« Kur'an'ın Tümü Evrensel midir? | Ana Sayfa | Kapitalizm Gerçekten İslam'a Uymaz mı? »
February 01, 2006
Tarihselcilik Meselesi Üzerine
Siteye eklediğim son kısa yazıda, Kur'an'ın bir yorum yöntemi olan "tarihselciliğe" işaret etmiştim. Bu konu yanlış anlaşılmaya ve yanlış sonuçlar vermeye açık olduğu için, "tarihselcilik"ten ne anladığımı ve neyi doğru neyi yanlış bulduğumu daha net bir şekilde ifade etmek istiyorum.
Bana makul gelen sınırlı anlamıyla "tarihselcilik", Kur'an'ı yorumlarken ayetlerin indirildiği tarihsel şartları da göz önünde bulundurmak ve bu şartları ayetlerin hikmetlerini anlamada bir kaynak olarak kullanmaktır. Bu zaten geleneksel İslam düşüncesinde yer alan bir yaklaşımdır; ayetlerin "esbab-ı nuzül"ü (indirilme sebepleri) konusundaki literatür bununla ilgilidir.
Buna eklenmesi gereken bir diğer gerçek, Kur'an'ın içindeki bazı ayetlerin lafzen (yani tam yazılı olduğu gibi, "literal" şekilde) uygulanmasının günümüzde imkansızlaşmış olmasıdır. Örneğin Kur'an'da köle ve cariyelerin hukuku ile ilgili ayetler vardır, ancak her iki kurum da tarihe karışmıştır. Bazı ayetlerde ise o dönemin Arap toplumunun yaşam biçimiyle ilgili düzenlemeler vardır, ancak aynı yaşam biçimi devam etmemektedir. Örneğin, Nur Suresi 58'de şöyle denir:
Ey iman edenler, sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar, (odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu) Üçü sizin için mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de, onlara da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanında olabilirsiniz. (Ali Bulaç Meali)
Ayette geçen "öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit", o devirde insanların Arabistan'ın aşırı sıcaklarından kaçmak için öğle vakti evlerine çekilme geleneğiyle ilgilidir. Yaşadığımız toplum da dahil olmak üzere, modern toplumların çoğunda böyle bir adet yoktur.
Enfal Suresi 60. ayette ise, Müslümanların savunma amacıyla "kuvvet ve besili atlar hazırlamaları" emredilir. Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi, günümüz şartlarında artık savunma amacıyla "besili at" yetiştirilmeyeceği, sanırım herkesin kabul edeceği bir gerçektir. (Ayette "kuvvet ve besili at" denirken zaten başka silahlara kapı açılmıştır; ancak bir binek aracı olarak ata vurgu yapılmış olması göz ardı edilemez.)
Örnekler çoğaltılabilir. Sonuçta ortaya çıkan gerçek, Kur'an'ın bazı ayetlerini bugün lafzi olarak uygulamanın imkansız veya abes olacağıdır. Mesele, bu gerçekten ne sonuç çıkarmak gerektiğidir.
Sembolik Yorum
Sınırlı manada bir "tarihselciliğin"*, bu noktada Müslümanlara yardımcı olabileceğini düşünüyorum. Bu yöntem, özetle, lafzi (literal) olarak uygulanması mümkün olmayan ayetleri sembolik manada anlamak ve ayetlerdeki ilahi maksadı günümüz şartları içinde yeniden yorumlamaktır. Bu mantıkla "at besleme" emrinden hareketle Müslümanlar askeri taşıma araçları inşa edebilirler. Kölelere iyi davranmakla ilgili ayetleri, yanlarında çalışan işçilere iyi davranmak için temel bir ahlaki ilke olarak kabul edebilirler. Lafzen uygulanması imkansızlaşmış hükümler, bu sembolik yorum yöntemiyle, modern çağda hayata geçirilebilir.
Dikkat edilirse, böylesi bir yorum yöntemi, Kur'an'ın İlahi Kitap olduğuna inanmayan ve dahası onu insan ve toplum yaşamından tümüyle dışlamak için bahane arayanların argümanlarını da çürütecektir. Çünkü onlar, lafzi olarak uygulanması imkansız bazı ayetleri (örneğin kölelikle ilgili hükümleri) göstererek, "bakın Kur'an o devre ait bir kitap, bu devre hitap etmez" demektedirler. Bu siteye yorum ekleyen bazı okurların tam da bunu söylediğini görüyoruz.
Tabii burada "neyin artık lafzi olarak uygulanamayacağına kim karar verecek" sorusu gündeme gelmektedir. Nitekim geliyor da. En ideal çözüm, bunun İslam ümmetinin dini uzmanlarının genel bir "icma"sı ile belirlenmesidir. Zaten daha önce de İslami gelenek, peygamberden iki asır kadar sonra oluşmuş bir icma ile şekillenmişti. O şekillenmeden bu yana geçen asırlar içinde dünyada pek çok şey değişmiş, bazı hükümlerin uygulama alanı kalmadığı gibi o hükümlerin ardındaki maksadı hayata geçirebilecek pek çok yeni imkan ortaya çıkmıştır. İslam dünyasının bölünmüşlüğü yeni bir icmayı zorlaştırmaktadır kuşkusuz, ancak böyle bir sonuca varılmadan da en azından yerel dini otoritelerin (örneğin Türkiye'de Diyanet'in) yapabileceği yeni yorumlar, Müslümanlara yol gösterici olabilir.
Literalizmin Sorunu
Üstte tarif edilen yorum yönteminin alternatifi ise, "tavizsiz literalizm"dir. Yani ayetlerin hepsinde tam olarak ne emrediliyorsa, onu o şekilde hayata geçirmeye çalışmaktır.
Bu ilk başta iyi bir dindarlık gibi gözükse de, aslında hem imkansızdır hem de çok ciddi bazı sorunlar üretebilir. Peygamber dönemindeki toplumsal yaşamı yeniden kurmak ve o dönemin olaylarını tekrar etmek mümkün olmadığına göre, "tavizsiz literalist" bir Müslüman, mecburen, çağımızdaki toplumsal yaşamı ve olayları Kur'an'da kast edilen olguların bizzat kendisiymiş gibi yorumlayacaktır. Buradan büyük hatalar doğabilir. Örneğin bugün Irak'ta sivil insanları kaçırıp sonra da boyunlarını vuran El Kaide teröristlerinin, savaş ve savaşta öldürmeyle ilgili Kur'an ayetlerini okuduklarını görüyoruz. Oysa o ayetlerin hangi şartlarda nasıl davranan insanlara karşı bir savaş emrettiğini anlayıp, sonra da bunun modern dünyada karşılığının olup olmadığına bakmaları gerekirdi. Bu "ilmi" çaba yerine, dünyevi şartlar nedeniyle duydukları nefret ve hınca bahane bulmak için ayetleri kullanmak, onlara daha çekici geliyor.
İslam tarihinde büyük terör estirmiş, öyle ki Hz. Ali'ye karşı bile suikast düzenlemiş olan Hariciler de, tam El Kaide benzeri bir literalizm ile hareket etmişlerdi.
Bugün de tavizsiz literalist yaklaşım, İslam'da ciddi bölünmelere ve hatta çatışmalara da yol açabilir. Kur'an'ı sanki bu çağda kendisine vahyedilmiş bir kitap gibi okuyan bir Müslüman, kendisinden farklı düşünen ve ayrı bir yol tutan bir başka Müslümanı "münafık" olmakla suçlayabilir. Nitekim bazı İslami cemaat ve örgütlerde böyle bir eğilim ne yazık ki vardır. Peygambere muhalefet eden münafıklarla ilgili ayetleri kendisine muhalefet eden bir Müslümana karşı kullanan bir kimse, kuşkusuz kendini peygamberin yerine koymuş ve dolayısıyla Kur'an'ı kendi amaçlarına alet etmiş olur.
En son olarak şunu da eklemeliyim: Bu konuları, sadece Kur'an'ı anlamaya çalışan bir Müslüman olarak ele alıyorum. Bir "fetva makamı" olmadığım ve olamayacağım gibi, kendi içimde vardığım kesin bir kanaat de yok. Tek kesin kanaatim şu: Müslümanlar, Kur'an'ın evrensel ve sonsuz yol göstericiliğine tutunmalı, ancak Kur'an'ın vahyinden bu yana 14 asır geçtiğini göz önünde bulundurarak ayetlerin hikmetlerini bu çağın şartlarında nasıl anlayabileceğimiz konusunda açık fikirli olmalılar.
* Fazlurrahman, hele de Muhammed Arkun gibi bazı modernist ilahiyatçıların vahyin ilahi niteliğini sorgulamaya varan yaklaşımlarını ise tümüyle yanlış bulduğumu belirtmeliyim.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: February 1, 2006 10:37 PM


Bu yazınız bir önceki yazınızdaki belirsizliği (görece) ortadan kaldırıyor. Fakat suya sabuna dokunmayan bir takım genel ilkelerden öte de geçemiyor.
Ben (ve muhtemelen de okuyucularınızın önemli bir kısmı) ise sizin "islamda yenilenme" hakkındaki görüşlerinizi merak ediyorum/ediyoruz.
Bu açıdan biraz daha net olmanızı rica ediyorum. Mesela, kadının şahitliği, hırsızın cezası vb. konulardaki inançlarınızı açıklar mısınız? Dikkatinizi çekerim , "fetva verin" demiyorum, sadece şahsi kanaatinizi öğrenmek istiyorum.
Tabi bunu siyaseten uygun görmeyebilirsiniz, bunu da anlarım...
Yazan: VolkanSerin Tarih: February 2, 2006 12:31 AM
Volkan bey,
Yazılarda fazla bir siyaset gözetmiyorum. Dolayısıyla sorularınıza cevap verebilirim.
Kadının şahitliği konusunda Ali Bulaç'dan dinlediğim bir yorum vardı: Ayette "Erkeklerinizden de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona hatırlatacak iki kadın (da olur)" denir. Peki ama ya kadın şaşırmayacak bir kadın ise?
Bulaç'ın bu konudaki yorumundan benim çıkardığım sonuç şu: O devirde kadınların ticaretten, okuma-yazmadan çok uzak oluşları ve bundan dolayı ticari bir anlaşma şartlarını hatırlamada zorlanacakları için, "birbirine hatırlatacak iki kadın" denmiş olabilir. Eğer kadın şaşırmayacak (eğitimli) bir kadın ise, belki bu ikililiğe gerek olmayabilir.
Hırsızların elinin kesilmesi konusunda ise kesin bir kanaatim yok. Fakat hem "el kesme" ifadesinin koparma olarak anlaşılması zorunlu değil, (eli çizme olarak da anlaşılabilir) hem de bir başka yoruma göre bu hüküm "hırsızın elini hırsızlıktan çektirme" gibi yorumlanabilir. Hapis cezası da bunu sağlayabilir.
En doğrusunu Allah bilir.
İslam'da yenilenme konusunda ben asıl olarak hadis literatürünün yeniden değerlendirilmesi ve elemeye tabi tutulması ihtiyacı üzerinde duruyorum. Hayri Kırbaşoğlu'nun hadisler konusundaki görüşlerine büyük ölçüde katılıyorum.
Saygılar,
M.A.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: February 2, 2006 12:55 AM
Mustafa bey,
Kadinlarin ticari hayattaki durumlari Islamiyet oncesi nasildi acaba? Islamiyet sonrasi Kadinlari bu hale kim getirdi?
Saygilar,
Ataman Ertugrul
Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: February 2, 2006 06:38 AM
KURÂN'IN RUHU
Hz. Muhammed aleyhisselâmın “Allah Rasülü” olarak bize bildirdiği İslâm Dinine karşı olan bazı kişilerin, kutsal Kitabımız Kur’ân-ı Kerîmin “RUHU”nu “OKU”yamamaktan ileri gelen; şu eleştirel sorusu hayli sık karşıma gelmeye başladı...
Bu kişilerin eleştirel sorusu şu:
-Hz. Muhammed, 1400 küsur sene önce, yaklaşık 5000 kişinin yaşadığı ve çoğunluğunu ilkel düşünceye sahip insanların oluşturduğu bir topluluğa peygamber olarak gelmiştir!. Kız çocuğunu büyüdüğünde ar olur diye diri diri kuma gömüp öldüren; kadının bir mal gibi sayısı sınırsız ölçüde alınıp satıldığı; kadının bir insan olarak görülmediği ve hiç bir hakkının olmadığı bu toplumda; sorular ve sorunlar elbette ki, o toplumun anlayış seviyesine göre şekillenmiş; o soru ve sorunların çözümü de Kur’ânın şekillenmesine vesile olmuştur.
Eğer Hz. Muhammed, o bölgede değil de Kutuplarda dünyaya gelseydi, peygamberlik döneminde tebliğ edeceği kitap, eskimoların yaşadıkları toplumsal şartlara, örf ve âdetlere göre oluşan soru ve sorunlara göre şekillenecekti...
Bu durumda, gene o Kitaba göre; yeni nebi ve kitap gelmeyecek olduğuna göre; insanlık, bu çağda, anlayış seviyesi ortada olan o topluma göre konmuş olan kurallarla mı yönetilecektir?.. Bu kurallar, o kitabı, bırakın çağlar ötesine hitabetmeyi, düne veya bugüne göre dahi geçersiz kılmaz mı?... Dünya genelinde yaşayan sayısız topluma 1400 küsur sene öncesinin anlayışına göre şekillenmiş kurallar ile nasıl hitab edilebilir; Kur’ân, insanları 1400 yıl öncesine mi döndürerek cennete sokacak?
Evet, son devir ateistlerinin, kendi ilmi seviyelerine dayalı bakış açılarıyla ortaya attıkları soru bu!.
Bu fâkire göre.... Belki doğru, belki yanlış; ama sorunun cevabı şöyle...
Kur’ân-ı Kerîmin “RUHU”nu anlayanlara göre, bu Kitap, insanlık yaşadıkça, onlara ışık tutacak ve âhıret saâdetini sağlayacak bilgileri ihtiva etmektedir!.
Ayrıca, çok büyük bölümüyle, cehennem ve cennet boyutlarında dahi sonsuza dek yararlanılacak bilgi ve yaşam gereklerini kişiye açmaktadır... Kişinin kendi hakikatını; “ALLAH” ismiyle işaret edilenin ne olduğunu açıklamaktadır!.
Daha önceki açıklamalarımda, Kur’ân içindeki bilgilerin bir kısmının “nübüvvet” kemalâtından, diğer kısmının da “risâlet” kemalâtından kaynaklandığını; “risâlet” kemalâtından kaynaklanan bilgilerin sonsuza dek gündemini koruyup, insanlara yeni açılımlar kazandırabileceğini belirtmiştim... “Risâlet” kemalâtından tebliğ olunan “İhlâs” suresi, “Fatiha” suresi gibi...
“Nübüvvet” kemalâtından kaynaklanan ve toplumsal yaşam içinde insanların davranışlarına yön veren; evlenme, miras, şahitlik, kısas gibi konular ise, insan dünyada yaşadığı sürece gündeminde kalan ve kişinin ölümüyle birlikte, o kişinin gündeminden düşen hükümlerdir..
Şimdi burada, Kur’ân-ı Kerîmin “RUHU”nu farkedip; anlamaya çalışalım...
Kur’ân, insanları asırlar öncesi ilkel yaşama döndürme ve insanları geriye dönük yaşama sabitleyip, kilitlemeye dönük olarak mı bize tebliğ edilmiş bir kitaptır... Yoksa... İnsanları geleceğe hazırlanmaya, insanlara tekamül-gelişme yollarını göstermeye, en mükemmele yönlenmeye mi teşvik etmektedir...
Bu yüce kitabı en iyi anladığına inandığım kişilerin başında gelenlerden Hz. Âli, bu anlayışa dayalı olarak şöyle demiştir:
“Çocuklarınızı, yaşadığınız devre göre DEĞİL; yaşayacakları devre göre yetiştiriniz!.”
Yani, çocukluğu ve gençliği Hz. Muhammed aleyhisselâmın yanında geçip; Kur’ân “ruhu”nu O’ndan edinmiş olan Zâtın bakış açısıdır bu geleceğe dönük yaşam tarzı ve bakış açısı...
Eğer, “nübüvvet” çesmesinden toplumu sulayan hükümlere bakılırsa... Bunların hepsi, geçmişte ve o sıralarda, âdeta insan yerine bile konmayan, o güne kadar ticari seks metaı hükmündeki dişilere, kadınlık haklarının edindirilmesi amacına dönüktür!. Onların, ticari mal olarak görülmeleri yasaklanmış; onlara eş olarak belirli haklar edindirilmiş; toplumda sözü geçmezken, “şahit” olma hakları teslim edilmiştir; mirastan pay alma hakları oluşturulmuştur!.
Şimdi lûtfen izân ve basiretle, anlamaya çalışarak şu gerçeği farkedin:
Kur’ân, “RUHU” itibariyle, eskide kalmayı önlemek, geriye dönüşü durdurtmak, haksızlıkları ortadan kaldırmak, insanları sürekli ileriye dönük değerlendirme yapmaya teşvik amacıyla hükümler getirmiştir!.
AYRICA... Benim kişisel kanâatim olarak, kimseyi bağlamaz; fakat Kur’ânı daha gerçekçi değerlendirmeye vesile olur diye düşünerek belirtirim ki...
Kur’ân bu hükümleri getirirken, dememiştir ki; bu hakları arttırıp eşitliği sağlamayın, burada kalın ve ileriye gitmeyin, kadınlar ikinci sınıf olarak kalsın; tekâmül etmeyin!.
Sayısız dişi alma hakkını, bir aşama olarak, dört ile sınırlarken; tek eşle yaşamanın çok daha yararlı olduğu yolunda uyarısı vardır; ve bu hedef olarak gösterilmiştir...
Zekât, asgari insanların hakkı olarak gösterilirken, sadaka adı altında varlığındakileri olabildiğince insanlarla paylaşmanın faziletinden söz edilmiştir...
Yani, kadına edindirilen haklar, nihai son hak, son sınır değil; toplumun, erkeklerin ve kadınların tekâmülü nisbetinde, geliştirilecek haklar manzumesinin temelidir...
Söz hakkı olmayan kadına, iki kadından biri olarak “şahit” olma hakkı kazandırılmış ise; bu ebeden bu kadardır, anlamında değil; kadının kendini geliştirmesi oranında erkekle eşit hakları olabileceğine işaret anlamındadır, kanaatimce!... “Söz hakkı olmayanın”, hiç olmazsa ikisi bir arada insan olarak yaşayıp, “şahit olmasına” olanak sağlanmıştır... Ama zaman içinde toplum olarak, kadının değerini anladığınız zaman; onun da sizin gibi Allah kulu olduğunu, insan olarak ve “HALİFE” olarak yeryüzünde yer aldığını farkettiğiniz zaman, tek başına, erkekle aynı haklara sahip olmasını engellemeyin, anlamında olarak...
Bir toplum, kadına bir erkekle beraber tek başına şahid olma hakkı tanıyorsa, bu asla Kur’ânın “RUHU”na ters düşmez anlayışıma göre; ve hatta evlâ olan da budur!.
Mirasta payı olmayan kadına, hiç değilse erkeğin yarısı kadar hak edindirilirken o günkü şartlara göre; bu demek değildir ki, sakın ola fazlası verilmeye!.. Aksine eşit pay verilmesi, toplumun, Kur’ân “RUHU”na göre gelişme göstermesinin işaretidir..
Yani, Kur’ân “RUHU”, geriye dönmeye taban sınır getirmiş bu hükümlerle; fakat ileriye doğru uygulamaları asla sınırlamamıştır; anlayışıma göre...
İşte getirdiği, ileriye dönük sınırlaması olmayan insan haklarıyla; ihtiva ettiği bu ilerisi açık anlayış dolayısıyla, artık Kur’ândan sonra yeni bir kitap gelmesine gerek kalmamış ve Hz. Muhammed aleyhisselam “hatemin nebi” olmuştur!.
Ölüm ötesi yaşam şartları ve Allah’ı bilme yönleri itibariyle risalet yollu sistemi açıklayan Kur’ân; “nübüvvet” yoluyla da insan haklarını o günün şartlarında olabildiğince iyileştirmiş, geliştirmiş ve bunları asgari-taban sınır olarak tesbit edip; bunun zaman içinde daha da geliştirilmesini yasaklamamıştır!.
İşte bu temel prensip, anladığım kadarıyla, “Kur’ânın RUHU”dur; ki, O Azîz Kitabın, sonsuza dek geçerliliğini; ve başka bir kitap gelmesine ihtiyaç duyulmamasını temin etmektedir!.
Ahmed Hulûsi
27.09.1998
“SİSTEM'İN SESLENİŞİ” Kitabından
Yazan: Vural Tarih: February 2, 2006 05:14 PM
Sayın Akyol,
31 Ocak ve 1 Şubat tarihli yazılarınıza genel çerçevede katılıyorum; özellikle iki yazının da son paragraflarında gösterdiğiniz (ülkemizde pek rastlanmayan) tevazû ve samimiyet için, bir Müslüman okur-yazar-düşünür olarak gönülden teşekkürlerimi sunuyorum.
Buna rağmen, eklemek istediğim bir yorum veya sorum var.
Bir soruyla yorum başlatmak istiyorum:
Kur'an yada Kur'an'dan önceki ilâhî kitapların evrensel olup olmadığına kim(ler) hangi değerlendirmeyle, ne zaman karar vermiş ve verebilir?
Özel bir kula, özel bir yolla, özel bir anda gelen vahiy ((din ve akıl dışından bakmakta kararlı olanlar bu ifadelerimden fazlasıyla rahatsız olacaklardır)) ilâhî bir tarihsellik içinde, ilâhî bir diyalektikle evrensel bir boyuta ulaşabilir (Kur'an gibi) veya
kişisel boyutta da kalabilir (farklı İncil ve Tevrat nüshaları gibi).
Evrensel veya değil; buna vahyi indiren ve vahyi alan karar verir.
Selâmlar.
Yazan: Ömer AKSAY Tarih: February 2, 2006 06:00 PM
Sayin Akyol,
özür dilerim ama bütün bunlar bana son derece "abesle işgal" gibi geliyor.
teoride güzel şeyler, ancak pratik uygulanabilirliği imkansız.
en iyi çözüm, laiklik. din işleri ve devlet işleri ayrı olsun.
bunun dışında insanlar fazla da "kafayı takmadan" istediğine inansın.
keşke böyle olsa.
Yazan: Yilmaz Tarih: February 3, 2006 10:40 PM
Mustafa bey,
özür dilerim biraz sert bir yazı olacak, çünkü fikirlerimi açıkça aktarmak istiyorum. saygı üslubuna tabii ki dikkat edeceğim.
Atlar besleme vs. gibi konulara çözüm buldunuz, tamam ama benim aklıma gelen bir nokta daha var:
Ama acaba icma kurulu, mesela "başörtüsü" konusunda ne diyecek?
Başörtüsü takılmalı mı takılmamalı mı?
Ceza hukuku konusunda ne diyecek?
"Hırsızlık"ın cezası nedir? "Kısasa kısas" uygulanacak mı? "Adam öldürme"nin cezası ne olacak?
Bunlar hayal değil, gerçek sorunlar. Her saniye insanlar bunları yaşıyorlar. Şu anda bile dünyanın bir yerinde, birileri başka birilerinin malını çalıyor, başka birisinin canına kıyıyor.
Örneğin hırsızlık konusunda, sizin "icma kurulunuz"da masa başında toplanarak vereceğiniz bir karar, belki de hırsızlık yapan bir kişinin hayatı boyunca tek elle yaşamasına neden olacak.
"İcma kurulu"nun beyefendileri için belki çok şey değişmeyecek, abesle iştigal eyleyip gönül eğlendirecekler ama o hırsızın hayatı, sonsuza kadar değişecek.
Kasten veya yanlışlıkla adam öldüren kişi için de orada vereceğiniz en küçük bir karar, onun hayatının geri kalanını etkileyecek.
Gerçek hayatın, gerçek sorunlarının "dini rasyonel hale getirme" uğraşına tahammülü yoktur.
Gerçek çözümlerin "akılcı", "faydacı", "düzeltici", "insan mutluluğunu sağlayıcı" olması gerekir.
Ben, elimizde "insan aklı" gibi bir rehber varken, niçin başka kaynaklara yönelme ihtiyacı duyduğunuzu bir türlü kavrayamıyorum.
teşekkürler.
Yazan: Yilmaz Tarih: February 4, 2006 01:25 PM
Yılmaz Bey,
Özüre gerek yok. Fikirlerinizi düzeyli bir biçimde ifade etmişsiniz.
Öncelikle, "insan akıl gibi bir rehber" o kadar da güvenilir olmayabilir. Hitler'in, Stalin'in, Mao'nun, Pol Pot'un katliamları da insan aklının bir sonucuydu. Akıl, kaçınılmaz olarak, içinde bulunduğu şartlardan etkilenir. Dolayısıyla akla yol gösterecek bazı temel ahlaki ilkelerin gerektiğine inanıyorum.
Ama bunun kastım, "herkes bu ilkelere uymalıdır" demek değil. İsteyen uyar, isteyen uymaz.
Öte yandan İslam şeriatının modern duruma göre yeni yorumlarının yapılmasını savunmam, modern toplumlarda şeriat uygulanmasını savunduğum anlamıda da gelmez. Şeriat, sadece onu kabul etmiş Müslümanlara uygulanır, oysa modern toplumlar çoğulcudur. Örneğin Türkiye'de bile Müslüman olmayan pek çok insan ve Müslüman olsa da İslam hukuku altında yaşamayı kabul etmeyecek pek çok insan var. Hatta çoğunluk öyle. Bu durumda tek çözüm, tüm bu farklı görüşteki insanların üzerinde anlaşabileceği, özgürlükçü bir laik bir hukuku kabul etmektir. Peygamberimiz Medine'yi kurarken de, aslında oradaki üç farklı dini toplumun benimseyeceği bir "laik hukuk" temeli kurmuştu.
Kısacası, merak etmeyin, size "şeriata göre yaşayın" demiyorum. "Öyle yaşamak isteyenler bunu nasıl anlamalı" diye soruyorum.
Saygılar
M.A.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: February 4, 2006 02:06 PM
Eger: "Tamam! Inanc lâzimdir. Fakat bir
cok konusu zamanimizla uyu$mayan Kur'an gibi bir
kitabi nasil rehber yapabiliriz" denirse.
Bunu sormakta haklisiniz. "Zamanla uyu$ma" konu-
sunu halletmek icin bu kâinatin Sahibi her asir
bir Imami yani dinsel ba$kan'i görevlendirerek,
kitap üzerinde herhangi bir degi$iklik yapmadan,
Kur'anini yeniletmi$tir. O ba$kanlarin tasdiki
altinda Kur'an bugüne kadar "bozulmadan" gelmi$
ve korunmu$tur. Eger o imamlar olmasaydi Kur'an
da bugün Incil ve Tevrat'in durumunda olacakti.
Yani birbirini tutmayan yüzlerce Kur'an bulunacak-
ti. Fakat o yüce Sahip, görevlendirdigi Imam ve
Ba$kanlarin kalbine Kur'anin bir özetini indire-
rek ve onlari bilgilendirerek Kitabinin bozulma-
sini önlemi$tir. Korunmu$ bir kitap varsa, elbet-
te digerlerinin korunmasina gerek kalmaz. Cünkü
yeni geldi mi, eski gider ve hükmünü kaybeder.
Bunun icin Allah, Incil ve Tevrat ve daha önce
indirilmi$ olan kitaplarin korunmasina önem ver-
memi$tir. Cünkü hepsinin özeti, yenisi ve en ge-
li$mi$i Kur'anda yerle$tirilmi$tir.
(Yani Hiristiyanlar ve Musevîler, "Gercek Din"i
ancak Kur'anda bulabilirler.)
Bu asirda dahi Allah, Dinini ve Kitabini yenile-
mek icin Mehdi'sini yani "Dogruluga Götürücü"sü-
nü göndermi$ ve görevlendirmi$ bulunuyor. O Meh-
di de, Allah'in verdigi yetki ve izinle gerekli
yenilemeyi yapacaktir ve yapmaya ba$lami$tir.
Buna göre, $artlarin degi$mi$ olmasiyla o hüküm-
lerin aynen uygulanmasi halinde haksizlik ve ada-
letsizlik doguracagi bilinen miras, el kesme ve
zaniye verilecek cezalar hakkinda yeni hükümler
getirilerek haksizliklar önlenecektir. Meselâ
bakkaldan kücük bir $ey calan cocuk ile devletin
milyarlarini calan bir ki$inin elini kesmek, co-
cuga cok ceza, soyguncuya ise az ceza olacagin-
dan büyük bir adaletsizlik meydana gelecektir.
I$te Allah bu adaletsizligi kabul edemez. Cünkü
Allah'in Kitabi'nin, -Allah'a ve Ötedünyasina i-
nanctan sonra- en önemli ücüncü diregi, ADALET'
tir. Bunun icin el kesme ve recm gibi cezalar
Allah Mehdisi tarafindan kaldirilacak ve Islâmi-
yet yenilenecektir. Bu yenilenme olmazsa, o din,
din olmaktan cikar. Cünkü bir din, haksizlik ve
adaletsizlik üzerine bina edilemez ve zaten Allah
da buna izin vermez. Bunun icin Mehdi'nin görev-
lendirilmesi $art oluyor ve olmu$tur.
Mehdi de, Allah tarafindan ögretilmi$ ve bilgi-
lendirilmi$ olarak miras, ceza, anne karnindaki
ceninin aldirilmasinin katil olup olmayacagi ve
diger bir cok konuda adaletli hükmünü bildirecek
ve Kur'anda degil, fakat uygulamada yapilacak de-
gi$ikliklerle gerekli yenile$meyi gercekle$tire-
cektir.
Allah'in Mehdisi'nin "kim" oldugunu ise, zaman
gösterecektir.
Hüseyin Avdic
Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: February 6, 2006 01:30 PM
Mustafa bey,
Kur'an hukumleri kesin olarak ortada durur iken ne yapmaya calistiginizi anlamak mumkun degil. Sadece sirin gorunmeye calistiginizi dusunuyorum. Bir karar verin artik.
Saygilar,
Ataman Ertugrul
5 - MÂİDE SÛRESİ
44. Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah’a) teslim olmuş nebiler onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu halde siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.
45. Onda (Tevrat’ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir. Kim de bu hakkını bağışlar, sadakasına sayarsa o, kendisi için keffaret olur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.
46. O peygamberlerin izleri üzere Meryemoğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona, içerisinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için doğru yola iletici ve bir öğüt olarak İncil’i verdik.
47. İncil ehli Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir.
48. (Ey Muhammed!) Sana da o Kitab’ı (Kur’an’ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp ta onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.
49. Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.
50. Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?
Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: February 6, 2006 04:03 PM
Evet Sayin Ataman Bey,
"Allah'in hükmünden daha güzel hüküm verecek
bir kimse yoktur".
Allah da, O'nun en önemli hükümlerinden biri olarak
"adalet"i emretmistir. Bu emre göre, eger O'nun
verdigi yasal hükümler, bu zamanin sartlari icinde
uygulandiginda adaletsizlik doguruyorsa, bu
adaletsizlige uymak zorunda degilsiniz. Elbette
sartlariniza uygun yeni hükümler cikararak
haksizlik ve adaletsizlikleri gidermek zorundasiniz.
Cünkü Allah bizden "Adalet" ister. Cünkü Allah
Kur'an'i, "insanlar sikinti ceksin diye" indirmemistir.
O halde insanlar akil neyi emrediyorsa, sartlar neyi
gerektiriyorsa, onu yerine getirmeleri gerekir. Cünkü
Allah, zararlinin yasaklanmasi ve faydalinin serbest
birakilmasi hakkinda gereken yetkiyi Elcisi'ne
vermistir. Eger Elci yoksa, yani bu zamanda bu
yetki, Elci vekili olan asir Imamlari'nin ve Müctehidler'in
elindedir. Bu asrin en büyük müctehidi ise, "Mehdi"dir.
Görevine baslamis olan Mehdi, gerekli ictihadi yapar,
toplumu haksizlik ve adaletsizlikten ve ilkellige dönüsten
kurtarir. Dinin ve Kitab'in en büyük görevlerinden biri
de, toplumu ilkellikten medeniyete cikarmaktir. O halde
korkmayin! Insanlik, ilkellige geri döndürülmeyecek,
tam aksine dinsel bir modernizme ulastirilacaktir. Bu da
cok yakindir!
Hüseyin Avdic
Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: February 7, 2006 11:53 PM
Bu asrin en büyük müctehidi ise, "Mehdi"dir.
Görevine baslamis olan Mehdi, gerekli ictihadi yapar,
toplumu haksizlik ve adaletsizlikten ve ilkellige dönüsten
kurtarir."
Sayın Hüseyin Avdic
yukarıdaki ifadelerinize göre soruyorum
Görevine başlamış olan Mehdi ile kastınız nedir? veya kimdir?
Bir Müslüman olarak bu durumun farkında olmak istediğimden soruyorum.
Saygılarımla
Yazan: nur_ay Tarih: March 22, 2006 02:23 PM
Sayın Mustafa Akyol bey,
'' Fazlurrahman, hele de Muhammed Arkoun gibi bazı modernist ilahiyatçıların vahyin ilahi niteliğini sorgulamaya varan yaklaşımlarını ise tümüyle yanlış bulduğumu belirtmeliyim.''şeklinde
ifade etmişler.
Bu noktayla alakalı bir mutaalada bulunmak istiyoruz.
Fazlurrahman'ın ifadelerine baktığımızda vahyin ilahi niteliğini sorguladığına dair menfi bir tutumumu olduğunu görememekteyiz.
Fazlurrahman'ın vahyi peygamberin kendi sözü olarak nitelemesinden ne anlaşılmaktadır veya Fazlurrahman lafızlar (S.A.V) ait demekle ne kasdetmektedir.
İşte tam bu noktada Sayın Akyol'un ifade ettiği gibi vahyin ilahi niteliği sorgulanmamakta yani vahyin(kendisine inen şekliyle ki Fazlurrahman bunu mana şeklinde ifade etmiştir.) peygamberin kendi uydurduğu, müteal bir varlıkla bağlantısı olmayan sözlermiş gibi bir çağrışıma yer verilmemektedir.
Burada Sayın Akyol, vahyin niteliğinden lafızları kastediyorsa(vahiy nitelik olarak terminolijide Allah'tan resullerine gelen bilgidir.) bu seçim bize göre semantik bakımdan hatalıdır..Çünkü vahyin ilahi niteliği! söz konusu edildiğinde düşüncenin gelişine göre vahyin ilahi niteliği olmayan beşeri sözlermiş ve bu düşünürlerde aslında vahyin yüce bir makamdan geldiğini tartışmaya açıyorlarmış(olumsuz bir görüşe sahiplermiş gibi bir çağırışım yapıyor)gibi anlaşılmaktadır.
Halbuki Fazlurrahman'ın vahyi ontolik olarak reddetmediği peygamberin Allah'tan bilgi(vahiy) aldığını belirttiği görülmektedir.Burada onun gelenekten ayrıldığı nokta vahyin peygamberin zihnine kelimeler ile değil mana olarak indirildiği cihetindeki görüşüdür.Buna mukabil olarak bu sözler(lafız) peygamberimize aittir yani Allahın sözleri değildir.Çünkü Allah beşer olmaması münasebetiyle kelimelerle konuşmaz.
İşte tam bu noktada çok çetrefil bir meselenin üzerinde durduğumuzu bilmemiz gerekir.
Bu mesele İsim ile müsemma'nın ayrımı gayrımı ya da Kuranın mahluk(yaratılmış)yani Allah'ın sözü değil, beşeri lafızlardan meydana gelen bir dizge olup olmadığına dair görüşleri düşünürlerin yargılarının temelini oluşturmaktadır.
Bu noktada şunu gözden kaçırmamak gerekir ''Allahın insan gibi lisan sahibi olmaktan münezzeh olması peygamberine arapça vahyetmeyeceği anlamına gelmemektedir.''Bu bağlamda Fazlurrahman eleştirilebilir ve bunu neye istinaden söylediği sorulabilir.Fakat vahyi kabul etmiyormuş gibi bir izlenim bırakmak doğru olmasa gerektir.
Saygılar Sevgiler
Muhammed Ali DİKTAŞ
Not:Sayın Akyol '' Fazlurrahman ve Muhammed Arkoun gibi düşünürlerin vahyin ilahi niteliğini sorgulamaya varan yaklaşımlarını''neden tümüyle! reddettiğini bir başka yazılarında açıklarsalar müteşekkir oluruz.
Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: August 14, 2006 11:02 PM