« 'Soyu Tükenen' Avrupa'da İslam'ın Geleceği | Ana Sayfa | Tarihselcilik Meselesi Üzerine »

January 31, 2006

Kur'an'ın Tümü Evrensel midir?

Dikkatimi çekiyor; site içinde yürüyen tartışmalarda Kur'an'ın evrensel bir kitap olup olmadığı konusu da arada bir gündeme geliyor. Bu, zaten uzun zamandır İslam dünyasında ve hatta Batı'da tartışılan bir konu. Müslümanların çoğu, İlahi mesajın evrenselliğine inandıkları için, Kuran'ın tümünün tüm çağlar için geçerliği olduğunu savunuyor. Buna karşılık İslam'a eleştirel yaklaşanlar, cariyelik, kölelik hukuku gibi konulara dair ayetleri göstererek, bunların o devre ait hükümler olduğunu belirtip, buradan hareketle de "Kur'an bu devre bakmaz" diyorlar.

Oysa üçüncü bir yorum tarzı da mümkün: Kur'an ayetlerinin çoğunun evrensel olduğu, buna karşılık bazı ayetlerin o dönemin şartlarına göre hükümler getirdiği söylenebilir. Elbette bugün kölelik yok ve kölelere iyi davranmakla ilgili bir Kuran ayetinin uygulama alanı yok. Elbette bugün İslam peygamberi yaşamıyor ve dolayısıyla ona veya ev halkına nasıl davranılacağını anlatan ayetlerin uygulanması mümkün değil. Bu ayetler bizlere İslam ahlakı ile ilgili bazı temel ilkeler öğretebilir, ama bire bir hayata geçirilemez.

Bu yorum biçimini Kuran'ın hukukla ilgili diğer bazı ayetlerine uygulayan bazı Müslüman ilahiyatçılar, söz konusu ayetlerde verilen ilkelerin, içinde yaşadığımız çağın şartlarına göre yeniden yorumlanması gerektiğini düşünüyorlar. Bu gerekliliğin çok açıkça gözüktüğü ayetler var. Örneğin bir ayette (8/60) Müslümanların düşmanlarına karşı "besili atlar" hazırlamaları emrediliyor; bu çağda bu ifadenin sembolik şekilde anlaşılması gerektiği, "at" yerine modern araç ve gereçlerin tercih edileceği açık. Kur'an'daki bu gibi "tarihsel" ifadelerin sembolik anlamda anlaşılmasını ve ayetteki amaç ve hikmete uygun yeni yorumlar yapılmasını savunan ilahiyat ekolüne ise "tarihselcilik" deniyor.

Tarihselcilik tartışmalı bir konu. Bu tartışmada benim vardığım kesin bir sonuç yok, ancak tartışmanın kendisini önemli buluyorum. Özellikle de bir kaç "tarihsel" ayeti gösterip, oradan hareketle "Kur'an sadece yedinci yüzyıl Arap toplumuna hitap etmiştir" sonucuna varan seküleristleri yanlışlaması açısından...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: January 31, 2006 12:37 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

"Tarihselcilik" kavramını islam dünyasına duyuran kişi Fazlurrahman dır. Fazlurrahman ın diğer önermelerine de bir bakalım:
Fazlurrahman'a göre Kuran-ı Kerim, Allah'ın Hz. Muhammedin zihnine indirdiği anlamların perygamber tarafından arap dilinde/dönemin arap kültürüne yönelik olarak ifade edilmesidir.
Dolayısıyla Kuran-ı Kerim'deki "yerel ayetlerin" evrensel mesajını anlayabilmek için "külli mesajı" yani peygamberin zihnine indirilen "anlamı" kavramaya çalışmak gerekir.

Bir örnekle anlamaya çalışırsak kadına erkeğin yarısı kadar miras hakkı tanıyan "yerel ayetler" evi geçindirme sorumluluğunu tamamen erkeğin sırtına yükleyen dönemin arap toplumu için adaletlidir. Bugün bize düşen "adalet" fikrinin o döneme ilişkin "tarihsel" uygulamasını değil "adalet" anlamını dikkate alıp bugün kadına erkekle eşit miras payı vermektir.

Fakat 1400 yıllık islam algılaması Kuran-ı Kerimin lafzının da ilahi olduğu, peygamberin vahiy sürecinde tamamen pasif olduğu yönünde. Ben "tarihselci" yaklaşımı çok tehlikeli buluyorum. Dinin temeline dinamit koymaktan farksız...

"tecdit" dinin temel kavramlarına saldırmak değildir. Miras örneğine dönersek önümüzde 2 çözüm yolu var: Evi geçindirme sorumluluğunun tamamen erkeğin sırtında olmasını islamın emri, dolayısıyla da kadının miras hakkını yarım kabul etmek. Veya evi geçindirme sorumluluğunun kime ait olduğu konusunda islamın herhangi bir emri bulunmadığını, dolayısıyla da miras hükümlerinin zamanla değişebileceğini söylemek...

Öte yandan Hz. Ömer in birkaç uygulaması da "reformculara" cesaret veriyor: Hz. Ömer müslüman erkelerin hristiyan/yahudi kadınlarla evlenmesini dinin açık hükmüne rağmen yasaklamış, sebebini de şöyle açıklamış: " O zaman müslüman kadınlar çok azdı, müslüman erkeklerin bekar kalmaması için izin verildi, bugün ise böyle bir durum yok, hem de gayri müslim kadınlar daha güzel, müslüman kadınların hakkını korumnak üzere yasaklıyorum"

Yani illet (sebep) ortadan kalkınca hüküm de ortadan kalkar...

ince çizgiye dikkat etmek gerekiyor...

Yazan: VolkanSerin Tarih: January 31, 2006 01:50 PM

Ben bu konuda fazla bir yorum yapmayacağım.

Ancak,

"Kur'an ayetlerinin çoğunun evrensel olduğu, buna karşılık bazı ayetlerin o dönemin şartlarına göre hükümler getirdiği söylenebilir."

ifadesindeki "çoğu" ile "bazı" ayetlerin hangileri olduğunu, bu seçimin ne kadar "keyfi" olarak yapılacağını merakla izliyoruz.

şurada topu topu az sayıda kişi var, hangi ayetlerin evrensel hangilerinin de "dönemsel şartlara tabi" olduğuna dair herkesten ayrı bir fikir çıkacaktır.

Eğer ki bu görüş İslam dünyasında benimsenirse, işte o zaman seyredin evlere şenliği!

Yazan: Yilmaz Tarih: January 31, 2006 02:44 PM

Fazlurrahman'ın vahiy hakkındaki görüşlerini yanlış buluyorum. Bir hükmün belirli bir duruma ait olması demek, "Allah'ın sözü değil de peygamberin sözüdür" anlamına gelmez. Böyle yorumlanması gerekmez.

Tarihselci yaklaşımda niyetin ne olduğu önemli. Dini hükümleri tümden reddetmek isteyen birisi bunu kullanmaya çalışabilir. Ancak gerçekten İlahi maksadı anlayıp ona göre yaşamaya çalışan bir başkası, bu yaklaşım sayesinde, Kuran'ın çağa bakan yönünü anlama şansına daha iyi kavuşabilir.

Öte yandan samimiyetsizlik, geleneksel İslam fıkhı içinde de uygulanabilir. "Hileyi şeriye" bu demek zaten.

Tarihselcilik ve ahkamın (hükümlerin) değişmesi konusunda ilahiyatçı Hayri Kırbaşoğlu'nun eserlerini öneririm.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: January 31, 2006 04:15 PM

Kuran’ın hükmünün evrensel olduğunu düşünüyorum. Peygamber hanımları yada peygamberle ilgili ayetlerin kuranda bulunması onun evrensel bir kitap olmasına bir engel değildir. Aksine Kuran vahyedildikten sonra tüm insanlar için geçerli bir kitaptır. Tüm insanlık için tek hüküm kaynağı Kurandır. Bu yüzden Allah Peygamberin kendisi ve hanımları için dahi olsa hüküm içeren bir konuyu Kuran’a koymuştur. Tüm insanlar olduğu gibi peygamberimiz ve hanımları da bu kitaptan sorumludur ve bundan hesaba çekileceklerdir.
Asıl peygamber ve hanımları için de olsa özel ayetlerin Kuran’da olmaması, Kuran’ın tüm insanlar için geçerli olduğu iddiasını ortadan kaldırmış olurdu.
Bunun gibi kölelik hükümlerinin günümüzde uygulama alanı olmamasının Kuran’ın evrensel bir kitap olduğu düşüncesine bir zarar getirmez. Bu geçmişe kölelik müessesi var olmuştur ve bu hükümler o dönemde geçerli olmuştur.

Mustafa beyin yazısında Kullandığı “besili atlar” konusuna gelince; ayetin tamamına bakarsak konu daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum. Ayeti farklı çevirilerdeki meali şöyle:

Ali Bulaç
60- Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.
Diyanet Vakfı
60. Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.
Edip Yüksel
8:60 Onlar için elinizden gelen kuvvet ve atlı birlikler (savaş araçları) hazırlayıp seferber edin. Böylece onlarla ALLAH'ın düşmanlarını, düşmanlarınızı ve onlardan başka bilmediğiniz, ancak ALLAH'ın bildiği kimseleri caydırırsınız. ALLAH yolunda ne harcarsanız size tam olarak ödenir ve hiç haksızlığa uğratılmazsınız.
Elmalılı Hamdi Yazır
60-Sizler de onlara karşı gücünüzün yettiği her çeşit kuvvetten savaş için beslenen atlardan hazırlayın; onunla hem Allah'ın düşmanı hem sizin düşmanınızı, hem de sizin bilmediğinizi fakat Allah'ın bildiği diğer düşmanlarınızı korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız mükafatı size tamamen ödenir ve hiç zarara uğramazsınız.
Süleyman Ateş
60. Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız.
Yaşar Nuri Öztürk
60 Onlara karşı, gücünüz yettiğince kuvvet hazırlayın. Ordugâhlarda atlar besleyin. Böylece hem Allah'ın düşmanını hem kendi düşmanınızı hem de bunlardan başkalarını korkutabilirsiniz. Siz onları bilmezsiniz ama Allah hepsini bilir. Allah yolunda harcadığınız herşey size tam olarak ödenir; hiçbir haksızlığa uğratılmazsınız.

Dikkat edilirse ayette “Kuvvet ve besili atlar” deniyor. Bu ifadenin içine her türlü savaş araç ve gereci girmektedir. Yani bir ülke savunma amaçlı kendisine tank üretiyorsa bu ayetteki kuvvet ifadesini yerine gelmiş olur. Yani “besili atlar” ifadesi güncel yorum haline getirilmeden ayettten bu anlam çıkmaktadır. Dolayısıyla bu ayet tarihsel bir ayettir ve güncel yorumu yapılarak ayetteki ifadenin dışında bir yorum getirilebilir düşüncesi yanlıştır kanatindeyim.
Bu yönüyle Fazul Rahman ekolü ve onların ortaya attığı tarihsellik iddiası tümüyle yanlıştır.
Selamlar

Yazan: Sedat Cetin Tarih: January 31, 2006 04:19 PM

Sayın Sedat Çetin'in ve Volkan serih'in
yazdıklarına katılıyorum.Fazlurrahman ve tarihsellik ekolü çok yanlış anlamlara çekilebilecek ve İslam'ın içinin boşaltılmasına neden olabilecek bir ekoldür.Fazlurrahman ve tarihsellik ekolü, Oryantalizmin kendisinin gerçekleştiremediği tahribi İslam'ın bir evladına yaptırmaya çalıştığı talihsiz bir yorumlama biçimidir.

Hele Fazlurrahmanın Vahy ile ilgili görüşleri
-ki zaten bu görüşe dayanarak tarihsellik iddiasındadır- tamamiyle yanlıştır.

Bu konu kısıtlı nyorumlarla tartışılamayacak kadar önemli ve derin.Bu konuda ilgilenenlere bazı linkler vermek istiyorum:

1)Köprü dergisinin bu meseleyi dosya konusu yaptığı Kış 2001 sayı 73 ün linki:

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Sayi&SayiNo=73

2)Fazlurrahman ve ekolü için bir değerlendirme:

http://www.inkisaf.net/modules/articles/article.php?id=25

3)Yeni Ümit dergisinden Kur'an'ın evrenselliği ve tarihsellik ile ilgili nefis bir makele:

http://www.inkisaf.net/modules/articles/article.php?id=25


Saygılar..

Yazan: S.Öztürk Tarih: January 31, 2006 05:46 PM

Yukarıdaki yorumların çoğuna katılmakla birlikte, oryantalizme kendi görüşümü eklemek niyetindeyim. Oryantalizmin maalesef 'Batının' suni 'Doğu' algısının gene batının mükellef akademisyen çevrelerince, biz doğu halklarına özelliklede sömürgeleşmiş doğu halklarına kabul ettirilmesi değil mi? Edward Said yâda Marx Weber’in kafalarındaki doğu ile bizim doğumuz acaba bir mi? Bu adamlar ve öncüllerinin kafasındaki doğu algısı oryantalizmin kendisi değil mi? Batının doğu algısı üzerine konuşmamız daha doğru sanırım çünkü haçlı seferlerine bile katılan büyük güruhlar İslam’ın ve Doğunun ne olduğunu bilmiyordu bence değişen hiç bir şey yok. (Filistin ve Irak)Avrupa bilmediği ve öğrenmek (yâda kabullenmek) istemediği doğuyu kafasındaki kalıba oturmak için oryantalizm denen suni bir kavram oluşturdu ve zamanla onun içini istediği gibi de doldurdu.

Bu serüvenine de doğunun zenginliklerini sömürerek devam etmektedir(petrol)Niçin o medeni ve evrensel değerlerin bekçisi batı hala kralların şeyhlerin emirleri, diktatörleri hükümdarlığını sonuna kadar desteklemekte sizce.(yeri geldiğinde demokrasi abidesi ve yılmaz savunucusu)Doğu halklarının yararına mı kullanılmış acaba yâda biz mi bilmiyoruz, yapmayın bunu lise talebeleri bile biliyor ama nedense günlük hayatlarımız içinde insanın zayıf belleği var olana yok, yok olana da var dedirtebiliniyor dilendiğinde.(Türk medyası maalesef bu tip bir kitle hipnozu için biçilmiş kaftan)GSMH larının ne kadarı bu halkların medeniyete kavuşması için harcanmış? Şimdi ne yazık ki acı gerçek, İslam halkları olarak bize batı tarafından yamanan oryantalizmle kendimizi açıklama gayretine girmiş olduğumuz. Kendimize bu kadar mı yabancılaştık yada yabancılaştırıldık?Tarihsel bakış acısı batının kendisini ilgilendirir çünkü sözü edilen evrensellik ancak batı değerlerini içerdiğinde batı için bir anlam ifade edebilir.(ki bu değerler genelde sekülerizmle ilintilidir.)

İşin özü bu bir öteki sorunudur. Bu sitede bizden olmaktan hicap duyan ve öteki olmak için umutsuzca çırpınanlar her ne derse desin Kuran-ı Kerim evrenseldir.Hem de bir Güney Afrikalı ile bir Norveçliyi kardeş yapabilecek kadar,gerisi epistemolojik buhranlar yaşayan insanların sorunudur.Kavramlar manipülasyonlar için kullanılıyorsa bu o kavramı oluşturan kişilerin kendi iç dünyalarındaki hazımsızlık ve hasetliğin tezahüründen başka bişey değildir(Oryantalistlerin çoğunda olduğu gibi)Cımbızla birkaç kelimeyi alıp ona bina yen haddini bilmeden konuşmak zaten bilmeyenlerin marifetidir.Zaten İslam alemini dışarıdan yok etme umudunu Haçlı seferleri ile kaybeden batı artık kaleyi içden yıkmak için Truva atına binen gönüllülerini kullanmaktadır her İslam ülkesinde.Akılları karıştırmak,dini meseleleri bulandırmak,TV de ruhban otoriteler oluşturarak dini konular üzerinde avam yorumlarını neşretmek vesaire vesaire... Çabaları muazzam ne yazık ki.

Endülüs’te başardığımız Rönesans’a (kesinlikle reforma değil)gerçekten ihtiyacımız var, yeniden doğunun kendini bulması ve özüne dönmesi gerekli. Bunun nasıl olabileceği hususunda ise umudumdan ve duamdan başka elimde bir şeyim yok ama hiç değilse nerden başlanmalı onu biliyorum; Akademik eğitimden. Endülüs bugünkü üniversite kavramını ortaya çıkaran yapıydı. Kuran-ı Kerim olmasaydı Endülüs olmazdı, Endülüs olmasaydı, Bologna üniversitesi olmazdı. İşte evrensellik budur...

Saygılarımla

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: January 31, 2006 11:19 PM

Kur'an'in buyuk bir bolumunu olusturan Medine'de inmis ayetlerin tum insanliga hitap ettigini iddia etmek ve bu ayetlerin gunumuz sosyal duzenine hukmedecegini dusunmek tam bir hayal kirikligidir. Sonu husrandir. Islam'a da hicbir faydasi yoktur.

Muhammed'in peygamberliginin yaninda ayni zamanda bir devlet kurucusu ve savas yonetmis bir komutan oldugunu gozardi ederseniz ve onun bu doneme ait eylemlerini, indirilen ayetlerin gunumuze de hukmedecegini dusunurseniz ve dine referans olarak kullanirsaniz Islam dinini "islami teror" yaftasindan kurtaramazsiniz.

Bir din dusunun evrensel olup olmadigi tartisiladursun. Cok enteresan degil mi? Islam dininin evrensel olabilmesi ve sonsuza dek boyle kalabilmesi icin insanlarin vicdanlarina hapsedilmesi gerekmektedir. Allah ile insan vicdani arasina zorla girip bu iliskiyi yonlendirmeye ve yonetmeye calismanin evrensellikle uzaktan yakindan alakasi olamaz!

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: February 1, 2006 06:51 AM


Yukarıda verdiğim 3 no'lu linki maalesef 2 no'lunun tekrarı olarak yazmışım.

Doğrusu aşağıdadır:

3)Yeni Ümit dergisinden Kur'an'nın evrenselliği ve tarihsellik üzerine nefis bir makale:

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=45&yumit=bolum2

Saygılar.

Yazan: S.Öztürk Tarih: February 1, 2006 09:36 AM

According to some in the US, the 'Kuran' is the reason for the misinterpretations and applications by Islamic radicals. According to most, 'Kuran' represents Islam and all of Islam has 'irreconcilable differences' with the US.

I have posted an article regarding this should you choose to explore:

Irreconcilable Differences by TalkTurkey

Yazan: metin Tarih: February 1, 2006 05:37 PM

"... Özellikle de bir kaç "tarihsel" ayeti gösterip, oradan hareketle "Kur'an sadece yedinci yüzyıl Arap toplumuna hitap etmiştir" sonucuna varan seküleristleri yanlışlaması açısından..."

Burayı tersine çevirme gereği duydum:

"... Özellikle de "Kuran sadece yedinci yüzyıl Arap toplumuna hitap etmiştir" sonucundan hareketle bir kaç tarihsel ayeti buna gerekçe gösteren seküleristleri yanlışlaması açısından..."

Tarihsel ayetlerden, beddualardan vb. şeylerden hareketle Muhammed'in akıllı bir yazar olduğu sonucuna filan varılmış değil. Bu sonuca, tıpkı o dönemde olduğu gibi, putperestliğin cazibesine kapılmış olmaktan dolayı varılıyor. Evren put/putlar tarafından yönetiliyor ise, putların da kutsal kitap gönderme gibi bir yetenekleri yoksa Muhammed akıllı bir yazar olmayacak da ne olacak?

Tabiat Ana'nın çocukları olan tanrılar/putlar evrile evrile sonuçta 'tabii yasalar'a dönüşüverdiler. Bunlara yürekten bağlı olunduğunda herşey gibi 'kutsal' kitaplar da tabii şeyler olacaklardır. 'Peygamber' gibi akıllı bir insan da Tabiat'a ortak koşmak gibi büyük bir suçu olsa olsa toplumunun yararı için işlemiş olacaktır.

İyi de her konuda tabiatçı hikayeyi referans alacak olursak kendimizi kandırmayı peşinen kabul etmişiz demektir. Ondan sonra herşeyi bu balçık ile sıvamaktan başka işimiz kalmaz.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: Cengiz Cebi Tarih: February 2, 2006 12:13 AM

Cengiz bey,

İyi de her konuda tabiatçı hikayeyi referans alacak olursak kendimizi kandırmayı peşinen kabul etmişiz demektir.

Birinci elden (yani kendimiz) teyid edemeyecegimiz herhangi bir seyi kabul ya da red ediyorsak, kendimizi kandirmagi otomatik olarak kabul etmis sayilmaz miyiz?

Bunun tebiatcilikla filan da pek ilgisi olmasa gerek.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 2, 2006 07:52 AM

Sayin Cengiz Cebi,

Soylermisiniz cahilliyye donemi ve putperestlik doneminden hangi gelenekler son bulmustur?

Yoksa putperestlikten kalma gelenekler aynen devam ettirilmis midir? Ornegin Kabe etrafinda donmek gibi. Cok enteresan degil mi? Sadece ellerinden putlari birakmislar ama ayni ibadet sekillerini surdurmeye devam etmisler.

Yeri gelmisken su putlarla ilgili "seytani ayetler" konusuna da deginirseniz memnun olurum.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: February 2, 2006 08:07 AM

Cahiliye dönemini hepten putperest saymak herhalde olsa olsa bilgisizliğin manifestosudur.Hele hele putperestlikle tamamen ilintilendirmek tam anlamıyla partizanlığın doruk noktası el insaf.Cahiliyede dini Hanif olan insanlara ne diyeceğiz peki yada Mekke deki putperstliğin hanifliğin bozulmuş yozlaşmış ve küfre gitmiş bir şekil olmasıda mı yeterli değil tarihsel bakış acısı için.Puta tapanların Hz.İbrahim saygıları nereden geliyor,yada namaz ibadetini nerden biliyorlar?gelen dinin yeni birşey olmadığı çok açık,Hz.ademden beri olan Tehvid dinini tamamlamak ve nihayete erdirmek için gelen kutlu elçi ve onun İnsanlığın kurtuluşu olarak son din olan İslamı getirişi.Museviliği yada Hiristiyanlığı bile ayrı dinler değil ,o inançı b insanların yanlış uygulamaları ve Tehvidi bozmaları olarak gören bizlerin(Hz Musa ve Hz. İsa peybamberimiz değil mi) evrenselliği yeteri kadar yaşadığımız açık değil mi?Bunun tersi şekilde kim düşünüyorsa,bizim kısıtlı bilgimizden ziyade en iyi cevabı imam Malik Kuran-ı Kerim Mucizesi adlı eseri ile vermiştir.(Diyanet işleri yayınları 1979).Cahiliye devrini tıpkı Cumhuriyet'ten önce Osmanlı yokmuş gibi algılayanlar varsa onlara anlatacak ne sözümüz nede fikrimiz var.Allah hidayet versin..

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: February 2, 2006 12:07 PM

Bence Mustafa Ajlan Abudak'in soyledikleri, islam'ın yeni birşey olmadığı, onun da diğer dinler gibi bir "evrim" sürecinin sonunda ortaya çıktığının en güzel kanıtı.

bakmaya cesaret edebilseniz göreceksiniz.

MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:

Bizzat Kur'an, İslam'ın zaten "yeni bir şey" olmadığını, tarihin başından beri olan, daha önce Tevrat ve İncil'de de ifade edilmiş monoteizm (tevhid) inancının devamı olduğunu açıklıyor. Dolayısıyla bu okurun yaptığı tek şey, zaten İslami olan bir gerçeğe bir "evrim" yakıştırması yapmaktan başka bir şey değildir.

Yazan: Yilmaz Tarih: February 3, 2006 02:35 AM

Sayin Akyol,

Yorumunuz için çok teşekkür ederim.

Sanırım siz, Kur'anı, tevrat ve incil'in "tamamlayıcısı" veya "devamı" olarak görüyorsunuz.

Benim kastettiğim "evrim" ise teistik bir bakış açısına dayanmıyor. Tanrısal birşey yok. Metnin nihai yapısının şekillendirilmesindeki sosyolojik ve kültürel etkilenme süreci. Hepsi bu.

Ayrıca tevrat ve incil'in kökenleri, bu metinlerin nasıl ortaya çıktığı çok çok iyi araştırılmış durumda.

İslamiyet de dahil olmak üzere, İbrahimi ("Brahman") dinlerin evrimi çok açık.

Çok tanrılı bir dinin, nasıl tek tanrılı dinlere dönüşebileceğini, tek Tanrı dışındaki diğer tanrıların nasıl şekil değiştirerek Şeytan-şeytanlara, meleklere, cinlere vs. dönüşerek kutsal metinlere girebileceğini çok değerli bir araştırmacı ve insan olan Muazzez İlmiye Çığ'ın eserlerinde kendi gözlerinizle görebilirsiniz.

Saygılar.

Yazan: Yilmaz Tarih: February 3, 2006 04:33 PM

Sayın Yılmaz Bey

Yorumlarınızı dikkatle okudum. Bende kendi kişisel ilgi alanım olan Sümerler konusunda yaklaşık 10 senedir araştırmalar yapmaktayım. Sonunda Muazzez İlmiye Çığ'dan bahseden birileri çıktığını görmek sevindirici. Sümer üzerinde Prof.Samuel Noah Kramer'in öğrencisi olmuş dünya çapında tanınan ve yeryüzünde Sümer ile ilgili en önemli bir kaç uzmandan biridir.Fakat ülkemizde bu konuyla ilgili iki gurubun var olduğunu bildiğinizi düşünüyorum.Birincisi Sümerlerin Türklerle çok uzak geçmişte aynı kökleri paylaşmış olduğuna inananlar(Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Dil Kurumunu kurucu üyeleri).Diğer grup ise materyalist ve seküler bilim görüşleri sebebiyle Sümerlerin çok uzak geçmişte yaşayan ve medeniyetin asıl kurucuları olarak kimseye istinat edilemeyeceğini savunanlar.Sayın Muazzez hanım 2.grubun en fanatik savunucularındandır.Bursla Avrupada okumuş daha sonra DTCF de görev yapmış Profesör olarak emekliğe ayrılmış değerli bir bilim kadınıdır.Siz herhalde İş bankası yayınlarından çıkan kitaplarını okudunuz.Alıntılar bana bu kitapları okuduğunuzu gösterdi.Şimdi gelelim işin özüne Muazzez Hanım,sizin çok tanrılı dediğiniz dinlerde monoteist yaklaşıma varış sürecini tıpkı Darwinin evrim sürecine benzer bir metodoloji ile anlatmakta.Bu nedenle de tıpkı Darwin'in karşılaştığı gibi,teorisinin de bir çok çıkmazı bulunmakta.
1.
Hz. İbrahimin m.ö 2100 lerde yukarı Ur da(bugünkü Urfa) bir saray kâtibinin(Azer) oğlu olarak dünyaya gelişi(ur tabletleri) sizin Brahmanizm söyleminizle ters düşmekte İndus vadisinde Brahmanizm’in kökleri Ari’lerin buraya göç ediş tarihleri olan m.ö 3000 yıllara varır, oraya bu inanışı bugünkü Baltık havzasından Hindistan’a göçen Ariler getirmiştir.(bakınız Thematic Larousse)
2.
Muazzez hanımın ve pek tabi sizin bildiğiniz gibi kutsal kaynaklarda geçen Nuh Tufanı Mezopotamya’da gerçekleşmiştir. Bu demek oluyor ki medeniyet ilk nerde doğduysa ilk dini tebliğde oraya gelmiştir.(Tüm Mezopotamya kazıldığında 2 metreden 5 metreye kadar kil tabakaları açıkça görünür kil sadece akarsu yâda taşkınlarla taşınan bir toprak türüdür. Doğal değildir. Zaten kil tablet demek Sümer demektir. Ayrıca kutsal kitaplarda bahsedilen duru çamurda büyük olasılıkla kildir.)
3.
Kuran-ı Kerimin ilk inen suresi Alak 4.ayette :'O Rab, ki kalemle yazmayı öğretti' denir(Diyanet çev.).Burada da görüleceği üzere yazmak ve okumak Tehvid dini için çok önemlidir.(Hz. İbrahim Babasının görevini hatırlayın) Din daima medeniyetle koşut gitmiştir.
4.
Sümer dini metinlerinin ve hukukunun Yahudi dinini derin etkilemesinin sebebi.(özellikle Tehvid dininin özünün bozulmasını sağlar ve yahudiler büyüyle burada tanışır. Demir duvar kavramını denilen sionist yapılanmanın oluştuğu yerde Babil'dir.) Asur Kralı II.Sargonun İsrailin kabilelerinin büyük kısmını Babil’e sürgün etmesi ve burada geçen 300 yıllık sürgün sebebiyledir.Oysa Arablar Wada vadisinde ne bir istila nede bir kültürel asimilasyonla karşılaşmışlardır.Sizin dediğiniz ki dinin evrilebileceği bir öncelikli kültürel katmanda yoktur tam manasıyla.Wada vadisi daima Arabların (bedevi kabilelerin)öz yurdu olmuştur ve dışa sadece ticaret yoluyla açıktır.Muhakkak ki cahiliye devri edebiyatı dönemine göre üstündür bunuda sağlayan dönemin zengin Arapların zevki sefaya olan düşkünlükleridir.(Bu dönem edebitayının ekseriyeti materyalist zevkler kadın gibi konulardır,gerçek manasıyla başka edebi yapıtlar olsa da üretene maddi olarak bir şey kazandırmadığından üretimi çok kısıtlıdır.)Dinsel temel olarak baz alabileceğimiz en önemli şey Haniflik inanışı ve Kabe'dir ama Hz. İbrahim’in üzerinden geçen zaman(yaklaşık 2500 sene) göz önüne alındığında sizin belirttiğiniz gibi coğrafi ve kültürel bir evrimsel dini sıçramayı sağlayacak sosyal katmanlar yoktur tam tersine azgınlık ve yozlaşma hat safhadadır.Burada söylediğiniz Dinin evrimsel gelişmesini ancak İslam dini Ninova'da yada o ahalide çıkmış olsaydı düşünülebilecek bir teoridir,hadi en olmadı Ur ,Uruk Lagaş yada Nippur gibi önemli Sümer şehirlerinin üzerinde ama hiç birisinin üzerinde yada çevresinden böyle bir yapılanma görülmemiştir maalesef.
5.
Son olarak Muazzez Hanım'ın teorik yazılarını ön şartsız kabul edebildiğinize göre, bizim bakmaya cesaret edebilmiş gözlerimizinde sizle aynı şeyleri görmesini beklemeniz doğal ama maalesef durum öyle değil Yılmaz Bey. Bakmak ile görmek arasındaki fark bizleri ayırıyor.

Saygılarımla...

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: February 3, 2006 11:13 PM

Kuran ayetlerini sadece zahiri gözle görmeye çalışırsanız 5 duyu çukurundan çıkamazsınız. Kuran
da her şey sembollerle anlatılmıştır. Bu sembolleride Allah ilmi gelmeden açamazsınız o zamanda zahiri kısır tartışmalarla vakit geçirirsiniz.

Yazan: ley Tarih: February 4, 2006 02:38 PM

Yılmaz Bey,


Dinlerin evrimi düşüncesi Darwin'in evrim hipotezinin bilim dünyasında kabul görmesinden sonra bu teorinin hızla diğer tüm alanlara uygulanması neticesinde ortaya atılmış, herhangi bir kanıta dayanmayan materyalist bir önyargı ile medeniyetlere ve dolayısı ile dinlere bakış teorisidir.


Bu konuda daha 1930 larda yapılan araştırmalarda dinlerde herhangi bir evrim yaşanmadığı ortaya çıkarılmış ama bunu dile getiren araştırmacıların sesleri hakim paradigma olan materyalist evrim inancı dolayısı ile kesilmiştir.


Bu konuda Tarihi Yalan:Kabataş Devri adlı kitaptan bazı alıntılar yapmak istiyorum:


Andrew Lang, Wilhelm Schmidt gibi antropologların önderliğinde dünya üzerindeki dinlerin incelenmesi ile ortaya çıkan sonuçlar, dinlerin evrim geçirmediklerini, aksine zaman zaman tahrif edildiklerini gösterdi. Schmidt'in önderliğinde yayınlanan ve dinlerin kökeni konusunu ele alan Anthropos isimli dergide bu bilgiler çok ayrıntılı olarak incelendi.

Mezopotamya ovası tarihsel kaynaklarda "uygarlıkların beşiği" olarak nitelendirilir. Mezopotamya ovasına çok da uzakta olmayan bir yerde ise antik Mısır medeniyeti bulunmaktadır.

Bu uygarlıklarla ilgili yapılan arkeolojik çalışmalarda dikkat çeken hususlardan biri, bu toplulukların dini inançlarına dair elde edilen bulgulardı. Elde edilen yazıtlarda sayısız sahte ilahların yaptıkları işler anlatılıyordu. Daha çok bulgu ele geçtikçe ve araştırmacılar bunları çözmekte daha başarılı yöntemler buldukça bu uygarlıkların inançlarıyla ilgili bazı detaylar ortaya çıkmaya başladı. Dikkati çeken en önemli nokta ise bu kavimlerin inandığı batıl ilahların hepsinin üstünde tek bir İlah inancının bulunuyor olmasıydı. Elde edilen tarihi kayıtlar ve bulgular, tarih boyunca hak dinin var olduğunu göstermekteydi. İlerleyen sayfalarda inceleyeceğimiz Mezopotamya, Mısır, Hint, Avrupa medeniyetlerinin yanı sıra Aztek, İnka, Mayalar gibi Amerika medeniyetlerinin de tek İlah inancını bildiklerini, kendilerine hak dini tebliğ eden uyarıcıların geldiğini gösteren deliller elde edilmiştir. Çok tanrılı inancın içinde bir tek Tanrı inancının gizli olduğunu bulan araştırmacılardan ilki, Oxford Üniversitesi'nden Stephan Langdon'du. Langdon, 1931 yılında elde ettiği bulguları bilim dünyasına duyururken, elde ettiği bilgilerin çok beklenmedik olduğunu söylüyordu, çünkü bu bulguların daha önceki evrimci açıklamalarla tamamen çelişmekte olduğunun farkındaydı. Langdon bulgularını şöyle açıklıyordu:

Benim görüşüme göre insanın en eski tarihi, tek tanrı inancından çok sayıda (sözde) tanrının ve kötü ruhların varlığının inancına doğru çok çabuk bir bozulmayı gösteriyor…(1)

Langdon 5 yıl sonra, The Scotsman adlı dergide ise şunları yazıyordu:

… Tüm deliller, kesinlikle başlangıçta bir "tek Tanrı" inancının bulunduğunu gösteriyor. Semitik kökenli halkların arkeolojik ve edebi kalıntıları da en eski zamanlarda bile bir "tek Tanrı" inancının var olduğunu gösteriyor. Yahudi dininin ve diğer Semitik kökenli dinlerin, totemistik, putlara dayanan bir kökeni olduğu teorisinin tamamen geçersiz olduğu bugün anlaşılmış durumda.(2)


Günümüzde Tell-Esmar olarak isimlendirilen MÖ 3000 yılına ait bir Sümer şehrinde yapılan kazılarda da Langdon'un söylediklerini tamamen doğrulayacak bulgular elde edildi. Kazı çalışmalarını yöneten Henry Frankfort resmi raporunda şöyle diyordu:

Kazılarımız, tüm değerli bulgulara ek olarak Babil dinleri hakkında çok önemli bazı gerçekleri daha ortaya çıkardı. Bir sosyal sistem içinde dinsel değerlerin nasıl yerleştirilmiş olduğuna ilk defa şahit oluyoruz.


Sümer tabletlerinin tercüme edilmesiyle ortaya çıkan gerçek, Babil inanç sistemi içindeki çok sayıdaki sahte ilahın, insanların zaman içerisinde tek bir İlahın sıfatlarını yanlış yorumlamalarından meydana geldiğidir.
Bir tapınak ve bu tapınakta ibadet etmekte olan kişilerin evlerinin kalıntıları bulundu. Bu sebeple tek başına bir anlam ifade etmeyen bulguları bir bütün olarak değerlendirebilmekteyiz.

Örneğin, mühürlerin üzerindeki resimlerde genel olarak ilahlara yapılan tapınmalar resmediliyor. Ancak bu resimlerin tümünde bu tapınakta sadece tek bir Tanrı inancının olduğu görülmekte. Bu sebeple, en eski zamandaki Sümer-Akad inanç sistemi içinde, bu tek İlah'ın değişik sıfatlarının ayrı ilahlar olarak görülmediği anlaşılıyor.(3)

Frankfort'un bulguları çok önemli bir gerçeği gösteriyordu: Batıl, çok tanrılı inanç sisteminin ortaya çıkış şekli. Birden çok ilaha tapınma sapkınlığı, dinlerin evrimi teorisinin iddia ettiği gibi insanların doğa güçlerini temsil eden bazı kötü ruhlara tapınmalarıyla ortaya çıkmamıştı. Bir ve tek olan İlah'ın farklı sıfatları çeşitli insanlar tarafından zaman içinde değişik yorumlanmışlar ve bir İlah inancında bozulmalar meydana gelmişti. Tek bir İlah'ın değişik sıfatları, zaman içinde birçok ilah inancına dönüşmüştü.


Langdon'un Sümer tabletlerinin tercümelerini yayınlamasından bir süre önce, Friedrich Delitzch isimli araştırmacı da benzer bir keşifte bulunmuştu. Bu araştırmacı, Babil inanç sistemi içindeki çok sayıdaki ilahın, gerçekte o dönemde Marduk olarak adlandırılan tek bir İlahın farklı özelliklerinden türediğini ortaya çıkarmıştı. Yapılan araştırmalar, Marduk inancının da hak olan tek İlah inancını zaman içinde bozulmasıyla türediğini gösteriyordu.

Marduk olarak adlandırılan tek İlah'ın çeşitli isimleri vardı. Bunlardan bazıları "Ninib", yani "Güç Sahibi", "Nergal" yani "Savaş Tanrısı", "Bel" yani "Tek İlah", "Nebo" yani "Mesaj Getiren İlah", "Sin" yani "Geceyi Aydınlatan", "Shamash" yani "Adalet Tanrısı", "Addu" yani "Yağmur Tanrısı"ydı. Zaman içinde Marduk'un bu özellikleri, sanki Marduk'tan bağımsız güçlermiş gibi değişik tanrılara dönüştürülmüştü. Aynı şekilde Güneş tanrısı, Ay tanrısı gibi birçok batıl ilahlar hayal gücünün etkisiyle üretilmişlerdi. Görüldüğü gibi, Marduk olarak adlandırılan tek İlah'ın sıfatları, bu inancın aslında Allah inancının zaman içinde bazı insanlar tarafından bozulmasıyla ortaya çıktığını göstermektedir.

Benzer bir bozulmanın izlerini antik Mısır'da da görmek mümkündür. Araştırmacılar antik Mısır'ın başlangıçta tek Tanrılı bir inanç sistemine sahip olduğunu, daha sonra bu tek Tanrılı inancın bazı kimseler tarafından tahrif edilerek Güneş'e tapan "Sabiilik"e dönüştüğünü bulmuşlardı. Antropolog Le Page Renouf bu konuda şunları söyler:

Mısır dininin oluşumu, çok sayıda tanrının elenerek tek Tanrıya dönüşmesiyle olmamıştı. Aksine, Mısır dininin tek Tanrı inancına yakın olduğu zamanlar bu uygarlığın şahit olunan en eski zamanlarına denk geliyordu. Mısır dininin son aşamaları ise tüm Mısır dininin en çok bozulmuş hali olmuştur.(4)


Antropolog Sir Flinders Petrie de, çok tanrılı batıl inanışların tek Tanrılı tevhid inancını taşıyan dinlerin zaman içinde tahrif edilmesiyle ortaya çıktığını söylemektedir. Üstelik bu bozulma süreci, sadece geçmişte yaşamış topluluklarda değil, günümüzde de gözlemlenmektedir. Petrie şöyle demektedir:

Eski zamanlardaki dinlerde birçok sınıfta tanrıya rastlanır. Ancak günümüzdeki pek çok kültürde de böyle bir yaklaşım sergilenir. Örneğin bir Hindu, sayıları gittikçe artmakta olan tanrı ve tanrıçalar arasında yaşamaktan zevk duyar... Diğerleri ise tanrılara bile tapmazlar, animistik ruhlara, şeytanlara tapınırlar...

Eğer ruhlara tapmak tek bir İlah'a tapmaya uzanan bir evrim sürecinin ilk basamağı olsaydı, bu durumda çok tanrılılığın gittikçe tek tanrılılığa evrimleşmesinin kanıtlarını görmemiz gerekirdi... Bunun tam aksine tek görebildiğimiz, tek Tanrı inancının her zaman ilk basamak olduğudur...

Çok tanrı inancını ilk oluşumuna kadar izleyebildiğimiz her yerde, bunun tek Tanrı inancının bir çeşitlemesi olduğunu görüyoruz...(5)


Hint kültürü, Ortadoğu kültürleri kadar eski olmasa da, yine dünyanın eski medeniyetlerden birisi sayılmaktadır.


Batıl Hindu dini pek çok sahte ilaha sahiptir. Ancak yapılan araştırmalarda Hint kültürünün erken dönemlerinde tek bir İlah inancının hakim olduğu anlaşılmıştır.


Hindistan'daki batıl inanışlarda tapılan sözde ilahlar neredeyse sayısızdır. Bu batıl dinleri inceleyen araştırmacılardan bir tanesi ise Andrew Lang'dir. Lang, uzun araştırmaları sonucunda, çok tanrılı dinlerin Ortadoğu'da çıkış sürecinin bir benzerinin Hindistan'da da yaşanmış olduğunu ortaya koymuştur.

Edward McCrady de, Hintlilerin Veda isimli kitaplarını incelerken, Hint kültürünün erken dönemlerinde tanrıların, tek bir üstün İlah'ın değişik özellikleri olarak yorumlandıklarını yazar.(6) Veda kitabındaki ilahilerde de, açık olarak tek Tanrılı tevhid inanışının bozuluşunun izlerini görmek mümkündür. Konuyu inceleyen araştırmacılardan Max Müller, başlangıçta tek İlah inancının bulunduğunu kabul etmektedir:

Veda'da tek Tanrı inancının çok tanrı inancından daha önce olduğunu görüyoruz. Çok uzun bir zaman geçtikten sonra bile sayısız tanrılar arasında tek bir sonsuz Tanrı inanışı, göğü bir sis gibi sarmış olan putperest anlayışın arasından, mavi göğün belirivermesi gibi ortaya çıkıyor.(7)

Bundan da bir kez daha anlaşılmaktadır ki, dinlerin evrimi değil, hak dine insanlar tarafından birtakım batıl inanışlar eklenerek veya bazı emirler ve yasaklar göz ardı edilerek dini inançların zaman içinde bozulması söz konusudur.


Tarihi Avrupa toplumlarının inanışlarında da benzer bir bozulmanın izini görmek mümkündür. Örneğin Eski Yunan'ın batıl inançları üzerine araştırmalar yapmış olan Axel W. Persson, Tarih Öncesi Yunan isimli eserinde şöyle der:

İlk baştan beri var olan tek Tanrı inancı, daha sonra Yunan dinsel mitlerinde gördüğümüz sayısız önemli önemsiz tanrısal kişiliklere dönüşmüştür. Benim görüşüme göre bu birçok ilahın varlığı, tek ve bir olan bir Tanrı'yı tanımlayan değişik isimlerin zamanla değişik yorumlanmasına bağlıdır.(8)


Örneğin Eski Yunan'ın batıl inançları üzerine araştırmalar yapmış olan Axel W. Persson, Tarih Öncesi Yunan isimli eserinde;"İlk baştan beri var olan tek Tanrı inancı, daha sonra Yunan dinsel mitlerinde gördüğümüz sayısız önemli önemsiz tanrısal kişiliklere dönüşmüştür." der.


Aynı tahrifatın izlerini İtalya'da da takip etmek mümkündür. Arkeolog Rosenzweig, erken Etrüsk dönemine rastgelen "Iguvine Tabletleri" üzerinde yaptığı incelemelerde "ilahlar ilk olarak sıfatların, değişik özellikler olarak yorumlanmasından ortaya çıkmaktadır" demektedir.(9)


Kısacası yaklaşık bir yüzyıldır ele geçirilen tüm antropolojik ve arkeolojik bulgular, tarih boyunca toplumlarda önce tek Tanrı inancının var olduğunu, ancak bunun zamanla bozulduğunu göstermektedir.

Alıntı Sonu.

Kısaca dinlerin evrimi düşüncesi de tıpkı biyolojik evrim hipotezi gibi herhangibir bilimsel kanıta dayanmayan materyalist önyargıların şekillendirdiği sosyal darwinist bir hipotezdir.

Dinlerin evrimi düşüncesine ancak materyalist bir "inanç" olarak inanılabilir.Çünkü hiçbir bilimsel kanıtı yoktur.

Saygılar.

Yazan: S.Öztürk Tarih: February 4, 2006 04:08 PM

Ozturk bey,

Kısaca dinlerin evrimi düşüncesi de tıpkı biyolojik evrim hipotezi gibi herhangibir bilimsel kanıta dayanmayan materyalist önyargıların şekillendirdiği sosyal darwinist bir hipotezdir.

Dinlerin evrimi düşüncesine ancak materyalist bir "inanç" olarak inanılabilir.Çünkü hiçbir bilimsel kanıtı yoktur.

Uzun ve guzel bir alinti/yazi.

Bence tek malul oldugu nokta --o da oyle soylenebilirse-- 'Tanri' inanisinin zaman icinde degismesi ile din kavramini ayni kefeye koyusunuzdur.

Sizin dediginiz sekilde, Tanri inancinin tek Tanridan cok sayida tanriya dogru bozuldugunu kabul etsek de, bu dinlerin evrim gecirmedigi anlamina gelmez ki..

Birbirinin (eskisini tamamlamak, ya da yenilemek icin) uzerine gelen dinler oldugu gibi, hic bu dinlerden haberdar olmayan cografyalarda da ortaya cikmis dinler var.

Ikinci kategoridekileri kucumseyerek din saymasak bile, birinci kategorideki gelismleri bir tur evrim saymamak bir hayli zorlama olabilir.

Malum, dinler sadece inanilacak olan tanriyi tarif etmez, bir de o gun yasanan hayatin duzenlenmesinden sorumludurlar ve hayat durmuyor.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 4, 2006 07:43 PM

Muzmin Bey,

Birinci elden (yani kendimiz) teyid edemeyecegimiz herhangi bir seyi kabul ya da red ediyorsak, kendimizi kandirmagi otomatik olarak kabul etmis sayilmaz miyiz? Bunun tebiatcilikla filan da pek ilgisi olmasa gerek.

Evrenin ve düşüncenin kendi başına bir varlığa sahip olduğuna kanmak elbette ki mümkün ama hiç zorunlu değil. Böyle olmadığını yada hiç olmazsa olmayabileceğini anlamak içinse felsefenin metafizik türüyle bir parça ilgilenmek gerek. Bunu da 'kanmak' olarak göreceksek varsın öyle görelim. Aklı kullanarak kanmak kullanmaksızın kanmaktan hayli farklı bir şeydir. Tabiatçılığı damarlarımızda dolaşıp duran bir şey olarak görmekteyim. Onu dünya görüşümüz haline getirip getirmemek bizim elimizde.

Sayın Ertugrul,

Putperestlik tabiatçılığın bir türevi. Tabiatçı bir bakış islamiyeti de ister istemez bu türeyişin içine koyacaktır. Başka ne yapacak?
Üstelik ben putperestliğin putperest bir noktadan anlaşılmasını mantıksal olarak çelişik bulurum. Bu tür şeyleri, onların dışarısına çıktığımızda anlayabiliriz.

Yılmaz Bey,

'Dinlerin evrimi' gibi putperest hikayeler için Muazzezlere filan hacet yok. İki yüzyıldır insanlık bu tür hikayelerin binbir türüyle kendini kandırma savaşı veriyor. Araştırma, araştırma deyip durmuşsunuz. Neyi arıyor bu araştırmalar? Doğru olanı mı, yoksa tabiatçı putperestliğe uygun düşecek kılıfları mı? Putperestlik hiç olmadığı kadar popüler bugün. Dileyen bunu 'modern bilim' diye yüceltip durabilir. Ama bilimin ne olduğunu/olmadığını bilenler için bu oldukça sırıtkan bir durumdur.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: Cengiz Cebi Tarih: February 5, 2006 12:40 AM

Cengiz bey,

Aklı kullanarak kanmak kullanmaksızın kanmaktan hayli farklı bir şeydir.

Elhak dogru. Fakat, akli kullanip yanilmak, kullanmayip yanilmaktan daha agir gelir cogu zaman.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 6, 2006 03:52 AM

Müzmin Bey,


Sizin dediginiz sekilde, Tanri inancinin tek Tanridan cok sayida tanriya dogru bozuldugunu kabul etsek de, bu dinlerin evrim gecirmedigi anlamina gelmez ki..


Birbirinin (eskisini tamamlamak, ya da yenilemek icin) uzerine gelen dinler oldugu gibi, hic bu dinlerden haberdar olmayan cografyalarda da ortaya cikmis dinler var.


Şimdi teolojik olarak Tevhid asıldır.Nübüvvet ve eskatolojide bunun gereği.Bu üç unsur Kur'an'daki din(ler) tarihine göre İlk insan/peygamber'den beri vardır.Hala'da son din İslam'da var.

İslam'a göre din(ler)de teolojik anlamda evrim değil dezanformasyon görülüyor.Ama toplum yapılarına göre farklı şeriatların ve/veya insanların toplumsallaşma sürecinde farklı yapılara uygun düzenlemelerin gönderilmesinden söz ediyorsanız bu zaten Kur'an'ın da beyan ettiği husustur.


Bunlar geçmişte yaşanan ve tecrübeye kapalı meseleler olduğu için hem materyalist din tarihçilerinin hem de İslam düşüncesinin bu konudaki fikirleri deney ve gözleme kapalı metafizik birer savdır.Ben bunu belirtmeye çalışmıştım.


Yazan: S.Öztürk Tarih: February 6, 2006 06:07 PM

Sayin S.Ozturk,

Ibrahim'den binlerce yil once varolmus Misir uygarligi neden referans alinmiyor? Neden sadece Ibrahim referans aliniyor. Tarihin babasi sayilan Herodot'un aktardigi Misir uygarligi'nda Misirlilarin nasil abdest alip nasil namaz kildiklari anlatiliyor.

Teolojideki tevhid konusunu biraz acar misiniz?

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: February 7, 2006 01:54 PM

Muzmin Bey,

"Akli kullanip yanilmak, kullanmayip yanilmaktan daha agir gelir cogu zaman."

Aklın yolunu ödün vermeksizin izlediğimizde yanılacağımızı düşünmüyorum. Düşünceye herhangi bir his yada heves değil de yalnızca "doğru olanı bulma" motivi rehberlik ettiğinde de yanılacaksak zaten yanılmaktan başka şansımız yok. Ben buna -her nedense- inanmıyorum. Akıl ile gerçeklik apayrı şeyler olmasa gerek. Sokrates'in "Bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğim" sözü aklın bize birşeyler öğretmekten çok bildiğimizi sanageldiğimiz şeyleri hiç de bilmediğimizi göstermek gibi çok daha büyük bir işi başardığını vurgular. İdeal anlamıyla öğrenmek bu durumda tabiatçılığın tam da üzerinde oturduğu sanılar dünyasının kolaylıkla vazgeçilebilir olduğunu farketmek anlamına gelir.

Biraz felsefe oldu burası tabi. Her tartışmanın son noktada felsefi bir tartışmaya indirgenebilir olduğunu, daha da ötesi indirgenmesi gerektiğini düşünürüm.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: Cengiz Cebi Tarih: February 7, 2006 02:34 PM

Ataman Bey,


Sizin ciddi bir anlama sorununuz olduğu çok açık.Dinlerin evrimi ile ilgili daha yukarıda yazdığım/alıntıladığım yazıyı tekrar(?) okumanızı öneririm.

İslam'a göre insan'ın dünyada varoluşundan bu yana Allah insanlara uyarıcı peygamberler göndermiştir.Bu peygamberlerin tamamının belirttiği husus tevhiddir.Bu Hz.İbrahimle başlayan bir şey değildir.

Siz İlahi dinlerin kökenini metazori Hz.İbrahim olarak gördüğünüz için daha önceki tarihlerde yaşayan uygarlıkların dini inançlarının kökeninin peygamberlere dayandığı olgusunu reddediyor,birisi kalkıp bunu söylediğinde de anlaşılmaz bir biçimde Neden mısır uygarlığı referans alınmıyor? diyorsunuz.Benim mısır uygarlığının dini kökeninde de peygamberi öğretinin bulunduğunu düşündüğümü nasıl düşünemiyorsunuz anlamıyorum.

Benim düşünceme göre hem eski mısır uygarlığının dini inançlarında hem doğu (hint-çin) uygarlıklarının inançlarında ve sami-ortadoğu inançlarında amel ve itikat olarak bir takım ortak unsurlar bulunması tüm inançların kökeninde aynı ortak kaynaktan(Vahy) beslelen peygamberi öğretinin bulunduğunu gösteriyor.Size görede bütün bu ortak unsurlar evrimleşme alameti..Yani bakış açılarımız farklı.

Dünyanın yazılı olmayan o çok uzun geçmişini 5000 yıllık kısacık yazılı tarihiyle ve tamamen materyalist önyargılarla yorumluyor ama daha önce belirttiğim/alıntıladığım yazıdaki argümanlara da ciddi hiçbir karşılık sunamıyorsunuz.

Ortaya atılan materyalist dinler tarihi savlarının sadece birer inanç olduğunu, bilimsel yöntemlerle doğrulanamayan metafizik birer hipotez olduğunu, dolayısı ile materyalist tezlerin İslam'ın dinler tarihi argumanıyla doğrulanamazlık açısından ikiz kardeş olduklarını öğrenmek neden sizi bu kadar rahatsız ediyor anlamak güç.


Daha benim neyi neden ve nasıl referans aldığımı ve teolojik Tevhid'i Hz.Ademe'e dayandırdığımı anla(ya)madan çalakalem yazmak da size has bir yorum biçimi olsa gerek..


Saygılar.

Yazan: S.Öztürk Tarih: February 7, 2006 06:26 PM

Sayin S.Ozturk,

Bu benzerlikleri ortak vahiy kaynakli olarak aciklarken benzesmeyenleri nasil acikliyorsunuz? Onlar degistirilmis ilk orjinali Kur'an da anlatilanlar mi diyeceksiniz?

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: February 8, 2006 03:44 PM

Sayin metin, (veya detin, dedin)

Siz t'yi d'yi birakin ip olayini ihmal etmeyin. Cunku ip olayi ihmale gelmez!

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: February 8, 2006 03:56 PM

Metin bey,

Dr. F. Ataman Bey'i bu ciddi, düzeyi yüksek tartışma ortamının içinde bir diffenbahya çiçeği gibi görmek lazım. Neden diffenbahya da mesela gül değil diye soracak olursanız, botanikçilere sorun derim, sizi biraz uğraştırayım!

Valla <g> aslinda epeyi ugrastirdiniz.. Asil ugrastiran Dieffenbachia hakkinda bilgi bulmak degildi, 70'li yillarda anarsi sayesinde okula devam dahi etmeyip mezun olmus ya da onlarin 80'li yillarda yetistirdigi (!) ogrencilerden baska botanikci bulmak cok zor..

Neyse, Dieffenbachia'nin neden bu kadar alakali oldugunu hala daha tam olarak anlayabilmis degilim.

-- Bol suyu (sululugu?) sevdigi icin mi?

-- Yaklasan Mart ayinda saksisinin degistirilmesi gerekeceginden dolayi mi?

-- Ocak-Subat aylarinda kuvvetlice budanmasi gerektigi icin mi (Bunu kastediyor olamazsiniz. Deistler bu kadar da acimasiz olamaz)

-- Yuksek derecede kalsiyum oksalat icerdiginden, tadina bakanlarin, mazallah, dillerinin sisip bogazlarini tikamasi yuzunden bogularak olecekleri icin mi?

Hangisine atifta bulunuyorsunuz? Yoksa bambaska bir sey mi?

Hatta ortalığı biraz daha şenlikli hale getireyim: Bu şahsa bu kadar lllet olan bendeniz bir teist de değilim (ufak bir harf değişikliği: t'yi atın,d koyun!),

Daha yavas okumaliyim. T'ye alin diye okudum. Tamamen yanlislik-la :-)

ama kesinlikle karşı olduğum birşey var: fikirde ve fikrini ifadede kalite yoksunluğu.

Olsun. Bu acigini bir dinden sloganlarla ve diger bir dinden de ayet tercume denemeleriyle kapatmaga calisiyor.

Yani, hepten bos durmuyor; ve aslinda 'Ikra!' (Recite!) emrini hepimizden daha cok o yerine getiriyor da diyebiliriz --amaclari biraz farkli olsa da.. :-)

Neyse sevgili teistler, siz bu mecrada aklıbaşındaki ateistlerle güzel güzel devam edin muhabbete, sayın doktor arada limon sıksın önemli değil.

Iste, hersey bir yana simdi durduk yerde limon nereden icab etti? Yoksa, difenbahyanin salatada kullanilan bir cinsi de mi var?

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 8, 2006 06:05 PM

SAHNE 2, DIŞ-GÜNDÜZ

Dabbe-t-ül’arz diyerekten endişe ve dehşet objesi haline getirilmeye yeltenilen siberfezanın blogistan mıntıkasında bir hücre-t-ül’tefsirat. (Giriş çekimi). Kamera hazirunu tarar (yatay çevrinme) ve nazar-ı dikkatimizi hususiyetle celbeden bir şahsın yakasındaki rozete odaklanır (zoom ileri!). İşbu şahs-ı mücella, Dr. Firdevs Ottoman Mütekamil Hazretleri’dir. (Müzik girer: Arnold Schönberg, Parodie)

Meydan aniden hareketlenir. Vasata gizemli bir şahıs dahil olmuştur. Metin isimli bu şahıs (boy çekimi, üst açı), her ne hikmetse ve durup dururkene Ottoman Bey’i garip bir nebatla rabıtalandırmak arzusuyla dolup taşmaktadır. Kendi eksik aklını ise hurufatı tefrikle bozmuştur sanki bu şahıs (ayrıntı çekimi). “Harf” tabir edilen ne idüğü müphem nenleri mühimattan addetmemekle gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içerisine düşen Dr. F. Fevk’ül-tekamül ve dahi Meta-tahammül Ottoman Bey, selameti, fevkalade mahirane bir çalımla topu taça atmakta bulur. (Müzik arkaya geçer ve devam eder. Efekt: Ottoman Bey’in topu taca atarkenki topun torpakla sürtünme katsayısı sesi). Dehşetle fark iyleriz ki, Dr. F. Ottoman Mütekamil, her zamanki X-large, mutmain ve pseudo-cool tavr-ı şahanesi ile Latin hurufatın d’sine t’sine filan takılmayı zul addetmekte, ne manaya geldiklerini bilmesi iktiza etmese de, sehven piktogramlardan, o da olmazsa ideogramlardan medet umar vaziyete düşmektedir. Hasıl-ı kelam, Metin nam eski marksist-ateist, kavm-i nevadir deizm mensubu sürpriz şahıs, hasbetenlillah, muhterem doktorumuzu bu kürsüden Şeyh’ül-fusaha-t-ül-lisan ilan eyler. Nebatat ilmi hususunda ise Muhterem Muzmin Anonim Bey’e ayrıyetten yahut hassaten cevab virecektir. Görüntü donar. (Kararma).

Pack-shot: Affediniz, bu vak’ayı reklam filmiylen karıştırdım!

Yazan: metin Tarih: February 9, 2006 01:13 PM

Sevgili Muzmin Anonim dostumuz,
Çözmüşsünüz "olay"ı siz zaten! Daha açıklama serdetmeme bilmem lüzum var mı?
Hürmetle, saygıyla,
Metin

Yazan: metin Tarih: February 9, 2006 01:25 PM

Ataman Bey,


Anlaşıldı sizin yazıları okumaya ve/veya anlamaya niyetiniz yok,ciddiye alıp tekrar anlatmamın vakit kaybı olacağını bildiğimden bir kısmını kopyala-yapıştır yaparak yardımcı(?) olmaya çalışayım:


Şimdi teolojik olarak Tevhid asıldır.Nübüvvet ve eskatolojide bunun gereği.Bu üç unsur Kur'an'daki din(ler) tarihine göre İlk insan/peygamber'den beri vardır.Hala'da son din İslam'da var.


İslam'a göre din(ler)de teolojik anlamda evrim değil dezanformasyon görülüyor.Ama toplum yapılarına göre farklı şeriatların ve/veya insanların toplumsallaşma sürecinde farklı yapılara uygun düzenlemelerin gönderilmesinden söz ediyorsanız bu zaten Kur'an'ın da beyan ettiği husustur.


Her toplum için o toplumun yapısına uygun farklı düzenlemeler gönderilebilir.Ama akide hepsinde aynıdır.Ama zamanla hem akidede hemde toplumsal kural ve düzenlemelerde dezanformasyon görülür.


Buna en yakın örneklerden birisi Hz.İsa'nın ölümünden sonra yaygın olan fakat daha sonra Pavlusun etkisi ile İznik konsilinde bertaraf edilen Hz.İsa'yı -haşa- Allah'ın oğlu olarak değil, kulu ve peygamberi olarak gören Arianizm mezhebidir.Biraz hristiyanlık araştırması yapan herkes insanların dini akidede ve ameli konularda nasıl dezanformasyon yaptığını rahatlıkla görebilir.

Uzun insanlık tarihinde de Vahy kökenli peygamberi öğretinin insanlar tarafından zamanla bozulduğu çok açıktır.

Yılmaz Bey'e hitap eden yazımda alıntıladığım araştırmacıların "çoktanrılı dinlerin başlangıcında hep tevhid, yani tek Tanrı inancı olduğu görülüyor" sözlerine bakabilirsiniz. Ayrıca İslam öğretisinin gönderilen peygamberler konusunda verdiği o çok yüksek rakamlarda bu tezi doğrulamaktadır.


Bu fikre katılır ya da katılmazsınız o başka.
Ama hala İslam'ın din(ler) tarihi konusundaki görüşünü anlayamadı iseniz benim yapacağım bir şey yok.Çünkü bu anlama zorluğu konusu benim ihtisas alanım değil..


Saygılar

Yazan: S.Öztürk Tarih: February 9, 2006 02:44 PM

Metin bey,

Hasıl-ı kelam, Metin nam eski marksist-ateist, kavm-i nevadir deizm mensubu sürpriz şahıs,

Cok uzun yoldan geldiginiz belli oluyor. Gurbette misiniz, silada mi; tabii ki bilemiyorum..

Geride biraktiklariniz arasinda mutlaka sevdikleriniz de vardir --aradabir de olsa, eski gunlerin hatirina, bulusuyor musunuz? [Kisileri kasdetmiyorum tabii ki]

:-)

Pack-shot: Affediniz, bu vak’ayı reklam filmiylen karıştırdım!

Benden de cheap-shot: Eski Marksistlerin simdilerde reklamci olduklarini soylerlerdi de inanmazdim. Peki, annenize reklamci oldugunuzdan haberdar mi ;-)

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 9, 2006 08:48 PM

Saygıdeğer Muzmin Anonim dostumuz,
Eski marksistler ikiye ayrılır: Reklamcı olanlar, olmayanlar.
Reklamcı olan eski marksistler ikiye ayrılır: Ruhunu Mephisto’ya satan Faust’lar, entelektüel kişiliği şizofrenik yarılmaya uğramaya mahkum “barizevkal”cılar. Ki bu sonuncular şöyle tesbih çekerler, brain storming’lerden, presentation’lardan fırsat buldukça:
was soll uns denn das ew'ge schaffen!
geschaffenes zu nichts hinwegzuraffen!
Yani;
neden ki bu amaçsız yaratılış,
madem yok olacaktı bir gün her yaratılmış!
Burası bendenizin kişisel gelişim raporu yayımlama mecrası olmadığından, fazla uzatmam blog sahibimizi kızdırabilir, onun için sizinle sohbetin fevkalade lezzetine kıymak ve kısa kesmek zorunda olduğumu hissediyorum. Ama öyle bir tehlikenin mevcudiyeti yalnızca benden kaynaklanan bir kuruntuysa memnuniyetle devam etmek isterim bu minvalde sohbetimize, siz daha iyi tahmin edebilirsiniz sevgili Akyol’un olası tutumunu...
Bu aşamada önemle vurgulamak istediğim husus şudur: Bir gecede zart diye aklıma estiği için oradan oraya “dönmüş” değilim. Ne hidayete erdim, ne de döndüm. Uzun yıllara yayılan doğal bir süreç içinde, bir renk, başka bir renge dönüştü, budur hikaye. Bir pozisyonu sonradan edinenlerin o pozisyonun en şedit ve fanatik savunucusu kesilmeleri olgusu benden uzak bir olgudur, bunu da vurgulamış olayım. Marksist değilim artık, ama bu, marksist paradigmayı defterden tümüyle sildiğim anlamına gelmediği gibi, eskiden de, şimdi de ne marksizmin ne de başka bir ideolojik bakış açısının “mürid”i olmadım. Tabu, dogma, körlemesine ideolojik angajman bana ters şeyler. Hayata tek pencereden bakmıyorum, dinsel ya da seküler ideolojiler yerine artistik, felsefi, bilimsel disiplinler ve disiplinlerarası sorgulamalar bana çok daha insani, cazip, zenginleştirici ve verimli geliyor.
Bu kadar oto-reklam yeter, ayıp ediyorum!
(Bu arada, limon meselesi vesilesiyle, Ottoman Bey üzerine -son defa olmak kaydıyla- nebatat ilmi çerçevesinde bir essay cızıktıracağım -vakit bulursam.)
Hamiş: Rahmetli annem son zamanlarda ne h.... [Peşin peşin M.A. sansürü!] karıştırdığımı bir türlü bilemedi garibim. Anlayabilseydi kahrolurdu ve gözü açık giderdi eminim.
Hürmet ve saygılarımı kabul ediniz,
Metin

Yazan: metin Tarih: February 10, 2006 11:33 AM

Sayın Mustafa Akyol,
Sitenizin kuytu köşelerinden birinde bir başka Metin’e daha rastladım. O ben değilim benden içerü.
Madem o da Metin, ben de Metin, o halde bundan böyle benim ismim Metin-thePoor olsun!
Kusura bakmayın, insanların kafası karışmasın diye mecbur kaldım bu duyuruyu yapmaya...
Selamlar,
Metin-thePoor

Yazan: metin Tarih: February 10, 2006 11:51 AM

Metin bey,

Was soll uns denn das ew'ge Schaffen! Geschaffenes zu nichts hinwegzuraffen!
“barizevkal”cılar [..] şöyle tesbih çekerler, neden ki bu amaçsız yaratılış, madem yok olacaktı bir gün her yaratılmış!

Evet, bazen otekileri tariflemek, berikileri tariflemekten daha kolay oluyor belki, ama yine de, ben kim bu kadar guzel fakat derin felesefeyi anlamak kim.. ['bari-zevkal'cilar lafini cok tuttum. Yeni dille: Super!]

Benim gibi, bir garip safakta zorbela dogmus bakir Anadolu'mun mahzun cocugunun nesine yetmez Karac'oglan, serguzest beyaninda ;-)

Uryan geldim gene uryan giderim
[..]
Benim Hakk'tan ozge sevdigim mi var

Tabii, dikkatli olmak lazim; 'uryan' yerine 'aryan' havasi verecek sekilde okumak yanlis anlamalara da yol acabiliyor. Hele de son misrai hic okumazsaniz..

Burası bendenizin kişisel gelişim raporu yayımlama mecrası olmadığından, fazla uzatmam blog sahibimizi kızdırabilir,

Kisisel tecrubeden hareketle, boyle bir ihtimal pek mevcut degil gibi. Tabii ki Mustafa bey adina konusmus duruma dusmus olmak da istemem. Dolayisi ile, hareket tarzinizin yanlis oldugunu da soyleyemiyorum.

Bu aşamada önemle vurgulamak istediğim husus şudur: Bir gecede zart diye aklıma estiği için oradan oraya “dönmüş” değilim. Ne hidayete erdim, ne de döndüm. Uzun yıllara yayılan doğal bir süreç içinde, bir renk, başka bir renge dönüştü, budur hikaye. Bir pozisyonu sonradan edinenlerin o pozisyonun en şedit ve fanatik savunucusu kesilmeleri olgusu benden uzak bir olgudur, bunu da vurgulamış olayım.

Serguzestimiz benziyor. Ama, yeteri kadar pastoral motif iceren hersey birbirini andirmaga mahkum degil midir..

Marksist değilim artık, ama bu, marksist paradigmayı defterden tümüyle sildiğim anlamına gelmediği gibi, eskiden de, şimdi de ne marksizmin ne de başka bir ideolojik bakış açısının “mürid”i olmadım. Tabu, dogma, körlemesine ideolojik angajman bana ters şeyler. Hayata tek pencereden bakmıyorum, dinsel ya da seküler ideolojiler yerine artistik, felsefi, bilimsel disiplinler ve disiplinlerarası sorgulamalar bana çok daha insani, cazip, zenginleştirici ve verimli geliyor.

Ettik en az iki.. Benzer zaviyeden bakan baskalari da var, elhamdulillah.. Artik bir Zaviye kurabiliriz :-)

Hamiş: Rahmetli annem

Allah rahmet eylesin.. Baltayi tasa vurabilecegim yazarken aklimin ucundan gecmedi degil, ama, iyimserlik daha agir basti.. Ozur dilerim.

Bir not: Bana yonelik, saygi hurmet vb gibi kelimler kullanMAmanizi sizden rica/istirham etsem yanlis anlamazsiniz umarim.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 10, 2006 03:25 PM

Kıymetli Muzmin Anonim dostumuz,

1) Bakış açılarımızın benzeşmesi beni ziyadesiyle sevindirdi, hatta bir çocuk gibi sevindim desem yeridir. “Zaviye”miz bence kurulu bile! Bu meyanda, sohbetimize şahit olan “kamuoyu”na hitaben, “duruş” mes’elesinin üzerinde konuşulmaya değer cihetlerinden sadece birini işaret etmek üzere, Muhiddin-i Arabi’nin “Fe iza kane-l arif-u arifen hakikaten felem yetekayyed bi mutekad” (Arif gerçek anlamda arif olduğu zaman herhangi birinin inancıyla bağlı değildir) sözünü zikretsem acep pek mi havada kalır ve manasız (yersiz) kaçar, bilemiyorum. Nasipse belki bir gün burada veya başka bir platformda bunları da kurcalama imkanımız olur inşallah.

2) Annemin hatırasını yadetmeme vesile olduğunuz için ben size şükran borçluyum, siz bana özür borçlu değilsiniz efendim.

3) Vaktiyle “mektup” diye birşey vardı. Girizgahı ve hitamı önemliydi. İnsanca bir sıcaklık, duyguların masumane dışavurumu sözkonusuydu. Şimdi ne yazık ki yerini “mail” ve sair teknolojik soğukluklar aldı mektubun. Ben işte bir yandan size karşı samimi takdir duygularımı ifadenin gereğini yerine getirmek isterken, diğer taraftan da yazdıklarımın hiç değilse başlangıç ve bitişi vasıtasıyla mazideki hoş sadaya saygı duruşunda bulunuyor idim. İstemez iseniz bir daha “saygı, hürmet” gibisinden kelimeleri kullanmam, ama bir şartla: bu ifadeleri şahsınıza hitaben içimden sarfetmeye devam edeceğimi peşinen bilmeniz kaydıyla!

4) Tam bu noktada, affınıza binaen, sevgili Mustafa Akyol’a sitemde bulunacağım. Bilmem siz de farkında mısınız, benim Sn. Ataman Ertuğrul’a yazdığım birkaç mesajı sonradan sildi. Ben kimseye hakaretamiz ifadeler kullanmak niyetinde filan değilim, Sn. Ertuğrul’u tanımam etmem; derdim onun şahsıyla değil, tavrıyla ve bulunduğu irtifa ile... Herhangi bir sıfat takmaya bile tenezzül etmeyeceğim bir zihniyetin temsilcisi olması hasebiyle ve bir tür case study gibi görmemden dolayı... Tamam burası “ciddi” bir platform, ama biraz latifenin, humoristik bir söylemin, azıcık gülümsemenin ne zararı var kuzum Mustafa Bey?! (Ataman Bey’e hakettiğinden çok fazla önem atfediyormuşuz havasının doğması sakıncası haricinde tabii!) Hevesim kırıldı, keyfim kaçtı, vazgeçtim geçen bahsettiğim son yazıyı yazmaktan. Halbuki ne güzel, ressam Giuseppe Arcimboldo’nun “sebze-adam”ından, çok değerli Ahmet İnam hocanın “hıyar-adam”ından, “Gott gegen Darwin”den, e(E)flatun k(K)ant mı yoksa sarı kant’aron çayı içmenin mi ruh sağlığına daha iyi gelebileceğinden filan bahsedecektim şunun şurasında... Diffenbahya-limon ilintisine de ışık düşürecektim. Sapla samanı her daim karıştıraduran Ataman Bey çetin ceviz çıktı, ayağımın altına muz kabuğu koydurdu (yoksa aklıma karpuz kabuğu mu düşürmüştü?). Mustafa Bey tarafından dilime acı biber sürüldü, kızılcık sopamı yedim, kızılcık şerbeti içip kan kustum ve susuyorum. Sağıma sarımsak, soluma soğan. Men giderem, gül gibi geçinile, dikenim gerekmez. İncir çekirdeğini doldurmayan ve kabak tadı verme istidadı gösteren lakırdımdan ötürü beni mazur göreler, keçiboynuzu çiğnenmeye, muhabbetle kalına dostlar.

5) Bu zorunlu ve uzun parantezi takiben, her ne kadar önümüz bayram filan olmasa da gönlümüzü hoş tutmak babında dileyelim ki;
“Ömrün hemişe iyd ola, iydin sait ola”
ve can şair Cemal Süreya’nın mısralarıyla mektubumuza son verelim:
“(...) sen nereye gidiyorsun
bir yerlere konmayana
(...) uçan kuşa selam saldık
sevdik oluklar boşaldık”

Yazan: metin-thePoor Tarih: February 11, 2006 03:25 PM

Kur an'daki bazı ayetlerin içinde yer alan "masalımsı" ifadeler nasıl izah edilebilir? Masalımsıdan kastım çocuklara küçükken anlatılan fabl türleridir. Bir karganın konuşması, bir tilkinin karıncayı aşağılaması fabl türü içerisinde karşımıza çıkabilir. Kur an'da savaşçı kuşların, cinlerin ve benzeri türde yaratıkların olduğu hepinizce malumdur. Böyle bir durumu tarihi gelişimlere dayandırmak ne kadar makul olur ki? Nasıl açıklayabiliriz böyle bir şeyi? Allah'ın insanları çocuk olarak algıladığının bir göstergesi olabilir mi bu? Nasıl ki bizler çocuklarımızın hayal dünyaları gelişsin diye, onların bu çetin hayatı yavaşa yavaş ve korkusuzca tanımaları mümkün olsun diye onlara masallar anlatırız, Allah’ta biz yetişkinleri bir çocuk olarak görüp bazı şeyleri daha iyi anlayıp tahayyül edelim diye Kur an dilini masalımsı bir yapıya mı bürümüştür?

Bu düşünce iyimser olabilir. Kötü niyetli insanlarca farklı bir şekilde ele alınabilir. Ayrıca kutsal kitapların Tanrı, Allah gibi güçlere bakış açısı her zaman dikkatimi çekmiştir. Pek çok ayette Allah'ın kullarını "sevdiği" onlara "merhamet gösterdiği" veya insanların kimisini "nankör bulup" "cezalandırabileceği" belirtilmiştir. Peki Allah eşi benzeri bulunmayan bir güç olarak nasıl oluyor da insanoğlunun büründüğü kimi fiziksel özelliklere sahip olabilmektedir? Allah sevebildiğine göre onun duygularının olduğunu söylemek yanlış mı olur? Allah her şeyi bilir ayetinden hareketle Allah'ın tıpkı insanlar gibi gördüğü ve duyduğunu söylemek hataya düşmek mi olur?

Tüm bunların dışında Kur an'daki cennet ve cehennem tasvirleri dikkat çekicidir. Cennetteki sütten ırmaklar nasıl izah edilebilir? Oradaki süt bildiğimiz süt ise cennetin teknik anlamda dünyadan farkı nedir? Cehennemde insanlar ateş ile uyarılırken oradaki ateşin bu dünyada ısınmak için sobamızın içerisinde bulunan ateş ile teknik anlamda ne farkı vardır? Ayette yanan insanların derileri yenileri ile değiştirildiğine göre bu dünyadaki ateş ile teknik anlamda bir farkı yoktur.

Tüm bunları yazma amacım dine karşı beslediğim düşmanlık değildir. Hakarete yönelik bir tavır da koymuyorum. Benim vurgulamak istediğim mesele insanların ne kadar zeki yaratıklar olduklarıdır. Aklı başında her insan benim yukarıda belirttiğim pek çok konuyu aklına getirebilir. Ancak her nedense insanlar bunların izahını bir şekilde bulamayınca bu soruları derinlerde bir yerde bastırmayı tercih ederler. Peki bunun çözüm yolu nedir ki? Kur an ilahi bir kitaptır ancak içindeki tüm bilgiler bu dünya içerisindeki bilgilerin örgüsü dışarısına taşmaz nedense. Allah özgün değil midir? O hiç bir şeye benzemeyen bir güç olarak hani çocukla çocuk olmayın deyimindeki gibi O da insanla insan olmaya mı çalışmaktadır?

Benim kafamı karıştıran çok Tanrı tek Tanrı meselesi değil de insanların soru yumağı haline gelmiş olan beyinlerinin bir türlü istediği cevabı bulamaması.Soru sormak yasak olursa, fazlaca derinleri irdelemek yasak olursa, dinlerin dokunulmazlığı bu yasaklarla sağlanır hale gelirse o zaman bu kime hizmet eder ki? Hele bu şekilde bir dinin evrensel nitelikler kazanması nasıl mümkün olur ki? Bir cin kelimesinin Çince'ye İngilizce'ye çevrilmesi bile farklı kültürdeki insanlar için bir sorun teşkil edebilecekken koskoca Kur an veya diğer dinlerin kitaplarının farklı dillere çevrilmesi ve çevrim aşamasında kendi iç ruhlarından pek çok şey kaybetmeleri nasıl açıklanabilir? Bence insanların kafa yorması gereken dağlar kadar problem var bu konularda. Ancak yasaklarla, engellemelerle bunlar çözülmez. Kim bilir belki dinlere evrensel bir eleştiri gelirse Allah'ın kitabı mucizesiyle herkesleri sürpriz bir şekilde cezp edebilir? Kim bilir?


Yazan: Murat Tarih: February 18, 2006 05:44 PM

Ben herhangi bir dinin inanırı değilim. Deistim. Tanrının insanlara herhangi bir peygamber ya da kitap yolladığına inanmıyorum, öte yandan inananlara da hiç bir sözüm yok. Dine değil ama, dini düşünceyi ifade etme ve hatta yayma hakkına ise inanırım. Ama, insaf.. bunun da bir zarafeti, bir inceliği olmalı. Bu kadar "kibirli öğretmen" edaları, bu kadar "ben bilirim, gelin size de öğreteyim" tavırları çok rahatsız edici. Nereden biliyorsun Mustafa Bey kardeşim, "seçilmiş"lerden misin? İnsanlara nasıl yaşaması gerektiğini söylemek ne büyük bir cesarettir. Ha, eğer kitapta yazıyor diyorsan, iyi güzel işte, herkeste var o kitap. İnanırı olan herkes de sorumlu olduğunu bilir herhalde. İnsanları cadde ortasında portatif sehpa kurup üzerine çıkan gezgin protestan rahipleri gibi dudak ucuna yerleşmiş bir küçümsemeyle hidayete çağırmak, bana biraz ukalalık ve haddini aşmak gibi geliyor. Benim düşüncem bu, bana ait.Ben de tıpkı senin gibi söylemek istedim. Konuşma, bunları söyleme demiyorum ve denilemez elbette. Ama üslup biraz rahatsız edici.

Yazan: Kaan Tarih: March 7, 2006 05:00 AM

Kaan Bey, geçerken mi uğradınız, yoksa postu serecek misiniz? Biz burada mahzunuz da biraz... Bir yanda teistler öte yanda ateistler, bizim sesimiz bu hengamede yitip gidiyor.

Yazan: metin-thePoor Tarih: March 7, 2006 04:09 PM

öncelikle şunu söylemeliyimki yazılan bütün yorumlar konu olan evrensellik tanımına uyabilir yada uydurula bilir lakin yazılan yorumlar sanki o hükmü ALLAH sanki bütün devirde ona uyucaksınız şeklinde bir söze indirgenmiş gibi yorumlar yapılmış Halbuki ALLAH Kurnı kerimin bir çok yerinde "bu kuran size öğüt ve hatırlatmadır" der.yani o devirdeki insanlar için kendi hükmünün geçtiğini bizimde onlardan öğüt alarak bu doğrultuda yaşamak gerektiğini hatırlatır anlatılan olayların şekli ile değilde öğüt yani söz kısmıyla ilgilenilmesi gerektiği açıkça vurgulanıryani esas olan kelamdır biçim değil bu devirde atla savaşılmaz lakin o devirdeki insanlar ALLAH ın emrettiğine uyarak önlem aldılar emri dinlediler esas olan hükme icabet etmeleri yoksa şekile indirgenmiş olsaydı kuranınn neredeyse tamamını atmamız gerekecekti.bana göre evrensellik niteliği hükmü boyutudur şekli değil birde yukarıda yapılan bir yorum yani alıntı çok tutarlı bir görüştü AHMET Hulusinin görüşleri herkese kolay gelsin ...

Yazan: belkıs Tarih: March 24, 2006 05:06 PM

Selamlar Öncelikle tarihselcilik konusuna girmeden hakkında buyurgan hükümler savrulan fazlurrahmanın düşüncelerini hangi zaviyeden nelere kime dayanarak tenkit edildiğinin hesabının verilmesi gerekir.Bugün bu tartışmayı sadece entellektüel seviyede tartışılan bir konu olmaktan çıkarılması bakımından Sayın Akyolun tavrı önem kazanmaktadır.Bugün fazlurrahmanın cok az eseri dilimize çevrilmiştir.Onun düşüncelerini sağlıklı şekilde anlamanın! ve elestirmenin en kestirme yolu onun tasavvuratına (bilgi sistemine)dahil olmaktır.Böyle bir gayret gösteridiğinde görülecektir ki Fazlurrahmanı anlamak için onun yaptığı gibi ayağı yere sağlam basan bir metodolojiye ihtiyaç vardır.Böyle bir zihin açıklığına ulaşabilmek içinse bütün islami disiplinleri(fıkıh,tefsir,hadis,tasavvuf vs...) tutarlı bir diyalektikle tenkit edilmelidir.Aksi takdirde daha kendi düşünce sistemlerinin hangi anlayış biçimine oturduğunu bilmeyen kardeşlerimizin çabaları muallakta kalacaktır.Fazlurrahman gibi hayatının tamamı okuma ve araştırmayla geçmiş bir bilim adamı (bunların ayrıca hatırlatılması lazım geliyor)ömrünü sistemli bir düşünce biçimi ortaya koyabilmek için harcamıştır.
ÖZETLE neyle karşı karşıya olduğumuzu bilirsek daha fazla öğrenir ve sağlıklı eleştirebiliriz.
SAYGILARIMLA

Yazan: Muhammed Ali Diktaş Tarih: August 8, 2006 11:30 AM

Bence bunun için tarihselciliğe veya sembolizmciliğe hiç gerek yok.Çünkü ayet çok açık bir şekilde bilgiyi veriyor.

Düşmanlara karşı besili atlar,güçlü orduları hazır tutun diyen ayet,açıkça her çağdaki teknolojik ve stratejik savaş birimlerini temsil ediyor.Hem atları hem de aynı anda tüm savaş teknolojilerini...

Veya insanoğlunun denizde fırtınaya yakalandığında Allah'a dua ettiğini ama fırtına geçince yine nankörlüğe başladığını söyleyen ayet,hem denizdeki fırtınayı birebir veriyor hem de bu evrende-dünyada başımıza gelebilecek tüm sıkıntı ve felaketleri temsil ediyor.Yani birebir örnekle ,bütüm temsil ediliyor.Çok açık ve net bir şekilde.

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 8, 2006 02:17 PM

Kuran hükümlerinin evrenselliği ilgili olarak evrensellikten ne anlaşıldığı önem kazanmaktadır.Dolayısı ile bu ifadelerinde evrensel olduğunu yani at beslemenin(8/60) gerekli olduğu savunulursa, bunun hikmete uygun olmadığını bilmek için öyle sanıyorum ki teolog olmaya luzum olmasa gerektir.Anlamamız gereken temel nokta dizgenin verdiği mananın keenlemyekün(tamamiyle)bugün aynen geçerli olmadığı,özün(mananın! evrensel olduğu, zaten sözün sahibininde lafzı evrensel kılma gibi bir gayesinin olmadığı vefakat bu lafzi örneklemelerle bir manaya(hakikat)işaret ettiği anlaşılmak lazım gelir.Bu tartışma aslında muarızların dikkatinden kaçsada mahlukul kuran meselesine kadar dayanmaktadır.Eğer bu konuda kuranın mahluk olmadığını düşünüyorsanız ki çoğunluk bu görüştedir; elbette kuranın bu ifadeleri dönemin şartlarını gözterek bir ihtiyaca binaen söylediği, bugün ise bu ifadelerin bir hikmeti ifade etme bakımından sembolik ifadeler olduğunu savunmak bu mentaliteye göre kuranı tahrif etmekten öte birşey değildir.Bu bağlamda düşünüldüğünde tartışmada taraf olan dostlarımız tavır takınırken muradıilahinin(hikmet) ne olduğunu anlamaktan öte bir itikadi gereklilik gibi telakki ettikleri anlayışlarını muhafaza etmek gayreti içerisindedirler.Bu bağlamda esasında öze dönerek evrenselin, aslında düşüncenin kodları olan lafızlarda değil de muradın(hakikat)kendisinde ortaya çıkan bir mahiyeti olduğu anlaşılınca meselenin çözümünde esaslı bir yol alınmış olacaktır kanaatindeyiz.
SAYGILARIMLA...

Yazan: Muhammed Ali Diktaş Tarih: August 9, 2006 07:36 AM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)