« Darwinizm'in Yeni İkonu: Akıllı Tasarım'a 'Darbe' mi? | Ana Sayfa | Darwinizm'i 'İspatlanmış' Sanmanın Hafifliği »

April 08, 2006

Doğan Hızlan: Akyol’un Kitabını Dikkatli Okuyun

Hürriyet gazetesi yazarı ve Doğan Grubu'nun "kitap duayeni" Doğan Hızlan, 8 Nisan tarihli Kürt sorununu tarihi süreç içinde düşünmek başlıklı yazısında Mustafa Akyol'un kitabı hakkında önemli yorumlar yaptı ve kitaptan uzun alıntılar aktardı.

Hızlan'ın özellikle cumhuriyet sonrası uygulanan yanlış politikalara vurgu yapan yazısı şöyleydi:

Kürt sorunu yalnız siyasetçilerin değil, aydınların, siyasal bilimcilerin de üzerinde durması, çözüm üretmesi gereken bir konu.

Bugün verilecek yargıların doğru ve ileriye dönük bir önem taşıması için Osmanlı’dan bugüne tarihi süreçteki yaklaşımları gözden geçirmek, bu birikimin ışığında bakmak gerekiyor.

Mustafa Akyol’un Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek-Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye? isimli kitabını okurken, beni daha çok ilgilendiren bölümler, cumhuriyet sonrası uygulanan yanlış politikaların sergilendiği satırlardı. Hele tek partili dönemdeki uygulama, belki bugünkü açmazlar toplamını bilerek/bilmeyerek oluşturan gizli nedenlerin gereksizliğini tartışmayı zorunlu kılıyor.

Akyol, bu konuda yapılmış yerli ve yabancı önemli bütün araştırmaları taramış, onları değerlendirmiş, sonra kendi düşüncesini, kanısını yazmış. Bu açıdan baktığınızda, savını gerekçelendirdiğinden, inandırıcılık kazanıyor.

Önsöz’de kitabın niteliğini tanıtıyor: "Kuşkusuz bu konuda şimdiye dek, pek çok şey yazıldı, değerli araştırmalar ve kitaplar yayımlandı. Ancak bunların çoğunda, sorun sadece bir yönüyle ele alındı. Bu kitapta ise, ben meseleyi ekonomi, kimlik, dış etkenler gibi tek faktöre bağlamayıp her yönüyle ele alan, tarihsel akışı içinde değerlendiren ve dünyadaki başka etnik sorunlarla karşılaştıran bir yaklaşım benimsedim."

Teşhisi doğru koyma çabası içinde yazar. Sorunu birçok unsurla anlatmanın dolaylı açıklaması yerine, doğrudan bir yargıya varır: "Sorun, şu ya da bu, ’dış mihrak’ var olduğu için değil, Kürtler olduğu için vardır."

Akyol, Kürt sorununun bugününü çerçevelendiriyor, böylece bugün sorunun nerede olduğunu öğrendikten sonra, tarihi sürece geçiyor. Tümden gelim tarzı, doğrusu, kitabın bölümlemesi için doğru bir yöntem.

Kitapta; şu soruların yanıtları aranıyor: "Tarihe nasıl bakılmalı, geçmişle nasıl hesaplaşılmalı, hangi yanlışlardan ne gibi dersler çıkarılmalıdır?"

Hepimizin sorduğu, ama yanıtını bulamadığımız bir soru, sanırım Akyol’un kitabında katılmadığınız yargılar olsa bile, karşıt yargıyı da oluşturacak zengin malzemeyi bulabilirsiniz.

Kürtler Osmanlı Sultanı’na biat etmişlerdir. Kürtlerin Osmanlı’ya bağlanışını, Abdülhamid’in Kürt siyasetini okumalısınız, bir Sultan hakkında yüzeysel yargıların ötesinde önemli bir konuda ne yaptığını öğreniniz.

Ercüment Kuran’ın kitabından alıntı olan bir cümleyi yazıma aldım: "Doğu Anadolu halkının devletle bütünleşmesinde Abdülhamid’in hizmeti büyüktür. Kürt aşiret reislerinin çocuklarını askeri okullarda okutmuş, bunlardan Harbiye Mektebi’nde mezun olanları Nizamiye Ordusu’na tayin etmiştir."

Peki Mustafa Kemal ne yaptı? Alıntılarda bunun yanıtını bulacaksınız.

Konuya yabancı bir okur için, Hamidiye Alayları bölümünün kafalarındaki karşıtlığı netleştireceği kanısındayım.

Akyol, tarihi süreci, belli bir görüşün merceğinden sunmuyor, değişik ve karşıt görüşlerden, değişik düşünürlerin değişik yaklaşımlarından sunuyor.

Peki Kürtlerin Sevr Anlaşması karşısında tavırları neydi?

Kürt milliyetçisi entelektüeller, Anadolu’nun bir parçasında, bir Kürt Devleti kurmak istediler.

Yazara göre daha 1920’nin başında bir Kürt sorunu yoktu.

Ulus-Devlet yolunda gelişmeler yukarıdaki tespiti değiştirdi. Bölüm, Ziya Gökalp’in sözleriyle başlıyor: "Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir / Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir".

Akyol’un kitabını okurken, Kürt sorununda, hiláfetin kaldırılması ile, Şeyh Said İsyanı bölümlerini dikkatli okuyun, çünkü bu olayın uzantısı, ileriki yıllarda sorunun belirleyici unsurları arasında yer alacaktır. Çünkü isyanın ardından gelen Takrir-i Sükûn dönemi, tepki döneminin belki de başlangıç noktasıdır.

İsmet İnönü’nün politikasının "sert bir asimilasyon politikası" konusundaki görüşü de gene alıntıdan okuyacaksınız.

Öğretmen Sıdıka Avar’ın anılarından alıntılar, sonradan oluşan tepkinin kaynağını büyük ölçüde açıklar.

Kürt hareketinin sekülerleşmesi, PKK’nın sol Kürt milliyetçiliği, Öcalan ve tartışılmaz örgütçülüğü anlatıyor.

Türkçülüğün Çıkmazı ile Kürtçülüğün Çıkmazı aynı dar anlayıştan, saplantıdan kaynaklanmaktadır, yazara göre: "Etnik Kürt milliyetçiliği, çeşitli fraksiyonları olsa da, PKK’nın temel ideolojisidir."

Kürtçülüğün Esasları’ndaki tezler, sorunu boyutlandırarak incelemenizi sağlar.

Bir Entegrasyon Modeli’nde çözüm önerilerinin çekirdeğini bulabilirsiniz.

İslám ve Entegrasyon’u okuduğunuzda, Turgut Özal’ın dediği gibi "etnik farklılıkları İslámi bir kimlik yoluyla aşmak" mümkün müdür? Bugün bu, çözümlerden biri midir? Üzerinde tartışmak gerekir.

Entegrasyon kavramında odaklanan değişik unsurlara bakınca, sorunun çözümü epeyce değişik anlayışları içeriyor.

Bilimsel analizlerin sonunda Mustafa Akyol kitabını duygusal bir paragrafla noktalıyor: "Sırf aynı ’hilál’ uğruna Çanakkale’de, Sarıkamış’ta veya Dumlupınar’da yan yana toprağa düşmüş yüz binlerce kardeş Türk ve Kürt şehidin hatırasına bakmak bile, bize ’çözüm’ için yeterli esini ve işareti verecektir."

Kürt sorunun tarihi süreç içindeki gelişmesini, karşıt tezlerle bugüne getirilen konumunu öğrenmek ve tartışmak için yeterli bilgiyi, malzemeyi taşıyan yararlı bir çalışma.

Bugünün iyi değerlendirebilmeniz için kitaplığınıza alın.


KİTAPTAN


MİLLİ MÜCADELE VE KÜRT SADAKATİ

Mustafa Kemal Paşa’nın en büyük başarılarından biri, Anadolu’daki farklı unsurları ortak bir dava için birleştirebilmesiydi. Bunu da, aynen Sultan Abdülhamid gibi, söz konusu unsurların ortak kimliğine vurgu yaparak gerçekleştirdi. Abdülhamid’de hilafet vurgusu, Mustafa Kemal’de milli kurtuluş vurgusu esas olmakla birlikte her ikisi de ortak kimlik olarak Müslümanlığı benimsemişti.

Bu kimlik özellikle de Kürtlere hitap ediyordu. Nitekim Mustafa Kemal Paşa onları Milli Mücadele’ye dáhil etmenin gereğinin ve yönteminin bilincindeydi. 1916 yılında Diyarbakır’da 16. Ordu’da görev yapmıştı ve bu sırada çok önemli Kürt aşiret liderleriyle yakınlık kurmuştu. Doğu’da Rus ilerleyişinin durmasında onun da büyük rolü vardı ve bu nedenle bölgedeki Kürt liderler ona güven duyuyorlardı. (...)

Zaten Kürt aşiretleri de "din ve vatan uğrunda açılacak müdahaleye katılmaya hazır olduklarını" Kázım Karabekir Paşa’ya bildirmişlerdi. Erzurum civarındaki Kürtler, İstanbul’un İngiltere tarafından işgaline çok üzülmüş ve ilgili makamlara yolladıkları bir telgrafta "hilafet ve saltanat makamının uğradığı tecavüz ve ihanetin tazmini ve mevcudiyet ve istiklalimizin temini için son damla kanlarımıza kadar mukavemete ahdediyoruz" demişlerdi.


1930’LAR VE KÜRT MESELESİ

İsmet İnönü hükümetlerinin uyguladığı doğu politikaları ise, meseleye bir güvenlik açısından bakıyor, sorunun Kürtlere Türk olduklarını kabul ettirme ve tepkileri devlet gücüyle bastırma yoluyla çözümleneceğini umuyordu. Başbakan İsmet İnönü’nün 21 Ağustos 1935 tarihli "Kürt Raporu"nda tarif edildiği gibi, dönemin uygulamaları "sert bir asimilasyon politikası"na dayanıyordu. "Kadiri mutlak bürokrasinin" her şeyi halledeceğine inanılmaktaydı.

(...)

1930’lu yıllar Türkiye’si, ırkçılığa varan, "bilimsel tez"lerin savunulduğu bir yerdi. Bu tezlerin adresi ise, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ydi (sonraki adıyla Türk Tarih Kurumu.) Kurumun başkanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri M. Tevfik Bey, ikinci başkanları ise Yusuf Akçura ve Reşit Galip’ti. Asıl ideolojik inisiyatif, bu ikisindeydi.

Ve bu inisiyatif, biyolojik ırkçılığa varan tezlerin geliştirilip desteklenmesine neden oldu. Bu işi resmen üstlenmiş bilim insanlarından biri olan Afet İnan, kafatası hesapları yaparak "Türk ırkı brakisefal Alpin ırktır" diyordu. 1932’deki Türk Tarih Kongresi’ne bu yönde pek çok "bilimsel" tebliğ sunuldu. Antropoloji hocası Şevket Aziz Kansu, "kafatası imi"ne dayanarak Türklerin neden üstün "Avrupai" ırkların atası olduğunu açıklamaktaydı.

Yazan: WebMaster Tarih: April 8, 2006 02:33 AM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Sayın Hızlan'ın, Mustafa Akyol'un kitabı hakkında yaptığı bu uzun, titiz yorumunun altına bir yorum yapmanın haddim olmadığı kanaatiyle kitapla ilgili düşüncelerimin hepsini aktarmak içimden gelmedi. Zira, sayın Hızlan benim çok daha uzun ve dolambaçlı şekilde yapacağım yorumu kitap konusunda bir duayen olarak mükemmel bir şekilde zaten yapmış. Benimkisi ancak acemi yorumu olarak kalacaktı..

Fakat acemi cesaretiyle yine de bir kaç şey yazmadan geçemeyeceğim. Şunu başta ifade etmek isterim ki bu kitap (öncelikle kendim olmak üzere) çok kişinin istifade edebileceği bir çalışma olmuş. Çünkü Sayın Akyol kitabında, konuyu tarihi oluşumunun başlangıcından bu güne kadar çok yönlü olarak ele almasının yanında karşıt görüşleri de okuyucunun dikkat ve değerlendirmesine sunarak objektif bir etki yaratıyor. Bence kitabı bu denli tavsiye edilir kılan sebeplerden biri de bu olsa gerek.

Bu kitabı hazırlarken Sayın Akyol’un meseleye ne denli titiz yaklaştığı, emek verdiği, kafa yorduğu çok net kendini belli etmektedir.

Beni memnun eden bir başka konu da Mustafa Akyol gibi geç bir kalemin böylesi derinlikte ve böylesi titizlikte bir kitapla okuyucunun karşısına çıkmasıdır. Bu ülkede derin ve kapsamlı konular hakkında gençlerin de başarılı çalışmalar yapabileceğine örnek teşkil ettiği kanısındayım. Meseleler hakkında, bizi çözüme götüren ve yeni yaklaşımlar sunan bakış açılarının da ancak bu şekilde hız kazanacağı kanaatindeyim.

Bu çalışmasından dolayı, kendi adıma konu hakkındaki yargı ve yorumlarımı yeniden düşünmeme (tamda kitabın adına yakışır şekilde)ve yerleşik yanlışlarımı düzeltmeme yardımcı olduğu için Mustafa Akyol’a teşekkür ediyor, kutluyor ve bundan sonraki çalışmalarında da başarılar diliyorum.

Bu arada, kitapta öyle bir bölüm var ki beni son derece etkilemiştir. Kitabın ortalarına doğru hiç de beklemediğim bir şekilde kendimi 12 Eylül 1980 sabahında buluverdim. (O gün askerlerin mahallemizin köşe başlarında neden dikildiğini çocuk aklımla kavrayamamıştım. Ancak bir şeyler her zamankinden çok daha farklıydı. Çocuk da olsanız hissediyorsunuz.) Zihnimde yer tutan o günleri ve görüntüleri kitabın 137 ve 138. sayfalarında yeniden hatırladığımda bende fazlasıyla hissi duygular uyandırıdı.. Sanırım o bölümü okuyan herkesin o günlere dair hatırlayacağı çok şeyi vardır, neyse...

Yazan: Arife Tarih: April 8, 2006 05:43 PM

Kitabı keyifle okumaktayım. Babanız Taha Akyol'a benzeyen bir üslubunuz var: bolca alıntı, tarihsel ve çok yönlü bakış açısı... Bu da kitabı oldukça öğretici kılıyor.

Şimdiye kadar beni rahatsız eden tek bir cümle oldu: osmanlı başarılı olmasına rağmen müttefikleri yenildiği için I. Dünya Savaşında yenik sayıldı.

Bu nedir Allah aşkına? Tamam belki ilkokul kitaplarındakiyle aynı şeyi kastetmiyorsunuz ama şiir gibi akan kitapta bunu okuyunca bir durakladım, tekrar okudum ve güldüm. Aklımda 'savaş hakemi' denen şahsın gelmesi ve "çok iyi oynadınız ama almanya yüzünden sizi yenik sayıyoruz" demesi canlandı :)

Yazan: VolkanS Tarih: April 8, 2006 11:22 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)