seküleristler, budistler, teistler vb.) bilimsel sonuçların kendi inançlarını desteklediğini ileri sürebilirler. Bu ise sizin söylediğinizden farklı bir şey.

"Konu kişilerin değil, bilimin sekülerizmi.

Yanılgınızın kaynağı da burası. Bilimin teist olduğunu iddia etmekle eşdeğer olan bu iddia düpedüz bir anlatım bozukluğunu yansıtır. Bir dünya görüşü sekülerist olabilir, yada bir bilimadamı sekülerist olabilir. Bilimsel etkinliğin böyle bir niteliği olmaz. Bakınız "olmamalı" demiyorum, olmaz. Bu 2x2=4'ün ne sekülerist nede teist filan olmayacağı türden bir olmazlık.

Yazınızın geri kalanında benim ile ilgisi olamayacak şeyleri eleştirmişiniz. Sekülerizmin bir din olduğunu söylemek ile "Herşeyi tanrı/tanrılar yapmıştır"ı bilimsel bir açıklama saymak arasında hiçbir ilişki yok. "Nedensellik" ile ilgil olarak Hume ve Malebranche'ın yaklaşımlarına bakmanız yararlı olacaktır.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: June 5, 2006 03:41 PM

Bir de şu tavuk-yumurta meselesine değinmeden olmayacak. Tavuğun yumurtadan çıktığını iddia eden bilimciyi merak ettim. Tabii ki bir teori ortaya atmış olabilir. Evrimde böyle bir görüş var fakat kabul görmemiştir. Buna sıçramalı evrim deniliyor. Ara geçiş türlerine ait yeterli fosil kanıt bulunamayınca, böyle teoriler ortaya çıkmıştı. Fosil kanıtlar hâlâ yetersiz olduğu için yine ortaya atılmış olması garip değil.

Bu tür teorilere göre örneğin dünyada hiç kuş yokken bir gün bir sürüngen yumurtasına bir şeyler olur ve içindeki genetik düzen değişiverir. Sürüngen çıkacak yumurtadan birden kuş çıkıverir. Bu görüş ilk ortaya atıldığında tahmin edileceği gibi alay konusu olmuş ve akıllı tasarımcıların ekmeğine yağ sürmüştü. Evrimcilerin çıkmaz içinde nasıl bocaladıklarının ve saçmaladıklarının kanıtı olarak gösterildi haklı olarak.

Satranç örneğinde olduğu gibi, evrimi açıklamak gerçekten olağanüstü zor bir iştir. Fosil dediğiniz şey öyle her adım attığınız yerde çıkan bir şey değildir ki ara geçiş türlerinin fosilleri bulunsun. Fosilleşme son derece ekstrem şartlarda oluşan çok ender bir olgudur. Evrimin tam ve eksiksiz bir şemasını çıkarmak bir hayaldir, böyle bir şey son derece zordur. Sayılamayacak kadar tür gelip geçmiş ve ölen yaratıkların sayısı bir yana, nesli tükenen yaratık sayısı bilinmekten çok uzak büyük bir rakamdır.

Fakat bilim zaten zoru seçmek demektir. Kolayı seçmek ve "tüm türleri tanrı yaratmıştır" deyip işin içinden sıyrılmak çok kolay olurdu. Bilimin bunca anlaşılamama, alaya alınma, küçümsenme karşısında sessizce bildiğini okuması ve yolunda ilerlemesi insanlık tarihinin en büyük destanı, en büyük tutkusu ve en muhteşem efsanesidir. Bilim insanlığın tarihinde yazdığı en muhteşem destandır. Bu destanın kahramanları insanlığın en parlak yıldızlarıdır.

Bunu anlayan ve takdir eden çok az kişi çıkar. Bilimi ve bilimciyi himaye eden tek bir erkin çıktığı coğrafyalar, teknolojik üstünlüğünü dünyaya kabul ettiren ülkeler olmuşlardır. Ha, bu gücü kötüye kullanıp sömürgeciliğe girişmişlerdir, o etik yönü. Bilimin etik yönden bir önerisi yoktur, olamaz. Bilim etik ile ilgilenmez. Buluşlarının nasıl kullanılacağı ile de ilgilenmez.

Hani şu demokrasideki kuvvetler ayrılığı var ya, bu iş de öyledir arkadaşlar! bilim ayrı, teknoloji ayrı, etik ayrı. Bunlar sıkı sıkıya birbirine bağlı olarak insanlık kültürünü oluştursa da, yasama, yürütme, yargının demokrasiyi oluşturması gibi... Fakat bağımsız ve ayrı çalışırlar. Anlatabilirsem ve anlaşılırsa kendimi bahtiyar hissedeceğim. Bilmem Darwinizm sömürgeciliğe yol açmış da, üstün ırk fikrine neden olmuş da... Olabilir. Her şey iyiye de kötüye de kullanılır. İyi ve kötü göreceli kavramlardır. Neyin iyi neyin kötü olduğunu din bağlıları bile karıştırır da "Allahım hayırlısını versin" derler. Kavramlar öyle basit, hemen karar verilip hükme bağlanacak kadar basit değildir. Karmaşık, eski, büyük ve kavranamaz bir oyun içindeyiz. Düz mantık yürüterek hallediliverecek kadar basit değil hiç bir şey...

Yine tavukla yumurtaya dönersek... Evrim açısından böyle bir sorun yoktur. Tavuk da yumurta da birlikte evrilmişlerdir çünkü. Ancak evrim bu sorunu bu şekilde halletmemiş, sadece ötelemiştir. Proteini, DNA dan gelen mesaj olan RNA yı okuyarak ribozom yapar. Fakat ribozom da proteinden yapılıdır. İlk hücre ribozomunu nasıl yaptı? Ribozom olmadan protein sentezlenmez. Sorun burda düğümleniyor. Bu noktada olasılık hesapları başlıyor ve iş içinden çıkılmaz hale geliyor.

Oluşumu tetikleyen bir güç var mı yok mu bilim bunu halen bulabilmiş değil. İlk hücreyi getirip dünyaya atan bir sorumlu bulunsa, iş tamam. Fakat bulunamıyor.

"Yahu ne bocalayıp duruyorsunuz? Yaratıcı işte!" demek, bilimin sorununu çözmüyor. Bilimciler de enayi değil, bu kolay çözüme hemen atlamak ve işin içinden sıyrılmak herkes için kolay olurdu. Bilim zoru seçmektir.

Siz ne sanıyorsunuz Allahaşkına ya? Bilimci "Tamam ya, öf, bulamadım, aman kabul ediyorum, yaratıcı var! Aman, tamam var!!!" dediği zaman "Hah, şimdi hapı yuttun dostum. Doğru kiliseye! Yürü seni ateist seni!" deneceğinden mi korkuyor da inat ediyor sanıyorsunuz ya! Böyle bir şey var mı? Şu ülkede bile ne post modern sûfiler çıkıp dini amelden bağımsızlaştırıp "gönül işidir, namazla niyazla ilgisi yoktur!" deyip çıkabiliyor ve ne ne suya, ne sabuna dokunmadan müslüman olmanın yolunu keşfediyorlar ya! Bizimkiler bunun yolunu buluyor da onlar mı bulamayacak?

Bu kadar da birbirimizin kurdu olup birbirimizi kemirmeden rahat edememenin sendromuna kaptırmayalım artık kendimizi ya!

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 5, 2006 04:06 PM

Sayın Blue, evet, bazı kavramlar yerine oturmuş. Doğrusunuz. Ben de maddelerinizle paralel maddeler halinde yanıt verdeyim:

1.Doğrusunuz. Bu konuda ancak bir motivasyon sorunu ortaya atabilirim. Yani maddesel nedenleri bulmakta ısrarcı olan bilimci daha iyi motive olur diyebilirim. Çünkü bilinmeyen bir nedeni keşfetmek büyük bir başarı ve bir zaferdir. Daha önce doğaüstü güçlere atfedilen bir olgunun maddesel nedenini bulmak ve kanıtlamak büyük bir düşünsel haz verir. Bence bilimin motoru budur. Ama bu benim gibi düşünenlerin tarzı. Herkese genelleleyemem ve dayatamam. Bu maddede mutabıkız o yüzden.

2. Hiç sorun yok.

3. Metafizikten kaçınmak fiziğin baş ilkesidir. Newton "Fizik, kendini metafizikten sakın!" demiştir. Son derece de inançlı bir hristiyandır oysa. Serbest bırakılan bir taşın her zaman aynı biçimde yere doğru çekileceğini varsaymadığınız anda fizik biter, hurafe başlar. Kesinlikle kabul edilemez. "Bak, tanrı taşı nasıl eliyle tuttu da yavaşlattı" diye gösteremediğiniz sürece metafizik fiziğin gündeminde yer alamaz.

4. Bilimin bittiği yerde felsefe devreye girer ve tartışma felsefe içinde sürdürülebilir. AT bilim değil felsefe konusudur.

5. Dolayısıyla bu madde için de 4. madde geçerli. Ön kabul kesinlikle olamaz.

6. Sizin kişisel yorumunuz. Katılmıyorum.

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 5, 2006 04:26 PM

Sayin Demirkan Efegil,

“Bitmis bir satranç oyunundan ilk hâle dönüs” benzetmeniz çok hos.

Ancak yazinizin geneline hâkim olan bir fikir var ki o biraz tartisilir :

“Sekülarizm olmadan bilim yapılması mümkün değildir ki, bu bilimin yönteminin vazgeçilmez bir parçası”

diyorsunuz. Sanki ALLAH’a inanmak soru sormaya engelmis gibi. Tevekkül ve teslimiyet inanan bir kisinin hayattaki zorluklara gögüs gerebilmesi ve bir çözüm bulana kadar sabredebilmesi için. Yoksa bilimsel problemleri çözemeyen bir bilim adami tevekkülün arkasina saklanamaz. “DNA nasil olusmus anlamadim, ne yapalim Darwin’in/Allah’in takdiri” diyemez. Zaten inançli veya ate hiç bir bilim adami da bunu yapmaz.

Yanliz gerek evrimcilerin gerekse ATcilerin bazen gözardi ettigi bir nokta var : Bir teori sadece geçici bir açiklamadir. Yani bilimsel bir gerçek olarak kabul edilemez. Dünyanin yuvarlak oldugu tahmin edilebilir, bu “teoriyi” destekleyecek kanitlar bulunabilir ama uzaydan resim çekildigi anda “teori” olmaktan çikar, bilimsel bir gerçek olur. (Tâ ki tersi ispatlanana dek !!!)

AT biz inananlarin hosuna gidiyor ama bununla yetinmek bilimi durdurmak gibi olur ki sizin uyardiginiz “tevekkül tuzagina” düseriz. Ama ayni tuzak evrim teorisi için de geçerli : Eger evrim teorisini savunanlar alternatif veya tamamlayici/düzeltici teorilere yer vermezlerse bir tür ruhban sinifi gibi davranmis olurlar. Çünkü AT ve evrim teorileri henüz birer teori ve dünyadaki bilim adamlarinin % 100’ü desteklese bile simdilik bilimsel bir gerçek olmaktan uzaklar.

Su anki ortamda bir tür bilimsel yobazlik yasaniyor : “Ne? siz Darwin’in teorisine inanmiyor musunuz? O halde siz dincisiniz, siz bilime karsiniz !!!” Bilim adamlari bilim yapmak yerine ruhbancilik oynuyorlar :
1) Darwin’e alternatif teorilere ders kitaplarinda yer verilmiyor,
2) Belli üniversitelerde, konferanslarda, yayinlarda alternatif teori gelistirenler “afaroz” ediliyor.

Mat ile bitmis bir satranç tablasi bulmusuz, siz bunlarin rüzgarin etkisiyle böyle dizildigini söylüyorsunuz ve ona göre arastirma yapiyorsunuz. Ben “hayir” diyorum, bu mat olmus demekki oyunun kurallarini bilen (en az) bir kisi dizmis bu taslari biz yokken. Bilimsel metoda karsi bir durum yok. Iki teorimiz var, simdi deney ve gözlem yaparak, ölçerek bu teorilerden birini (veya bir üçüncüyü) destekleyecegiz.

Yazan: Tunç Tarih: June 5, 2006 04:40 PM

Sayın Cebi, sizin görüşlerinizde bana ters gelen pek bir şey görememiştim, zaten o yüzden "hayrete hatta biraz dehşete" kapılmıştım.

Herhalde sizinle sekülerizmin ne olduğu, tanımı hakkında anlaşamıyoruz gibime geldi.

Tabii ki bilimin temeli mantık-matematiktir. "Lojik" tir yâni. Tamam, anlaştık. Çok güzel. Lojik benim için aşk derecesinde tutkun olduğum bir konudur. Bana lojik deyin ben mest olayım, ayaklarım yerden kesilsin. O derece hayran ve tutkunum bu konuya.

Sekülerizme dönersek, ben bununla madde dışı, madde üstü, madde ötesi etken varsayımlarını bilimin dışında tutmayı anlıyorum. Saf suyun kaynaması için iki neden vardır: 100 derece sıcaklık ve 1 atmosfer basınç. "Bir de tanrının suyun kaynamasını dilemesi" diye bir eklemeyi kimse yapmaz. Ya da bu iki şartı yerine getiren biri "Allahım bu suyu kaynat lütfen" diye dua etmez. En azından bilmiyorum, benim aklıma gelmez. Olsa olsa tüp bitmese bari diye dua edebilirim.

Ama daha çok etkenin işe karıştığı olgularda, nedenlerin tamamını kavrayamadığımız zaman tanrı faktörünü devreye sokma eğilimindeyizdir. Aslında o olgunun nedenleri de maddi ve gözlemlenebilir, fakat çok sayıdalar ve gözlem araçlarımız yetersiz. Gözlemlesek de birini kaçırdık mı öngörümüz kesinleşemiyor. O zaman dua ederiz.

İşte bilim dua etmiyor, daha doğrusu eden ediyor da, ne yapsam da tüm nedenleri gözlem araçlarımın objektifine soksam diye çırpınıyor. Elektron mikroskopu ile yetinmiyor, yeraltına kilometrelerce uzunlukta tüneller yapıp bunların etrafına insan türünün yapabildiği en güçlü elektromıknatısları döşüyor. Kimsenin adını bilmediği duymadığı atomaltı parçacıkları çarpıştıracak da enkazlarından daha alt madde yapıtaşlarını bulacak. Her parçanın parçası vardır, nereye kadar? Olsun! Bilim zaten hiç bitmeyecek bir serüven. Heyecanı da burdan geliyor. "Bitti, hallettik, bu kadar" desek ondan sonra hapı yutardık.

Okunacak tek kitabınız var, okudunuz bitti. Başka kitap yok. Ne yapardınız? Ben çıldırırdım.

Evren kitabını bizler, bizlerden sonraki nesiller, hep okuyacağız. Okuya okuya bitmeyecek, şükür ki bitmiyor...

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 5, 2006 04:46 PM

Sayın Tunç, tabii ki, ne demek! Teorileri çöpe atıp yeni bir teori kurmaya bilimciler öyle heveslidirler ki, bunun için ölürler! Samimi söylüyorum, bana inanmanızı isterim. Bir biyolog için Darwinizmi çöpe sallayıp ondan daha göz kamaştırıcı yeni bir teori kurmak rüyalarının peri masalı olurdu. Bana kesinlikle inanın, yüz yıldan fazladır ne kanıtlanabilen, ne çöpe atılabilen bir teoriden biyologlara fena halde daral gelmeye başladı. Ancak şimdi genetik bulgulara yönelindi, o işi biraz tekrar heyecanlı kıldı. Harıl harıl genetik çalışıyor biyologlar. (Bu alan yakında büyük buluşlara gebe, benden haber vermesi.)

Yoksa fosillerle mosillerle bu iş bayağı sıkıcı olmaya başlamıştı.

Darwin genetikten bile anlamayan, bilgi düzeyi bugünkü ilköğretim düzeyinde bile olmayan bir bilimci idi. Bu adamın ortaya attığı bir kuramın hala geçerliliğini koruması bilimin ne kadar yavaş yol aldığını gösteriyor.

Fakat bilimi roketlemenin yolu madde dışı etkenleri dağarcığına katmak olamıyor ne yazık ki! Bunar bilimi bir anda uçurur ama bilim binasını da havaya uçurur. Bilim milim kalmaz ortada.

Bilim yöntemine sadık kalmak zorundadır, kanıtlanabilir, ölçülebilir, nedensellik bağıntılarıyla açıklanabilir, deneyle tekrarlanabilir olgular!..

Çok sıkıcı ama yöntem bu! Bilim yapmanın daha iyi bir yöntemi bulunsa, inanın hemen o gün ben bu dediklerimden çark ederim. Bütün dünya temsilcilerinin huzurunda bir bilge ruh çağrılsa da evrenin sırlarını ayan beyan anlatsa, bilimin de işi bitse, oh ne âlâ! Mikroskopları da at çöpe, teleskopları da, herşeyi de... Ya da gökten bir uçan daire inse, hadi iyisiniz, acıdık size, bakın evrenin gerçeği bu, siz böyle böyle oluştunuz!" dese, âmennâ... Ne uğraşacağız kardeşim? Enayi miyiz biz? Hazırı bulan herkes balıklama atlar.

Fakat iş öyle değil. İnsan türü her ne keşfettiyse dişiyle, tırnağıyla kazıdı, parmakarını parçaladı bir basit şeyi bulmak için. İnsana insan denecek bir halde olması, taşlardan filan balta yapabilecek durumda olmasa bile en azından eline geçirdiği sopayı kullanabilecek beceride olması için bir milyon yıla yakın geçmiş biçiliyor. Bunun sadece son üç bin yılında yazı, tekerlek gibi basit şeyler bulundu. Kimse al tekerlek, al yazı demedi!

Ha bilim çok ağır gidiyor yahu, yok mu bu işin daha hızlı hal yolu derseniz bilimi bırakır felsefe yaparız. Buna engel yok! Bilim insanlığın biricik kültür aracıdır diye ber şey yok! Temeldir, vazgeçilmezdir, en muhteşem ve en göz kamaştırıcı destanıdır, evet, ama biricik değildir. Başka kültür araçlarımız var. Felsefe var, sanat var...

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 5, 2006 05:13 PM

Sayın Blue, Sayın Tunç, sevgili Cengiz Bey ve Demirkan Efegil Bey'e teşekkür ederim. Nihayet saygılı, aklıbaşında bir tartışma ortamı oluşmuş yani! Hep mihnet hep mihnet, işte böyle biraz da zevkini tadalım şu tartışmaların!

Yazan: metin-thePoor Tarih: June 5, 2006 06:08 PM

Kıymetli Nuri Bey dostum,

Sayın Yılmaz, ID-Darwinizm tartışmaları esnasında soğukkanlı, ağırbaşlı, sakin bir tutumla hareket ediyordu. (Sanırım siz o zamanlar bu bloga gelmemiştiniz daha.) Nedendir bilmem çaydanlık cozurdamaya, sular ülükten fışkırıp ocağı ıslatmaya başladı. Yoksa, inanın Ataman Bey'le Yılmaz Bey aynı kalibrede değildi. Yılmaz Bey şayet eski sakin tavrına kesin dönüş yaparsa, sinirlerinizi yıpranmaktan kurtulacaktır. Temennim budur!

İmza: Blogun kadrolu üslup komiseri Metin!

Yazan: metin-thePoor Tarih: June 5, 2006 06:45 PM

Sayin Demirkan Efegil,

Ribozom'un isleyisi hakkinda bilgi almak istiyorum, acaba biyolog olmayanlarin anlayabilecegi siteler var mi ? (Diger bioloji veya tip okuyan/okumus arkadaslar da) yardimci olabilirseniz çok sevinirim.

dostlukla

Yazan: Tunç Tarih: June 5, 2006 06:47 PM

Sayin Yilmaz,

" Din ve/veya herhangi bir ideoloji, bilimsel yönteme dahil olursa ne olur? " seklindeki sorunuza verilen yanitlardan tatmin olmadiginizi gördüm. Müsade ederseniz bir de ben sansimi deneyeyim.

Sorunuzu biraz genis anlamda ele aliyorum çünkü tümden gelim ve tüme varim gibi yaklasimlarin « Atatürk ilkelerine uygun » veya « Islâm’a aykiri » gibi siniflandirilabilecegini sanmiyorum. Daha çok inanç veya ideoloji sahibi bir bilim adaminin farkini ele almaya çalisiyorum :

Din / Ideoloji bilimsel metoda bir kaç sekilde dahil olabilir :
1) Hedefe kisitlar getirebilir : « klonlama yoluyla canli üretilmesi hristiyanliga aykiridir »,
2) Yeni hedefler/öncelikler belirleyebilir : « Nazi Almanyasi’nin bilim adamlari üstün alman irki için su veya bu alanda arastirma yapmalidir »,
3) Kutsallastirma yoluyla cesaretlendirebilir : « Bilim adaminin mürekkebi sehidin kanindan yegdir » (hadis)
4) Dogrudan bilimi ideoloji/din haline getirebilir : « Hayatta en hakiki mürsit ilimdir, fendir, onun disinda mürsit aramak gaflettir, cahilliktir, deliliktir »
5) Kullanilan imkânlara kisit getirebilir « deneylerde maymun kullanilmasi insanliga aykiridir ».

Bunlarin hepsi birden de olabilir. Benim kanaatimce bilimsel yönteme su sekilde olumlu etkileri olabilir :
1) Din/ideoloji bir öncelik saglayabilir : Vatansever bir türk kuzey kutbundaki penguenlerin ayak mantarlarini degil de türk çocuklarinda görülen hastaliklarin çaresini arayabilir,
2) Ahlakî bir çerçeve sunabilir: Hz Isa’dan ilham alan hristiyan bir bilim adami atom bombasi yapmayi red edebilir. (Burada biraz geç kalindi galiba)

Ama su veya bu dine inanmanin bilim adamlarini ileri götürecegini sanmiyorum. Allah adil davraniyor ve çalisan bilim adamina (dinine bakmaksizin) ilminden veriyor.

7ci yüzyildan 16ci yüzyila dek müslümanlar ilerilerdi, bugün daha çok hristiyanlar ve shinto dinini uygulayan japonlar ileri. Önümüzdeki onyillarda ise budizm ve hinduizmin hakim oldugu Çin’in ve Hindistan’in lider milletler arasina gireceklerini saniyorum.

Dostlukla

Yazan: Tunç Tarih: June 5, 2006 07:48 PM

Metin Bey Dostum,

Bende de sizdeki gibi bir sogukluk olustu yazmaya karsi.

burada okuyan dusunen insanlar bildiklerini paylasiyorlar. bizimkisi bir hasbihal biraz da fikir teatisi.

ne gerek var bunu

"hadi soyleyin bakalim,.....ha"

alayci uslubuyla ortami germeye?

"siz varya orumcek kafalisiniz, bizse gercegi bulduk. cunku biz moderen, ilerici, aydinlikci, ateist, laikciyiz vs" deyip durmanin anlami nedir?

adam o kadar emin ki "Madde ezelidir, canlilar da bu ezeli maddeden kendi kendine olusmustur"

buradaki özgüvenin bilimdışılığı, akıldışılığını geçtim, bunu dayatmaya, buna eleştiriye katlanamamaya aklim ermiyor.

sanki gezegenlerin hareketini inceleyen biri teist olursa inceleyemez, oraya dinin hükümlerini sokuyormuş gibi zannediyor. bu öyle bir cehalet ki, hala "kurumlaşmış" sapkın bir din olan Kilise Hristiyanlığının, bilimsel verilere verdiği tepkilerin müslümanlarca da verildiğini zannediyor?

Zannediyor ki tek bilim yapan Aydınlanmacılardır. böyle bir "soykütüğü okuması" yaparak aklınca imtiyaz devşiriyor.

halbuki bilimadamlarının, daha doğrusu bilimsel faaliyetin "soykütüğü"nü adam gibi incelese (bu arada bu soykütüğü kavramının hermenötik çıkarımlarının ne kadar önemli olduğunu şimdilik hatırlatmakla yetineyim)kan dolaşımından optiğe, dünyanın yarıçapından binomial hesaplamalara kadar müslüman bilimadamlarının ürettiği bilimi görür, üretimlerine dini katmadıklarını da anlardı.

kuran sürekli olarak "Bakmazlar mı.."

diye başlayan sorularıyla insanların evreni incelemesini salık vermektedir. Evren ve içindeki herşey neyse o olarak incelenmek zorundadır.

mesela gözün akıllara durgunluk veren sistematiğini Nuri de olsa, George da olsa, Solomon da olsa "aynı tarzda" inceleyecektir. beyefendi bilim ile bilimsel yöntemi de birbirine karıştırıyor.

şimdi Metin Bey burada dikkat isterim: Göz şöyle çalışır, optik kodu budur, görüntünün retinaya düşmesi böyledir vs deyip fiziksel bir analiz, ya da gözdeki hücreler şöyledir böyledir die anlatan biyolojik bir analiz insanlığın ortak analizidir. bir ateist de bir teist de aynı şekilde analiz yapmak zorundadır. sonuçta akıl ortak değerimiz. bu analizdir,yöntemdir. ancak iş burada kalmıyor. Göz "doğanın sunmuş olduğu......tesadüfi süreçler....rastlantısal ...." dediğimizde artık bilimsel analizden farklı bir boyuta taşınmaktadır. bu da ateistik bir "sonuca varma"dır.Burada objektivitenin yerinde yeller esmektedir.

şöyle düşünün:Da Vinci'nin ya da Goya'nın bir şaheserine bakarken, o tablonun sanatsal değeri, şekillerin güzellikleri, ifade ettiği anlam vsden bahsedip duran birisi olsun. Surekli ne guzel bir tablo diyen birisi ile, ne guzel bir tablo ve ne guzel bir ressam diyen digeri arasındaki farkı da bir kenara koyalım.ısrarla tabloyu inceleyip sanatkarı görmezden gelen, sanatkarı da görelim diyenlere ise sert ve alaycı bir şekilde tepki vermenin anlamı nedir Metin Bey dostum.

buna üzülüyorum.

ve işin başka bir boyutu bilim tartışmasının perde arkasında gizlenen niyetler.

yine tekrarlayacak olursam, seküler, demokratik, evrensel akılcı, tabii hukukçu, özgürlükçü, dayanışmacı, kalkınmacı bir zihniyet bu topraklarda gelişemiyor. ısrarla fransız devrimi ve onu besleyen ve de akabinde süregelen ,militan ateist, jakoben, antidemokratik, oligarşik düzen özlemcilerinin sesi çok daha fazla çıkıyor.

İslam adına hareket ettiğini söyleyen harici kalıntısı neo haricilerin de bilinçli ve bilinçsiz buna destek olduğunu artık hepimiz biliyoruz.

bilimi de, aklı da, dini de bu her iki tarafın yobazlarından kurtarmak lazım vesselam.

Yazan: nuri saglam Tarih: June 5, 2006 09:28 PM

Sayın Demirkan bey,

Bir arkadaşım beni arabayla bir rampanın başına götürdü ve "bak, şimdi arabayı bırakacağım yokuştan yukarı doğru kendi kendine çıkacak.." dedi. Hakikaten arabayı boş viteste bıraktı ve araba yokuş yukarı çıkmaya başladı. Kendisi bunu manyetik kuvvet olabileceği, yatır bulunduğu filan gibi şeylerle açıklamaya başladı. Ben kendisine bunun bir göz yanılgısı olabileceğini, yere su dökmesini ve suyun hangi yöne aktığına bakmasını salık verdim. Suyu döktük ve arkadaşımın hayalleri suya düştü. Sadece bir göz yanılgısıydı.
Bilimsel şevkinizi ve metafizik olarak açıklanan olaylara maddesel açıklamalar yapma tutkunuzu anlıyorum. Bu konuda size katılıyorum. İnsanların büyük bir kısmı Tanrıyı bilimin açıklayamadığı, gizli, sırlı konularda arıyor. Elbette bilim bu konuların tümünü zamanla açıklayacaktır. Çünkü evrende düzen vardır ve evren mükemmeldir. Sırlı, gizli, gözden kaçan hiçbir nokta yoktur.
Bir olayı maddesel bir şekilde açıklamak ondaki harikuladeliği ortadan kaldırmıyor, bilakis daha çok ortaya çıkarıyor. Sözgelimi bitkilerin köklerinin sert taşları parçalayıp arasından çıkması harikuladedir. Bunun maddesel açıklaması köklerin asit salgıları ve köklerin bu asite karşı kendini koruması için alkali yapı oluşturması ise bu hayranlığıma hayranlık katar. Ama biri çıkıp da "bitki bu şekilde evrimleşmiştir. Bunlar tesadüfen ve mutasyonlarla oluşmuş basit işlerdir. Herhangi bir harikuladelik bulunmamaktadır. Bunun altında mucize aramak abestir" dediği zaman o milyonlarca yıl içinde evrimleşmiş tabiat mucizesi gözünün ortasına bir yumruk atmak geliyor içimden. Hiç kimse bana yaşamın, canlıların, havanın, suyun mucize olmadığını söylemesin. Hiçbir bilimsel açıklama hayatı ve evreni mucizelikten çıkaramaz. Bu bir inanç değil, felsefe de değil. Bir otun canlılığı mucize değilse mucize nedir? Asimov robotu mu??

Yazan: blue Tarih: June 6, 2006 10:26 AM

Sayın Efegil,

"Fosil dediğiniz şey öyle her adım attığınız yerde çıkan bir şey değildir ki ara geçiş türlerinin fosilleri bulunsun."

Bilimadamı "bu fosiller mutlaka olmalıdır, biz bulamasak bile vardırlar yada bir zamanlar var idiler" düşüncesi ile değil, "bu tür fosiller olabilir" düşüncesi ile de hareket edebilir. "Mutlaka olmalıdır, olmak zorundadır" düşüncesi bir inancın uzantısıdır, pekala bilimadamının bir özelliği olabilir. Ama bu, bilimsel yöntemde yeri olan bir tutum değildir.

"Evrimin tam ve eksiksiz bir şemasını çıkarmak bir hayaldir, böyle bir şey son derece zordur."

Bu sitede "evrimcilik bilimdışıdır, saçmadır, sapkınlıktır" türü bir yaklaşımın yer almadığını fark etmişsinizdir. Evrim teorisi bilimsel -doğru ve geçerli filan demiyorum- bir teoridir, bunda kuşku yok (Darwinizm evrim teorisine 'musallat' olmuş bir şey). Yalnız bu cümlenizden gördüğüm kadarıyla evrimin yarım ve eksikli bir şemasının mevcut olduğunu düşünmektesiniz. Bu şemanın, fosil bulguları üzerinde yapılan yorumlardan (bazen spekülasyonlardan) oluştuğunu ve empirik/deneysel değerinin de düşük olduğunu sanırım kabul edersiniz. Burada mantıktaki gerekli koşul-yeterli koşul ayrımını hatırlatayım. Bulunmuş olan fosiller olsa olsa varsayımsal bir evrim sürecini doğrulamanın gerekli koşulları olabilirler ama yeterli koşul olmakla hiçbir ilgileri yoktur. Bu yönüyle evrim teorisi bir tarih bilimi teorisidir ve tarih bilimlerindeki diğer teoriler gibi empirik/deneysel yönü zayıftır. Canlılığın temelini oluşturan mikro yapılar sözkonusu olduğunda ise evrim teorisi 'saf spekülasyon' durumundadır. Tabi bu durumda akla "Bu teorinin yanlışlanması olanaklı mıdır?" sorusu gelir.

"Fakat bilim zaten zoru seçmek demektir. Kolayı seçmek ve "tüm türleri tanrı yaratmıştır" deyip işin içinden sıyrılmak çok kolay olurdu."

Bu sitede "Tüm türleri tanrı yaratmıştır" deyip işin içinden sıyrılmayı savunmanın izlenmesi gereken bir yöntem olduğunu bırakınız savunan, ima eden bir söylemle karşılaşmadığımıza göre bu ve buna benzer eleştirileri neden dolayı bu denli tekrar ettiğinizi açıklamanızı isterim.

""Yahu ne bocalayıp duruyorsunuz? Yaratıcı işte!" demek, bilimin sorununu çözmüyor. Bilimciler de enayi değil, bu kolay çözüme hemen atlamak ve işin içinden sıyrılmak herkes için kolay olurdu."

Bakın, yine aynı eleştiri. Hangi aklı başında bir insan kalkıp da "Yahu ne bocalayıp duruyorsunuz? Yaratıcı işte!" gibi absürd bir söylemi savunabilir. Bu eleştiri kime yönelik?

"Daha önce doğaüstü güçlere atfedilen bir olgunun maddesel nedenini bulmak ve kanıtlamak büyük bir düşünsel haz verir."

Bir olguyu doğaüstü bir güce atfetmek ile maddesel bir nedene atfetmek arasında hiçbir kategorik fark görmüyorum. Her ikisi de sonuçta 'doğa' diye bir şeyi peşinen varsayar. Peki nereden biliyoruz böyle bir şeyin var olduğunu? Doğayı varsaymak size son derece 'doğal' gelebilir ama bence hiç de öyle değildir. Buna eğilimli oluşumuzdur 'doğal' olan, bunu kabullenişimiz değil. Ben her yeri geldikçe her düşünen insana Berkeley'i dikkat ile okumalarını önereceğim.
Üstelik bilimsel etkinliğin sizin söylediğiniz gibi 'bir olgunun maddesel nedenini bulmak ve kanıtlamak' olduğu ise asla kabul edilemez. Yapılmakta olan şey bir fenomenin hangi fenomeni izlediğini yada hangi fenomence izlendiğini görmektir. Aradaki 'nedensellik' ilişkisi yalnızca bir 'birlikte gözlenme' durumu. Birinin diğerinin gerçek anlamda nedeni olduğunu söylemenin yeri bilim değil felsefe yada dindir. İnsanların nedenselliği otomatik şekilde maddesel bir temele dayandırmaları felsefi formasyon eksikliğinden doğuyor. Bilimde "doğa" yada "madde" gibi bir şeyi peşinen varsaymak gibi bir koşul olamaz. Evreni bir "fenomenler bütünü" olarak algılamak o denli zor bir şey değildir.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: June 6, 2006 11:16 AM

Sayın Tunç, ribozom bir kod çözücü. Bunun ötesinde bir protein sentezleyici makina. RNA içinden iplik şeklinde geçiyor ve ribozom hangi proteinin yapılmasının istendiğini 4 değişkenli bir kodlama sisteminden okuyor. Bu 4 değişken c,t,a,g simgeleriyle betimleniyor. Protein ise yirmi değişik yapı taşının zincir şeklinde dizilmesi ile yapılıyor. Buna göre caatg gibi bir kod, bir yapıtaşını simgeliyor ve ribozom bunu görünce simgelediği yapıtaşını zincire ekliyor. Sonraki kod atıyorum tcagc ise, bu kodun işaret ettiği yapıtaşını ekliyor. Zincir böylece uzayarak protein molekülü ortaya çıkıyor.

Bilim ve teknoloji mekanik bir ribozom makinesi yapıp yapay protein üretemiyor. (Protein için hâlen hayvan kesmek zorundayız.)

Bunun nedeni insanın beceriksizliği değil, ribozomun moleküler bir makine olması. nanoteknoloji denilen teknolojinin geliştirilmesi gerekiyor. Moleküler boyutlar teknolojimiz için çok küçük boyutlar. Oralara inmeyi henüz başaramadık.

Yapabildiğimiz en hassas aletler bile nano boyutlarda hidrolik kepçe ile nakış işlemeye çalışmak gibi kalıyor. Çok daha hassas aletler gerekiyor. Bir de bu düzeyde apaçık görmeyi sağlayacak elektron mikroskopları ki bu çok zor. Günümüz elektron mikroskopları nano cisimlerin kendilerini değil ,gölgelerini görüntüleyebiliyor. Yani sorun nano sistemlere nüfuz edememe sorunu. Bu aynı başka galaksilere gidememe makro sorunu gibi.

Cisimleri onlardan yansıyan fotonlar sayesinde algılarız. Moleküller gibi küçük cisimlere gelince fotonlar bile bu nano cisimler için yansıma açısından epeyce büyükler. Karanlıkta bir ayının yaklaştığını düşünün ve yerini belirlemek için boşluğa golf topları fırlattığınızı düşünün. Boşa giden ve isabet eden topların seslerine göre kabaca ayının yerini ve büyüklüğünü saptayabilirsiniz. İşte fotonlar moleküller açısından ancak bu kadar görme sağlıyor. Elektronlar da çok fazlasını değil. Elektronlar sadece optik yöntemlerle saptırılan fotonlara göre, manyetik yöntemlerle daha fazla saptırılabildiği için daha küçük cisimleri gösterebiliyorlar.

Yani gözümüz nano dünya için çok kaba bir görme aleti olduğu gibi mikroskoplarımız da bunu fazla inceltemiyor. Nano teknoloji üzerinde en çok uğraşılan teknolojik alan. Belki bir ilerleme sağlanabilecek. Nanoteknolojideki gelişmeler hem moleküler biyolojide, hem nanorobot teknolojisinde atılım sağlayacağı için potansiyeli çok büyük. Bana inanın Amerika ve Japonya bu atılımı sağlamak için her şeyi yaparlar. Gelişmeyi durduracak ve paraların bilimsel teknolojik araştırmalar yerine savaşa akmasını önlemek gerekirse ve bunun için herhangi bir savaşın durdurulması gerekirse nükleer silah kullanmak gerekirse kullanırlar. İnsanlık gerçekten çok ince çizgiler üzerinde ve hassas dengeler üzerinde yürüyor.

Konuya dönersek: Moleküller dünyası için mikro alem tanımlaması da yetersiz kalıyor, buna nano alem diyoruz. Koca bir virüs (nano alem için virüs çok kocaman bir şeydir) bile mikro alem ile nano alem arasında duran bir nesnedir. Sıradan mikroskoplar virüsü görüntüleyemez. Bir proteinin yapı taşlarını dizecek kadar büyütme sağlayacak mikroskop henüz yapılamadı bir, ikincisi yapı taşlarını tutup yerine koyacak hassaslıkta bir cımbız da yapılamadı.

Çalışmalar sürüyor. Tabii insan bu. Bedensel gereksinimlere ihtiyacı var, parayı kullanması gereken bir çok başka yerler var, hırsları, tamahları, zaafları var. Başarılacak iş de bu denli zor olunca kolay olmuyor bilimin gelişmesi. Bilim teknoloji ile iç içe girdi ve teknoloji çok pahalı. Bilim böyle zorluklar ve kısıtlamalarla boğuşuyor.

Bir yandan da "bırakın kardeşim, bu paraları Afrika'ya gönderin de açlar doysun. Bir nezleye çare bulamıyorlar, bilim diye paraları götürüyorlar" diyenler de var, belki de haksız da değiller, ne bilelim? İnsanlık çok hassas dengeleri bozmamaya çalışarak ilerlemeye çalışıyor.

Fransız ihtilali belki de kimyanın en önemli kilometre taşlarından biri olan koca Lavoisier'in başının giyotine gitmesine sebep olmuştu. Bu bilimci saraydan ödenek alıyordu fakat halk açtı! Yargıç "cumhuriyetin bilimcilere ihtiyacı yoktur" deyip hükmü kesti. Lavoisier öyle soğukkanlıydı ki, bir dostuna rica etti. Kesik başını sepetten alıp adını çağırmasını istedi. Beyni bilim merakıyla zonk zonk zonklayan bu büyük deha, ölümün eşiğinde iken bilimsel bir merak içini kemiriyordu.

Rivayetlere göre adı çağrılınca kesik başının gözlerini açtığı söylenir.

İbn Sina cesetlere otopsi yaptığı için halk tarafından linç edilmek istenmiş, canını güçlükle kurtarmış ve başka diyarlara kaçmak zorunda kalmıştır.

İşte bilim böyle zorlu bir serüvendir. Herkese saygılar...

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 6, 2006 01:00 PM

Sayın Blue, size katılıyorum. Hayat büyük bir mucizedir. Bu öyle bir mucizedir ki belki de onbeş milyar ışık yılı yarıçapındaki akıl almaz büyüklükte evrende gezegenimizden başka bir yere nasip olmamış bir mucize olabilir.

Ünlü evrim kuramcısı Dawkins bir proteinin tesadüfen kodlanıp da sentezlenmesinin bir ineğin bir sıçrayışta Ay'a uçmasıyla eşdeğer olduğunu söyler. Bunu söyler, sonra yine kristallerin birtakım nano kodları bellekleyebileceğinden ve kil katmanları içerisinde proteinlerin bozunmadan kalabileceği gibi aslında "olmayacak" olasılıklardan bahseder.

Evet, bunlar kesinlikle "olmayacak" şeylerdir. Fakat Nike'in o ünlü reklam sloganı sanki bir deyiş haline geldi ve neredeyse tarihe geçecek: "Impossible is nothing" İmkansız yoktur!

Doğanın arkasında kesinlikle akıl almaz bir sır gizli. Olmayacak bir tesadüf akıl almaz bir nedensellik zinciri mi başlattı, bir tetikleyici etmen mi var işin içinde, bunu bilmiyoruz. Sayın Tunç'a yazdığım yanıtta dediğim gibi nano ve kozmo boyutları bizim algılarımız için çok küçük ve çok büyük boyutlar. Bu boyutlara nüfuz etmemiz çok zor.

Hiç bir sürprizi yadırgamamak gerek. Ben her türlü peşin yargıyı ve kestirme sonucu (her ne olursa olsun) acı bir tebessümle karşılıyorum. Ne inkar, ne tasdik ediyorum, kendi hesabıma söylüyorum bunu. Sadece acı bir tebessümle gülümsüyorum. İnsanları anlamaya çalışıyorum. Korkularını, endişelerini, hayallerini.

İnsan türü bir anlamda yeryüzünün kanseri. Talan edderek, yakarak, yıkarak egemen oluyor ve yok ediyor. CNN deki sıfır yok oluş kampanyası programında Türkiye'de sadece onbir adet telli turna kaldığını duyunca oturup çocuk gibi hüngür hüngür ağladım. Her gün de gözümün önünde sadece onbir telli turna canlanınca ağlamaktan kendimi alamıyorum. Bunu söylemekten çekinmiyorum, evet âcizce, çaresizce ve çocuk gibi ağlıyorum. Deprem oldu bir milyar insan öldü deseler bu kadar üzülmezdim. Bu tür bir daha ebediyen var olamayacak. Az önceki düşünceden yola çıkarak, belki de onbeş milyar ışık yılı yarıçapı içinde bir tane telli turna var olamayacak, sonsuza kadar...

Fakat bir anlamda insan da aciz, çaresiz bir yaratık. Bir yerde tıkanıyor, yapamıyor, başaramıyor ve aşamıyor. Kendini, zorlukları... Sorsan kimse sadece onbir telli turna kaldığına "iyi olmuş" demez.

Gerçi Endonezya ormanlarındaki makakların var olma savaşı verdiğini ve muhtemelen birkaç on yıl sonra makak diye bir canlı olmayacağını söylediğinizde "bundan bana ne?" der gibi saf saf bakanlar olabiliyor ama...

Aciz, cahil ve anlamaz, kavramaz, hissetmez bir tür. Bu tür, koca evren boşluğunda tek hayat incisi olan bu eşsiz mavi gezegenin ezici egemen türü...

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 6, 2006 01:28 PM

Siz ineğin bir sıçrayışta aya ulaşabileceği imkansızının gerçekleşebileceğine "inanmışsınız". Ben Nike giymiyorum ve imkansızlıklara inanmaktansa tanrıya inanmayı seçiyorum. Ve size "imkansız aşk !" parçasını armağan ediyorum.
Siz de imkansızın gerçekleşmesi "inancınızı" nano ve kozmoz sır'larında arıyorsunuz. Yani açıklanamayan, bilinmeyende... Eleştirdiklerinizle pek bir farkınız kalmıyor, değil mi?

Telli turna ve makaklarla ilgili duygularınıza tüm kalbimle katılıyorum. Bu şefkatinizin karşılıksız kalmaması için dua ediyorum.

Yazan: blue Tarih: June 6, 2006 05:17 PM

Sayin Demirkan Efegil,

Blue’ya son mesajiniz çok hüzünlü, ne diyelim, ALLAH’tan ümit kesilmez ;-))

Ribozom ve nano hakkindaki açiklamalariniz için çok tesekkürler, benzetmeler çok güzel. (ögretmen veya bir üniversitede hoca olma ihtimaliniz var mi?)

Yazilim mühendisi oldugum için RNA’yi bir program, ribozomu da bir mikro islemci gibi algiladim. Bilmem dogru mu?

Sizin bu açiklamalarinizdan sonra Akilli Tasarim’a meylim biraz artti ;-)) öyle ya, bir bilgisayar programi kendi kendine yazilmazken çok daha karmasik bir “program” olan genetik kod nasil yazilsin? Hem de onu isletecek bilgisayarin üretim planlarini içerecek sekilde? Ama kizmayin, :-)) AT sadece bir teori ve bilim adamlarinin çalismalarina devam etmesinde fayda var.

Nano da çok ilginç bir konu, keske Türkiye buna bütçe ayirsa. Artik günlük hayata da girdi, Nano’nun yol açabilecegi kazalar için Swiss Ré adli sirketin özel sigorta servisi sundugunu duymus muydunuz? Nano kaza sigortasi !!

Bu firsattan istifade sizi biraz daha iyi tanimak isterim, esas isinizi (M.AKYOL forumu disinda tabii :-)) ) yasinizi ve yasadiginiz sehri ve sizinle ilgili bilmemizi istediniz diger seyleri mesela.

Eger forumun geleneklerine aykiri degilse (metin-thePoor bizi aydinlatabilir) bir masa turu yapalim. Bu tanismada bazi faydalar görüyorum :
1) Birbirimizi tanirsak belki daha az kizariz, “çaydanlık cozurdamaya baslasa bile sular ülükten fışkırıp ocağı ıslatmadan” sakinlesmeye çaliriz ayip olmasin diye.
2) Sayin Metin-thePoor’un gerçekten fakir oldugu için mi yoksa Ilm-i Ledün’den dolayi mi kendine bu adi verdigini de ögrenebiliriz,
3) Blue adi nereden geliyor?

Sayin Cengiz Çebi, Blue, Nuri Saglam, Hüseyin Avdiç, Yilmaz, Ferhat ve Sibel de bize katilabilirler mi acaba?

Saygilarimla

Yazan: Tunç Tarih: June 6, 2006 05:22 PM

Sayın Tunç Bey;
Yorumunuzu yeni farkettim.Neye katılacağımı anlamadım ama? Selamlar
Ferhat

Yazan: Ferhat Tarih: June 6, 2006 07:10 PM

Sayin Efegil,

oncelikle "Impossible is nothing" nike degil adidas reklamidir.

"İnsan türü bir anlamda yeryüzünün kanseri. Talan edderek, yakarak, yıkarak egemen oluyor ve yok ediyor."(DE)

Cok fazla tv seyrediyorsunuz kafanizi karistiriyor galiba. Bu da Matrix'te insani viruse benzetmelerinin benzetmesi galiba. virus kanser....ne oluyoruz...

dedigim gibi cok tv seyrediyorsunuz. CNN'in oyununa gelmissiniz. buyrun link :
http://www.kad.org.tr/bilgiyazi/turkiyenin turnalari.pdf

Turkiye'de zaten azlarmis, dunyada 230.000 bin tanesi yasiyormus.

Ama "Deprem oldu bir milyar insan öldü deseler bu kadar üzülmezdim"(DE) sozunuze sadece insaf diyorum. Insan hayatina verdiginiz onem gozlerimi yasartti.

"Gerçi Endonezya ormanlarındaki makakların var olma savaşı verdiğini ve muhtemelen birkaç on yıl sonra makak diye bir canlı olmayacağını söylediğinizde "bundan bana ne?" der gibi saf saf bakanlar olabiliyor ama... "(DE)

Wallahi bana da sorsaniz ben de saf saf bakarim. Oncelikle Makak derken ne dmek istediginizi sorarim? Sonra "Maymun" derseniz "lutfen ortami germeyelim" derim. Makaklarin turun genel adi oldugunu, bolgedeki hemen tum ulkelerde yasadiklarini sizin hangisinden bahsettiginizi anlamadigimi soylerim".

Hangi haber kaynaklarini takip ediyorsunuz bilmiyorum ama bir yazida bu kadar yanlis veya eksik bilgiyi birarada sundugunuza gore pek de guvenilir olmadiklarini soyleyebilirim.

Yazan: fatih demir Tarih: June 6, 2006 08:44 PM

Blue'ye iyi dileklerinden dolayı teşekkür ediyorum.

Tunç'a ise amacımın akıllı tasarıma olan meyli kırmak olmadığını belirtiyorum. Akıllı tasarımcıları hidayete erdirmek ve gerçekleri görüp evrime iman etmelerini sağlamaya çalışmak gibi bir düşünce aklımdan geçmiyor.

En güzel düşünceler, muhatabı ikna için değil, yüksek sesle düşünülen düşüncelerdir. Buna bir anlamda kendini iknaya çalışmak da denebilir. Fakat ben yüksek sesle düşünme demeyi tercih ediyorum.

Benim iknaya çalışacağım bir konu varsa, bu sadece evrimcileri veya sadece ATcıları hedef alan bir çaba değildir, herkesi kapsar. Bilim dine ve dinsizliğe alet edilecek bir araç değildir. Bilimin ateistlerden yana çalışıyor gibi görünmesinin tek nedeni, yönteminin sekülerliğidir. Bilimin sekülerliğinin kurumsal ve yöntem gereği olduğunu anlatmaya çalışırım. Madde dışı olguları tartışacaksanız bunu felsefe içinde yapmalısınız. Bilimin tanrıyı tartışma lüksü ve olanağı yoktur. Çünkü bilim laboratuarda yapılan (şart değil ama en azından laboratuarda tekrarlanabilir) gözlemsel verilerle çalışan bir araçtır. Araç olduğunun da altını çiziyorum.

Bilimin noktayı koyma ve manifestoyu yayınlayıp işi bitirme şeklinde bir iddiası ve misyonu da yoktur. Çünkü bilgi'nin karekteri, sonsuzluktur. Evreni dokuyan nedenselliğin içinde ilerlerken her çözümlediğiniz ilmeğin ardında binlerce ilmekle daha karşılaşırsınız.

Bilim bugün için kabaca tüm elementlerin izini süpernovalara kadar ve evrenin ilk dakikalarına kadar sürebilmiştir. İlk saniyenin ilk kesirleri hakkında ise öngörülebilecek teori tam anlamıyla "yoktur." Bilim burada bitiyor. Teori, varsayım bile üretemiyor. O saniye kesrine tanrının "ol" dediği an olarak yorum getirilmesinden doğal bir şey görmüyorum. Bunu hiç garipsemiyorum. Bilimin bunu itiraf etmemesi tanrıyı tanımamakta inat etmesinden değildir. Eğer yaptığı bilimi ateist inancını kanıtlamak için yapan bilimci varsa, bilim aracını amacına alet etmemesi için onu da uyarmak gereklidir. Ateist olmak herkes gibi bilimcinin de hakkıdır. Fakat "işte görüyorsunuz, tanrı filan yok" demeye ve bunu bilim adına açıklamaya hakkı yoktur. Zaten felsefi olarak yokluk kanıtlanamaz. Bilim için böyle bir çaba sözkonusu bile edilemez. Bilirsiniz, Yuri Gagarin Dünya etrafında bir kaç tur atıp yere inince ilk açıklaması "Gökte tanrı filan görmedim" olmuştu. Bence doğru söylemişti. Gerçekten de tanrı filan görmedi! Bu tür subjektif açıklamaların bilimsel açıdan tartışılır yanı yoktur.

Ve sayın Cebi, size yanıt vermek istemediğimi düşünmeyiniz. Sizin diliniz biraz farklı ve aynı dilden konuşmak için dilinizi biraz daha anlamaya çalışmam gerekiyor, o yüzden gecikiyorum. Tabii günlerimi paso bilgisayar başında geçirmediğim için zaman bulmak biraz zor olabiliyor. Kavramlar bizim dışımızda, düşüncemizden bağımsız varlıklar değillerdir. Kavramları beyinlerimiz yaratır ve anlamlandırır. Bir kavram seslendirildiği zaman sizin beyin sinapslarınızda meydana gelen örüntü ile benim beyin sinapslarımda meydana gelen örüntüyü karşılaştırıp aynı şeyden ne ölçüde bahsettiğimizi kavramak olanağı yoktur. Sanırım bu kavramları algılama farkı yüzünden bir sorun var. Yazdıklarım eleştiri içermiyor. Yöntemi belirleme amacı ile yazıyorum.

Ama tabii ki yönteme itiraz hakkınız da var. Anlatımınızı pas geçmiş değilim, üzerinde duracağımdan emin olunuz.

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 6, 2006 10:12 PM

Sayın Cebi,tam sizin yazınızı bir daha okuyacakken Fatih Demir'in yorumunu gördüm, hemen onu yanıtlamak istedim. Kusura kalmayınız.

Sayın Demir, ha Nike, ha Adidas. Doğrusunuz, hemen hatırladım. Neyse beleşten Nike reklamı yaptık...

Matrix dediniz mi akan sular durur. Bilimkurgu klasiklerim içinde baş köşeyi işgal eder. O yüzden etkilenme doğal. İyi görmüşsünüz, kutlarım.

Bilimkurgu bence önemli. Bilim hep somut olguları somut kanıtlarla irdelediği için insanlara kuru, sıkıcı, monoton, heyecansız ve donuk gelir. Herkesin dediklerini onayladığı, ama dinlemekten sıkıldığı monoton sesli bir hatip gibi gelir. Bunu aşmanın bir yolu bilimkurgudur. Bir diğeri felsefedir. Bu iki araç, bilimin kaldığı yerden devam ederek heyecan, hayal, daha geniş ufuk gibi getiriler sağlarlar. Bilimi bunlardan bağımsız yapmak gerçekten insanların nefret etmesine yol açabilir. Düşünün, doktora gittiniz, doktor filminize bakıp donuk bir yüzle size döndü ve "Öleceksiniz!" dedi, sonra öbür hastanın filmini eline alıp yine aynı asık yüzle incelemeye devam etti. Kuru salt bilim bu konuma düşebilir. Bu açıdan bilimkurgu bilimden hemen sonra ve felsefe ile birlikte gelir.

Turnalara gelince. Telli turna endemik bir türdür. Dünyanın başka hiç bir bölgesinde telli turna yoktur. Başka turnalar vardır. Onlar da endemiktir, yaşadıkları dar bölgelere özgüdürler. Onlar da telli turna gibi dar alanlara kısılmıştır ve soyları tehdit altındadır.

Tür yokoluşu topyekün, neredeyse tüm canlı türlerini tehdit eden bir olgudur. Tür yokoluşu doğal bir süreçtir. Sayılamayacak kadar çok tür yok olmuştur. Fakat günümüzde yaşanan yokoluş, geçmişteki tüm yokoluş süreçlerinden hızlıdır. Doğal yokoluş sürecinde birkaç neslin bir türün ortadan kalktığını görmesine imkan yoktu. Şimdi bir insan hayatı süresince türlerin yokolduğunu görebiliyor. Yirmi yıl önce hatırı sayılır populasyona sahip bir tür, bu gün hiç görülmeyebiliyor.

Bir milyar insanın ölümü bu açıdan fazla bir şey ifade etmez. Geriye beş milyar insan kalır ki, bu çok büyük bir rakam. Yetkim olsa şu an dünya nüfusunun yarıya inmesi için karar alırdım. Fakat yine yanlış anlamayın, Hitler gibi gaz odaları filan inşa ettirmezdim. Nüfus planlaması yoluyla tabii ki.

Bir de bir türün birey sayısı için kritik bir alt sınır vardır. Bu sınırın altında birey sayısı olan bir populasyon genetik olarak hızla dejenere olur. O tür, örneğin telli turna, artık eski telli turna değildir. Doğal özelliklerini yitirir.

Bütün bunlar nedeniyle, bir milyar değil, ikibuçuk milyar insanın ölümünün biyolojik açıdan bir kayıp olmadığını, ama bir tek türün kaybının küçük bir kıyamet olduğunu yeniden vurguluyorum.

Biyolojik açıdan vurgusunu özellikle yapıyorum. Bu anlaşılması zor olabilir ama bilimcilerin belki de elinde olmadan sergiledikleri bir tavırdır. Bir jeoloji uzmanı da "Güzel bir deprem oldu!" diyerek tepki çekmişti. Aslında "insanların ölmeleri ne güzel oldu, ne de güzel öldüler!" demek istememişti.

Bilimin nedensellik bağlantılarını çözümleyerek vardığı sonuçlarla uyumlu, bir ölçüde öngörülebilir ve hesaplanabilir, bilimsel bulgularla çakışan bir deprem oldu!" demek istemişti. Yani, depremin vakti saati tam olarak öngörülebilse ve bir tek insanın burnu kanamasa, "Çok harika, şahane bir deprem oldu!" diyecekti.

Makak, şakak... Dünyada tehdit altında olmayan çok az tür vardır. Hatta populasyon alt sınırı gibi tür çeşitliliği alt sınırından da bahsedilebilir. Tür çeşitliliği de belli bir tür sayısının altına düşerse doğal dengenin topyekün bozulmasından endişe edilir. İşin vahimi bu sürecin hiç bir biçimde geriye alınamayışıdır. Dünyada ikibuçuk milyar insan ölmesi de değil... (eyvaah adam sayıyı artırdıkça artırıyor. Şimdi bütün insanlar ölse diyecek!)

Yok, o kadar da değil. Bir milyon insan kalsa, gerisi ölse, biyoçeşitlilik bundan oldukça büyük yarar bile görür!

Yazan: demirkan efegil Tarih: June 6, 2006 10:53 PM

Sayın Efegil,

Açılımınızlarınız için şahsım adına teşekkür ederim.Böyle aklı başında seküleristlerle karşılaşmak herzaman mümkün omuyor.

Bu siteye uğrayan ve kendilerini darwinizmin mü'mini gibi gören bazı arkadaşlar güya bilimsellik adına bizlere darwinizmiin tebliğini yapmaya çalışıyorlar.Darwinizmin büyük sorunları olduğunu kabul edipte "ama araştırmaya devam etmeliyiz" diyenlere herzaman entelletüel dürüstlüklerinden dolayı saygı duymuşumdur.Ama birisi bizi salak yerine koyarak, "evrim gerçekliktir, kanıtlanmıştır" diye yazısına başlayınca haliyle sinirler biraz geriliyor ve tartışma yapmakta mümkün olmuyor.


Ben tahmin edeceğiniz gibi bilimsel yöntem konusunda size katılmıyorum. Bilim felsefesinin naturalist olmak zorunda olduğunu düşünen bugünkü bilimsel düşünce bana göre "gerçeği arama" vizyonumuza set çekmektedir.AT'nin argümanlarını çok güçlü görüyorum ve AT teorisini destekliyorum.AT konusunda, matematikçi ve felsefeci W.Dembski'nin makalelerini okuduz mu bilmiyorum.Tasarım çıkarımı ile ilgili makalelerini okumanızı isterim.Tabii Behe'nin ve diğer AT teorisyenlerinin makalelerini de..

Bizler çok önceden beri burada yazıştığımız için bazı arkadaşlarla ortak fikirlerimizi biliyoruz. Bu anlamda tekraren anlatmaktan kaytarmak için söyleyeyim, Cengiz Bey'le bilimsel yöntem konusunda aynı düşünceleri paylaşıyorum.Ayrıca tümevarımın ispatlanamazlığı ortada iken bazılarının nedensellik ilkesine bu kadar bel bağlamasını da anlayamıyorum.

Neyse.. Açılımlarınız ve sağduyulu yaklaşımınız için teşekkür etmek istedim..

saygılarımla..

Yazan: S.Öztürk Tarih: June 6, 2006 11:14 PM

Sayın Cebi,

Sayın Öztürk'ün yanıtı için teşekkür ediyorum fakat sizin yanıtınızı artık ihmal etmeyeceğim:

Fosilbilimcilerin inat ve sabırla fosil aramalarında bir sakınca olduğunu sanmıyorum.

Darwin’in düşüncesi, evrim teorisinin temelini oluşturur. Musallatlık söz konusu değil. Literatüre bakınca, bu düşünceyi ilk kez Darwin’in sistematikleştirdiğini görüyoruz yâni, o kadar. Darwin adını kutsama filan yok. Bir çok buluşu da İslam coğrafyasında yaşayan bilginler yapmıştır, Batılı bilimcilere atfedilen bir çok buluş böyledir ama bir literatür oluşmadığı için veya belki Moğol ve haçlı seferleri yüzünden zarar gördüğü için bir şekilde kesinti olmuş. Literatürü Batılılar oluşturmuş. Bunun gibi…

Ben bu siteye bu sitede yazanları eleştirmeye gelmedim. Yaptığım eleştiri de değil, bilimin sekülerizminin ateistlik olmadığını anlatmak. Felsefi olarak yokluğun kanıtının olmadığı