« DUYURU: CNNTürk'te Kürt Sorunu Programı | Ana Sayfa | DUYURU: TV'de Yeniden Kürt Sorunu »
April 13, 2006
Evet, Tehlikenin Farkındayız
Madem Cumhuriyet gazetesi yemyeşil harflerle özene-bezene yazıp ilk sayfasına yerleştirmiş "tehlikenin farkında mısınız" sorusunu, bir demokrat olarak cevap verelim: Evet tehlikenin farkındayız. Onyıllardır hep demokrasi karşıtlığı, özgürlük düşmanlığı ve darbe çığırtkanlığı yapmış bir gazetenin yine kendisine uygun puslu hava bulduğunu açıkça görüyoruz.
Bu puslu havayı ve yaratıcısı olan kadroyu yakından tanıyoruz. Türk toplumunu kendi zihnindeki ideolojik kalıplara göre "adam edeceğini" iddia eden ve aslında bu otoriter "misyon" bahanesiyle kendi iktidarının ve menfaatlerinin bekçiliğini yapan bu "oligarşi"yi iyi biliyoruz.
Bu oligarşi 1930'lu yıllarda yeşermeye başladı. O dönemin faşist rejimlerinden etkilendiği ve koyu pozitivist/materyalist fikir akımlarından beslendiği için, her türlü özgürlüğü, çoğulculuğu ve dindarlığı düşman belledi. Bu düşman tanımı gereğince de, Türk toplumunun büyük çoğunluğunu sakıncalı vatandaş kabul etti.
Dünya 1930'ların otoriter ve pozitivist ideolojilerini çok geçmeden geride bıraktı. Modernleşmenin demokrasi, özgürlük ve çoğulculuk anlamına geldiğini, dindarlık ile modernlik arasında çelişki olmadığını gördü ve kabul etti. Ama yerli oligarşi, donuk ideolojisinden bir adım geri atmadı. Ezberini aynen korudu. Dahası kutsallaştırdı: Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük asker ve devlet adamı Atatürk'e, onun hiç iddia etmediği bir tür tanrısallık atfetti, sonra da kendi ideolojisini onun üzerinden dogmalaştırdı.
Bugün yaşadığımız sorunların çoğu, söz konusu oligarşinin mirası. Kürt sorununu, "Kürt yoktur, Türk vardır, aksini söyleyeni ezeriz" diye özetlenebilecek bir politikayla onlar ürettiler ve kangrenleştirdiler. Atatürk'ün 1930'lu yılların şartları nedeniyle uyguladığı geçici bir politika olan devletçiliği ebedi bir ilke haline getirdiler ve bu yüzden Türkiye'nin ekonomik gelişmesini onyıllarca baltaladılar. Tabii bu sayede kendi "arpalıklarını" oluşturdular ve devletin korumacı kanatları altında palazlanan — ve bunun karşılığını kendilerine fazlasıyla ödeyen — imtiyazlı bir burjuvazi geliştirdiler.
Bugün çaldıkları alarm zillerinin en büyük gerekçesi olan "din-laiklik" tartışmasını da onlar ortaya çıkardılar. Devletin inançlar karşısında tarafsız olmasını tarif eden laiklik ilkesini çarpıtarak, toplumu dinsizleştirme, dindarları da ezme yönündeki despot projelerinin kılıfı olarak kullandılar. Bu yüzden — örneğin Türkiye'yi, başını örten bir bayanın üniversitede okuma hakkını elinden alan dünyadaki tek ülke haline getirdikleri için — dindar kesim bu tuhaf laikliğe hep kuşkuyla baktı.
Bu oligarşi demokrasiyi hiç sevmedi. Tek partili "Milli Şef" rejimini ilelebed korumaya niyetliydi aslında, ama II. Dünya Savaşı'ndan galip çıkan güç "özgür dünya" olunca, küresel rüzgara uymak zorunda kaldı ve çok partili hayatı kerhen kabul etti. Ama iktidarı kolay bırakmadı. 1946'daki ilk seçimlerde hile yaptı. 1950'deki demokrasi devrimi yaklaşırken, oligarşinin üyeleri kendi aralarında "memleketin idaresini Hasso’larla Memo’lara mı bırakalım!" diye söyleniyorlardı. Demokrat Parti'nin "Yeter, söz milletindir" sloganıyla devrildiler ama on yıl sonra iktidara silah zoruyla el koydular. Dahası, Türkiye tarihinde en yüksek oyu (yüzde 57) almış olan Başbakan Adnan Menderes'i ve iki bakanını, türlü yalan ve iftiralarla suçlayıp, düzmece bir mahkemenin kararı ile katlettiler.
O zamandan bu yana bir kez bile seçim kazanamadılar. Küçümsedikleri, itip-kalktıkları vatandaşlar, onlara hiç bir zaman yüz vermedi. Onun için iktidara ancak demokrasi dışı yollardan geldiler veya ortak oldular. Milli iradenin temsilcilerine karşı atanmış kadrolarla tavır aldılar.
Son yıllarda giderek artan bir panik yaşıyorlar, çünkü AKP iktidarıyla birlikte Türkiye'de demokrasi iyice güçleniyor. Türkiye'nin "zencileri" iktidardalar ve ülkeyi hiç de "Ortaçağ karanlığı"na değil, Avrupa Birliği'ne ve "muasır medeniyet"e doğru götürüyorlar. Hatta belki de Çankaya'ya çıkacaklar ve ülkenin "First Lady"si, milyonlarca Türkiye vatandaşı gibi, inançları nedeniyle başını örten bir hanım olacak. Yani "cumhur"un başına, kendisine gayet benzeyen biri gelecek.
İşte "tehlikenin farkında mısınız" sorusunun ardında, oligarşinin bu endişesi, 1946'dan beri süregiden iktidarı halka kaptırma korkusu yatıyor. Bu korkudan hareketle bir takım anti-demokratik projeler kurguladıkları da bilinen, hissedilen bir gerçek. "Farkındayız" dediğim tehlike, bu.
Ama pek da büyütmeye değer bir tehlike değil doğrusu. Demokrasiden geriye doğru atılmak istenecek bir adımın, ne dünyanın gidişatı ne de Türk toplumunun geldiği nokta açısından bir dayanağı yok. "Devlet elden gidiyor" yaygarası artık fazla satmıyor ve atı alan millet Üsküdar'a çoktan varmış durumda. Oligarşiye geçmiş olsun...
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 13, 2006 12:35 PM


tek kelimeyle mükemmel bir yazı. benim anlamadığım nokta, memlekette bu kadar "aydın" geçinen tayfa var.bu gerçekler gözler önünde iken neden tartışılmıyolar. bu noktada medyayı incelememiz gerek sanırım. türkiyede kitle iletişim araçlarının rolü nedir ? ya da dünyadaki rolleri ? toplumu belli yerlere kanalize temek. bu şekilde kendi güdümlerinde bir toplum oluşturmak.
türkiyenin siyasi yaşamını tek bir cümleyle özetlemek gerekirse;
80 yıl Türkiye cumhuriyeti, 80 yıl faşizm!
bu söz "Yeni Dünya İçin Çağrı" gazetesi sahibi ve yazı işleri müdürü Aziz Özer'e aittir.
sanırım yeterli.
Yazan: ayhan Tarih: April 13, 2006 01:04 PM
O kadar tiksiniyorum ki yıllar yılı okumuş olduğum şu Cumhuriyet gazetesinden ve meşhur "abi"sinden, oturup yeniden o güzel (!) duygularımı anlatamayacağım uzun uzun. Onun yerine
http://www.dolmakalem.org/yazi.asp?id=569
adresinde bu konuda yürütülen tartışmada söylediğim lafları tekrar etmekle yetineceğim:
"Cumhuriyet" nam mevkutenin mevkii bellidir! Derinsular "provokatör" demiş, az biledir; sola, özgürlüğe, toplumsal gelişime, aydınlığa, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne, akla, mantığa, iyi olan ne varsa hemen hepsine düşman bir derinörgüt yayın organıdır kendisi. Lafı uzatmaya ne hacet; geçmişine ve geleceğine bakın; nazi gelmiş faşist gidecektir. Hayırlısıyla. Heil Cumhuriyet!
Ve evet, S.Öztürk dostumun belirttiği gibi:
"Bunlar değil miydi Nazım Hikmet'in fotoğrafını birinci sayfaya basıp 'yüzüne tükürün diye yayınlıyoruz' deyip köprünün altından sular akınca çark edip 'büyük şair Nazım' naraları atan?"
Ekleyeyim: Bunlar değil miydi Hitler'e yavşayan, Türkiye'yi nazizmin Ortadoğu şubesi yapmaya niyetlenen?
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 13, 2006 01:14 PM
Çünkü ayhan bey; işlerine gelmiyo onlarda bu oyunun yada düzenin bir parçası, bu daha fazla onların menfaatlerine geliyor. Birileri sorunları çözmeye gayret etmeye dursun, oyalansın bizde işimize bakalım, daha fazla kazanalım derdindeler.
Onlar sadece izliyor izlemek kazandırıyor onlara, yoksa etliye sütlüye karışmak pek de iyi olmayacakdır onlar açısından bu durumun gayet farkındalar.
belkıskübra...
Yazan: belkıskübra Tarih: April 13, 2006 02:08 PM
ben unutmazsam günde bi ugrarim siteye ,akyolun biyoloji konusundaki uzmanligi beni etkiler.ama böyle siyasi bi konuyuda güzel izah etmesi etkileyici,rabbim sirati mustakim üzere yasayip sehit olmasini nasip etsin ,bizlerede tabi:)
Yazan: metin ali Tarih: April 13, 2006 04:46 PM
Bölücülerin tedirgin olmasını anlarımda işlerine gelmediği zaman bir anda en özgürlükçü kesilen din istismarcılarının tedirgin olmasını anlayamıyorum.
Hayırdır ters giden bir şeyler mi var? Neden tedirgin oldunuz? Hadi bölücülerin suyu ısınmaya başladı da size ne oluyor? Bölücülerin ısınan sularının buharından nem mi kaptınız?
Sizlerin bu haline gerçekten çok üzülüyorum.
Saygılar,
Ataman Ertuğrul
Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 13, 2006 04:53 PM
Bravo Mustafa Bey!
"Hakim Zihniyeti!" cok guzel tarif etmissiniz! Maalesef Cumhuriyet gazetesinin temsil ettgi bu zihniyet bazilari ebediyyen, bazilari ihtiyac duyduklarina kendilerini Cumhuriyet Muhafizi ilan eden, seckinlerin, burokrasinin, mali goturenlerin ve maalesef Cumhuriyet'i kuran, "soyal, demokrat, halkci" partinin zihniyetidir. Bu yargiya varmak icin haftada bir "orduyu goreve" cagiran Baykal'in satir aralarini okmaya bile gerek yoktur.
Aslinda adamlarin psikoanalizini yapmak zor degil. Gayet anlasilabilir. Demokrasi hicbir zaman onlai iktodara getirmedi; dolayisi ile demokrasiden, ve kendisininki ile ortusmeyen milletin degerlerinden nefret ederler. Gecenlerde bu guruhtan M. Kirikkanat bir TV kanalinda Istanbul'un varoslarindaki vatandaslarin oy haklarinn ellerinden alinmasini teklif etti; zaten hepsi "kacak evlerde oturuyorlarmis" ve yasam tarzlari utanc verici imis (bir Ispanyol politikaci Madrid civarinda kacak evlerde oturanlar icin benzeri bir teklif yapmis soyledigine gore!). Herhalde halktan nefret eden bu "hakci" zihniyetin neden darbeci oldugunuda anlamak zor degil; onlar Mustafa Bey'in soyledigi gibi ancak tanklar uzerinden iktidara geldiler ve milleten "hayir cikmayacagini" anladilar. Baykal'in konusmalarinin milletin oyunu degil kendisince "gecerli oylari" yani generaller, ve diger "zinde guclerin" oyunu almaya calistigi apacik ortada. Dememismiydi Sn. Baykal "sayisal ustunluk degil; siyasal ustunluk onemli" diye?
Peki bu zihniyetin temsil ettigi "ideal Turk", "ideal toplum", "ideal devlet" laikcilikten baska ne icerir acaba? Bu soruya bir cesit cevap bir iki ay once CHP'nin agir toplarindan dis politika uzmani Onur Oymen'den geldi. Aynen degilsede mealen soyle buyurdu Sn. Oymen " Ataturk sik sik Ankara Palas'ta Cumhuriyet balolari duzenler degisik hanimlari dansa kaldirirdi; Tayyip Erdogan bunu yapabilirmi? Simdi bunlarmi tasiyacak Turkiye'yi AB'ye?" Bu vesile ile AB'nin meger buyuk bir "dans kulubu" oldugunu ogrenmis olduk. Olduk ta peki hanimlari dansa kaldirma konusunda bu kadar hunerli oldugunu ogrendigimiz Sn. Oymen ve temsil ettigi "cagdas ve laik" zevat simdiye kadar neden Turkiye'yi AB'nin kapisina dahi yaklastiramadi onu merak ettik. BU AB'ciler Erdogan'a kapiyi aralarken acaba Erdogan "iyi dans bilirim" diye takiyyemi yapti?
Ben tabiat itibari ile biraz pessimist oldugum icin yazinin son paragrafi olan "Ama pek da büyütmeye değer bir tehlike değil doğrusu. Demokrasiden geriye doğru atılmak istenecek bir adımın, ne dünyanın gidişatı ne de Türk toplumunun geldiği nokta açısından bir dayanağı yok. "Devlet elden gidiyor" yaygarası artık fazla satmıyor ve atı alan millet Üsküdar'a çoktan varmış durumda. Oligarşiye geçmiş olsun..." icin sadece Aminiiin! diyorum.
Gercegi oldugu gibi soyleme cesareti gosteren genc dostlar arttikca bu "dilek" inanca donusecektir.
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 13, 2006 05:06 PM
Mustafa Bey ,
Yazınızı az önce gördüm.Tek kelime ile enfes olmuş.Cumhuriyet gazetesini ve arkasındaki zihniyeti çok güzel özetlemişsiniz. Ama sonuç bölümündeki "Oligarşiye geçmiş olsun" kısmı için bir şerhim var aşağıda yazacağım.
Bekir Bey ,
Mustafa Bey ve siz oligarşiye "geçmiş olsun" demişsiniz ama bir yönden de aslında oligarşi fısatını bulduğu anda her türlü meşru ya da gayri meşru yolu kullanarak tekraren -aslında tam olarak hiç bırakmadığı- iktidarı ele geçirmeye çalışacaktır.
Söylediğim gibi aslında Cumhuriyet gazetesinin temsil ettiği zihniyet iktidarı tam anlamıyla hiç bırakmadı.AKP iktidarı da bu anlamıyla muktedir olmuş değildir.Bunun izdüşümlerini 2002 seçimlerinden bu yana bolca gördük.. Besim Tibuk siyeseti bırakmadan önce "Ankara , gelen kim olursa olsun bir gecede kendine benzetir" diyordu.Çokta yanlış değil bu tespit..İsteyerek benzeyen benziyor , istemeyeni de zorla benzetmeye çalışıyorlar.O da olmadı iktidara geldiğine geleceğine pişman ediyorlar. AKP'ye 3.5 yıldır yapılmaya çalışılan bu..
CHP sempatizanı , koltuğunun altında Cumhuriyet gazetesi ile dolaşan bir bürokrat , "Türkiyede maaş ödemeleri , ekonomik program , yatırımlar , önemli haftalarda halka mesajlar , sosyal politikalar gibi "küçük işleri" hükümetler ; dış politika , Kıbrıs, AB , etnik sorunlar ,savunma , devletin değişmez ilkeleri gibi "büyük işleri" bürokratlar yapar" diye caka satarken bence gerçekleri söylüyor. Fakat bu saltanatta yavaş yavaş bitiyor.Bununda farkındalar.Cumhuriyet Gazetesi'nin manşeti de bu çırpınışın göstergesi..
Mustafa Bey'le "oligarşiye geçmiş olsun kısmında" ayrılıyorum biraz. “Oligarşiye geçmiş olsun” derken rehavete kapılmayalım.Bütün demokratik kazanımlarımızı koruyalım ve bu kazanımlara yenilerini ekleyelim.Ama oligarşiyi küçük , minik yenilmiş görmeyelim."Birşeyler olsun şu ülke karışsın , birşekilde gerginlik çıksın da biz durumdan vazife çıkaralım " diyerek tüm demokratik kazanımları silip atmak için ellerini oğuşturup bekleyenlerin olduğunu unutmayalım..
Aman dikkat..Oligarşi her an hortlayabilir
Saygılarımla..
Yazan: S.Öztürk Tarih: April 13, 2006 06:39 PM
"Bugün çaldıkları alarm zillerinin en büyük gerekçesi olan "din-laiklik" tartışmasını da onlar ortaya çıkardılar. Devletin inançlar karşısında tarafsız olmasını tarif eden laiklik ilkesini çarpıtarak, toplumu dinsizleştirme, dindarları da ezme yönündeki despot projelerinin kılıfı olarak kullandılar. Bu yüzden — örneğin Türkiye'yi, başını örten bir bayanın üniversitede okuma hakkını elinden alan dünyadaki tek ülke haline getirdikleri için — dindar kesim bu tuhaf laikliğe hep kuşkuyla baktı."
guzel bir yazı olmus,elinize saglık...
Yazan: bercenay Tarih: April 13, 2006 09:16 PM
Sn. S. Ozturk dostum,
Fikirlerinizin tamamini paylasiyorum; Mustafa Bey'den "biraz" ayrildiginiz kismi da dahil. Ben yukardaki yorumumda o serhi koymus ve "gecmis olsun" iceren paragrafa "amin" demis ve sizler gibi gercegi oldugu gibi soyleme cesaret gosteren genc entellektuellerin sayisi arttikca bu "dilek" te "inanca" donusecek demistim.
Tabiiki su an icin oligarsinin post-mortem'ini yazmak ve dolayisi ile "hortlamasi" ndan bahsetmek icin vakit erken. Fakat onlarin gayrimesru iktidarinin sonsuza kadar devam edebilecegini dusunmekte esyanin tabiatina aykiridir. Ben daha acik soyleyeyim: Goruldugu gibi bu hakim guc'un aslinda tek gucu tank gucudur. Ne entellektuel, ne populer gucleri vardir. Arkalarini generallere dayadiklarindan emin olarak efelenirler; ve zorbaliklarinin, simariklarinin cesaretini ordan alirlar. Birgun asker, "artik biz demokratik ulkelerin ordusu gibi hareket edecegiz" dediginde kacacak delik ararlar. Aneorobik bakteri icin hava ne ise onlar icinde demokrasi odur.
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 13, 2006 09:58 PM
Bir de onları düşünsek biraz. Nesi var bu insanların? Neden böylesi yanlış bir yoldan gitme hevesindeler? Bunlar için yalnızca "çıkar düşkünü" demek mümkün mü? Bunları bu tip çarpık bir 'cumhuriyetçi' zihniyete iten motiv nedir? Cahillik ise, aydınlatmanın yolu yok mu bu 'aydınların buluştuğu kavşak' diye sayıklayan insanları?
Bence gerçekten üzerinde durulmaya değer bir konu : Bu insanların böyle davranmasının bir nedeni yada bir kısım nedenleri var ise nedir bu neden yada nelerdir bu nedenler? Bu konuda değerli yorumcuların görüşlerini bilmek isterdim.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: April 13, 2006 10:54 PM
Bekir Bey Ağabeyim ,
Evet haklısınız o şerhi koymuşsunuz ben anlayamamışım.Tekrar okuyunca gördüm.Kusuruma bakmayın.
Oligarşinin entellektüel derinliği olmadığı konusunda haklısınız.Oligarşinin entellektüel derinliği olmadığı gibi tutarlılığı da yoktur.Danimarka gazetesinin yaptığı karikatür edepsizliğine kızıyoruz ama benzer edepsizliği bir çok kereler belki daha soft biçimde Cumhuriyet Gazetesi çizerleri yapmıştır.
Tutarsızlık, Hitler zamanında Faşist ve koyu pozitivist/materyalist olmak ama 1954'lerde Menderes zamanında "Fetih" ekleri vermek, "Ravza-i Murad'da bir Gül'i Muhammedi açtı" (A.Dilipak'tan alıntıdır) şeklinde başlıklar atmaktır.
Tutarsızlık ,Metin Bey dostumun atıfta bulunduğu başka bir blogda da yazdığım gibi , Nazım Hikmet'in fotoğrafını birinci sayfaya basıp 'yüzüne tükürün diye yayınlıyoruz' deyip köprünün altından sular akınca çark ederek 'büyük şair Nazım' naraları atmaktır.
Tutarsızlık , Fetih ekleri veren bir gazete olarak daha sonra devran değişince Kur'an-ı Kerimi aklın yoluna engel olarak dikilmiş set şeklinde çizmek , Kelime-i Tevhidi bir hoca tarafından çöp kovasına benzer bir tenekeden küçük bir çocuğun beynine boşaltılıyormuş gibi gösterme edepsizliğini yapmak , sanki aynı edepsizliği kendisi yapmamış gibi Danimarka gazetesine tepki göstermektir.
Abdullah Cevdet'i bir cenaze namazında camiide abdest alırken gören birisi kendisine "bari küfründe samimi olsan" diye çıkışmış.
Aynı söz bunlar içinde geçerli değil mi ?
saygılarımla..
Yazan: S.Öztürk Tarih: April 14, 2006 12:55 AM
Ataman bey,
""Sizlerin" bu haline çok üzülüyorum"! derken aslında herşeyi özetleyivermişsiniz.
Demek "siz" ve "biz" var, öyle mi? siz de tipik totaliterizm örneği göstererek "ötekileştirme" operasyonuna katkıda bulunun bakalım.
hepimiz aynı "vatan" toprağında, aynı bayrağa, aynı devlete, aynı millete bağlı olarak yaşıyoruz. sizin gibi düşünmeyen insanlar da bu kavramları kutsal sayıyor ve onlarsız bir hayatı düşünemiyorlar.
siz evrimci, ateist, anti-teist her ne ise olabilirsiniz. bu sizin dünya görüşünüz. diğerleri de bunların tam tersine inanabilir, doğru sayabilirler. bütün bunlar sadece ve sadece "düşünsel ayrılıklar"dır. ama sizin yaklaşımınız düşünsel ayrılığın çok ötesine geçiyor,bir "sosyolojik ayrılığa" geçit veriyor. sizin gibi evrimci, ateist, dini cahil halk katmanlarının hurafesi olarak görenler, içinde yaşadıkları toplumu düşünsel ve kimi zaman da etnik sınıflandırmalara tabi tutarak "bölüyor".
oysa farklı düşünen insanlar sizin amcanız, dayınız, teyzeniz, kuzenleriniz, enişteniz, mahallede komşularınız, işyerinde meslektaşlarınız olabilir. nitekim, ben ablamla ve abimle farklı düşündüğüm gibi, işeyerimde de kimin hangi dünya görüşüne sahip olduğunun farkında bile değilim. bu hiç önemli değil çünkü.
ama siz, üniversitelerde asistan alırken, bürokrasiye sınavla eleman alırken, ticari hayatta iş yaparken insanların sosyolojik statülerine bakarsanız-ki mevcut durum budur-zulmün ve mantıksızlığın alasını yapıyorsunuz demektir. bu tabii ki insanlarda tepki de oluşturur.
kendi ülkesinde kendi egemenlerinden korkmanın/çekinmenin ne demek olduğunu siz bilmiyorsunuz Ataman bey.
burası Şili değil, Arjantin değil ve olmayacak. ama o hale getirmek isteyenlere de "hain"den başka bir sıfat uygun olmasa gerek.
bu ülkenin sorunu gelir dağılımının dünyanın en adaletsiz ikinci ülkesi olmasında; töre cinayetleri, kan davaları, kadınlara reva görülenler, aile içi şiddet, bilimsel üretkenlikte sonlarda yer almamız, vatandaşlarımızın yabancı ülke kapılarında çektiği eziyet, evine et alamayan milyonlarca insan, eğitim ve sağlıkta inanılmaz fırsat eşitsizliği, kalkınamama, yolsuzluklarda zirveyi zorlamamız, trafik kazalarında şampiyonluğumuz...evet bunlar bu milletin ezeli ve bu gidişle de ebedi sorunları olacak.
Bu devasa sahici dertler dururken, ısıtıp ısıtıp irtica, laiklik vs tartışmalarını gündeme getirip insanların beynini patlatmanın alemi var mı?
siz "modern" aydınlardan ne bunları ve ne de bunların çözümüne ilişkin tek kelime duymadık. Bu milleti dövmek ve mutluluğunu engellemek için ikide bir yaygara çıkarılmasına ihtiyaç vardı o da çok şükür elinizde hazır.
22 tane banka hortumlandı. Devletimizin ve dolayısıyla milletimizin paraları bir avuç hırsız takımının cebine indi.adından başka herşeyiyle anti islam olan biri dışında hepsi de moderen, ilerici, okumuş, yaratılış gibi "safsatalara" inanmayan "çağdaş" kurumlara ve ailelere aitti.
Bu ülkede kara para ticareti yapan, uyuşturucu sevkiyatı yapan, gençleri zehirleyen, genç kızlarımızı kötü yollara düşüren, doğalgaz anlaşması diye milyon dolarları cebe indirip devlete kitleyen, ihale operasyonları gerçekleştiren, batakhaneleri işleten, vergi kaçıran, hayali ihracat yapan hep bu "çağdaş" insanlar (isimleri boy boy gazetelerde) hele devlete milyar dolarlar kitleyip de ödemeyen bu soyguncuların magazin dergilerindeki saygın fotoğrafları yok mu? güleyim mi ağlayayım mı bilmiyorum..müslüman görünümlü münafıklar da yok değil tabi bunlar arasında.din üzerinden siyaset ve ticaret yapan münafıklar da buradadır.
bu ülke, bu devlet bizim, hepimizin. devletimize, ülkemize, milletimize gelecek en ufak bir zarar bizim yüreğimizi titretir.
Yazan: nuri saglam Tarih: April 14, 2006 08:04 AM
Arkadaslar,
Cumhuriyet'in cikisini az tirajli bir gazetenin hezeyani diye gecistirmek zor maalesef. Bu darbe cigirtkanligi maalesef daha buyuk bir planin medya ayaginin bir parcasini olusturur gibi gozukuyor. Reis-i cumhur Ahmet Nejdet Sezer ise kendine duseni yapmis bu kooridneli hareket icerisinde. Bakalim neler buyurmus Sn. Sezer"
Gazetelerden:
"Anayasa'nın 13. maddesinde, "temel hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet'in gereklerine uygun olarak sınırlanabileceğinin" belirtildiğini savunan Sezer, şu ifadeleri kullandı: "Anayasa Mahkemesi'nin, laiklik ve türbanla ilgili yukarıda açıklanan kurallara dayalı kesin ve açık yargıları vardır. Laiklik ilkesi nedeniyle, dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı etkilemesine izin verilemez; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir; dinin kötüye kullanılması ve sömürülmesi yasaklanabilir." buyurmus Sn. Sezer.
Acaba?
TC Anayasasi,
MADDE 13. – (Değişik: 3.10.2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."
Peki Sn. cumhurbaskani ne anlamis bu maddeden?
Goruldugu gibi Sn. Sezer bu darbeler anayasasinin bir maddesini dahi parcalayarak en yasakci sekilde yorumluyor.
Evet “darbeler anyasasinin”, Sezer’in kendi goruslerine destek icin kullandigi bu maddesi dahi Sezer’in ifade ettigi gibi “temel hak ve ozgurluklerin” nasil sinirlanabilecegini degil nasil sinirlanamayacagini soyluyor. Sinirlamalarin “ancak kanunla” ve “temel hak ve ozgurluklerin ozune dokunulmaksizin” olabilecegi ise Sn. Sezer icin kucuk bir detay olsa gerek. Demokrasi ve laiklik Sn. Sezer’in bahsettigi “soz ve ruh” un ana unsurlari. Sezer’in kasstettigi sinirlama ise ne demokrasi ile ne laiklikle bagdasir. Demokrasi oldugunu iddia eden hicbir ulkede, “laiklik” insanlarin inanc hurriyeti, inanci yasama hurriyetine, inancini ifade etme hurriyetine “sinirlama” getirilemez. “laikligi” en kati yorumlayan ve icad eden Fransa’da dahi benzeri bir sinirlama tahayyul dahi edilemez.
, "Bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir" buyurmus Sn. Sezer. Laikliğin, "din ve vicdan özgürlüğü"ne indirgenerek anlamsız kılınmaya çalışıldığını, "tesettür amacıyla kullanılan türbanın" bireysel özgürlük kapsamına alınarak kamusal alana sokulmak istendiğini de buyurmus Sn. Sezer.
Merak ediyorum acaba Sezer “laiklik” ten ne anilyor. Bellikli “din ve vijdan ozgurlugu” kismindan hoslanmiyor. Peki gerisi? Gerisi ise devletin dinlerden esit mesafede olmasini iceriyor. “tesettur amaciyla kullanilan turban” in “bireysel ozgurluk” kapsaminma alinmaya calisidigi ise kendi icinde celiskili. Cunki Sezer “tesettur amaciyla” diyerek bunun bir dini gereklilik” oldugu veya kullanan insanlarin bunu “dini gereklilik” gorduklerini kabul ediyor fakat bu dini gerekliligi “bireysel ozgurluk kapsamina” almiyor. Acaba Sezer’in kafasindaki “bireysel ozgurluk” nedir? Boyle birsey varmidir? Birde simdilerde laikcilerin dillerine pelesenk ettikleri “kamusal alan” cikti. Nedense laiklik gibi “kamusal alan”inda tarifini yapmaktan kaciniyorlar. Danistay’in ogretmen Aytac Kilinc’in aleyhine verdigi kararda ogretmen isinden evine donerken dahi “kamusal alan” da bulunuyor ve sokakta basini ortmekle “kotu ornek” (evet Danistay’in yeni bir ictihadi-“kotu ornek”-Guniness’e gececek ifade) olmakla sucluyor. YOK Baskani Erdogan Tezic ise kavrami daha genisletip bunun evlerin icini dahi kapsayabilecegini soyluyor. Benim anladigim bu zevat kisacasi “kuvvet bende, ben tanim manim yapmam, ve istedigim zorbaliga bir kilif bulurum; anayasa, kanunlar yasaklamiyorsa uygulamayla yaparim bu isi” diyorlar. Sabik Anayasda Mahkemesi Baskani Mustafa Bumin TBMM’nin dahi basortusunu yasaklayici anayasa maddelerini degistiremeyecegini buyurmamismi idi?
"Anayasa Mahkemesi'nin üniversitelerde "türban"ı serbest bırakan düzenlemeyi iptal ettiğini yineleyen Sezer, Refah Partisi'nin de bu nedenle kapatıldığını, "Anayasa Mahkemesi'nin siyasal parti kapatma kararlarında da; siyasal partilerin, yükseköğretim kurumları öğrencilerinin başörtüsü kullanmalarını destekleyen davranışları ile siyasal bir simge olan türbanın, eylemli bir durum yaratılarak TBMM'ne taşınması girişimi laiklik ilkesine aykırı görülerek kapatma nedeni sayılmıştır" sözleriyle işaret etti. Sezer, bu kararların "yasama, yürütme ve yargı organları ile idari makamları, özel ve tüzel kişileri bağladığını" da öne sürdü. ".
"Laikliğin, "din ve vicdan özgürlüğü"ne indirgenerek anlamsız kılınmaya çalışıldığını, "tesettür amacıyla kullanılan türbanın" bireysel özgürlük kapsamına alınarak kamusal alana sokulmak istendiğini öne süren Sezer, Anayasa Mahkemesi kararlarının "herkesi bağladığını", bu nedenle kendisinin de "bu kararları uygulamakla yükümlü olduğunu" savundu.".
Ilginctir ayni Sezer kendisi Anayasa Mahkemesi uyesi iken, 2547 sayili kanunun kilik kiyafeti duzenleyen 17. maddesi iptal istemi ile mahkeme onune geldiginde bu maddenin yerinde kalmasi halinde basortusunu universitelerde serbest birakacagini muhalefet serhi olarak dusmustur. Yani Sezer yerinde kalan o maddenin "universitelerde basortusunu serbest biraktigini" karara muhalefet serhinde ifade etmistir. Simdi ise ayni Sezer acikca KENDISINI YALANLAMAKTADIr, yasagin kanuni oldugunu iddia etmkele.
Buna kendi cevabim yerine emekli hakim Vehbi Sabuncuoglu’nun konu uzerine degerlendirmesi:
KILIK-KIYAFET TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİNDENDİR
Bilindiği gibi başörtüsü yasağını koyan yasakçılar, YÖK eski Başkanı ve bazı rektörler her fırsatta, Anayasa Mahkemesi kararlarından bahsettiler. Türkiye’de kadınların kılık-kıyafetlerini düzenleyen bir kanun var mı? Başörtüsünü yasaklayan bir yasa mevcut mu?
Yurdumuzda kadınların kılık ve kıyafetlerini düzenleyen ve başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanun yoktur. Aksine Yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafetin serbest olduğunu hükme bağlayan 2547 sayılı YÖK Kanununun 17. maddesi yürürlüktedir ve bu madde ile başörtüsü üniversitelerde serbesttir; kanunî teminat altına alınmıştır.
Üniversitelerde başörtüsü yasağı 20.12.1982 tarihinde YÖK’ün yayınladığı bir genelge ile başlamıştır. Bunu tâkiben, üniversite senatoları aldıkları çeşitli kararlarla başörtüsünü yasaklamışlardır. Yani, kanunî dayanağı mevcut değildir. Çünkü, 7.11.1982 tarihinde kabul edilen. Anayasa’nın 12. maddesinde kişilerin temel hak ve hürriyetlerinin, dokunulmaz, vazgeçilmez, devredilmez olduğu ve 13/1. maddesinde de bu temel hak ve hürriyetlerin özel sebeplerle, ancak kanunla sınırlandırılabileceği esası kabul edilmiştir.
Kadınların ve üniversite öğrencilerinin kılık ve kıyafeti de, kişilerin temel hak ve hürriyetlerindendir. Başörtüsü de kılık kıyafetin ayrılmaz bir parçasıdır.
Yine, Anayasanın 38/8. maddesi, “idare kişi hak ve hürriyetlerinin kısıtlanma sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz” esasını getirmiştir.
Anayasamızın bu maddelerine göre kişilerin temel hak hürriyetlerini sınırlandıran ve yasak getiren kararlar ancak kanunlarla yürürlüğe konulabilir. İdarî makamlar, bu temel hak ve hürriyetleri, kanun olmadan sınırlandıramaz ve yasaklayamaz.
BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI ANAYASAYA AYKIRIDIR
Hiçbir kanunî temeli olmadığı için YÖK’ün ve üniversite senatolarının yasak kararları hukuken temelsizdir. Üstelik üniversitelerde kılık kıyafetin serbestiyeti 2547 sayılı YÖK Kanunu’nun 17. maddesi ile 28.10.1990 tarihinde kanunla kabul edilince, bu kanundan önce yayınlanan genelge ve senato kararları, hukukî temelden yoksun kalmıştır. Çünkü, Anayasanın 124. maddesi tüzük ve yönetmeliklerin, kanunlara ve Anayasaya aykırı olamayacağını emretmektedir.
2547 sayılı Kanunun 17. maddesine tamamen aykırı olan YÖK’ün genelgesi ve senatoların yasak kararları Anayasanın 124. maddesine göre hukukî değerini kaybetmiştir.
Zira, üniversitelerde kılık ve kıyafeti serbest bırakan 2547 sayılı kanunun 17. maddesi Anayasa Mahkemesince incelenmiş, anayasaya aykırı olmadığı kesinleşmiş ve halen bu madde yürürlüktedir.
Ayrıca, üniversitelerde kılık ve kıyafet ve başörtüsü serbest olmasına rağmen, hâlâ yasak kararların uygulanması Anayasanın 6/son ve 11. maddelerine de aykırıdır. Zira, 6/son maddeye göre, “…hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz.”
Yine, anayasanın 11. maddesine göre, “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarının idâre makamlarını ve diğer kurum ve kuruluşları bağlayan temel hukuk kurallarıdır.”
Sonuçta; kadınların ve üniversite öğrencilerinin kılık ve kıyafetini sınırlandıran ve başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanunî düzenleme mevcut olmadığından, uygulanan başörtüsü yasakları, Anayasa’nın, 6/son, 7., 11., 12., 13/1., 38/8., 124. maddelerine açıkça aykırıdır.
ÜNİVERSİTELERDE BAŞÖRTÜSÜ
YASAĞININ GEREKÇESİ GEÇERSİZ
Türkiye’de başörtüsü yasağını, Anayasa Mahkemesinin yürürlüğe koyduğu yolunda bir kanaat mevcut. Türkiye’nin bugünkü hukukî mevzuatının ışığı altında bunu değerlendirir misiniz?
Başörtüsünü Anayasa Mahkemesinin yasakladığı düşüncesi nereden kaynaklanıyor?
Üniversitelerde başörtüsü yasağını Anayasa Mahkemesinin karar altına aldığı düşüncesi, şu iki kaynaktan gelmektedir.
Üniversitelerde başörtüsü yasağı, ilk önce Yüksek Öğretim Kurumunun (YÖK) 20.12. 1982 tarihinde yayınladığı bir genelge ile başlamıştır. Bu genelge üzerine üniversite senatoları, başörtüsü nü yasaklayan kararlar almışlardır. Bu yasakların kaldırılmasını isteyen Türkiye Büyük Millet Meclisi, 28.10.1990 tarihinde, 2547 sayılı YÖK Kanunu’nun 17. maddesini kabul etmiştir.
Bu kanun maddesi Cumhurbaşkanınca imzalanıp Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. O zamanki muhalefet partisi, bu maddenin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası ile yüksek Mahkemeye iptal dâvâsı açmış ise de, Anayasa Mahkemesi, bu maddenin anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir. Bu surette üniversitelerde kılık kıyafetin serbest olduğu kanunen teminat altına alınmıştır.
Ancak bu kararın gerekçe kısmında, “… her ne kadar üniversitelerde kılık kıyafet serbest ise de bu, dinî inancı gereği türban takmanın serbest olduğu mânâsı çıkarılamaz” cümlesi ilâve edilmiştir.
Yine, Anayasa Mahkemesinin başka bir kararının gerekçesinde de serbest olan kıyafetin “çağdaş kıyafet” olduğundan bahsedilmiştir.
İşte, üniversitelerde başörtüsünü Anayasa Mahkemesinin yasakladığı düşüncesinde olanlar, Anayasa Mahkemesi’nin iki kararının gerekçe kısmındaki bu cümle ve “çağdaş kıyafet” tanımını delil olarak göstermektedirler.
“YASAK,” HUKUK MANTIĞINA ve
KANUN TEKNİĞİNE UYGUN DEĞİL
2547 sayılı YÖK Kanununun 17. maddesi üniversitelerde kılık ve kıyafeti ve bunun ayrılmaz bir parçası olan başörtüsü ve türbanı serbest bırakmış iken Anayasa Mahkemesinin iki kararının gerekçe kısmında geçen cümle ve kelimelerden yasak yorumu yapmak hukuk mantığına ve kanun tekniğine de uygun değildir.
Çünkü, yargı kararlarının bağlayıcı olan bölümü kararın “hüküm” bölümüdür. Bir yargı kararının gerekçesindeki cümleleri, kanunun açık hükmüne tamamen tezat teşkil eder şekilde yorumlamak hukuk mantığına aykırıdır.
Anayasa Mahkemesinin başörtüsü ve türbanı yasakladığı yorumu, anayasanın 6/son maddesine de uygun düşmemektedir. Çünkü, anayasanın 6/son maddesinde, “…hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz” denilmektedir.
Yine Anayasa’nın 11. maddesi de böyle bir yoruma izin vermemektedir. Zira, anayasanın 11. maddesi de, “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme, yargı organlarını ve idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” esası kabul edilmiştir.
GEREKÇEDEN HÜKÜM ÇIKARILAMAZ
Yıllarca hukukla ilgilenmiş, emekli bir hakim olarak Anayasa Mahkemesinin “karar gerekçesi”nde “çağdaş kıyafet tanımı”nın başörtüsünü yasaklamak maksadıyla kullanılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu hususu anayasanın 153. maddesi ve yine anayasaya göre tek yasa koyucu TBMM ile ilgili diğer hükümler çerçevesinde izâh eder misiniz?
Anayasa Mahkemesinin gerekçeleri kanun yerine geçer mi?
“Başörtüsü yasağını Anayasa Mahkemesinin yürürlüğe koydu” düşüncesi anayasanın 153/2. maddesine tamamen aykırıdır.
Şöyle ki, anayasanın 153/2. maddesi, “Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmündeki kararnamenin, tamamen veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak bir cümle hüküm tesis edemez” esasını kabul etmiştir.
Üniversitelerde kılık ve kıyafeti de bu arada kıyafetin ayrılmaz bir parçası olan başörtüsü ve türbanın serbest olduğuna dair bir kanun maddesi mevcut iken ve bu maddenin anayasaya aykırı olmadığı, bizzat Anayasa Mahkemesince kabul edilmiş iken Anayasa Mahkemesinin gerek bu kararından ve diğer bir kararının gerekçe kısmındaki cümlelerinden, yasak sonucu çıkartmak, yine Anayasa’nın 153/2. maddesine tamamen aykırı bir yorumdur.
YASAK, EVRENSEL CEZA HUKUKU
KURALLARINA DA AYKIRI…
Bu yasağı, evrensel hukuk kuralı olan “kanunsuz ceza olmaz” prensibine göre nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Anayasa Mahkemesinin başörtüsünü yasakladığı” yorumu ve inancı, evrensel bir hukuk kuralı olan “kanunsuz ceza olmaz” prensibine de uygun düşmemektedir.
Anayasa’nın 38/1. ve Türk Ceza Kanununun 1. maddesinde “Kanunun sarih olarak, suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez.” Ve yine anayasanın 138/3. maddesinde “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri, ancak kanunla konulur” esasını getirmiştir.
Türk Ceza Kanununun 1. maddesini açıklayan, ceza hukuku profesörlerinden Ord. Prof. Tahir Taner, “Türk Ceza Hukuku” isimli kitabının 131. sayfasında şöyle bir izâh getirmektedir: “Bir eylemin suç sayılması için, ilgili yasa maddelerindeki tanıma ve kapsadığı unsurlara uygun olması gerekir; benzetme veya yorum yoluyla suç ihdas edilemez ve ceza verilemez.”
Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, yasaklar ancak kanun yoluyla açık ve net olarak yürürlüğe konabilir. Benzetme ve yorum yoluyla yasak koymak ve bu yasaklara uymayanlara bir takım disiplin cezaları vermek, üniversiteden ihraç ve benzerî cezaları uygulamak, anayasadaki ve Türk Ceza Kanunundaki “kanunsuz suç ve ceza olmaz” prensibine de muhaliftir.
2547 sayılı YÖK Kanununun 17. maddesi, üniversitelerde kılık ve kıyafet ve onun bir devamı olan başörtüsü, ve türbanı tamamen serbest bırakmış iken, Anayasa Mahkemesinin bir karar gerekçesindeki cümle ile başka bir kararının gerekçesinde geçen “çağdaş kıyafet” deyimine dayanarak başörtüsü ve türbanı yasakladığı sonucuna varmak, evrensel ceza hukuku kuralı olan “kanunsuz ceza olmaz” prensibine de uygun değildir.
YASAK, TEMEL HAK VE
HÜRRİYETLERE UYGUN DÜŞMEMEKTE…
Başörtüsü yasağı dayatması, anayasadaki kişilerin temel hak ve hürriyetleri açısından incelendiğinde, nasıl bir sonuç karşımıza çıkar?
Anayasa Mahkemesinin başörtüsü ve türbanı yasakladığı yorumu, anayasadaki temel hak ve hürriyetleri düzenleyen maddelere de uygun düşmemektedir.
Anayasanın 12. maddesinde de, herkesin kişiliğine bağlı temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu kabul edilmiş ve bu hak ve hürriyetlerin dokunulmaz, devredilemez ve vazgeçilmez mâhiyette olduğu kabul edilmiştir.
Anayasanın 13/1 maddede de, bu temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceği esası getirilmiştir.
Anayasa’nın 38/8. maddesine göre, “İdârenin kişi hürriyetlerini kısıtlama sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayacağı” prensibi kabul edilmiştir.
Anayasanın bu maddelerine göre, kişilerin temel hak ve hürriyetleri ancak kanunla sınırlanabilir, idâre makamları kişilerin temel hak ve hürriyetlerini kısıtlayamaz.
Türkiye’de Cumhuriyetin ilânından bugüne kadar geçen 80 yıl boyunca kadınların kılık ve kıyafetini ve başörtüsü veya türbanı yasaklayan hiçbir kanun kabul edilmemiştir.
Kanunî durum böyle olmasına rağmen, “üniversitelerde başörtüsü ve türbanı, “Anayasa Mahkemesi yasakladı” yorumu ile yasaklayıp bu yasak uygulamasının devam ettirilmesi, , Anayasa’nın 12., 13/1. ve 38/8. maddelerine uygun değildir.
YASAK, EĞİTİM HAKKI VE
HÜRRİYETİNE DE AYKIRI…
Başörtüsü yasağını, anayasadaki eğitim hakkı ve bilim hürriyeti yönünden nasıl nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu açıdan bakıldığında, başörtüsü yasağı ayrıca anayasanın 27. ve 42. maddelerine de aykırıdır.
Şöyle ki, anayasanın 27. maddesinde, “ Herkes bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama ve yayma bu alanda araştırma yapma hakkına sahiptir” esasını getirmiştir.
Yine anayasanın 42/1. maddesinde de “Kimse, eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamaz” ve yine anayasanın 42. maddesinin 8. fıkrasında, “Eğitim ve öğretim kurumlarında, sadece eğitim ve öğretim ve araştırma ve inceleme ile ilgili çalışmalar yürütülür. Bu faaliyetler her ne sebeple olursa olsun engellenemez” esaslarını getirmiştir.
Anayasanın bu hükümlerine rağmen üniversitelerde, “Anayasa Mahkemesi başörtüsü ve türban yasağı getirdi” yorumu yapılarak, başörtülü öğrencilerin üniversite binalarına alınmaması ve imtihanı kazanmış öğrencilerin kayıtlarının yapılmayarak eğitim ve öğrenimlerinin engellenmesi, anayasanın 27. ve 42/1. ve 42/8. maddelerine de bu cihetiyle tamamen aykırıdır.
BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI, MİLLÎ
İRÂDE PRENSİBİNE DE ZIT…
Bütün bunlar çerçevesinde bir de yasağı anayasada yer alan millî irâde ve TBMM’nin millet irâdesini temsili bakımından yorumlar mısınız?
Anayasanın 7. maddesine göre, kanun yapma yetkisi sadece TBMM’ndedir. Gerek şu ki, Meclis, 28.10.1990 tarihinde 2547 sayılı kanunun 17. maddesini kabul ederek, üniversitelerde kılık kıyafetin ve bu arada kılık kıyafetin bir parçası olan başörtüsünü serbest bırakmak istemiş ve millî irâde bu yolda tecellî etmiştir.
Meclis millet adına irâdesini ortaya koymuş, kanun çıkarmıştır. 2547 sayılı kanunun bu açık ve net hükmüne rağmen, Anayasa Mahkemesinin iki kararındaki gerekçelerindeki cümle ve kelimeleri, “yasaklama” şeklinde kanun maddesinin metnine tamamen aykırı olarak yorumlayıp, yasakların uygulanmasına devam edilmesi, millî irâdeye aykırı bir sonuç doğurmaktadır.
KANUN OLMADAN YASAK OLMAZ
Meseleye uluslararası hukuk açısından nasıl bakıyorsunuz? Demokratik ülkeler ve hukuk düzeni açısından değerlendirmeniz nedir? Kanun olmadan yasak olur mu?
Kişilerin temel hak ve hürriyetlerinin ancak kanunlarla sınırlanacağı yolundaki anayasa prensibi, sadece bizim anayasamızda değil, aynı zamanda bütün medenî ülkelerde de kabul edilmiştir.
Meselâ, Almanya’da, Müslüman bir bayan öğretmenin, başörtüsü ile derse girmesini yerel mahkeme yasaklamış ise de, Almanya Anayasa Mahkemesi, “Mevcut kanunlarda, Müslüman bir bayan öğrenmenin, başörtüsüyle derse girmesini yasaklayan bir kanun maddesi olmadığı için” alt mahkemenin verdiği yasak kararını Eylül 2003 tarihinde kaldırmıştır.
Bütün medenî ülkelerde olduğu gibi Almanya Anayasa Mahkemesi de kişilerin temel hak ve hürriyetlerinin ancak kanunla sınırlanacağını kabul etmiş. Bu hukukun değişmez temel bir kuralıdır. Kanun maddesi olmadan, sâdece yargı kararlarının gerekçelerini yorumlayarak, yasak uygulamak Batılı hukuk sisteminde de mevcut değildir.
Başörtüsü yasağı Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 1948 yılında kabul ve ilân edilen, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ndeki kişilerin temel hak ve hürriyetlerini düzenleyen maddelerine de aykırıdır.
TÜZÜK ve YÖNETMELİKLER
KANUNA AYKIRI OLAMAZ
O halde, kanuna rağmen YÖK genelgesinin anlamı nedir? Tüzük ve yönetmelikler, anayasa ve yasalara aykırı olabilir mi? Buna ne dersiniz?
Anayasanın 124. maddesi, tüzük ve yönetmeliklerin anayasaya ve kanunlara aykırı olamayacağı esasını kabul etmiştir.
2547 sayılı kanunun 17. maddesi, üniversitelerde kılık ve kıyafeti ve bu arada kılık ve kıyafetin bir bölümü olan başörtüsünü açıkça serbest bırakmıştır. Bu kanun maddesinin kabul edildiği 28.10.1990 tarihinden itibaren bu maddeye aykırı tüzük, yönetmelik ve genelgeler, hukuken geçersiz kalmıştır. Bu kesindir.
Dolayısıyla, YÖK’ün başörtüsünü yasaklayan 20.12.1982 tarihli genelgesi ve bu genelgeye dayanılarak üniversite senatolarının verdiği yasak kararları da 2547 sayılı kanunun 17. maddesine bütünüyle aykırı olduğu için, anayasanın 124. maddesi gereğince hukuken geçersiz sayılması ve kaldırılması gerekir.
Netice olarak şunu belirtelim ki, 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununun 17. maddesine göre, üniversitelerde, kıyık ve kıyafet ve bunun devamı olan başörtüsü ve türban, tamamen serbest olduğu ve Türkiye Cumhuriyetinde bugüne kadar, kadınların kılık ve kıyafetini ve başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanun çıkarılmadığı halde, Anayasa Mahkemesinin başörtüsü ve türbanı yasakladığı yorumu yapılarak, yasak uygulamak, anayasanın 6/son, 7., 11., 12., 13/1., 27., 38/1., 38/3. ve 42/1-8. ile ve 124. maddelerine ve Türk Ceza Kanununun 1. maddesine aykırıdır.
(kaynak: http://www.demoder.org/makaleler/basortusunuyasaklayan.htm)
============================
“Şemdinli olayına da değinen Sezer, olayla ilgili iddianamede "yargının siyasallaşmasının" örneği yaşandığını savunarak, "Şemdinli'de dile getirilen savlar adalet duygusuna büyük zarar vermiş; Türk Ordusu'nu hak etmediği bir tartışmanın konusu yapmıştır. Ordumuzu yıpratma etkinlikleri, akılla ve yurtseverlik duyguları ile bağdaştırılabilecek bir durum değildir. Ordu'nun itibarının korunması Devlet'in asli görevlerindendir" dedi. “
Anlasilan “Semdinli Iddianamesi” nin Sezer’i ilgilendiren tek boyutu iddianamede Yasar Buyukanit’in adinin gecmesi. Onun icin bir kitabevinin bombalanmasi, insanlarin hayatlarini kaybetmesi, terorle mucadele adina askerin gayrimesru islere karismasi, teroru onlemek adina tamda aksi tepki veren islerin yapilmasi, bircok ordu mensubunun akceli islere bulasmasi, vatandas hakkinda “PKK’ya yardim yaptigini” gosteren sahte belgeler duzenlenmesi, simdilye kadar varligi dahi inkar edilen JITEM gibi gayrikanuni yapilanmalar, gibi olaylar hicbir anlam ifade etmiyor. Sadece "orduya dokunmayin" diyor. Sucu sadece gorevini yapmak olan Cumhuriyet Savcisi Ferhat Sarikaya, Eminiyet’in Istihbarat Birimi'nin basi gibi bircok gorevlinin kurban verilmesi tatmin etmemis Sezer’i. Ve goruluyorki Sezer “ordu” yu kanunlarin ustunde goruyor.
Evet Sezer'in, Cuhuriyet'in "orduyu" neyin guvencesi olarak gorduklerinin takdirini idrak kapasitesi olan insanlara birakiyorum.
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 14, 2006 09:04 AM
Sevgili S.Öztürk, Bekir Yıldırım ve Nuri Sağlam dostlarım, bana söyleyecek hemen hiçbir şey bırakmamışlar. Daha önceki sözlerime ekleyecek birşey görmüyorum bu durumda. Mustafa Bey'in "Oligarşiye geçmiş olsun." sözünü doğru bulmadığımı ben de ifade etmiş olayım.
(Nuri Bey, "Ne Gerek Var Darwin'le Uğraşmaya" ilmeğinde çok gecikmeli de olsa size cevaplar verdim. Okur musunuz lütfen?)
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 14, 2006 09:53 AM
Merhaba Sevgili Metin Bey,
aslinda ben de size cevap yazmistim ama teknik bir sorun cikti herhalde bir türlü ulaşmadı.
nazik cevabiniz için öncelikle teşekkür ederim.
din konusu gerçekten çok netameli ve üzerinde tarihsel tortuların ağırlığı nedeniyle kördüğüme dönüşmüş durumda. bu konu bu nedenle çon uzun soluklu ve derinlemesine tartışılmak zorunda. Konunun birden fazla boyutu var. ve biz bir yerden başlamak durumundayız.
ama önce bir parantez. son iki asırda her alanda olduğu gibi düşünsel alanda da pasif bir süje rolü oynadığımızdan Batılı kavram ve referanslarla düşünüyoruz. ne yapalim gerçek bu. Batı dediğimizde ise arkasında koskoca bir plato-aristo felsefesini ve hristiyan teolojisini barındırıyor. Whitehead'ın çok önemli bir tespiti vardır: Tüm batı düşüncesi Eflatun'a dipnottur diye..
Din denince de düşünce tarihinde konu edilen Hristiyanlıktır. Sizin de dolaylı atıfta bulunduğunuz "İnanıyorum çünkü saçma" şeklinde özetlenen Aziz Agustin'in formüle ettiği hristiyan teolojisinin insanlığı saçmaya ve akıldışılığa mahkum eden otoritesi, kilisenin bir kurumlaşmış din olarak akli olan herşeye karşı çıkan tarihi, haklı olarak batılı düşünen kafaları "inançsızlığa" itmiştir. hele bilimsel keşiflerle de çelişen bir kutsal kitap da ortada olunca işlem tamamlanmıştır. ve Marx'ın haklı olarak belirttiği üzere Din Hakim güçler tarafından afyon olarak kullanılmıştır.
burada yine bir ekstra parantez açarak bir hususu daha vurgulamak istiyorum: Hristiyan zihni, Tanrı denince "İsa"yı düşünür. tanrı öldü derken de akla gelen İsa'nın ölümüdür. bu ayrıntı daha sonra yeri geldiğinde açıklayacağım çok önemli bir şuur altının backgroundunu oluşturmaktadır.
İslamiyetin ortaya çıkışı ve oynadığı devrimci rol sizin daha iyi bildiğiniz gibi Marx tarafından bile takdirle anılmaktadır.
Kur'an vahyinin ve Peygamber terbiyesinin kızlarını diri diri toprağa gömen insanları nasıl böcekleri ezmeme konusunda titiz hale getirdiği tarihin şahitliğindedir.
Kadisiye harbinde, Sasanilerin efsanevi komutanı Rüstem'in çadırına atıyla giren Sahabi'nin, rüstem'in "İslam'ın mesajı nedir" mealindeki sorusuna verdiği cevap insanlığa bir ders mahiyetindedir:
"İslam, insanın insanlara kul olmasını, zulmetmesini yasaklamakta, sadece ve sadece bir olan Allah'a kulluğa çağırmaktadır". bu açıktır ki, eşitlik ve adalet demektir.
Daha sonraki dönemde ise her 50 yıl bir İslam bilginin adıyla anılmaya başlamıştır. ünlü roger Bacon, arapça bilmeyenin bilim yapamayacağını talebelere ikaz etmiştir..vs..
ama sonra ulum-u fenniyenin dışlanıp salt dini ilimlere ağırlık verilmesi, alimlerin otoritelerinin baskın hale gelerek üretim yerine nakilciliği özendiren bir sürecin başlaması, kirli siyaset ve toplumu kontrol etme amacıyla dini düşüncenin donuklaştırılıp dogmalaştırılması sonumuzu hazırlayan ana sebepler haine geldi..
maalesef, müslümanlar ne eşyayı, evreni, tabiatı okuyabildiler ne de Kur'an'ı. hurafeler ve sadece küçük bir azınlık oluşturan dini ilim tahsil edenlerin Kur'an'ı ölü gözlerle, yani ölülerin gözleriyle okumaları da bugün içinde bulunduğumuz kaosun doğumunda etkin rol oynamıştır..mesele çok uzun ve girift. iki tarafın bağnazlarının bir türlü hakkıyla ele alıp tartışılmasına imkan vermediği bir dokunulmaz alan. toplum buna hazır mı? hiç sanmıyorum. ama bir yerden başlamak da gerek.
sizin düşünsel serüveninizde geldiğiniz nokta bu açıdan çok önemli. hakikata gerçekten ulaşma amacı ve niyeti taşımak. gerçeği yalnız kendisinin tükettiğini sanmak ise sadece cehl-i mürekkep olsa gerek!
daha sonra bu bölümün konusu olan Cumhuriyet gazetesi ile ilgili de birkaç hususa değinceğim şimdilik burada parantezi kapatıyorum. çok sevdiğim Sufilerin bir sözüyle:
"Hakikat aramakla bulunmaz. Ancak, bulanlar arayanlardır".
saygılarımla
Yazan: nuri saglam Tarih: April 14, 2006 11:22 AM
Cengiz Bey,
Asagidaki cevap-yorumumu yanlislika baska baslik altina koymusum. Uygun yere tasimis olayim.
---------------------------------
Cengiz Bey,
Kanimca bu zihniyettekilerin psikoanalizin yapma geregini ifade etmeniz cok yerindedir. Bu bir nebze "Kurt Sorununu Yeniden Dusunmek" kitabinin ilan edildigi baslik altinda tartisildi; fazla derinlemesine olmasada. Saniyorum "En Hakiki Mursit" gibi bircok baslik altindada bu konuya girildi bir nebze. Fakat saniyorum sorunuza direkt cevap vermeye calisan bir makala Zaman Gazatesi'nde cikti Ibrahim Kalin kaleminden cikan iki parcali yazida. Bunlrdan birincisi:“Cumhuriyet’in Derin Korkulari” (I)
http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&alt=&trh=20060331&hn=271417
Ikinci kismi Zaman'in ertesi gunki nushasinda veya benim "Kurt Sorunu..." kitabinin tartisildigi baslik altindaki yorumumda bulabilirsiniz. Tabiiki bi bir cevap. Baska cevaplarda verilebilir.
Ben Cumhuriyetci mentaliteyi birkac kelime ile ozetleyecek olursam: Korkular (gercek veya tahayyul edilen), mevzileri koruma, rant, demokrasinin cari oldugu bir ortamda kendilerinin ayricaliklarinin, sahte degerlerinin prim yapmayacagi dusuncesi.
Meselenin onemli bir boyutu uzerine parmak bastiniz.
=====================================
Metin-the-Poor dostum,
Kanimca bu "Cuhuriyet Muhafizligi" uzerine birbirinden farkli yuzlerce yazi yazilabilir. Aslinda oldukca kolaydirda. Gecen bir kose yazarinin soyledigi gibi "boyle yaziyi babamda yazar". Ben birde sizin o ozgun ve zengin uslubunuzdan duymak isterim.
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. yildirim Tarih: April 14, 2006 12:09 PM
Duzeltme:
Yukarda Sezer'in konusmasini elestirdigim yorumumda "Sabik Anayasda Mahkemesi Baskani Mustafa Bumin TBMM’nin dahi basortusunu yasaklayici anayasa maddelerini degistiremeyecegini buyurmamismi idi?" ifademde bir teknik yanlis var.
Bumin TBMM'nin dahi basortusunu serbest cikaracak kanun cikaramayacagini soylemisti "anayasanin basortusunu yasaklayan maddelerinin degistrilemeyecegini" degil.
Cunki yukarda alinti yaptigim yazida detayli olarak aciklandigi gibi NE ANAYASA'da NE KANUNLARDA BASORTUSUNU YASAKLAYAN MADDE YOKTUR, NE OGRENCILER NEDE KAMU GOREVLILERI ICIN. Uygulama keyfidir ve hem anayasayi hem kanunlari ihlal etmektedir.
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. yildirim Tarih: April 14, 2006 12:28 PM
Sevgili Bekir Bey,
Efendim beni mahçup ediyorsunuz. Ancak, teveccühkâr ifadelerinizin beni mutlu ettiğini belirtmeden de geçmemeliyim.
İmdi, sevgili dostum Muzmin Anonim’in yokluğunda, onun mükemmelen izah, tasvir ve tahlil edeceği hususları ben ne derece isabetli ve güzel ifade edebilirim bilmiyorum doğrusu. Ayrıca, daha önce de vurguladığım üzre, hem Mustafa Bey hem de sizler zaten hemen hemen ne varsa söyleyebileceğim söylemişsiniz.
Neyse, yine de deneyeyim. Farkına varmadan eksik bıraktığım, ihmal ettiğim hususlar için peşinen özür dileyerek:
Cumhuriyet muhafızı Cumhuriyet gazetesinin eski bir okuru olarak da, Türkiye Cumhuriyeti’nin bunca yıllık sefil tebaası olarak da gözlemim şudur bir kere: Cumhuriyet muhafızlığını Cumhuriyet gazetesi hakkıyla yerine getirmektedir! Benim aklım biraz kıttır dostum, olur olmaz lafı gevelerim, ola ki şimdi "şimşir tarak" filan dersem saçmalayışıma gülüp geçin, konumuzla şimşir tarağın hiçbir ilgisi yoktur.
Devleti ve gazetesiyle Cumhuriyet’in tipik “cumhuriyetçi aydın” figürü için, önemli bazı isimlerden de yardım alarak, uzunca bir tanım denemesi yapmaya çalışayım şimdi:
Edward Said’in, düşünceyi ve iletişimi kıskaca alan klişeleri kırmaya çalışan, acı ve baskının karşısına dikilen ve doğruluk standartlarından şaşmayan, nabza göre şerbet vermeyen, konuşulması gereken yerde susmayan, halkı muhatap alan ve onu küçümsemeyen, şovenist milliyetçiliği ve sınıfsal, ırksal vb imtiyazları sorgulayan, resmi makamlarca itibar edilmeyen, statükoyu hoşgörmeyen entellektüel tanımına da; Benda’nın, hiçbir dünyevi gücü eleştirilmeyecek ve sorgusuz sualsiz baş eğilecek kadar büyük görmeyen, uzdilli, cesur ve öfkeli birey entellektüel figürüne de hiç uymayan, kapıkulu münevveranı olmayı varlık nedeni saymış, bu ayrıcalıklı konumun manevi rantını sonuna kadar yemiş, korkan ve korku üretip korkutan, iktidar söylemini meşrulaştıran, manipülatör, Aron’un “seküler din” diye adlandırdığı dine taassup derecesinde bağlı olan, demokrasinin değil kendisinden, adından bile hoşlanmayan, oryantalist, statükocu, entellektüel-şiddet uygulayıcısı, sahte-modernist, sahte-Aydınlanmacı, dogmatik, tabucu, obskürantist, tektipçi, antientellektüel bir tip. Cemil Meriç’in “Aydın olmak için önce insan olmak lazım. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan; uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatın bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.” sözlerine ve “düşünce namusu” şiarına hiç uymayan bir tip. Cumhuriyeti demokrasi diye, laikçiliği laiklik diye, kanunu hukuk diye, pozitivist dogmacılığı bilim diye, jakobenizmi devrim diye, sloganı düşünce, gericiliğini ilericilik diye yutturan; toplumsal, kültürel, vicdani meşruiyetten hiç hoşlanmayan, operasyonel aydın tipi.
Huntington Efendi nasıl da sirkatin söylemiş: “Batı, dünyayı kazandıysa bu, kültürünün, dininin ya da değerlerinin üstünlüğünden değil, örgütlü şiddeti kullanmadaki üstünlüğündendir. Batılıların çoklukla unuttuğu, ötekilerin de asla akıl etmediği gerçek budur.” Ve tabii yetmemiştir; Fikret Başkaya’nın deyişiyle, ötekileşmiş Doğunun tasavvur dünyasının da işgali gerekmiştir ki, bu da sömürgeleşmenin içselleşmesi yani bilincin sömürgeleştirilmesidir.
Şimdi bu son paragrafta söylediklerimizi adı mesela Androturka olan hayali bir periferik ulus-devletin içine uygulayalım. Ne görüyorum? Şunu: Batının yerine bürokrat-kapıkulu münevveranı koalisyonunun oligarşik diktasını, Doğunun/ötekinin yerine de halkı/toplumu kolaylıkla yerleştirebileceğimi ve bu yeni cümlede yüklemin değişmediğini görüyorum.
Descartes’ın ünlü sözünü eğip bükerek seviyesi düşük bir espri yapmama izin verin:
“Düşünmüyorum, o halde varım!”/ “Düşünüyorum, o halde yokum!” İlki Cumhuriyet aydınımıza, ikincisi de Cumhuriyetimizin tek suçu düşünmek olan sosyalist ve dindar zelil tebaasının hal-i pür melâline nasıl da cuk oturuyor değil mi?
Cumhuriyet (gazetesi)nin "aydın" prototipine, Mevlana’nın diliyle sorayım: “Senin kabın küçükse deryanın bunda suçu ne?”
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 14, 2006 08:54 PM
Sevgili Bekir Bey,
Efendim beni mahçup ediyorsunuz. Ancak, teveccühkâr ifadelerinizin beni mutlu ettiğini belirtmeden de geçmemeliyim.
İmdi, sevgili dostum Muzmin Anonim’in yokluğunda, onun mükemmelen izah, tasvir ve tahlil edeceği hususları ben ne derece isabetli ve güzel ifade edebilirim bilmiyorum doğrusu. Ayrıca, daha önce de vurguladığım üzre, hem Mustafa Bey hem de sizler zaten hemen hemen ne varsa söyleyebileceğim söylemişsiniz.
Neyse, yine de deneyeyim. Farkına varmadan eksik bıraktığım, ihmal ettiğim hususlar için peşinen özür dileyerek:
Cumhuriyet muhafızı Cumhuriyet gazetesinin eski bir okuru olarak da, Türkiye Cumhuriyeti’nin bunca yıllık sefil tebaası olarak da gözlemim şudur bir kere: Cumhuriyet muhafızlığını Cumhuriyet gazetesi hakkıyla yerine getirmektedir! Benim aklım biraz kıttır dostum, olur olmaz lafı gevelerim, ola ki şimdi "şimşir tarak" filan dersem saçmalayışıma gülüp geçin, konumuzla şimşir tarağın hiçbir ilgisi yoktur.
Devleti ve gazetesiyle Cumhuriyet’in tipik “cumhuriyetçi aydın” figürü için, önemli bazı isimlerden de yardım alarak, uzunca bir tanım denemesi yapmaya çalışayım şimdi:
Edward Said’in, düşünceyi ve iletişimi kıskaca alan klişeleri kırmaya çalışan, acı ve baskının karşısına dikilen ve doğruluk standartlarından şaşmayan, nabza göre şerbet vermeyen, konuşulması gereken yerde susmayan, halkı muhatap alan ve onu küçümsemeyen, şovenist milliyetçiliği ve sınıfsal, ırksal vb imtiyazları sorgulayan, resmi makamlarca itibar edilmeyen, statükoyu hoşgörmeyen entellektüel tanımına da; Benda’nın, hiçbir dünyevi gücü eleştirilmeyecek ve sorgusuz sualsiz baş eğilecek kadar büyük görmeyen, uzdilli, cesur ve öfkeli birey entellektüel figürüne de hiç uymayan, kapıkulu münevveranı olmayı varlık nedeni saymış, bu ayrıcalıklı konumun manevi rantını sonuna kadar yemiş, korkan ve korku üretip korkutan, iktidar söylemini meşrulaştıran, manipülatör, Aron’un “seküler din” diye adlandırdığı dine taassup derecesinde bağlı olan, demokrasinin değil kendisinden, adından bile hoşlanmayan, oryantalist, statükocu, entellektüel-şiddet uygulayıcısı, sahte-modernist, sahte-Aydınlanmacı, dogmatik, tabucu, obskürantist, tektipçi, antientellektüel bir tip. Cemil Meriç’in “Aydın olmak için önce insan olmak lazım. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan; uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatın bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.” sözlerine ve “düşünce namusu” şiarına hiç uymayan bir tip. Cumhuriyeti demokrasi diye, laikçiliği laiklik diye, kanunu hukuk diye, pozitivist dogmacılığı bilim diye, jakobenizmi devrim diye, sloganı düşünce, gericiliğini ilericilik diye yutturan; toplumsal, kültürel, vicdani meşruiyetten hiç hoşlanmayan, operasyonel aydın tipi.
Huntington Efendi nasıl da sirkatin söylemiş: “Batı, dünyayı kazandıysa bu, kültürünün, dininin ya da değerlerinin üstünlüğünden değil, örgütlü şiddeti kullanmadaki üstünlüğündendir. Batılıların çoklukla unuttuğu, ötekilerin de asla akıl etmediği gerçek budur.” Ve tabii yetmemiştir; Fikret Başkaya’nın deyişiyle, ötekileşmiş Doğunun tasavvur dünyasının da işgali gerekmiştir ki, bu da sömürgeleşmenin içselleşmesi yani bilincin sömürgeleştirilmesidir.
Şimdi bu son paragrafta söylediklerimizi adı mesela Androturka olan hayali bir periferik ulus-devletin içine uygulayalım. Ne görüyorum? Şunu: Batının yerine bürokrat-kapıkulu münevveranı koalisyonunun oligarşik diktasını, Doğunun/ötekinin yerine de halkı/toplumu kolaylıkla yerleştirebileceğimi ve bu yeni cümlede yüklemin değişmediğini görüyorum.
Descartes’ın ünlü sözünü eğip bükerek seviyesi düşük bir espri yapmama izin verin:
“Düşünmüyorum, o halde varım!”/ “Düşünüyorum, o halde yokum!” İlki Cumhuriyet aydınımıza, ikincisi de Cumhuriyetimizin tek suçu düşünmek olan sosyalist ve dindar zelil tebaasının hal-i pür melâline nasıl da cuk oturuyor değil mi?
Cumhuriyet (gazetesi)nin "aydın" prototipine, Mevlana’nın diliyle sorayım: “Senin kabın küçükse deryanın bunda suçu ne?”
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 14, 2006 08:55 PM
Nuri bey dostum,
Metin Bey'e hitaben yazdığınız yazıyı okuyunca şuurlu ve entellektüel bir Müslüman ile karşılaştığımı anlıyorum.Ve sizin gibi değerli arkadaşların daha da çoğalmasını can-u gönülden istiyorum.Daha sık yazmanızı istirham ediyorum.
Batı düşüncesinin dayandığı felsefi kaynaklar ve batıda "din" denince akla gelen Aziz Agustin'in formüle ettiği akılla çatışan hristiyan teolojisi aydınlanmanın doğuşunda önemli rol oynadı.Bu konuyu birçok kişi atlıyor.Ve Batıyı gözünde bambaşka bir şekilde canlandırıyor.Yine sizin yerinde tespitinizle oryantalizmin sunduğu şekliyle "kendimizi tanımlıyor" ve pasif suje olarak batılı kavramları referans alıyoruz.Bu da birçok meseleye en önemlisi de kendimize doğru yerlerden bakmamıza engel oluyor.
Metin Bey dostum ,
Nuri Bey'e hitaben yazdığınız "Ne Gerek Var Darwin'le Uğraşmaya" ilmeğindeki yazınızı okudum.Farklı cenahlarda olsa da "hakikat ateşi" insanın içine düştü mü benzer süreçler izleniyor..Muhafazakar Müslüman bir ailede yetiştim.20 'li yaşlarımın başlangıcında Doğulu gibi düşündüğünü "zannedip" Batılı gibi yaşarken ve İslam'ın temel akidelerini ailemden ve çevremden aldığım eğitim ile sorgulamadan kabul etmişken aniden içime düşen "şüphe" ateşi beni müthiş bir arayışa yöneltti.Yaratıcı'nın varlığı ve nübüvvet dahil inandığım herşeyi en ince ayrıntısına kadar sorgulamaya başladım. Yıllarca kolaçan ettiğim onca felsefi bakış ve onların argümanlarını, diğer teistik teolojilerin alternatiflerini ve mistik uzakdoğu öğretilerini inceleyerek "Hakikatle" olan bağlarını anlamaya çalıştım.Yaratıcı'nın varlığını zihnimde kesinleştirdikten sonra O(cc)’ nun abesle iştigal etmeyeceğini bu "varoluşun" mutlaka bir sebebi olması gerektiğini düşündüm.Ve sonuçta hakikatin bilgisinin salt "akıl" yoluyla bulunamayacağını yani aşağıdan yukarıya değil yukarıdan aşağıya bilgi akışı ile bulunacağını anladım. Bu , "Credo ut intelligam"la da , sizin tersine çevirdiğiniz hali olan "inanmak için anlamam lazım" haliyle de -belki size ve başkalarına mukni gelmeyebilir ama- örtüşen dahası bu iki karşıtı aslında birbirleriyle bütünleştiren bir bilgi edinme türü.
Diğer teistik öğreti ve felsefi düşünceleri İslam Öğretisi ile kıyasladığım zaman daha önce sorgulama gereği duymadan inandığım İslam akidesinin yani "İslam Vahyinin" hakikatin bilgisi olduğuna ikna oldum.Rabbim hidayeti bana bahşetti.. Bu konu öylesine uzun ve derinlikli ki birkaç kelime ile anlatmaya çalışmak çok yavan oluyor. Neyse..
Nuri Bey'in de isabetle söylediği gibi din kavramını incelerken üzerindeki tarihsel tortulardan sıyrılabilmek lazım.Gazali'nin kendi kişisel hakikati arayış serüvenini anlattığı muhteşem eseri "El-Munkizu Mine'd Dalal" bana bu konuda çok yardımcı olmuştu.İslam geleneğinin özü aslında tüm kadim geleneklerin kalbinde yeralan "Ezeli hikmet"tir.Bu konuda da ünlü metafizikçi düşünür Frithjof Schuon 'un "İslam ve Ezeli Hikmet" adlı kitabı okunabilir.Tüm bu bahsettiğim konularda muazzam bir kaynağımız var.Bir umman sanki.. Sizinde belirttiğiniz gibi bir ömür versek de tam bir vukufiyete erişemeyiz
Herkes bu yolda tek başına.. O zaman bana düşen size kolay gelsin demek .. :-)
Yazımda konu başlığı ile alakasız oldu ama Mustafa Bey ve değerli yorumcu arkadaşlar anlayışla karşılarlar umarım..
Saygı ve muhabbetlerimle..
Yazan: S.Öztürk Tarih: April 14, 2006 09:43 PM
Sn. Akyol ve takipçileri,
bu ülkede yaşama umudumuzu gittikçe tükettiniz.
sayınız zaten baskın durumda. cahaletten besleniyorsunuz.
şu ülkeden bir an öne ayrılıp size üstten "zavallılar" olarak bakmak istiyorum bir an önce.
tabii ki, kalan aklı başında insanlara da acıyarak.
Yazan: dfgdfg Tarih: April 15, 2006 12:28 AM
Sayın dfgdfg
İstediğiniz yere gidebilirsiniz.Biz ükemizi çok seviyor ve Laik Demokratik Hukuk devletine inanıyoruz.Hiçbir yere gitmeye niyetimiz yok.Bize "cehaletten besleniyorsunuz" diyerek birşey söylemeden kaçmak yerine savunduğunuz fikirlerin altını doldurabiiyorsanız buyrun tartışalım.O üstün kavrayış gücünüz ve zekanızla
"Cahil" kaldığımız noktaları gösterin.Söyleyecek birşeyi olmayanların yaptığı gibi içinizdekileri
birkaç kelime ile ortaya döküp gitmeyin.
Ayrıca "azınlık-çoğunluk" tanımlamanızda dikkatimi çekti.Nasıl bir demokrasi anlayışınız olduğu burdan belli.Ama öyle ya ülkenin idaresini demokrasiye , çoğunluğa Hasso'larla
Memo'lara bırakacak haliniz yok ya..
Ne garip bir tevafuk ki bizde size acıyoruz.Ama gittiğiniz ya da kaldığınız için değil At gözlüklerini çıkartmayı reddettiğiniz için...
Yazan: S.Öztürk Tarih: April 15, 2006 07:26 AM
Metin Bey dostum ,
Çok fazla tevazu gösteriyorsunuz.Demek ki söyleyecek birşeyler varmış hem de çok önemli şeyler.Elinize kaleminize sağlık..
Huntington'un söylediği sirkatin çok doğru.Devamında sizin altını çizdiğiniz nokta da. Bu ortantalizmin içseleştirilmesi kadar bizi zihinsel olarak yıkan , parçalayan hem kendimizi hem Batıyı doğru birşekilde tanımlamamıza engel olan berbat birşey yoktur.Diğer alanlarda ki görece gerilik zamanla aşılabilir belki ama bu zihinsel dumura uğramışlığı aşmak hiçte kolay değildir.Artık bu sokak ağzına bile düşmüştür."Adamlar yapmış/yapar kardeşim", "Bizden adam olmaz" "Avrupa da olsa bunlar bunlar olmazdı" gibi..
Batı medeniyetini altında nasıl bir kan ve gözyaşı olduğunu ,acımasız sömürürgecilik ve talan geçmişleri olduğunu hala da bu sistemlerini var güçleriyle devam ettirdiklerini bilmeyenler veya bildiği halde görmezden gelenler ağızları sulanarak bu zenginliğe ve oyuncaklarına bakabilirler.Ama bu zenginlik ve ihtişamın arkaplanını, gezegenimiz ve insanımıza nelere malolduğunu da bilmeleri gerekir.Tabii bunu söylerken Batıyı topyekün dışlayalım anlamına gelmesin. Avrupa bu sömürgeci geçmişinden ve bununla elde ettiği zenginlikten sonra insani değerleri -her ne kadar bu değerleri sadece kendi insanına layık görüyorsa da- koruyan kurumlar da üretmiştir.Ve bu anlamda elbette Batı'yla etkileşimimizden kazançlı çıkacağımız noktalar vardır.
En tehlikeli sömürü zihinsel sömürüdür.Sizin kibarca içselleştirme dediğiniz bu kavram bize havsalamızı şaşırtmış , başı kesilmiş tavuk gibi bilinçsizce sağa sola koşuşturmamıza neden olmuştur.İçselleştirme öylesine boyutlara ulaşmıştır ki "Doğu-batı" gibi bir "doğu" dergisinin satırlarına bile ara sıra oryantalist tezler birebir yansımaktadır. İnsan "hayret bir şey" demekten kendini alamıyor.İşin garibi oryantalizm konusunun biraz üzerine gidince "efendim siz oksidentalizm(*) yapıyorsunuz" diyorlar.Hem bunu da yine doğulular söylüyor.Bu da aslında bahsettiğim zihinsel dumurun eseridir.
(*)Oksidentalizm yapmaya çalışanlar(?) da yok değil ama bu ayrı konu-
Söylediklerim sizin yazdıklarınıza aslında dipnot niyetine..Bu konuda daha fazla yazmanızı istirham ediyorum.Bizleri değerli fikirlerinizden mahrum bırakmayınız..
Saygı ve muhabbetlerimle...
Yazan: S.Öztürk Tarih: April 15, 2006 08:28 AM
dfgdfg kodlu bey/bayan
bak, cehaletten ("cahalet" diye bir kelime yoktur!) beslenen biri olarak sana hermenötik bir tahlil yapacağım. hem Gadamer anlamda bir "ufukların kaynaşması" hem de diğer uçtaki Derrida anlamında "yapısökümü" yapmaya çalışacağım. tabi yazdıklarınla ilgili.
"Bu ülkede yaşama umudumuzu gittikçe tükettiniz". mesela neler yaptık? evrimin ateist yorumuna karşı çıkmak, dine küfretmeyin inanmasanız da sosyolojik ve felsefi bir gerçeklik olarak kabul edin en azından tartışın,insanları dünya görüşlerine göre sınıflandırıp faşist kamplar kurmayın, totaliter bir baskı rejimi kurmayın, düşünce ve girişim özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırın dediğimiz için mi?
bu bankalarda halkın paraları var onları hortumlayıp devletin sırtına yüklemeyin, hayali ihracat, uyuşturucu, beyaz kadın ticareti, organ ve silah kaçakçılığı yapmayın dedğimiz için mi?
ne demişiz? hakikatı arayalım, kimden gelirse gelsin Darwin de olsa, Marx da olsa, Heiddeger de olsa, Sartre de olsa kim olursa olsun. Kur'an diyorki "Onlar sözü dinlerler güzeline uyarlar". güzel bir şey söyle, biz de istifade edelim.
"sayınız baskın durumda.cahaletten besleniyorsunuz". yani içinde yaşadığı toplumu bundan daha açık aşağılayan, hakir gören bir ifade olabilir mi? baskın çoğunluk cahil ama senin gibi azınlıkta olanlar (azınlık ifadesi mecazi de olabilir, belki olmayabilir de-kimbilir?)aydınlıktan besleniyorlar (yoksa "aydınlık"tan mı?).ne diyeyim, sizin gibi zekaya,bilgiye sahip değiliz demek ki!!!
Bak arkadaşım; Türkiye Bütçesinin 1993 yılından beri en büyük kalemi "Faiz Giderleri"dir.Bu faiz giderleri, devletin topladığı vergilerle bile karşılanamaz hale gelmiştir. Sadece son iki yıldır görece bir düzelme var. bu faiz giderleri denen şey Hazine bonusu-Devlet tahvillerine verilen faizler yani. bunlar da topu topu 10 bin aileye ait (inanmıyorsan, mesela güveneceğini tahmin ettiğim Arslan Başer Kafaoğlu'nu oku-o çok daha sertini yazıyor). bu ne demek biliyor musun? ülkede çalışan ve üreten herkesten elde edilen vergiler bu 10 bin aileye gidiyor.(üstelik anapara borcu bütçede gösterilmiyor).
bu, başka ne demek biliyor musun? devlet topladığı gelirleri eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, maaşa, yatırıma tahsis edemiyor demek. devlet bu rantiye (özellikle istanbul menşeli son derece eğitimli, din gibi "akıldışı" şeylere inanmayan, faizi çok seven, faize karşı çıkan gericileri ezmek için derin güçlere baskı yapan, magazin sayfalarında hayranlıkla izelediğimi seçkin saygın aydın insanlar) sınıfa(hayır sınıf denemez, 10 bin aile olsa olsa oligarşinin sivil yüzü olabilir-istersen gerçekten samimi solcu iktisatçıları bi oku)para akıtacam diye milletin dertlerini çözecek harcamalara kaynak ayıramıyor.Ne demek istediğimi anlıyor musun?
şu ülkeden bir önce ayrıl bakalım. bak, ben uzun zaman Amerika'da yaşadım. Amerika'da seni nasıl ortadoğulu diye aşağıladıkları zaman, mağazalarda-marketlerde suratına bile bakmadıkalrı zaman, ehliyet sınavında ehliyeti vermemek için kaşının üzerinde gözün var dedikleri zaman, sana zorla verem, difteri aşısı yaptıkları zaman anliyacaksin bu ülkenin bu milletin değerini.
Mustafa Akyol'un ya da burada yazanların yanlışlarını hatalarını göster. bizim cehaletimizi göster (bilmemek hiç de ayıp değil)
Lakin şu cehalet kavramına da bir el atalım yeri gelmişken. bişey bilmeyene cahil derler el hak!peki bilir misin cehlin daha derin kademeleleri vardır:Mesela "bilmediğini bilmemek".Yani cehl-i mürekkep!
Allah bu milleti mürekkep cahillerden korusun.
son olarak ne demişti merhum Cemil Meriç:
"Bu ülke yaşanmaz diyenler, bu ülkeyi yaşanmaz hale getirenlerdir"
Yazan: nuri saglam Tarih: April 15, 2006 09:27 AM
S.Öztürk Bey Dostum,
İltifatlarınız için teşekkürler. ben de sizin için aynı düşünceleri paylaşıyorum.
Geçenlerde bir yerde İ.Özel "Bugün namusumuz Türkiye'nin kurtuşundadır" mealinde çok vurucu bir ifade kullanmıştı. evet, genelde alem-i İslam, özelde de Türkiye'nin dahili ve harici düşmanların da gayretleriyle büyüdükçe büyüyen dertlerinin çözümü namus meselemiz.
hergün trafik kazarında onlarca vatandaşımızı kaybediyorsak, teröre ve örütülü gizli servis operasyonlarına askerimizi, polisimizi, vatandaşımızı şehit veriyorsak, genç kızlarımızı kapkaç terörüne kurban ediyorsak rahat uyku uyumamalıyız demektir.
Sokaklarda aç ve kimsesiz gezen çocuklarımız, yurtlarda tecavüze ve işkenceye maruz kalan yavrularımız, şöhret olacam diye kötü yola düşürülen kızlarımız hergün basının teşhirgahında sergilenirken vicdanlarımız duyarsız kalıyorsa bizde sorun var demektir.
bu ülkede bir avuç haklı-haksız zengin ile sesi çok çıkan haramzadelerin dışında çoğunluk işçi, memur ve küçük esnaf. hani şu aydın geçinenlerimizin "cahil baskın çoğunluk" dedikleri insanımız. gelir dağılımının inanılmaz bozuk olduğu bu ülkenin zar zor geçinen insanları. bizim halkımız. onların bu durumları ve gelecek kaygıları kimsenin umurunda değil. bizimse umurumuzda olmalı. ama onların inançlarına ve biraz daha bağlı olanları-velev ki yanlış bile olsa- bu saygın jakoben aydınlarımızın tepesini artırıyor.
yeniden devletler muvazenesinde yerimizi almamız, bu milletin 30-35 bin dolar seviyelerinde ve eşitcil bir gelir düzeyine kavuşması, bilimsel üretimde zirveyi zorlamamız vs en birincil hedefimiz olmalı iken; ne yapılmış? milletin başındaki örtü, kıldığı namazın dili, okuduğu kitapla uğraşılmış.
düşünün, 1950'ler Türkiyesi; okuma yazma oranı yerlerde sürünüyor; toprak ağalığı, marabalık, verem, tifo vs ölümleri, fakirlik (kişi başı gelir yanılmıyorsam 800 dolar civarındaydı), tarım ekonomisinden kurtulamama,sanayileşmede geri kalmışlık gibi birsürü azgelişmişlik problemleri. yeni iktidar birşeyler yapmaya çalışıyor. ama o günün ilhan abisi ve benzerleri ile onların bürokratik versiyonları ne yapıyorlar? Ezan'ın aslına çevrilmesine odaklanmış, laiklik elden gidiyor naraları ile cunta örgütlenmesi kurup, ülkeyi "kurtarıyorlar". valla, ezanın arapça okunması gibi irticai bir eylem ancak başbakanın idamı ile önlenebilirdi onu da başardılar.
peki bu jakoben takımı ne yapıyor? şiir yazan NAzım'la, Sabahattin Ali ile uğraşıyorlar? ne yapıyorlar? kitap yazıp okuyan Bediüzzaman ve talebeleri ile uğraşıyorlar? ne yapıyorlar? özgürlük, eşitlik diyen beyinleri komünist deyip hayatı zindan ediyorlar.
Bu konuyu özellikle daha sonraki bir yazımda daha kapsamlı işleyeceğim.
madalyonun diğer tarafı da var tabii ki? Müslüman kimliği ile öne çıkanlar İslamiyeti yanlış anlamanın ve tahkik edememenin noksanıyla İslamiyete zarar verdiler. bugün en aşırı uçta Taliban putperest bir din yorumuyla Afgan halkına zulmediyor.
bugün, asırlardan beri biriken, bir alimin deyişiyle İslam'ın lübbünü (özünü) değil kışrını (kabuğunu) esas alan bir zihniyetin antipatik sunumuyla malul bulunuyoruz. bunlar çok çok tartışmamız gereken özeleştiri konularımız. şimdilik geçiyorum.
başa dönersem namus meselemiz var. Mısırlı ünlü felsefeci Prof. Hasan Hanefi'nin dediği gibi artık Kur'an'ın "Sana hayızdan soruyorlar, sana ganimetten soruyorlar" şeklindeki lafzi ayetlerini "sana Filistinden/Irak'tan soruyorlar", "sana memurların geçim derdinden soruyorlar", "sana eşitsizlikten soruyorlar" şeklindeki yorumsal okumalarda da bulunacağımız zaman geldi de geçiyor.
bu kadar yoksul insanımız, bu kadar ıraklı mazlum varken boğazımızdan geçen lokmalara da dikkat etmeli değil miyiz?
ne demişti Bediüzzaman "Yüz aç adamın huzurunda kemal-i lezzetle yenilmez"
saygılarımla
Yazan: nuri saglam Tarih: April 15, 2006 10:37 AM
Bu sabah kahvaltımı yaparken gazetede gördüğüm yazıyı okumayı bitirir bitirmez daha aç olduğuma aldırmadan ve sıcak çayımı masada terkederek yerimden fırladım ve derhal yazıyı çalıştığım iş yeri içi ve dışındaki yüzlerce kişiye göndermek için internetten kopyaladım. Fazla bir şey söylemeyeceğim, ancak iki kelimeyle "muhteşem ötesi" bir yazı. Kesinlikle yoldan çıkmış insanları bile imana getirebilecek düzeyde. Aziz vatanımızın neden bu hale getirildiği ve bir kısım medyanın ne yapmaya çalıştığı bu kadar kısa, net ve kesin ancak herhalde bu şekilde özetlenebilirdi. Sayın Akyol'a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Kendisinin yorumlarını ilk kez okudum ve artık sürekli peşinde olacağım.
Yazan: CGA Tarih: April 15, 2006 10:43 AM