« Kılıçbay'la Yeniden—Bilimsel Çapanoğulları ve Materyalizm | Ana Sayfa | Cumhuriyeti Yaşatmak, 'Kutsal Görevimiz' mi? »
October 27, 2005
Türkiye'nin Ahlak Krizi
Türkiye iki haftadır Malatya'daki Çocuk Esirgeme Kurumu'nun yurdunda yaşanan rezaleti tartışıyor. Küçücük çocukları kafalarını tokuşturarak, terliklerle vurarak döven, aşırı sıcak suyla yıkayıp yakan zalim "bakıcılar"dan daha da kötü olan ise, televizyonlarda gördüklerimizin buzdağının sadece su üstündeki kısmı olması.
Bu gibi "esirgeme" kurumlarında yaşanan alçaklıkların, sadece şidettle sınırlı kalmadığı, cinsel taciz ve tecavüzlere kadar uzandığı da, mesele biraz deşildikçe ortaya çıkıyor. Taha Akyol, Malatya Sosyal Hizmetler İl Müdürü'nün, kendini savunurken, "Livatalar yaşanmış bir yurdu devraldım" dediğine işaret etmiş. Bu, erkek çocuklara tecavüz demek... Devletin "esirgeme" kurumlarında...
Eğer daha önce hiç böyle şeyler duymamış, görmemiş olsaydık, şaşırabilirdik. Ama, hayır. Bu gibi olaylar, biz Türkler için ucu-bucağı olmayan bir toplumsal skandallar zincirine yeni bir halka olarak ekleniyor. Bürokraside, siyasette, iş dünyasında, emniyette, toplumun hemen her köşesinde bir takım dolapların sürekli dönmekte olduğunu, savunmasız insanların ezildiğini ve "zalim"lerin at oynattığını zaten herkes adı gibi bildiği için, artık bu tip şeyler "sıradan vaka" olarak karşılanıyor.
Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri, bu çürümüşlüktür. Ahlaksızlığın "sıradan vaka" haline gelmiş olmasıdır. Eğer bir isim vermek gerekirse, durumun adı "ahlak krizi"dir.
Bu kriz, suç niteliği taşıyan dayak ve tecavüzlerle, yolsuzluklarla, kirli ilişkilerle de sınırlı değildir. Bunlar göze batanlardır. Milyonlarca insanın açlık sınırında yaşadığı bu ülkede, akıl almaz paralar harcayarak "çılgınca eğlenen" ve bunu yaparken harcadığı paranın binde birini bile gidip de bir yoksula vermeye yanaşmayacak adamlar ve kadınlar da ahlaksızdır.
Ahlaksızlığı görmek için kırmızı ışıkta beklerken etrafınıza bakmanız bile yetebilir: Camları silerek bir kaç kuruş kazanmaya çalışan çıplak ayaklı küçük çocuklara pahalı arabasından köpüren, böylece yanındaki "sarışın"a gösteriş yaptığını düşünen (ve o "sarışın" da çoğu kez aynı düzeyde olduğu için bunu başaran) adamlar görebilirsiniz. Ahlaksızlığın cisimleşmiş halidir onlar. Bu "düzey"deki adam, bürokrat olsa yolsuzluk yapar, "bakıcı" olsa çocuk döver.
Bütün bunlar bilinmiyor da değil. Ama çözümü bilinmiyor. Sadece "kınanıyor". İkide bir "etik değerler çok önemli doğrusu" diye konuşmak ise fayda etmiyor.
Doğru Olanı Tercih Etmek
Öncelikle, ahlakın ne olduğunu anlamak gerek. Ahlak, bir insanın, herhangi bir durumda çıkarlarıyla çatışsa bile "doğru olanı" tercih etmesidir. Bunu niye yapsın ki, diye sorabilirsiniz. Bunu severek yapmalıdır, çünkü doğru olanı yapmanın insana verdiği benzersiz bir "vicdani tatmin" vardır. Otobüs koltuğunda rahatça oturmak varken, yaşlı bir bayana yer vermek gibi. Koltukta oturmak daha konforludur elbette; ama ahlak sahibi iseniz, doğru olanı yapıp ayakta kalmakta daha büyük bir "konfor" bulursunuz. Onun adı "vicdan rahatlığı"dır.
İşte ahlak, bu vicdan rahatlığı arayışıyla ortaya çıkar. İnsanlar, vicdanlarına başvurdukları sürece ahlaklı olurlar. Ama tabii bir toplumda "vicdan" kavramı değerini yitirmişse, "out" olmuşsa, köşeyi dönmek ve gününü gün etmek revaçta ise, ortaya ahlak krizi çıkar.
Bunun elbette toplumu yönlendiren "kanaat önderleri"yle yakından ilişkisi vardır. Eğer insanları "ekonomik hayvan" olduklarına inandırırsanız, onlar da öyle davranırlar. Beyinlerini "televole kültürü" ile yıkarsanız, mutlu olmanın yolunun "doğru olmak"tan değil "zengin olmak"tan geçtiğine inandırırsanız onları, onlar da artık "doğru olmaya" ihtiyaç duymazlar.
Beyin yıkamak derken bir komplodan değil, toplumsal bir bilinç kaymasından söz ediyorum. Bunu görmek de zor değil. 60'lı ve 70'li yıllarda çevrilen Türk filmlerini hatırlayın; rüşvet yemeyen, yalan söylemeyen, fedakarlıkta bulunan, haksızlığa uğrasa da doğru bildiğinden vazgeçmeyen insan tipleri vardı o dönemin Yeşilçam ürünlerinde... Bir de şimdiki "sit-kom"ları izleyin; bütün gün birbirine laf yetiştiren, doğrudan çok yalan söyleyen, gösteriş yapıp "hava atmayı" yaşam amacı haline getirmiş tipler göreceksiniz. Dürüstlük, yardımseverlik, kanaatkarlık gibi ahlaki erdemlerin "demode" sayıldığı bir cinnet hali var ekranlarda... Ve elbette toplumda da...
Ahlakın temelini oluşturacak kavramlar bir kez bu şekilde yok olduktan sonra, istediğiniz kadar "iş etiği", "yaşam etiği" edebiyatı yapın, bir işe yaramaz. Sadece "gösteriş" amaçlı bir ahlak elde edersiniz. Yani insanlar, doğru olanı yapmak için değil, yapıyor görünmek için motive olurlar. O zaman da, "kamuoyu önünde" çok "ilkeli" davranan, sonra da her türlü gizli-kapaklı yolsuzluğu, hırsızlığı, haksızlığı yapan vatandaşlarınız ve hatta devlet büyükleriniz olur. Ya da müfettişleri görünce hazırola geçen, ama başka zamanlarda elleri altındaki küçücük çocukları acımasızca döven "bakıcılarınız"...
Dinin Anlamının Kayması
Peki bu ahlak krizi nasıl çözülür? Yok olan ahlak, yeniden üretilir mi?
Bu konuda fikir üreten sosyal bilimcilerin hemen hepsi, ahlakın dinle yakın ilişkisi olduğunu söyleyecektir size. Çünkü insanların "doğru olanı yapmaya" inanmaları için mutlak doğrulara inanmaları gerekir, ki bu da genellikle dinden gelir. Dolayısıyla da toplumsal ahlakın en önemli kaynağı, dindir.
Ama ne yazık ki, Türkiye'de bu kaynak biraz kesilmiş durumdadır. Çünkü din üzerine harcanan zihinsel efor; kimin başörtüsünü nasıl bağladığı, nerede bağlayıp nerede bağlayamayacağı, ya da bunun rejimimizi tehdit edip etmediği gibi kısır tartışmalara indirgenmiştir. Öte yandan, bu gibi ceberrut baskılardan kurtulup da rahat nefes alma imkanını hiç bir zaman bulamayan din, "açılım" imkanı da bulamış; bin yıldır değişmeden bugüne taşınan, dolayısıyla çağdaş hayatı kavrayıp yorumlamakta zorlanan bir gelenekle örtülüp donuklaştırılmıştır. Bu donukluğu açma iddiasındaki "İslami hareket" ise fazlaca politize olmuş, dinin asıl konuları olan iman ve ahlak yerine "nizam değişikliği" rüyasına ağırlık vermiş, toplumda hayır işleri yapmak yerine miting düzenleyip kuklalar veya bayraklar yakmayı tercih edegelmiştir.
O nedenle Batı dünyasında Kiliseler ve diğer dini kurumlar olağanüstü yardım ve hayırseverlik faaliyetleri yürütürken, Türkiye'de bu yöndeki dini çabalar cılız kalmaktadır.
Türkiye'nin seküler insanlarının çoğu ise, ahlaklarını dayandırabilecekleri mutlak bir "değerler zinciri" bulmakta zorlanmaktadır. Dinle ilgileri yoktur; ama "seküler ahlak" diye bir şey vardır ve çoğu bundan da habersizdir. "Modernleşme" denince lüks arabaya binmeyi ve Fransız peyniri yemeyi anladıkları için, modern Batı dünyasının insan hakları ve etik değerler konusundaki vurgu ve hassasiyetinden çok uzaktırlar.
Kısacası Türkiye, sosyalist entellektüel Ömer Laçiner'in deyişiyle, "ne Doğu'nun ne de Batı'nın namusunu yaşar" hale gelmiştir.
Sorunun çözümü de, toplumun "biz neyiz, niye varız, nasıl yaşamalıyız" gibi temel soruları baştan ele almasında yatmaktadır. Bunlar, ilk başta "televole kültürü" kadar eğlenceli durmayabilirler; ama ondan çok daha doyurucu ve kurtarıcıdırlar.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: October 27, 2005 09:40 AM




Ben de bu konuyla ilgili bir araştırma hazırlıyorum, yazdıklarınızın bir kısmına da katılıyorum ancak çözüm üretilmesi konusunda basında köşe yazarlarına da büyük görev düştüğü kanısındayım. eğer köşe yazarları kendilerini kanaat önderi olarak tanımlıyorsa bu tür sorunlar karşısında çözüm de üretebilmelidirler.konuya ilişkin yazan hemen hemen tüm köşe yazarlarını taradım ancak somut bir çözüm önerisine henüz rastlamadım. köşe yazarlarına ilişkin düşüncelerinizi de merak ediyorum, fırsat bulup yazabilirseniz memnun olurum.
iyi çalışmalar...
Yazan: nehir Tarih: March 1, 2006 10:55 AM
Doğru olanı yapmak.
Yanlışa boyun eğmemek.
yada
Kendi istediğini, başkalarının hoşuna gitmeyecek şeyi onlara yalan söyleyerek yapmak.
Bunlar bana zıt geliyor ya. O zaman doğru dediğimiz şeyin de karşılıklı birşey olması lazım...
Nasıl herkes "Güneş doğudan doğar" diye biliyorsa öyle birşey...
Bu biraz da "zorla güzellik olmaz" sözüne benziyor... Tabi sahtekarlık yaparak da güzellik olmuyor... Yanlışın hemen ortaya çıkması ve en iyi durum. Biz öldükten sonra düzeltemediğimiz yanlışlarımızı hatırlayıp da ne kötü adamdı denmesini hiç istemem...
Doğru olanı bilmeyen bir ülke Ay'a gidebilir mi? Yada çok daha zor işleri becerebilir mi?
Hata yapmadan da doğru yol bulunmuyor malesef...
Bu yüzden hep yardıma ve duaya ihtiyacımız var...
Ufak şeyleri önemsiz görmemek lazım. Ufacık dualar birleşir ve koskoca düzeni değiştirebilir... Yada ben önemsizim deyip de boşverirsen tersine bu sefer o ufacık önemsiz şeyler birleşir ve senin ölümüne yol açabilir...
Ben diyorum ki bizim duamız doğru olduğuna inandığımız yönde olsun...
Gün gelir en güçlü doğruya ulaşırız belki...
Not: Mustafa Akyol'un bu yazısına ben "Türkiye laiktir laik kalacak" sloganlarının bende yaptığı çağrışımla ulaştım ve "doğru olanı yapmak" kelimesini arayarak buldum bu sayfayı...
ibrahim
Yazan: ibrahim Tarih: November 13, 2006 02:05 AM
Cok dogru...
Yazan: aslan Tarih: November 18, 2006 12:54 PM
dünyada bebek tecavüzlerinin iri puntolu başlıklarla gazetelere manşet olduğu başka ülkeler var mı acaba?
Tayland mı?
Hindistan mı?
Çin mi?
Kenya mı?
Amerika Birleşik Devletleri mi?
cevap: Hiçbiri
çünkü bu ülkelerin hiçbirisinde muhafazakarlık, milliyetçilik, ahlaklılık gibi kavramlar üzerlerine yaftalanmış gibi aynı tornadan çıkan belirgin şekilcilik ve bölgeselcilik-hemşehrilik yozlaşmaları ile yoğrulmuş aslen asosyal kitlenin tekelinde imiş gibi görünmemektedir
biz çok milliyetçi bir toplumuz değil mi?
biz çok muhafazakar bir toplumuz değil mi?
biz çok etik bir toplumuz değil mi?
patolojik olgulara sahip olmaktan daha kötüsü patolojik vaka olunduğunun farkında olmamaktır
Yazan: Kubilay ANT Tarih: December 14, 2006 09:52 AM
Ben bunun ahlakla ya da dogruluk ve dinle iliskisi olduguna kesinlikle katilmiyorum. Yazarin degindigi konular tamamen hasta beyinlerin bir urunudur bu sapikliklari yapan insanlar saglikli bir rua ship degildir, dolayisi ile saglikli psikolojiye sahip insanlarla yada normal bir toplum hayati ile kiyaslanamazlar. Bir insan ne kadar egitimsiz, bilinczis, inancsiz olursa olsun, aciz savunmasiz, masum cocuklara bu gibi sapikliklari yapamaz.Bunu yapan insanlar ruhsal probleme sahip olanlardir. Ruhsal sagligi bozuk insanlarin ozurlu oldugu kabul edilmeli ve bi tip konulara mevzu olmamalari gerekir. Cunku beyin ozurlu bir insan dogruyu ysnlisi ayit edebilecek kapasitede degildir ve bu hasta insanlar saglikli bir tartisma konusu olamalar.
Yazan: gunka Tarih: December 17, 2006 03:35 PM
Bu gibi örnekler, tek tük olsa belki size katılabilirim sayın gunka, ama bize yansıyan örneklerin yanlızca bu kadar olma ihtimali o kadar yüksekki!
Aslında yanlızca medyada çıkan haberleri saysak bile baya bir yekün ediyor...
Yani çevremizde normal diye tanımladığımız insanların bir kısmı, o iğrenç ötesi fiileri işleyebilecek kapasitede...
Çünki insaf denen mekanizma insanın doğasında var ama sonradan beslenmeze kaybolma durumu o kadar yüksekki. dün hocalı katliamı ile ilgili bir foto galerisi geçti elime, ve insanlığımdan utandım...
O katliami yapan, koca ermeni ordusu her bir ferdi ile sapıkmıydı, yada aptalmıydı, yada ruh hastasımıydı. eminim normal insanlardı, ama eksiklikleri belki insafsız, vicdansız oluşları idi...
İnsanın mahiyetinde iyiye, güzele bir meyil olduğu gibi, kötüye, çirkine de bir meyil vardır.
Bu iki kutuplu meyil sürekli savaş halindedir diye düşünüyorum. Ve yazarın çözüm adına "biz neyiz, niye varız, nasıl yaşamalıyız" sorunlarını tekrar ber tekrar kendimize sormamız, cevabını her defasında daha bilinçli bir şekilde vermemiz gerektiğini düşünüyorum.
Yazarı, yazısı için tebrik ediyorum...
Yazan: emre Tarih: February 28, 2007 12:00 PM