« SkyTurk TV'deki Akıllı Tasarım Programı | Ana Sayfa | Teşekkür ve Bir Duyuru »
September 03, 2005
'Kusurlu Tasarım' İtirazının Cevaplanması
Akıllı Tasarım teorisine karşı çıkanların sıkça dile getirdiği itirazlardan biri, "Kusurlu Tasarım argümanı"dır. Bu argümanın sahipleri, özetle, "canlılar tasarlanmıştır diyorsunuz, ama pek çok kusurlu, mükemmellikten uzak yönleri var" derler.
Böyle diyenlere sıkça rastlamak mümkün. Örneğin Aktüel dergisinin Akıllı Tasarım teorisini ele aldığı 9 Ağustos 2005 tarihli sayısında Prof Ertan "kullanışlı sistemlerin insanlardan esirgendiğini" ileri sürüyordu. Prof. Aykut Kence ise gazeteci Devrim Sevimay'ın kendisi ile yaptığı ve Vatan gazetesinin 29 Ağustos 2005 tarihli sayısında yayınlanan röportajda canlıların "kusurlu tasarım"larla dolu olduğu iddiasındaydı.
Ancak her iki sayın profesör de yanılıyordu... Nedenini inceleyelim.
Prof. Ertan'ın Aktüel'deki sözleri şöyleydi:
"Yaratılış dogmasına göre kutsal sayılan insandan kimi canlılardaki kullanışlı birçok sistemin esirgenmiş olması düşündürücü. Örneğin köpek balıklarının dişleri her yıl yenilenirken birçok insan dişlerinden dolayı acı çekiyor. Bazı organizmalarda olduğu gibi insan da etkili bir DNA tamir mekanizması ve bağışıklık sistemine sahip olabilseydi, temelde genetik hatalara bağlı bir hastalık olan kanserden kırılmazdı. İnsan vücudu bitkilerin yaptığı gibi fotosentez yapabilseydi kısa süreli bir güneşlenme sayesinde günlük enerji ihtiyacını karşılayabilirdi."
Prof. Aykut Kence ise Vatan'da şöyle diyordu:
"Canlılar kusursuz değildir. Örneğin zürafalar uzun boyları nedeniyle akarsu veya gölden su içmekte güçlük çekerler. İnsanda da bir yığın gereksiz gen bulunur. Örneğin C vitamini sentezleyen genler atalarımız meyveyle beslenmeye başladıktan sonra işlevsiz kalmışlardır. Bir yığın başka gen işe yaramaz durumdadır. Bir çok insan kalıtsal özürlerle yaşamaktadır."
Tüm bu yorumlardaki üstü kapalı ortak nokta, "canlıların kökenini açıklayabilecek doğal bir mekanizma var mıdır" sorusunu gündemden çıkarma çabasıdır. Oysa Darwinistlerin cevaplaması gereken asıl soru budur. Bunu es geçip, sonra da "ama canlılarda kusurlar vardır" diyerek karşı atağa geçmenin aslında bir kaçış yöntemi olduğuna dikkat etmek gerek.
Bir örnekle düşünelim: Bir çölün ortasında biraz külüstür ve hasarlı bir araba bulsak ve "bu arabanın kökeni nedir" diye sorsak, birisi de bize "bu arabanın kökeni doğal süreçler olmalı, çünkü baksanıza orası-burası hasarlı, hem zaten ben olsam bu renge boyamazdım" diye bir "argüman" öne sürse, ne düşünürdük?.. Burada da benzeri bir durum vardır.
Gerçekte Kence veya Ertan gibi Darwinist biyologlara düşen asıl iş, canlılara kusur bulmak değil, onların kompleks yapılarının doğal mekanizmalarla nasıl ortaya çıkmış olabileceğini açıklamaktadır. Bunu yapamadıkları için, "kusurlu tasarım" argümanına sarılıyorlar.
"Kusurlu Tasarım" argümanı hakkında söylenmesi gereken ilk şey bu. Ama başka şeyler de var. Çünkü argümanın temelini oluşturan "kusurluluk" yorumları ya tutarsız ya da bilgi eksikliğine ve hatta çarpıtmalarına dayanıyor.
Sözkonusu tutarsızlık ve çarpıklığı üç maddeye ayırarak inceleyebiliriz:
1) Akıllı Tasarım, "Kusursuz Tasarım" demek değildir. Tasarlanmış bir yapı, özellikle kusurlu kılınmış olabilir.
2) "Kusur" yorumu çoğu zaman subjektiftir. "Ben olsam böyle yapmazdım" mantığından yola çıkar
3) "Kusur" yorumu pek çok noktada da doğrudan yanlıştır. Kusurlu veya işlevsiz olarak yorumlanan bazı biyolojik yapıların, aslında daha önceden sanılandan çok daha ideal yapı ve işlevlere sahip olduğu anlaşılmıştır.
Şimdi sırasıyla bunlara bakalım.
Akıllı Tasarım, Kusursuz Tasarım demek değildir
Bir mühendis tasarladığı bir yapıyı, olabilecek en ideal, mükemmel, üstün şekilde planlayabilir. Ancak böyle yapmayıp, kasıtlı olarak, daha mütevazi bir tasarım da seçebilir. Buradaki fark, amaçla ilgilidir. Eğer kusursuzluğu hedefliyorsa, örneğin, "1 milyon kilometre yol da yapsa hiç eskimeyecek bir araba yapmak" gibi bir hedefi varsa, buna göre düşünecek, buna göre malzeme kullanacaktır. Sözgelimi çok pahalı bir metal olan ve uzay araçlarının inşasında kullanılan titanyuma yer verecektir. Ama eğer amacı bu değilse, aksine arabanın kat ettiği yola paralel olarak eskimesini zaten istiyorsa, bu denli dayanıklı malzeme kullanmaya da gerek duymayacaktır.
Bu mantığı canlıların kökeni konusuna da uygulayabiliriz. Canlılığın kompleks yapısı ve farklı canlı gruplarının fosil kayıtlarında aniden belirmesi, bizlere bunu var eden bilinçli bir Tasarımcı'nın, diğer bir ifadeyle Yaratıcı'nın varlığını gösterir. Ancak o Yaratıcı'nın tüm canlıları "kusursuz", eksiksiz, mükemmel yaratmayı seçtiğini göstermez. Aksine o Yaratıcı, canlılığı "kusursuz" bir şekilde de yaratmak istemiş olabilir, "kusurlu" bir şekilde de...
Bir diğer ifadeyle, Tasarım teorisinin, "canlılar hiç bir şeye muhtaç olmayan, hiç bir eksiği bulunmayan mükemmel varlıklar olmalı" diye bir iddiası yoktur. Dolayısıyla bu teoriye canlılıkta "kusur" gösterilerek itiraz etmek yanlıştır.
Bu noktada şöyle bir soru gelebilir: Canlıların mükemmelikten uzak yapıları, Tasarım Teorisi'ne sorun oluşturmuyor olabilir, peki ama İlahi dinler? Tasarım Teorisini savunanların pek çoğunun inandığı İlahi dinler, insanların kusursuz olduğunu bildirmiyor mu?
Bu soruya verilecek cevap da açıkça "hayır"dır. İlahi dinler, özellikle de İslam, insanın kusursuz, mükemmel bir varlık olduğunu bildirmez...
Aksine, Kuran'a göre insan kasten zayıf olarak yaratılmış bir varlıktır:
"Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır." (Nisa Suresi/28)
İslam ilahiyatına göre bunun pek çok hikmeti vardır: İnsan zayıf yaratılmıştır, çünkü Allah'a muhtaç olduğunu açıkça görebilmeli, kibire kapılmamalı, dahası dünya yaşamının geçici olduğunu iyice zihnine yerleştirmelidir. Yakalandığı tüm hastalıklar, yaşadığı fiziksel acı, zaaf ve kusurlar, ona hep Allah karşısındaki aczini hatırlatır. Bitkiler gibi fotosentez yapamamakta, aksine sürekli beslenmeye ihtiyaç duymaktadır ki, Allah'ın "Rızık Veren" olduğunu daha iyi anlayabilsin...
Kısacası Darwinistlerin Akıllı Tasarım teorisine ve onun üzerinden İslam'ın da dahil olduğu İlahi dinlere karşı getirdikleri "kusurlu tasarım" argümanı, sırf mantıksal değil teolojik açıdan da tutarsızdır.
Sünnet ve Sünnetsizlik
Meselenin teolojik yönünü ele alırken, bir parantez açıp, Türkiye'deki Darwinistlerin zaman zaman dile getirdikleri "peki neden erkekler sünnetsiz doğuyor ve İslam sünneti emrediyor" şeklindeki itirazı da ele almakta yarar var.
Erkeklerin Sünnet edilmesi, Yahudilik'le başlamış bir gelenektir. Tevrat'ta şöyle açıklanır:
"Tanrı İbrahim'e, 'Sen ve soyun kuşaklar boyu antlaşmama bağlı kalmalısınız' dedi, 'Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek'." (Yaratılış, 17:9-10)
Yani sünnetin anlamı, Tevrat'a göre, sünnetsizliğin biyolojik bir kusur veya sorun olmasında değil, sünnetin Allah ile İsrailoğulları arasındaki ahdin sembolik bir ifadesi olmasındadır.
İslamiyet de -- Kuran'da emredilmemesine karşın -- bu İbrahimi geleneği sürdürmüştür. Çünkü zaten İslamiyet önceki iki İlahi din olan Yahudilik ve Hıristiyanlığı tümüyle iptal edici değil, onları düzeltici ve tamamlayıcıdır.
Dolayısıyla ne İslamiyet ne de Yahudilik sünnetsizliği bir biyolojik kusur olarak tarif etmez. Bu nedenle de Tasarım teorisinin Müslüman veya Yahudi savunucularına "sizin dininiz insan vücudunda kusur buluyor" diye itiraz etmenin bir mantığı yoktur.
"Kusur" yorumu çoğu noktada subjektitfir
Buraya kadar canlıların kusurlarının ne Tasarım Teorisi'ne ne de İlahi dinlere mantıksal bir çelişki getirmediğini anlattım.
Ancak ve kaldı ki, "kusurlu tasarım" itirazlarının çoğu da, aslında son derece subjektif, bir diğer ifadeyle "keyfi" yorumlara dayanır.
Örneğin Prof. Aykut Kence'nin Tasarım teorisine itiraz ederken dile getirdiği "zürafalar uzun boyları nedeniyle akarsu veya gölden su içmekte güçlük çekerler" yorumunu ele alalım. Bu yorumda, zürafaların uzun boynunu bir dezavantaj ve dolayısıyla da bir "kusurlu tasarım" gibi gösterme çabası vardır. Oysa aynı uzun boyun, bu canlılara ağaçların yüksek dallarındaki yapraklara ulaşma şansı sağlamakta, yani önemli bir avantaj vermektedir. (Zaten Kence'nin inandığı Darwinist evrim teorisine göre de, eğer uzun boyun bir dezavantaj olsaydı, şimdiye dek elenmiş olmalıydı.)
Dahası, aslında Aykut Kence'nin "hatalı tasarım" gibi gösterdiği zürafa boynu, son derece iyi planlanmış bir tasarım örneğidir. Canlının boynunda, her iki durumu, yani gerek dik durduğu gerekse su içmek için yere eğildiği postürleri hesaba katmış bir düzenleme yer almaktadır: Zürafanın son derece güçlü olan kalp ve damar sistemi, kanı neredeyse 3 m. yukarıdaki beyne taşıyabilecek şiddetle pompalama yapar. Canlı su içmek üzere eğildiklerinde ise, damar-içi kapakçıklar devreye girerek beynine riskli miktarda kan gitmesini engeller.
Kısacası kalbin ve damar içi kapakçıkların çalışma prensibinin zürafanın uzun boynunun pozisyonuna göre farklı şekillerde çalışması, sistemin, her üçünün de birlikte çalışacağı hesaba katılarak tasarlandığını göstermektedir.
Aykut Kence'nin bu denli iyi tasarlanmış bir sistemi "hatalı tasarım" gibi göstermesinin ardında, tutarlı bir mantık bulmak mümkün değildir.
Evrimci kaynaklarda sıkça yer alan ve "insan vücudu öyle değil de böyle olsaydı daha rahat ederdik" gibi bir mantıkla ileri sürülen argümanların büyük kısmı da, bu şekilde subjektif yorumlardır. Sözgelimi eğer insanların dişleri Prof Ertan'ın dediği şekilde, "köpek balıklarının dişleri [gibi] her yıl yenilense" idi, o zaman Prof. Ertan'ın mantığıyla düşünenler muhtemelen bu kez de "niye her sene diş değiştirmekle uğraşıyoruz, hayatta bir kere çıksaydı ya" diyeceklerdi. Bu gibi yorumların hiç bir objektif değeri yoktur.
"Kusurlu Tasarım" örneklerinin çoğu bilgisizliğe dayalıdır
Bu noktaya kadar "kusurlu tasarım" argümanın mantıksal tutarsızlığını ve subjektifliğini ele aldık. Ancak bir de şu var: İleri sürülen "kusurlu tasarım" argümanlarının çoğu, objektif olarak yanlıştır. Bunların bilgisizliğe dayalı yorumlar olduğu, yani ele alınan biyolojik yapıların aslında hiç de "kusurlu" tasarlanmadığı defalarca ortaya çıkmıştır.
Bunun ünlü bir örneği, "körelmiş organlar" hikayesiydi. Darwin'in ileri sürdüğü sonra da onu izleyen bazı biyologların geliştirdiği bu argümana göre, insan vücudundaki pek çok biyolojik yapı "işlevsiz"di. Evrimin sürecinin belirli bir aşamasında işlev görmüş olan bu organlar, fonksiyonlarını yitirmelerine rağmen, birer "kalıntı" olarak varlıklarını sürdürmüştü.
Ancak bilimin ve özellikle de tıbbın gelişmesiyle birlikte, "körelmiş organlar"ın aslında "işlevi tespit edilememiş" organlar olduğu ortaya çıktı. Alman anatomist R. Wiedersheim tarafından 1895 yılında ortaya atılan "körelmiş insan organları" listesi giderek küçüldü. Örneğin "körelmiş organ" sayılan appendiksin, gerçekte vücuda giren mikroplara karşı mücadele eden lenf sisteminin bir parçası olduğu belirlendi. Kuyruk sokumunun ise, leğen kemiğinin çevresindeki kemiklere destek sağladığı ve pelvis bölgesindeki çeşitli kasların da tutunma noktası olduğu anlaşıldı. Amerikalı biyologlar Jerry Bergman ve George Howe, Vestigial Organs are Fully Functional (Körelmiş Organlar Tümüyle Fonksiyoneldir) adlı kitaplarında tüm "körelmiş organlar"ın işlevselliğinin nasıl ortaya çıktığını detaylarıyla anlatırlar.
Darwinistlerin "işlevsiz" dedikleri, ancak işlevi keşfedilmeye başlanan bir diğer önemli biyolojik yapı ise, "işlevsiz genler"dir.
Prof. Aykut Kence de Vatan gazetesinde verdiği röportajda bu argümanı dile getirmiş ve "İnsanda da bir yığın gereksiz gen bulunur" diye bir kaç kez tekrar etmiş.
Eğer Prof. Kence genetik literatürünü daha yakından takip etseydi, sanırım bu denli emin konuşamayacaktı. Çünkü bundan 5-10 yıl öncesine kadar "Junk DNA" (Hurda DNA) veya "Pseudogenes" (Sahtegenler) denen ve "işe yaramaz" olduğu ileri sürülen DNA bölümlerinin, aslında önemli işlevler üstlendiği yavaş yavaş anlaşılmaktadır.
Dr. Paul Nelson, "The Junk Dealer Ain't Selling That No More" (Hurdacı Artık Hurda Satmıyor) başlıklı yazısında şöyle diyor:
"[Ateizmin ünlü savuncularından] Carl Sagan, Shadows of Forgotten Ancestors (Unutulmuş Ataların Gölgeleri) isimli kitabında, "genetik hurdalığın", DNA'daki "fazlalıkların, kekelemelerin (gereksiz tekrarlar) ve kopya edilemez saçmalıkların", hayatın temelinde derin kusurlar bulunduğunu kanıtladığını öne sürmüştü. Bu tür yorumlara biyoloji literatüründe giderek daha az rastlanmaktadır. Neden mi? Çünkü artık genetikçiler, genetik enkaz olarak bilinen kısımların fonksiyonlarını keşfediyorlar."
Jerry Bergman'ın "The Functions of Introns: From Junk DNA to Designed DNA" başlıklı bir makalesine göre de, fonksiyonsuz denen genlerin keşfedilen yeni fonksiyonları "Junk DNA" kavramını anlamlaştırırken "Designed DNA" (Tasarlanmış DNA) tezini güçlendirmektedir.
Bu gerçek karşısında Darwinistler "Hurda DNA" kavramından geri adım atmaktadırlar. Science dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, Case Western Reserve Üniversitesi’nden Evan Eichler şöyle demektedir: "Hurda DNA deyimi bizim bilgisizliğimizin yansımasından başka birşey değil."
Umarım Prof. Kence gibi Darwinist biyologlarımız da bilim literatürünü biraz olsun takip edip, "bilgisizliğin yansıması" olan köhne argümanları büyük bir güvenle savunmaktan vazgeçerler.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: September 3, 2005 01:08 PM
Bir bilim adamı elbette kimyasal ve biyolojik varlığı evrim teorisiyle açıklamaya çalışabilir.
Kişisel anlamda teoriyle ilgili şüphelerim olsa da konunun bu yönünü yadsımıyorum.
Ama gazetelerde kendisiyle konu hakkında röportajlar yapılan bir profesörün branşına dair literatürü takip etmiyor olması son derece esef verici.
Bu da elbette akademik unvanların verilmesinde uygulanan prosedürün güvenilirliğini akla getiriyor.
Detaylar için:
http://izlenimler.blogspot.com/2005/06/niversite-meselesine-dair.html
Yazan: derinsular Tarih: September 3, 2005 02:39 PM
Mustafa bey,
Yazinizi okudum. Butun argumanlariniz tamam, kabul.
Peki, bence asil soruyu sorayim:
Nicin onemli?
Yani, ha oyle olmus ha boyle; Darwin'in */teori/*si dogru olsa ya da olmasa ne farkeder?
Butun kariyerinizi buna hasretmege deger mi?
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 3, 2005 07:52 PM
Sayın "Müzmin Anonim",
Yorumunuza teşekkür. İki ayrı soru soruyorsunuz.
Birincisi, ne fark eder? Bence çok fark eder. Dünyaya nasıl geldiğimiz sorusuyla ilgili bir meseleyi tartışıyoruz. Hayatın amacının belirlenmesiyle de yakından ilgili olduğuna göre bu, olağanüstü derecede önemli.
Diğer sorunuz ise, daha kişisel ve "kariyerimle" ilgili. Hayata "kariyer" gözüyle bakmadığım için cevap vermem zor. Ama, evet, bu konu üzerinde odaklanmayı kendi açıma doğru ve gerekli görüyorum.
Saygılarımla,
Mustafa Akyol
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: September 3, 2005 08:43 PM
Mustafa bey,
Dunyaya nasil geldiigmiz meselesinin onemi akademik olarak bile o kadar fazla degil ki..
Bu tur tarismalar mutlaka bilimselciler ile de olmak zorunda da degil... Bir benzeri, dinler caginda da kaal-u belada soruldugu iddia edilen 'Ben sizin Rabbiniz degil miyim?' sorusu uzerinde olmustu ve hala daha bir seye baglanabilmis degil..
Yanlis hatirlamiyorsam, Ebu Hanife'ye atfedilir: "Faydasiz ilimden Allaha'a siginirim"...
Neyse.
Mumkunse, yukaridaki bahsi de iceren ve nicin "Hayatın amacının belirlenmesiyle de yakından ilgili olduğuna göre bu, olağanüstü derecede önemli" oldugunu da aciklayan bir yazi yazar misiniz.
Cunku, BigBang ile mi, yoksa 'Sen ol dersin, ve olur' prensibi ile mi halkedildigimizin nicin hayatin amacinin belirlenmesinde --birakin 'olganustu'sunu, herhangi bir-- onemi oldugunu pek anlayamiyorum.
Yardimci olmanizi istirham ederim.
"Hayata 'kariyer' gözüyle bakmadığım için cevap vermem zor. Ama, evet, bu konu üzerinde odaklanmayı kendi açıma doğru ve gerekli görüyorum."
Sizi cok da fazla tanimiyorum, dolayisi ile, kariyerinizin de ne oldugunu bilmiyorum. Yanlis hatirlamiyorsam CevizKabugu'da sizi gormustum ve kendi kendime 'aferin, bizim de bilim-dini-agnostiklerimiz olustu ve pek de guzel asik atabiliyorlar. Hayirli olsun' demis ve vaktimin darligi yuzunden geri kalanini izleyememistim.
Bundan otesi sizi tanimiyorum. Bu konuda da yardimci olabilir misiniz. Yani, gecmis kariyeriniz ve kamusal hedefleriniz nedir?
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 4, 2005 12:38 PM
"Evrende ve canlılarda herşey mükemmeldir. O halde evren ve canlılık tasarlanmıştır." gibi bir akılyürütmeye gidilseydi yapılan eleştiriler anlamlı olabilirdi. Gerçi evrende çok hassas dengelerin gözetilmiş olduğu da tasarımı gösteren bir olay. Ancak "mükemmellik" daha özel ve felsefi bir kavram. Bilimsel bir teoride kullanılamaz. Nitekim kullanılmıyor da.
Peki nasıl oluyor da bu yanılgıya düşülüyor? Tasarım doğal olarak insanların zihnine yaratılışı getiriyor. "Yaratıcı -tanım gereği- hata yapmaz. Bu durumda yaratılmış olan da hatasız olmalıdır." Bu geçerli bir çıkarım. Ne varki hatasız mükemmel demek değildir. Sıkıntı bu iki kavramın aynı şeymiş gibi algılanmasından doğuyor. Hata, irade etmeksizin ortaya çıkan, zaaftan doğan ve istenmeyen bir sonuçtur. Oysa eksiklik irade ile, seçilerek gerçekleşebilir. Üstelik eksiklik yokluk kavramıyla ilgili, bir bakıma yaratılmışlığa içkin bir durum. "Yaratıcı yokluğu yok edemez mi?" gibi bir soru da hatalı bir sorudur.
Saygılar...
Cengiz Cebi, Felsefe öğretmeni
Yazan: Cengiz Cebi Tarih: September 4, 2005 02:05 PM
Bu tartışmanın gereksiz olduğu sözüne kesinlikle katılmıyorum.Felsefe ile ilgilenen herkes bilir ki pek çok farklı kolu olmasına karşın felsefenin ana sorusu tanrı var mıdır, dünyaya nasıl geldik, biz nasıl varız vs. dir.Sosyal bilimlerde de benzer bir mantık yürütebiliriz.Yani konu bütün bilim dünyasını sarsabilecek niteliktedir.Bu tartışma yoğunlaşarak devam etmeli hatta halka dönük de bazı çalışmalar yapılarak topluma yayılmalıdır.
Yazan: Ahmet Cem Özen Tarih: September 5, 2005 09:46 AM
Tasarım doğal olarak insanların zihnine yaratılışı getiriyor. Benimde zihnime oyle geliyor ama dinlerdeki yaratilis gibi degil. Bunu dinlerden anlamak ve onay vermek cok zor. Dinlere kalsak herseyi oluruna birakmak lazim hic arastirmayalim fizik kanunlarini cope atalim. Once yerin sonra goklerin yaratildigina inanalim. Hemde 6 gunde.
Akilli tasarim tamam anlamaya calisalim gayret edelim fakat akilli tasarim once yerin sonra goklerin ve toplam 6 gunde yaratildigini nasil aciklayacak? Once yerin sonra goklerin yaratilmasi bilimsel olarak mumkun mudur?
Cenk
Ogrenci
Yazan: Cenk Tarih: September 5, 2005 12:35 PM
Merhabalar,
Sayın "Müzmin Anonim", sorularını Sayın Akyol' a yöneltmiş ama ben de "dünyaya nasıl geldiğimiz" ya da canlıların kökeni meselesini çok önemli bulduğumu ve Sayın Akyol'un çalışmalarını da takdirle karşıladığımı söylemek istedim. Neden önemli bulduğumu da kısaca aşağıda anlatmaya çalıştım.
Önemli, çünkü bu sorunun cevabı sadece bilim , fizik ya da biyolojinin bir sorusunun cevabı gibi algılanmamaktadır. Çünkü verilen cevaplar Yaratıcı'nın varlığını işaret etmekte ya da etmemektedir. (Evrimin bir başlangıç noktası vardır ve bunu bir Yaratıcı başlatmıştır deniyorsa , bu Yaratıcı'nın varlığını inkar anlamına gelmiyor. Burada konu olan herşeyin maddeden tesadüflerle ve kendiliğinden geldiğini söyleyen düşüncedir.) Yaratıcı'nın varlığını kabul ya da red etme düşüncesi haliyle, yaşamımızı biçimlendiren bir düşüncedir. Dünyayı, insanı, olayları algılayış, yorumlama biçimi hangi düşüncenin benimsendiğine göre çok büyük farklılıklar gösterir. Yaratıcı'nın varlığına inanan ile inanmayan kişilerin, nereden geliyoruz, nereye gideceğiz, bu dünyadaki amacımız ne vs. gibi sorulara verdikleri cevaplar ve bu cevapların hayatlarına, dolayısı ile dünyaya etkileri çok farklıdır. Bir Yaratıcı'ya sorumlu olma hissi , dünyanın insan için yaratıldığı ama aslında insana ait olmadığı düşüncesi çok davranışı değiştirir. Keza, yok olmayacağımız fikri de aynı şekilde. Hayatımızı bu şekilde etkileyecek, şekilledirecek bir düşünce de önemlidir.
Ayrıca, ülkemizde, okullarda yanlış ya da eksik bilgilerin öğretilmesi bile Sayın Akyol'un uğraşını tek başına anlamlı kılıyor. "Bakın" diyor, ", böyle böyle gelişmeler oldu, bizim bilim adamlarımız da gündemi takip etsinler. Araştırmalarına, bu yeni bilgileri ile yön versinler. Hatta evrimi tek doğru, tek ihtimal gibi anlatan kitapları güncelleyelim. " Hayatın anlamını bir kenara bırakırsak, sadece bu yönlendirme bile çok gerekli ve anlamlıdır.
Aslında, Sayın Akyol, Yaratıcı'nın varlığını ispatlamak gayesinde değil. Sadece bilimsel sonuçları ve gelişmeleri paylaşıyor. Böylece bilimsel bir gelişim noktası olan evrim teorisinin , maddeciler ya da ateistler tarafından kendi düşüncelerini desteklemek amacı ile kullanılmasına bir son vermiş olacak. "İnanmıyoruz, çünkü bilimsel olarak ispatlayamıyoruz." ya da "Bilim tabii ki ateistçe yürütülür. " türü savlar, "bilinçli tasarım" savının kuvvetlenmesi ve desteklenmesi ile anlamsız kalacak. Bu açıdan da Sayın Akyol'un çabaları çok anlamlı.
Bütün etkileri düşününce, bu mesele uğraşmaya değerden öteye geçip, uğraşmak elzem düşüncesine ulaşıyor.
Saygılarımla,
Yazan: Esra Tarih: September 5, 2005 03:02 PM
"We have a prior commitment, a commitment to materialism. It is not that the methods and institutions of science somehow compel us to accept a material explanation of the phenomenal world, but, on the contrary, that we are forced by our a priori adherence to material causes to create an apparatus of investigation and a set of concepts that produce material explanation, no matter how counterintuitive, no matter how mystifying to the uninitiated."
Harvard Üniversitesi'nden Biyolog Richard Lewontin materyalist söylemin bir sonuç değil bir önkabul olduğunu işte bu kadar açık ve net ifade edebilmiştir. Akademinin gerek duyduğu en önemli nitelik işte bu entelektüel dürüstlük. İnanabilirsiniz, bağlanabilirsiniz, sevebilirsiniz... Hatta bilimin inancınıza destek verdiğini bile savunabilirsiniz. Ama inancınızı bilim diye sunamazsınız. Sunarsanız Lewontin'de gördüğümüz ve eşine az rastladığımız açıksözlülükten uzak kalırsınız.
Cengiz Cebi, Felsefe Öğretmeni
Yazan: Cengiz Cebi Tarih: September 5, 2005 09:58 PM
Sayın Cengiz Cebi,
Öncelikle teşekkür etmeliyim..
Çünkü, çok önemli bir isimden böyle bir itirafı duymak beni şaşırttığına göre, evrimcileri şoke edebilir..
Moleküler Evrim ve Genetik okuyan herkesin yakından tanıdığı, Prof. Lewontin'in bu sözü -izninizle- nerede söylediğini yazmak istiyorum:
{"Billions and Billions of Demons" New York Review of Books, 1997, sy. 28}
Yazan: Abdullah Esin Tarih: September 5, 2005 10:27 PM
Esra hanim,
'Felsefe'yi herhalde meta-bilim olarak tanimlayabiliriz.
Burada, 'bilim' dedigimiz sahanin mutlaka modern anlamda bilim olmadigini eklemem gerekiyor.
'Meta-bilim'i de, bilimlerin uzerinde, bilimlerin bilimi anlaminda dusunebilirz.
Burasini biraz daha uzatacagim belki, ama, mesela, matematik bilimi ile bir omur gecirmek, kisiyi otomatik olarak onun felsefesini yapabilmek (yapiyor olmak) mertebesine getirmez.
Daha ust bir platformdan bakabilip, neyi nicin yaptigini da dusunmek analiz etmek gerekir.
Hani, malum, 'ari bal yapar ama recetesini veremez' misali..
Boyle bakarsaniz, 'Felsefe' zordur. Bir konuda uzmanlikla yetinemezsiniz, neredeyse hepsinde uzman olmak gerekir. [BTW, o yuzdendir ki ilkogretimde 'Felsefe' *okutulmasi*nin sacma oldugunu dusunuyorum; ama, bu apayri bir konudur]
Simdi, Mustafa beye benim sordugum sorulardan bir kismina sizin verdiginiz cevaplar konunun can damarini bence es gecmis ve mecburen 'self-referential' (kendinden menkul) bir 'onemli cunku onemli' dongusu hissini veriyor.
Yanlis anlamissam duzeltmenizi istirham ederim.
Ben, BigBang ya da Allah/Tanri vs; bir (ya da birden cok) yaraticinin (Yaratici'nin) varliginin, ve/veya peydahlanisimizin/yaradilisimizin kim ya da ne tarafindan oldugunun tartisilmasinin *nicin* gerektigini soruyorum.
Sorulmasi gereken (ve tabii ki bir sekilde cevaplanmasi da gereken) birincil 'nicin?' budur ve tartisanin oznesinde baslamis olmasi arzu edilir.
Benim su ana kadar aldigim cevap asagi yukari soyle: 'Ben boyle konulara kafa yormagi, cikip konusmak ya da yazi yazmagi seviyorum'. Bu mealde.
Bu, felsefesinin felsefesini yapiyor oldugu ve 'nicin'in cevabi anlamina gelmiyor.
Arzederim.
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 5, 2005 11:19 PM
Hem Mustafa Bey'in hem de Esra Hanım'ın affına sığınıp Sayın Anonim'e bir yorum yazayım istedim :
Niçin? Eşdeyişle ne amaçla? Oldukça kişisel bir soru olduğundan herkes bu soruyu farklı yanıtlayabilir. Ama ne için -nesnel anlamda- önemli denirse bu kez konuyu önemli kılan nesnel değerler bulmalıyız. Biliyoruzki herhangi bir değerin nesnel olduğu ancak iddia edilebilir, ispat edilemez. O halde "Ne için önemli?" sorusunun yanıtı felsefi bir yanıt olacaktır, kaçınılmaz olarak.
Şu iddia edilebilir : Her insan, doğası gereği "Hayatımı hangi amaca yönelik olarak yaşamalıyım?" sorusuna kendine göre bir yanıt bulmuş yada oluşturmuştur. İnsan amaçlar belirleyen ve bu amaçlara ulaşmaya çalışan bir varlık. Bu yanıtlardan biri "Hayatımın benim dışımda bir amacının olup olmadığını anlamak" şeklinde oluşabilir. Böyle bir amacın olması gerektiğini kişi kendi varlığından ve evrenden çıkarsayabilir. Ama çıkarsamayabilir de. "Evren hiç te amaçlanmış gibi durmuyor." deyip kendi amacını kendince belirler ve yoluna devam eder. Ama "Hayır, evren amaçlanmış gibi duruyor." deyip bu sezgisini farklı yollardan sınama gereği de duyabilir. Bu sınama sürecindeki deneyimlerini, kendisi ile aynı sezgiyi paylaşabilecek insanlara duyurmak isteyebilir.
Burada şu nokta önemli : Evren ve insan gerçekten bir amaca yönelik olarak tasarlanmış olabilir. Ama bu amacı anlamaya çalışmaktan önce gelen bir konu var. O da tasarımın kişi için iyice belirgin hale gelmesi. Peki belirgin olacak ta ne olacak? O zaman "Ben de bir tasarım ürünüyüm. Peki ben ne için tasarlandım?" sorusu sorulmaya başlanır.
İşte bir insanın bu aşamaya gelmesi kimileri için oldukça "iyi" bir şeydir. Başta belirttiğim gibi bu bir değer konusu. Kimisi için bir insanın bu aşamaya gelmesinin hiç bir değeri olmayabilir. Kimisi tarafından "kötü" olarak bile görülebilir. Bir insanın niçin bir şeye iyi,güzel vb. yada kötü, çirkin vb. dediğini, yada neden dolayı konuyla ilgili hiçbir değer yargısına sahip olmadığını belirlemenin herkesçe kabul edilmiş bir ölçütü yok. Kişide temel değer yargılarının oluşup yerleşmesi gerçekten ilginç bir felsefe konusudur.
O halde bu "Niçin?" sorusu son noktada "Çünkü iyidir." gibi bir yanıta ulaşır. Ama "Niçin iyidir?" sorusunun yanıtı yok. Platon'un ve Kant'ın belirttiğine göre "iyilik" başlıbaşına bir değerdir. Onun niçini, niyesi yoktur.
Cengiz Cebi, Felsefe Öğretmeni
Yazan: Cengiz Cebi Tarih: September 6, 2005 12:17 PM
Merhabalar,
Sayın Müzmin Anonim, yorumum sonucunda, bu uğraşı, sebebi kendinden menkul bir çaba olarak algıladığınızı, "Ben, BigBang ya da Allah/Tanri vs; bir (ya da birden cok) yaraticinin (Yaratici'nin) varliginin, ve/veya peydahlanisimizin/yaradilisimizin kim ya da ne tarafindan oldugunun tartisilmasinin *nicin* gerektigini soruyorum." demişsiniz. Yeniden anlatmayı deneyeyim.
Nereden geldiğimiz, nereye gidiyor olduğumuz sorularının cevaplarına ulaşmak istiyoruz çünkü cevaplara göre, hayata bakışımız , hayata yüklediğimiz anlam şekillenecek. Anlam ve amaç , bu soruların cevaplarına göre ortaya çıkacak. Yine aynı şeyleri söyledim ama söylediklerimin "Ben boyle konulara kafa yormagi, cikip konusmak ya da yazi yazmagi seviyorum' anlamına gelmediğini düşünüyorum. Cümle "seviyorum" yerine "gerekli görüyorum, geleceği (sadece benim değil, toplumun geleceğini de) şekillendireceğini düşünüyorum. Dahası şekillendirdiğini görüyorum. " diye bitseydi , yani cevabı ya da cevapları böyle anlamış olsaydınız olurdu. Bu söylediklerimin ya da Sayın Akyol'un söylediklerinin, "ben önemli buluyorum , o yüzden önemli" anlamına da gelmediği kanısındayım. Birilerinin önemli bulması ya da bulmamasından bağımsız olarak, bu sorunun cevabı hayatı şekillendirmeye devam etmekte. Verilen cevaba göre insanların iç dünyaları , hayatları ve gelecekleri yönlenmekte. Tek tek insanlardan başlayan bu yön tayini, sonrasında toplumsal yönü belirlemekte. Bu kapsama giren , bu etkiyi yaratan konular önemli değil midir şimdi? O zaman ben size tersini sorayım: Bu konuyu niçin gerekli ya da önemli bulmuyorsunuz? Gerekli ve önemli olan nedir peki? Sizin söyleminiz olan "Ne gerek var ki? Ne farkeder? Bu konuya uğraşmaya değer mi ki? " soruları ya da yargıları da oldukça öznel aslında. Çünkü sıraladığımız sebeplerin bizim zorlamalarımız olduğunu düşünüyor, kendinden menkul buluyorsunuz. Neden gereksiz bulduğunuzun sebebini de söylemeden. "Gereksiz. Çünkü ne gerek var?" gibi mantık çıkıyor ortaya. O esnada ve halen bu sebepler hayatlarımızı etkilemeye devam ediyor oysa.
Saygılarımla,
Yazan: Esra Tarih: September 6, 2005 12:28 PM
Cengiz bey, Esra hanim [yazilis sirasiyla]
Yanlis anlamayin, ama, soruyu Mustafa beye sormustum. Sagir edici sessiligi siz bozdunuz. Sagolun, ama, butun aciklamalariniz konunun geneli uzerinde oluyor ve olmak zorunda. Halbuki, ben bilhassa Mustafa beyin benim 'nicin' soruma cevap vermesini isterdim. Muhatabi o cunku.
Cengiz bey,
Hayatinin kisinin haricinde (onceden) tasarlanmis bir amacinin olup olmadigi sorusunun var olabildigini inkar etmiyorum, var oldugunu biliyorum [ve cok yagin oldugu icin paranoya ldugu iuddia edilemiyor cok sukur ;-) ]
Ama, sorunun var olmasi yetmiyor --cevabinin da var olmasi gerekiyor.
Gordugum kadariyla boyle *bir* cevap yok. Rivayetler var ama haddinden fazla tartismali.
Ote yandan, bazi filozoflarin bulustugu nokta ile ben de hemfikir olayim: 'Iyi tek basina iyi' olabilir.
Ama, *bu* faaliyet 'iyi' midir? [Cevabi olmayan sorularla ugrasmanin neresi iyidir?]
[Not: Ukalalik almayin lutfen, 'de/da' baglaci sesli/sessiz uyumuna tabi degildir; 'te/ta' olarak donusum gostermez.]
Esra hanim,
Once; hakkinda 'nicin?' sorusunu sordugumuz hersey hakkinda aksinin olmasini istedigimizi farzetmeniz bence dogru degil.
Nicin sorusu ile baslamayan herhangi bir zihinsel faaliyetin anlamaya yoneldigini dusunemiyorum. Baska bir deyisle, ben, 'nicin?' sordugum zaman 'birak kardesim, baska isin yok mu' demiyorum.
'Nicin?' diyorum --cunku sebebini anlarsam hedeflerini daha iyi anlar ve belki ben de katilirim.
'Ne gerek var?' dedigimi hatirlamiyorum, ama, onemli degil. Sayalim dedim. Bu soru da sadece onceliklerin tayini ile ilgili olur[du]. 'Nicin simdi?' olarak da dusunebilirsiniz.
'Ben boyle konulara kafa yormagi, cikip konusmak ya da yazi yazmagi seviyorum' dedigimde size degil, Mustafa beye hitap ediyordum, cunku onun yazdiginda boyle bir meal gordum. Mustafa beyin buna [da] herhalde bir cevabi olur.
Sizin yazdiklarinizin ise, neredeyse 'onemli cunku onemli' seklinde ozetlenebilecegini soylemistim.
Simdi, her iki muhterem arakdasimiza, tekrar, sorayim:
Sorunun varligini, ya da o soruyu sormak mertebesine gelinmis olmayi bir yana birakirsak --aksi halde, sadece o mertebeye geldik diye bunu yaptigimizi soylemek zorunda kaliriz; tipki ergenlige geldiginde insanlarin yasadiklari tipik (ve, fakat, kendilerinin kolayca aciklayamadigi) fiziksel/psikolojik degisikliklerin sounucu oldugunu soylemek gerekir--, tek kesin olan sey cevabinin olmadigi olan bu soru ile nicin zaman harcamak istiyor Mustafa bey. Nicin simdi?
Realist murat nedir?
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 6, 2005 04:10 PM
FELSEFECİNİN ÖLÜMÜ:
Felsefenin (Düşünce Sevgisi) ortaya ne zaman çıktığını tam olarak saptamak heralde zordur.
Ben, insanın 5 duyusuyla algıladığı duyumları ve bunların kendisine ve çevreye yaptığı etkileri gözlemleyerek fikirsel zincirler oluşturmaya başlayabildiği an felsefenin başladığına inanıyorum. (Yanlışsa da çok önemli değil)
Felsefe tümden gelimleri, tüme varımları, sonsuz düşünce modelleri, tezleri ve anti tezleri ile gelişmiş bir beynin en büyük eğlencesidir.
İyi bir felsefeci aynı çıkış noktasından başlayarak rahatlıkla karşıt sonuçlara ulaşabilen kişidir. Çünkü felsefeci vardığı sonuçtan çok seyahat sırasında gördüklerinden keyif alır.
Ama gün gelir felsefeci ölür, ne zaman mı ? Vardığı tezlere inanmaya başladığı zaman. Felsefeciyi ayakta tutan inançsızlığıdır. Ancak bu şekilde bir düşünce formunun 360 derece çevresini görebilir. Tanrıya inanan bir felsefeci fikirlerini bu çerçevede, inanmayan bir felsefeci ise karşıt merkezde yürütecek ve sonuçlara ulaşacaktır.
Şimdi bu noktada bir paradox yaratalım:
Dogmatikler de en az Ateistler kadar inançsızdırlar. O halde her iki grubun da iyi felsefeci olması gerekir. Ama değillerdir. Çünkü sözde inançlarını, Tanrının varlığını veya yokluğunu her fırsatta ispat etmek için deliller ve fikirsel modeller üzerine kafa yorarlar.
Gerçekten felsefeciyeniz inançlar veya inançsızlıklara dayalı fikirler üretmezsiniz.
21. yy'ın bu gününde elimizdeki teknoloji veya kültür birikimimizle Tanrının varlığını veya yokluğunu ispat etmemiz mümkün değildir.
Bu konuda tek gerçek vardır; o da Tanrının varlığı veya yokluğudur.
Gerçek inanç kendimizedir ve kendimizdedir. Olan Tanrıya inanmak kolaydır. Asıl önemli olmama ihtimalini bildiğiniz birşeye aynı kuvvetle inanmaktır.
İster inanarak kendinizi güçlendirin, ister düşünerek hayatınızı renklendirin. Tamamen sizin bileceğiniz iş.
Ancak Mustafa Akyol arkadaşımızın yaptığı gibi belli bir fikrin çevresinde pervane olup anti fikir propagandacılarının zayıflıklarından veya eksikliklerinden yola çıkıp kendi argümanlarınızı kuvvetlendirme veya ispat cihetine gitmeyin.
Eğer tüm bu tartışmaları bir oyun gibi görüyorsanız da bunu kazanmanın en doğru yolu, satranç oynarken yapacağınız tüm hamleleri karşı tarafa söyleyip buna rağmen karşınızdakini mat etmek olacaktır.
(Tabi bu size sadece oyunu kazandırır, oyunun kurulduğu gerçekler yine aynı kalır.)
Yazan: Serkan Ertürk Tarih: September 7, 2005 02:11 AM
Merhabalar,
Sayın Müzmin, bazı yanlış anlaşmalar olmuş, soruyu ve söylediklerinizi gereksiz yere üstüme alınmışım, kusura bakmayın. Yalnız bazı söyledikleriniz ile ilgili söyleyecek bir iki sözüm var.
"Once; hakkinda 'nicin?' sorusunu sordugumuz hersey hakkinda aksinin olmasini istedigimizi farzetmeniz bence dogru degil." demişsiniz, haklı olabilirsiniz, üzerinde düşünmedim açıkcası. Sorularinizla bana konuyu önemli bulmadığınızı düşündürttünüz. Ben, şu sebeplerle bu konu önemlidir dediğimde de söylediklerimi kendinden menkul buldunuz, "önemli çünkü önemli" döngüsü hissettiğinizi söylediniz. Ben de bu durumda neden önemli bulmadığınızı öğrenmek istedim. Kısacası, bu düşünceyi sorunuzun tarzı oluşturdu kafamda. "Niçin" sorusunun aksinin olması gerektiğini farzederek tersini sormadım. Gerçi neden önemli bulduğum, soruyu bana sormadığınız için sizin için önem taşımıyormuş. Aslında ben, konunun sadece şahsi olarak değil, aynı zamanda toplum ve insanlık için de önem taşıdığını düşündüğümden, önemli bulma nedenlerimi söylemiştim. Soruyu kişisel olarak Sayın Akyol'a soruyormuşsunuz, bu durumda susuyorum.
Yazınızda ayrıca, "'Ne gerek var?' dedigimi hatirlamiyorum.. " demişsiniz. Çok özür diliyorum, yanlış anlamış, yorumlamış olabilirim ama ilk yazınızdaki "ha oyle olmus ha boyle; Darwin'in */teori/*si dogru olsa ya da olmasa ne farkeder? " ifadenizden ben "olsa ne olur olmasa ne olur?" ya da "'Ne gerek var?' anlamlarını çıkarıyorum. Dediğim gibi yanlış anlamış olabilirim. Gerçi yanlış anlama ihtimalime karşı, "Bu soru da sadece onceliklerin tayini ile ilgili olur[du]. 'Nicin simdi?' olarak da dusunebilirsiniz." ve "cunku sebebini anlarsam hedeflerini daha iyi anlar ve belki ben de katilirim." diyerek açıklamışsınız. "Birak kardesim, baska isin yok mu" ifadesi biraz ağır olmuş, ne siz böyle söylediniz ne de ben.
Soruyu Sayın Akyol'a sormuştum dedikten sonra yazının sonunda, bu sefer "her iki muhterem arakdasimiza, tekrar, sorayim:" diyerek benden ve Cengiz Beyden mi bahsettiniz anlayamadım. Öyle ise bile zaten niçin olduğunu anlattığım için yeniden anlatmama gerek yok sanırım. "Niçin şimdi ?" sorunuzun cevabını da Sayın Akyol verecektir sanırım, ama şu an uğraşmaya başlamamış, uzun yıllardır araştırıyormuş zaten. Gerçekçi amaç nedir sorusunu bana sordu iseniz; kişiye göre değişir diyeceğim. Kimine göre ulaşılabilecek amaç gerçekçidir, kimine göre nihai amaca ulaşılamasa bile insanı aydinlatacak amaç gerçekçidir.
Yazınızın sonundaki "tek kesin olan sey cevabinin olmadigi olan bu soru " ifadenizi çok ilginç buldum. Cevap yok mu? Bilinemez mi? Ulaşmaya çalışılamaz mı? Gerçi bu sorularım konuyu dağıtabilir. Mustafa Beyin iznini de alarak ne demek istediğinizi biraz açmanızı rica edeceğim.
Saygılarımla,
Esra
Yazan: Esra Tarih: September 7, 2005 04:20 PM
Merhaba,
Sayın Ertürk'ün yazısında felsefenin anlamını parantez için düşünce sevgisi olarak vermesi üzerine, Sayın Nasr'ın bir kitabında okuduğum felsefe ile ilgili bir bölümü sizlerle paylaşmak istedim: "Modern dönemde Batı'da felsefe önce dinden koparak tecrübi ve doğal bilimlerle birleşmiş; sonra da dini hakikatlerin yerini almaya çalışan birçok düşünce tarzı geliştirmiştir. Bugün modern dünyada ahlaktan (etikten) siyasete, varlıkbilimden (ontolojiden) bilgi felsefesine (epistemolojiye) kadar gözlenen herşeyin ekseriyeti dinbilimi (ilahiyat/teology), hikmet ve dine karşı giderek bir rakip ve zaman zaman da bir düşman olmaya çalışan modern felsefede kökenini bulur. Netice olarak bugün bazıları modern felsefeyi "misosophy" olarak görmeye kadar gelmiştir. Felsefe (philosophy) kelime anlamı itibari ile "hikmet sevgisi" demek iken "misosophy" hikmetten nefret etmek demektir. "
Alıntıladığım bölümü okuduktan sonra philosophy kelimesinin bazı sözlüklerde karşılığının hikmet olduğunu farkettim. Zaten diğer kaynaklarda Latince olan philia ve sophia kelimelerinin karşılığının bilgi ve sevgi diye verildiği, felsefenin de "bilgiyi sevme ve ona ulaşmaya çalışma sanatı" olarak tanımlandığını daha önceden görmüştüm. Bu durumda da felsefe ile ilgileneni bilgi aşığı ya da bilginin peşinden koşan, bilgiye ulaşmaya çabalayan kişi olarak düşünebiliriz. Bir müslüman için en yüce bilgi, son kertede öğrenilmesi gereken en önemli bilgi hikmet bilgisi ya da neticede yapılması gereken Allah'ı bilmek ise, Islami düşünce açısından felsefe gerçekten de hikmet sevgisi ya da hikmet bilgisine ulaşma çabası anlamına gelir. Bu bakış açısı ve bu bilgiler ile, kısaca, felsefe (ve aslında diğer tüm bilimler) müslümanlar için Allah'ı bilmeye çalışmaktır da diyebiliriz.
Saygılarımla,
Yazan: Esra Tarih: September 7, 2005 05:54 PM
Esra hanim,
Ah su nirengisi inanc olan konular...
'Kesin olan tek sey cevabinin olmadigi' deyisimde de eksiklik var, 'tek cevabinin olmadigi' ve daha da oteye giderek 'herkes icin (ve her zaman) tek cevabinin olmadigi' demeliydim.
Daha dogrusu, oyle yazmis olsaydim, demek istedigimi daha dogru anlatirdi.
Kisiden kisiye, hatta kisinin bulundugu t-zamani ve XYZ-mekani ile de degisen cevabin *bir* cevap oldugunu soylemek --herhalde siz de katilirsiniz ki-- pek de yerinde/anlamli olmaz. O yuzden 'cevabi olmadigi'ni soyledim.
Simdi gelelim diger karsilikli yanlis anlamalarimiza: Konuyu, kisisel ve fikirsel egzersiz acisindan, onemsiz buldugumu soylemiyorum. Bu da kisinin gelismesi icin, belki de, gecmesi gereken bir evredir. Lazim midir degil midir; bunun kararini ben (baskalari icin) veremem.
Kulunuz da, omrunun belli bir doneminde bu tur bir surecten gecti; kendince bir hukme de vardi.
[[
Merak edenler icin soyleyeyim:
Bence, bir Yaratici'nin olma ihtimali olMAma ihtimaline gore daha yuksek.
Baska bir deyisle, kesinlikle yok oldugunu (var olmadigini) soyleyemiyorum, var oldugunu konusunda da benim sahitligimi istemeyin, diyorum :-)
Bu benim vardigim bir hukum. YMMV {Your mileage may vary}.
Buraya kadar olan kismi, goruldugu uzere, kisisel. Benim ya da sizin inanclarinizin ne oldugunu karsilikli olarak bilmek isteyebiliriz. Birbirimizin zaman icinde vardigi sentezlerin zenginliklerinden faydalanabiliriz demek istiyorum.
]]
Mustafa beyin durdugu yer baska. O bunu kamusal ortamda ve 'modern' dedigimiz bilim taifesine karsi bir tur cihat olarak yurutuyor (en azindan benim simdiye kadar edindigim intiba boyle).
Bu durumda, kamusal fayda ve oncelikler acisindan sormak ihtiyaci duyuyorum: Nicin ve neden simdi?
Hele de, dinler cagina geri donuyor oldugumuz davulla zurnayla ilan edile edile hissedildigi bir donemde, bu tur bir kamusal faaliyet ister istemez siyasal tonaliteler de iceriyor oldugunu ihsas eder.
O yuzden, uzerinde konustugumuz konunun nirengisi inanclar olmakla beraber, ve Felsefe ile de yakindan ilgisi olsa da, buna da bir ust platformdan bakmamiz ve bunu da 'felsefik' bir irdelemeye tabi tutmamiz gerekiyor.
Bu noktada sizin 'felsefe'nin bizdeki eski isminin 'hikmet' oldugunu deyisinizi hatirlatiyorum. Katilirim, dogrudur. Ilm-i Hikmet'i dislamamak gerek.
Hikmet ise en az iki sekilde karsilanir.
Ya hayran olursunuz (bu sizi tahkimli musluman yapar, herhalde) ya da sorgulayip anlamaga calisirsiniz --'nicin?' filan diyerek-- (bu da sizi tahkikli musluman yapmaga goturse gerektir).
Bendeniz hic bir zaman 'tahkimli' turden olamadim. 'Tahkikli' olanindan olmak benim kaderim ve cezam oldu :-)
O yuzden, Mustafa beyin faaliyetindeki (ve zamanlamasindaki) hikmeti anlamadan ona katilmam ya da /hayran/ olmam mumkun degil :-)
Dinler cagina geciyor oldugumuzu verili kabul edersek, bu kurulu (ya da kurulmak uzere olan) degirmene su mu tasiyoruz, yeni acilan sahalarda yer mi kapmaga calisyoruz, yoksa... yoksa ne?
Realist muratin ne oldugunu ogrenmem lazim.
Simdi donelim Serkan beye verdiginiz cevaba/yanita:
"Bir müslüman için en yüce bilgi, son kertede öğrenilmesi gereken en önemli bilgi hikmet bilgisi ya da neticede yapılması gereken Allah'ı bilmek ise, Islami düşünce açısından felsefe gerçekten de hikmet sevgisi ya da hikmet bilgisine ulaşma çabası anlamına gelir. Bu bakış açısı ve bu bilgiler ile, kısaca, felsefe (ve aslında diğer tüm bilimler) müslümanlar için Allah'ı bilmeye çalışmaktır da diyebiliriz."
Yukaridaki paragrafin 'ise' ile biten kismi zaten bir faraziye ve bence yanlis. Cunku, musluman olmanin ilk sartlarindan biri olan Kelime-i Sehadet zaten bu dediklerinizin daha onceden olmus olmasi gerektigini gosteriyor. Yani, bir muslumandan beklenen bunu son kertede degil, daha isin basinda bilmektir.
Ve, bunu 'bil'dikten sonra geriye kalan her sey, her hikmet, de aciklamasini ilk kabulunuze (temel prensibinize) dayandirmak zorundadir. Yani, hic bir zaman bos bir sayfa ile baslamak soz konusu degildir. Bu da Ilm-i Hikmet'in en sorunlu kismi olageldi.
Serkan beyin dediklerinin, en azindan, bir kismi ile ile hemfikir olmak zorundayim:
"İyi bir felsefeci aynı çıkış noktasından başlayarak rahatlıkla karşıt sonuçlara ulaşabilen kişidir. Çünkü felsefeci vardığı sonuçtan çok seyahat sırasında gördüklerinden keyif alır."
Dogru... Limit/hudut olmaksizin fikri^ seyahatlerdir bir felsefeciye keyif veren..
"[Var] Olan Tanrıya inanmak kolaydır. Asıl önemli [olani, var] olmama ihtimalini bildiğiniz birşeye aynı kuvvetle inanmaktır."
Cok yerinde bir tespit. Bu zor. Nacizane, biliyorum.
"İster inanarak kendinizi güçlendirin, ister düşünerek hayatınızı renklendirin. Tamamen sizin bileceğiniz iş."
Evet, oldukca pragmatik. 'Gaflet'te saadet var.. 'hayret' ise [anlamak icin] gayret gerektiriyor..
Bu arada, her ne kadar Serkan bey Felsefeyi 'düşünce sevgisi' olarak kisaca ozetlemis olsa da, bunu nezaket cercevesine sigdirmak ve yanlis anlasilma ihtimalini minimize etmek icin yaptigini dusunuyorum.
Serkan beyin, benim de katildigim, tariflerinden Felsefe bir 'gedankenexperiment'ten de oteye, bir 'mental masturbation' dur. Zararli oldugunu soylemek kolay degil, faydasi ise her zaman ispatlanamaz :-)
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 8, 2005 12:15 PM
Selamlar,
Sayın Müzmin, açıklamalarınız için teşekkür ederim. Özellikle biraz ayrıntıya girmenizi istediğim konu açıklığa kavuşmuş. " ...'tek cevabinin olmadigi' ve daha da oteye giderek 'herkes icin (ve her zaman) tek cevabinin olmadigi' " ifadesi gerçekten daha açık ve bence de daha doğru olmuş. Belki modern felsefe ve modern bilim anlayışının öncesinde, insanların kafalarında tek cevap vardı ama günümüzde,"nereden geldiğimiz" sorusunun 'herkes icin (ve her zaman) tek cevabi" yok.
Merak ettiğiniz "niçin" ve "neden şimdi" sorularının, gerçekten de sadece Sayın Akyol'un cevaplayabileceği sorular olduğuna da ikna oldum. Yalnız, söylemeden edemeyeceğim ; amacının sadece ve sadece, "oldukça etkili, yerleşmiş yanlış bir inancın, yanlış olduğunu ortaya çıkarmaya çalışmak" olduğunu düşünüyorum. Böyle saf bir amaç için, doğru zamanlama, ne zaman ispatlanabilirse, o zamandır. Neden daha önce değil? Çünkü yeni olgunlaştı, yeni ispatlanabilir oldu. Yani bundan 10 yıl önce bu şekilde anlatılabilecekken, anlatılmamış, paylaşılmamış da, doğru zaman beklenmiş değil bence."Sayın Akyol'un bu işten kişisel kazancı olabilir mi?" ya da "Ne olabilir?" diye düşünüyorum. Heralde, olsa olsa, "önemli ve gerekli bulduğu bir işle uğraşmış olmaktan doğan tatmin duygusu"dur, belki artı olarak biraz tanınması ve kitaplarının normalden biraz daha fazla satması olabilir. Islami bakış açısına göre ise, yapması gerekeni yapmaktadır. Sorunun muhattabının ben olmadığıma ikna oldum ama gördüğünüz üzere, kendi fikrimi (yeniden) söylemeden de duramadım , affınıza sığınıyorum. Ama benim fikrim kimseyi bağlamaz elbette. Sayın Akyol, niçin ve neden şimdi bu mesele ile uğraştığını daha ayrıntılı anlatacaktır eminim ki.
"Bir müslüman için en yüce bilgi, son kertede öğrenilmesi gereken en önemli bilgi hikmet bilgisi ya da neticede yapılması gereken Allah'ı bilmek ise, " fikri için "Yukaridaki paragrafin 'ise' ile biten kismi zaten bir faraziye ve bence yanlis. Cunku, musluman olmanin ilk sartlarindan biri olan Kelime-i Sehadet zaten bu dediklerinizin daha onceden olmus olmasi gerektigini gosteriyor. Yani, bir muslumandan beklenen bunu son kertede degil, daha isin basinda bilmektir."demişsiniz. Bu fikir, elbette sizin için yanlış olabilir. Ama burada Allah'ı bilmek derken sadece O'nun var olduğunu bilmekten bahsetmiyordum. Eksik ifade etmişim aslında. Demek istediğim, "İnsanın (sadece müslümanların değil, aslında tüm insanların) dünyada bulunuş sebebi, O'nu bilmek, tanımak, sevmek ve O'na ibadet etmektir" idi. Tanımak ile sadece var olduğunu bilmek arasında fark vardır bence. "Neticede" kelimesi, yapılması gereken son eylem anlamında değil, "herşeyden öte, sonuç olarak" anlamındaydı. Bu kelime ve cümleye "bir müslüman için" diye başlamam anlamı sizin söylediğiniz noktaya getirmiş. Bu söylediğim sadece müslümanlar için geçerli değil ama belki, sadece müslümanlar (ya da samimi inanca sahip hristiyanlar ve museviler, bir dine dahil olmadan sadece Allah'ın varlığına inananlar) bu söylediklerimi farkındalar, demek daha doğru olur. Bu durumda "Ilm-i Hikmet'in en sorunlu kismi"nda işaret ettiğiniz sorun ortadan kalkmış oluyor aslında. Bilmeye, tanımaya çalışmak, kim olduğunuz ya da hangi dine inandığınızdan bağımsız olarak yapılması gereken birşey. Bu yapılması gerekenin, sonunda ya da öncesinde, ateist ya da Allah'a inanan biri olabilir kişi. İnsanın dünyaya geliş sebebi bu demek istemiştim, diyememiş olsam da. Elbette,herkesin bu fikre de inanma, inanmama, fikri doğru ya da yanlış bulma hakkı var. Bunları yazma amacım sadece, vardığınız noktaya, yanlış kurduğum cümle yüzünden vardığınız, aslında asıl söylemek istediğimin söylediğiniz gibi bir sorun içermediğini söylemek.
" 'Gaflet'te saadet var.. 'hayret' ise [anlamak icin] gayret gerektiriyor.." cümlenize ise yürekten katılıyorum. Gaflet de saadet vardır ama saadet ya da gafletten, bilmemekten doğan saadet her zaman amaç değildir. En azından bazılarımız için. Hayret ve ardından gelen gayret ise saf bir mutluluk yaratmayabilir insanın içinde. Yalnız "Serkan beyin, benim de katildigim, tariflerinden Felsefe bir 'gedankenexperiment'ten de oteye, bir 'mental masturbation' dur. Zararli oldugunu soylemek kolay degil, faydasi ise her zaman ispatlanamaz :-)" cümleniz ile, düşünce ya da bilgi sevgisi anlamında felsefenin kendisinin kendi başına bir amaç olduğunu söylüyorsanız, ben sizin gibi düşünmüyorum. Amaç, fikir ya da akıl yürütmeden alınan hazzı yaşamak değil, bilgi ya da düşünceye, yani gerçeğe ulaşmaya çalışmak benim fikrimce. Her aşamada bir tatmin ya da acı bir farkediş elbette yaşanabilir, ama amaç bu değildir.
Saygılarımla,
Yazan: Esra Tarih: September 9, 2005 05:57 PM
Selamlar,
Sayın Müzmin, açıklamalarınız için teşekkür ederim. Özellikle biraz ayrıntıya girmenizi istediğim konu açıklığa kavuşmuş. " ...'tek cevabinin olmadigi' ve daha da oteye giderek 'herkes icin (ve her zaman) tek cevabinin olmadigi' " ifadesi gerçekten daha açık ve bence de daha doğru olmuş. Belki modern felsefe ve modern bilim anlayışının öncesinde, insanların kafalarında tek cevap vardı ama günümüzde,"nereden geldiğimiz" sorusunun 'herkes icin (ve her zaman) tek cevabi" yok.
Merak ettiğiniz "niçin" ve "neden şimdi" sorularının, gerçekten de sadece Sayın Akyol'un cevaplayabileceği sorular olduğuna da ikna oldum. Yalnız, söylemeden edemeyeceğim ; amacının sadece ve sadece, "oldukça etkili, yerleşmiş yanlış bir inancın, yanlış olduğunu ortaya çıkarmaya çalışmak" olduğunu düşünüyorum. Böyle saf bir amaç için, doğru zamanlama, ne zaman ispatlanabilirse, o zamandır. Neden daha önce değil? Çünkü yeni olgunlaştı, yeni ispatlanabilir oldu. Yani bundan 10 yıl önce bu şekilde anlatılabilecekken, anlatılmamış, paylaşılmamış da, doğru zaman beklenmiş değil bence."Sayın Akyol'un bu işten kişisel kazancı olabilir mi?" ya da "Ne olabilir?" diye düşünüyorum. Heralde, olsa olsa, "önemli ve gerekli bulduğu bir işle uğraşmış olmaktan doğan tatmin duygusu"dur, belki artı olarak biraz tanınması ve kitaplarının normalden biraz daha fazla satması olabilir. Islami bakış açısına göre ise, yapması gerekeni yapmaktadır. Sorunun muhattabının ben olmadığıma ikna oldum ama gördüğünüz üzere, kendi fikrimi (yeniden) söylemeden de duramadım , affınıza sığınıyorum. Ama benim fikrim kimseyi bağlamaz elbette. Sayın Akyol, niçin ve neden şimdi bu mesele ile uğraştığını daha ayrıntılı anlatacaktır eminim ki.
"Bir müslüman için en yüce bilgi, son kertede öğrenilmesi gereken en önemli bilgi hikmet bilgisi ya da neticede yapılması gereken Allah'ı bilmek ise, " fikri için "Yukaridaki paragrafin 'ise' ile biten kismi zaten bir faraziye ve bence yanlis. Cunku, musluman olmanin ilk sartlarindan biri olan Kelime-i Sehadet zaten bu dediklerinizin daha onceden olmus olmasi gerektigini gosteriyor. Yani, bir muslumandan beklenen bunu son kertede degil, daha isin basinda bilmektir."demişsiniz. Bu fikir, elbette sizin için yanlış olabilir. Ama burada Allah'ı bilmek derken sadece O'nun var olduğunu bilmekten bahsetmiyordum. Eksik ifade etmişim aslında. Demek istediğim, "İnsanın (sadece müslümanların değil, aslında tüm insanların) dünyada bulunuş sebebi, O'nu bilmek, tanımak, sevmek ve O'na ibadet etmektir" idi. Tanımak ile sadece var olduğunu bilmek arasında fark vardır bence. "Neticede" kelimesi, yapılması gereken son eylem anlamında değil, "herşeyden öte, sonuç olarak" anlamındaydı. Bu kelime ve cümleye "bir müslüman için" diye başlamam anlamı sizin söylediğiniz noktaya getirmiş. Bu söylediğim sadece müslümanlar için geçerli değil ama belki, sadece müslümanlar (ya da samimi inanca sahip hristiyanlar ve museviler, bir dine dahil olmadan sadece Allah'ın varlığına inananlar) bu söylediklerimi farkındalar, demek daha doğru olur. Bu durumda "Ilm-i Hikmet'in en sorunlu kismi"nda işaret ettiğiniz sorun ortadan kalkmış oluyor aslında. Bilmeye, tanımaya çalışmak, kim olduğunuz ya da hangi dine inandığınızdan bağımsız olarak yapılması gereken birşey. Bu yapılması gerekenin, sonunda ya da öncesinde, ateist ya da Allah'a inanan biri olabilir kişi. İnsanın dünyaya geliş sebebi bu demek istemiştim, diyememiş olsam da. Elbette,herkesin bu fikre de inanma, inanmama, fikri doğru ya da yanlış bulma hakkı var. Bunları yazma amacım sadece, vardığınız noktaya, yanlış kurduğum cümle yüzünden vardığınız, aslında asıl söylemek istediğimin söylediğiniz gibi bir sorun içermediğini söylemek.
" 'Gaflet'te saadet var.. 'hayret' ise [anlamak icin] gayret gerektiriyor.." cümlenize ise yürekten katılıyorum. Gaflet de saadet vardır ama saadet ya da gafletten, bilmemekten doğan saadet her zaman amaç değildir. En azından bazılarımız için. Hayret ve ardından gelen gayret ise saf bir mutluluk yaratmayabilir insanın içinde. Yalnız "Serkan beyin, benim de katildigim, tariflerinden Felsefe bir 'gedankenexperiment'ten de oteye, bir 'mental masturbation' dur. Zararli oldugunu soylemek kolay degil, faydasi ise her zaman ispatlanamaz :-)" cümleniz ile, düşünce ya da bilgi sevgisi anlamında felsefenin kendisinin kendi başına bir amaç olduğunu söylüyorsanız, ben sizin gibi düşünmüyorum. Amaç, fikir ya da akıl yürütmeden alınan hazzı yaşamak değil, bilgi ya da düşünceye, yani gerçeğe ulaşmaya çalışmak benim fikrimce. Her aşamada bir tatmin ya da acı bir farkediş elbette yaşanabilir, ama amaç bu değildir.
Saygılarımla,
Yazan: Esra Tarih: September 9, 2005 06:02 PM
Esra hanim,
"İnsanın (sadece müslümanların değil, aslında tüm insanların) dünyada bulunuş sebebi, O'nu bilmek, tanımak, sevmek ve O'na ibadet etmektir"
Tamam. Ama, bu bir kabuldur.
Kabul eden icin sorun yok; ama, adini kabul koymamizi engellemez.
Bu kabule nasil vardin(iz), ya da 'nicin bu kabulu benim de kabul etmem gerekir?' sorusunu da ortadan kaldirmaz.
Bu sorulari sorabilmek bir yana, amiyane tabirle, 'maci birakip seyirciyi seyretmek' benim daha cok hosuma gidiyor ve daha baska bir vechesine bakmaga calisyorum.
O da, insanlarin giderek 'modern ilim'den sitikinin siyrilmaga basladigini gozlemleyisime denk geliyor. Evet, bu aksamdan sabaha olmadi, bir zaman aldi.
Ama, buyuyen agaci seyrede ede buyudugunun farketmemek de olmazdi. Agac buyudu. Ben sahidim :-)
Artik mektep gormus, murekkep yalamislarimizin arasinda hayli sayida 'bilim kafiri' de var ve giderek azalmiyor, artiyor. Bu ilginc ve tabii ki sadece bu topraklara (bu iklim ve kulture has da degil).
'Nicin?' sorusu burada da var. Ve, en az 'nasil ve kim tarafindan yaratildik?' sorusu kadar ilginc cevaplari olacagini dusundugum bir soru bu.
Mecaz kullanmak gerekirse; yerli kabilelere misyoner olarak giden bu taife, sozkonusu kabileleri kendi din ve diger inanclarina inandirdiktan sonra nicin baska bir din ve inanc halkasina geciyorlar?
Nicin, agzi pekala laf yapabilen, yakisikli genclerimiz(den, en azindan dikkati ceken bazilari) durup dururken kendilerini tasiyan kayigi sallamagi tercih ediyorlar? Ustelik hala daha o kayikta gitmege devamda israr ederken...
"amacının sadece ve sadece, "oldukça etkili, yerleşmiş yanlış bir inancın, yanlış olduğunu ortaya çıkarmaya çalışmak" olduğunu düşünüyorum"
Olabilir. Buna itirazim yok. Fakat, akli basinda olan hic kimse bugune kadar Darwin Teorisini bir teoriden oteye dusunmedi ki.
Darwin kendi kendine sordugu sorulara cevap verebilmek icin bir cerceve (framewrok) kurup ona bianen bir seyleri aciklamak istediydi.
Sozkonusu cerceveye katilirsaniz, toerinin geri kalani (uygulanabilir oldugu yerlerde) tutarli oldugunu, uygulanamadigi yerlerde ise olmadigini gorursunuz. Bunda ne gibi olaganustuluk var. Bu hersey icin gecerli.
Bu herseye bir ornek olarak, /kaos/ konusunu verebilirim. Bildigimiz matemaktik oldum olasi belli konulara cozum getirirken digerlerini de 'kaos' ismi altinda bir Genel Evrak dosyasi halinde rafa kaldirir ve yok farzeder.
Kaos teorisi (Fractal Theory) de bu eksikligi kapatmak icin var (ya da var olmaga, olgunlasip belli problemlere cozum olmaga calisiyor).
Fraktal teorinin uygulanabilir oldugu nicheler ile Newtonian (Newtoncu)yaklasimin uygulabilecekleri cogunlukla hep ve cok farkli olacaklar. Ve, kimse de cikip "Newtonculara olum, yasasin Fractalciler!" diye bagirmayacak --insallah :-)
Demem o ki, 'Yaratici' teorisinde de 'Evrim' toerisinde de yeri geldiginde aciklanmasi zor bosluklar goruluyor; bazen birisi, bazen de digeri ilerlemeye engel oluyor. Bunun farkina varip, biraz daha olgunlasip, bu tur dualitelerin varligini icimize sindirmek zorunlulugumuz var ve hep olacak gibi gorunuyor.
"En buyuk takim bizim takim ! Baska buyuk yok !!" yaklasimi, ne kadar teknik jargon ve satafatli kelimelerle soylense de, sonucta fark etmiyor. Mekteplilerden de olusmus olusmus olsa, bir taraftar kitlesinin baska herhangi bir kuru guruhtan farki yoktur. Amigolari da bildigimiz amigolardan cok farkli olmasa gerek.
"Böyle saf bir amaç için, doğru zamanlama, ne zaman ispatlanabilirse, o zamandır. Neden daha önce değil? Çünkü yeni olgunlaştı, yeni ispatlanabilir oldu."
'Ne zaman yapilabilrise o zamandir'a katiliyorum. Ama, ortada bir ispat veya ona bir gidis gormuyorum. Sadece, karsi tarafin onermelerinden bir kisminin dogru olmadigi yolunda bazi onermeler.
Cok iyi.. "Butun Girit'liler yalancidir; ve, ben Girit'li degilim" demek gibi bir sey bu...
"Sayın Akyol'un bu işten kişisel kazancı olabilir mi?" ya da "Ne olabilir?"
Isin dogrusu, kazanca karsi degilim. Her emek bir kazanc icindir.
Ben, eger bu konuyu desecek olursak, buradaki kazancin (eger var ise) gercek bir kazanc olup olmadigini anlamak istiyorum.
Yani, 'zero-sum' bir oyundaki gibi bir kazanctan mi bahsediyoruz, yoksa genele bir katkisi var mi; toplumun bir birey olarak bana da bir kazanc soz konusu mudur sorusu benim baktigim yerden onem tasiyor.
Neyse.
"[..] düşünce ya da bilgi sevgisi anlamında felsefenin kendisinin kendi başına bir amaç olduğunu söylüyorsanız, ben sizin gibi düşünmüyorum. Amaç, fikir ya da akıl yürütmeden alınan hazzı yaşamak değil, bilgi ya da düşünceye, yani gerçeğe ulaşmaya çalışmak benim fikrimce. Her aşamada bir tatmin ya da acı bir farkediş elbette yaşanabilir, ama amaç bu değildir."
Felsefenin, ya da daha da genelleyerek soylemek gerekirse, insanin kendi gunluk hayati icin cozum bekleyen sorulardan baskalarina kafa yormasinin, amacinin ne oldugunu bir oturusta soylemem mumkun degil.
Gecmise, ya da gelecege ait meseleler uzerinde durmak herhalde insanin gizli (latent) bir tanrisallik ozleminden kaynaklansa gerektir diye dusunuyorum.
Sadece gelecege yonelik olsaydi, bunun DNAnin hazirlikli olmak mucadelesinin bir parcasi oldugunu soylemek kolay olurdu, ama, gecmis de soz konusu oldugunda bu yeterli bir aciklama olmuyor --bence.
Dolayisi ile, felsefenin amaci hakkinda kendimin de kabul edecegi bir aciklamam yok, maalesef.
Bunu Tanri'ya (ya da baska bir onkabule) baglamadan aciklayabilecek birisi cikar ve aciklarsa cidden memnun olurum.
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 9, 2005 11:38 PM
Merhaba,
Bu sütundaki yorumlar daha çok felsefi nitelikte herhalde.
Ben herhangi bir tanrıya inanmayan bir insan olarak sorabilir miyim acaba?
Dünyada aynı tanrıya inanan iki kişi bulabilir misiniz?
Yorumları bu kadar değişik, kültürlerdeki şekli şemali bu kadar farklı tanrısal düşünce insan aklının kendi kendine yarattığı bir ikon olabilir mi?
Bir insan bir kurda av olduğunda kurdun insanı allahın bir nimeti olarak görmesi olası mı?
Bir çocuk doğumda ölürse veya sakat doğarsa ailesinin ömür boyu yaşayacağı ızdırabı allah nasıl telafi edecek? Buna cevap verirken bu olayı sizin başınıza gelmiş gibi cevaplayın lütfen. Böyle bir acıya katlanabilmek için inanç yeterli oluyor mu? Yoksa bilimin getirdiği kök hücre tedavileriyle artık sakat doğumun olmama ihtimalinin daha da fazlalaşması inançtan daha etkili bir çözüm değil mi?
Biraz olsun hep bombalar üretip delice buluşlar yapan çılgın bilim adamı imajını biraz silseniz kafanızdan. Neden evrim kuramına bu kadar hırsla saldırıyorsunuz? O kadar çok yayın ve döküman var ki bu konuda. Merak içindeyim evrimcilerin böyle bir çalışması yok. Çünkü kuramlarından oldukça eminler. Ellerindeki veriler somut ve dokunulabilir. Gözlemlenebilir. Bir de evrimciler kesin konuşmazlar. İnsanları mutlu etmek için değil gerçekler neyse onu söylerler.
Mutlu olmak için bir ilkel anfibinin bir kara hayvanına dönüşebilmesi için geçirdiği aşamaları fosillerde seyretmek dua etmekten çok daha huzur verici ve daha mucizevi. Doğa yanıbaşımızda. İçine girmeye üşendiğimiz, hep betonların içine hapsolduğumuz şu şehirlerin dışına dahi çıkamadığımız bir ortamda doğa araştırmamız için bizi bekliyor.
İnsanlar artık genleriyle oynayabilir hale geldiler. Bu aşamada hangi müslüman millet bir gelişme kaydedebildi? Yerçekimi Kanunu, izafiyet, temel genetik bunların hiçbirinde müslümanların izi yok. Biraz düşünmek gerekmez mi?
Yazan: N.A. Tarih: September 10, 2005 12:57 AM
Merhaba,
Canlılar kusurlu demek doğru değil bence de.
Evrimciler bunu telaffuz ederken, canlıların sınırlı olanaklara sahip olduklarını betimlemeye çalışıyorlar.
Doğal seçilim mekanizması bir ortak atadan türeyişi anlatır. memelilerin ortak atasındaki temel yapı aynıdır. Örneğin, önkol kemikleri farklı işlevde de olsa aynı temel elemanlardan oluşmuştur. Kuş kanatları aslında kolun üzerinde oluşmuş tüylü bir yapıdır. Kanat aslında bizim kollarımıza karşılık gelir. Kanatların ucunda bazı türlerde pençeler görülür. Bunlar eski birikmiş evrimsel kalıntılardır. Bazı türlerde tamamen yokolmuştur.
Hiçbir canlı kusurlu değildir. Sadece sınırlı olanaklarla hayatta kalmaya çalışırlar.
Zürafalar için su içmek bir eziyettir ama uzun boylarını verdiği avantajlardan fazlasıyla yararlanırlar. Bu fazlalık su içerken çekilen eziyeti unutturabilir. Örneğin pandalarda bir kemik çıkıntısı sanki bir başparmakmışçasına bir işleve sahiptir. Bu yalancı başparmak bilekteki bir çıkıntıdan oluşmuştur. Aslında parmak değildir. Ama hayvana bir bambu kabuğunu soyabilmesi için fayda sağlar. Bakınız doğadaki mucizeye, yarım yamalak bir organımsı parça bile canlılara avantaj katabilmekte. Burada bence çok önemli bir nokta var arkadaşlar, bunu görmeliyiz.
Canlılar pek de kusurlu diyip onları küçümsemek yerine sınırlı olanakların nasıl bir yaşamda kalma avantajına yolaçtığını görmek gerekir. Türler içerisinde tüm bireyler aynı değildir. Bu farklılık başlangıçta varyete olarak kendini gösterir. Daha sonra ciddi ayrılmalar başlar. Buna yol açan etken de canlıların sürekli göç etmeleridir. Bu hareketlilik bir zaman sonra diğer bireylerle araya giren bir göl, sıradağlar, aşılmaz kayalıklar gibi coğrafi yalıtımla farklı fenotiplerde doğumlara yolaçabilir. Belli bir süre sonra artık yeni tür atalarıyla çiftleşemez hale gelir. Bunu yapay seçilim adı altında tüm hayvancılar ve çiftçiler bilir. İşte doğadaki seçilim çevresel, besinsel, iklimsel ve genetik etkilerin biriktirdiği yaşamda kalabilme avantajı fazlalığı canlıları değiştirir. Bu avantaj nesillere aktarılır. Kim tarafından? yaşamda kalmayı en iyi becerebilmiş anne ve babalar tarafından. Biz de böyle yapmıyor muyuz?
Canlılarda kusur yok bence. Şu an yaşayan her canlı türü yaşamda kalmayı bir şekilde başarabilmiş mükemmel anne babaların çocukları. Bizler de savanalarda etçil vahşi hayvanlarla mücadele etmeyi en iyi başarabilen ataların torunlarıyız. Evet ayakta durmak bize doğum esnasında çektiğimiz büyük sıkıntılarla geri döndü ama bu zayıflık bize ellerimizi kazandırdı. Böylece silah yapıp kendimizi savunabildik. İşte bir evrimci olarak olaylara böyle yaklaşmak daha doğru diye düşünüyorum. Bence bu bahsettiklerim bana kızıldenizin ikiye yarılmasından veya asanın yılana dönüşmesinden daha mucizevi görünüyor.
Yazan: C.T. Tarih: September 10, 2005 01:14 AM
The Case for Creator kitabında Leo Strobel bu konuyu Meyers'e açıyor, onun cevabı aşağıda:
"Dördüncü itirazım, biyolojik ve fiziki dünyada görülen zayıf tasarıma yönelikti. “Tasarım izahını kabullenebilmek için, bir sürü kusur ve eksikliği tasarımcıya yüklemek zorunda kalıyoruz,” diye yazıyor Miller.20 Yani tasarımın kusurlu oluşu, mükemmel bir Tanrı’nın varlığını çürütüyor.
Miller’ın verdiği örneklerden biri omurgalıların gözü. “Neden akıllı bir tasarımcının, retinanın sinir ağını, dışardan gelen ışığı karşılayan tarafına yerleştirdiğini merak etmeliyiz,” diye yazıyor. Bu sıralama şekli, ışığı dağıtıyor ve mümkün olabileceğinden daha az detay görmemize neden oluyor, aldığımız görüntüleri beyine taşıyan optik siniri meydana getirmek için sinir ağının ışığa duyarlı retina tabakasından çıktığı yerde kara bir nokta oluşturuyor.”21
Oxford’dan Richard Dawkins de dahil diğer Darwinistler gözün zayıf dedikleri yapısını iyice karalamışlardı, hatta George Williams bu yapıya “aptalca” tasarlanmış çünkü “retina tepetaklak” diyebilecek kadar ileri gitmişti.22
Bu iddialar akıllı tasarıma mukabil yapılan meydan okuyucu bir argümana benziyordu. “Eğer bir tasarımcı varsa,” dedim Meyer’e, “gözün gelişigüzel tasarımı onun gerçekte o kadar akıllı olmadığını kanıtlamaz mı?”
Meyer hemen atıldı. “Retinanın neden gözde ters durması gerektiğine dair önemli bir fizyolojik sebep var,” dedi. “Sistemin genel düzeni içerisinde, gözün çok büyük miktarda oksijeni işlemesini sağlamak bir dengelemedir, bu omurgalılar için gereklidir. Evet bu işlem küçük bir kara nokta oluşmasına sebep oluyor, fakat bu problem değil çünkü insanların iki gözü var ve iki kara nokta asla üst üste gelmez. Aslına bakarsanız bu açıdan göz, inanılmaz derecede akıllı bir tasarım.”
Meyer bu sözleriyle birlikte ayağa kalktı ve çantasının bir masaya dayalı durduğu, odanın diğer tarafına doğru yürümeye başladı. Bazı kağıtlar çıkardı ve içlerinden bir makale fotokopisi aldı.
“Aslında,” dedi ve kağıdı bana uzatarak, “biyolog George Ayoub, gözün kötü bir biçimde yaratıldığı iddiasını çürütmek için bu yazıyı yazdı.” İlmi makaleye bir göz attım, uzmanlık alanı retinanın hücresel fizyolojisi olan Profesör Ayoub yazısını şöyle sonuçlandırıyordu:
Omurgalıların retinası –sezgisel olmasa da- işlevsel tasarımın olağanüstü örneklerinden biridir. Retinanın dizaynı, ileri derecede görme işlevi ve duyarlılıktan sorumludur. Retinanın açık bir şekilde mükemmel olmadığı, ya da fonksiyonunu önemli ölçüde azaltmaksızın nasıl tanımlanabileceğini tasarlamanın kolay olduğunu söylemek basbayağı yalandır.23
Biraz hayal kırıklığına uğrayarak makaleyi bir kenara koydum. “Tamam” kabul ettim, “belki göz bu görüşün iyi bir örneği değil, ama daha başka örneklerde var.”
Meyer sözümü keserek, “Çok hızlı gitme” dedi. “Buradan alınacak güzel bir ders var. İnsanlar kötü biyolojik tasarım adı altında pek çok iddiada bulunuyorlar, fakat hikayenin sonunu dinlediğinizde bütün resim tamamen değişiyor. Mesela insanlar bir dizaynın kötü olduğunu iddia ederler, çünkü sadece bir parametreye bakarlar ve daha iyi bir dizayn yapılabilirdi derler. Fakat mühendisler bütün dizaynların, bir takım parametre serisinin tamamını en etkin şekilde kullanmayı gerektirdiğini bilirler ve yapılan dengelemeler en kapsamlı sonucu almak için kaçınılmazdır.”
Bu, tekerleme gibi söylenmesi zor söz açıklama istiyordu. “Bana bir örnek verin,” dedim.
Bacaklarımın üzerinde açık halde duran çantadaki diz-üstü bilgisayarı gösterdi. “Zaman zaman verilen örneklerden biri de diz-üstü bilgisayar,” dedi. “Ekrana bakabilir ve diyebilirsiniz, ‘Kötü dizayn; daha büyük olmalıydı.’ Hafızaya bakabilir ve diyebilirsiniz, ‘Kötü dizayn; daha geniş bir kapasitesi olmalıydı.’ Klavyeye bakabilir ve diyebilirsiniz, ‘Kötü dizayn; daha kullanışlı olmalıydı.’”
“Fakat, mühendisin görevi en iyi ekranı, en iyi hafızayı, en iyi klavyeyi yapmak değil –onun görevi, belirli bir büyüklük, ağırlık, fiyat ve taşınırlık imkanı sağlayan gereklilikleri vererek üretebileceği en iyi bilgisayarı üretmektir. Ekran daha büyük olabilir mi? Evet, ama o zaman taşınırlık zorlaşır. Bilgisayarın daha geniş bir hafıza kapasitesi olabilir mi? Elbette, ama o zaman da fiyatı çok yüksek olur.”
“Anlayacağınız kaçınılmaz dengelemeler ve denkleştirmeler söz konusu. Her bir parça tek başına, tam istenildiği gibi olmadığı konusunda eleştirilebilir fakat mesele bu değil. Asıl mesele diz-üstünün fonksiyonlarının bir bütün olarak ne kadar iyi iş gördüğüdür. İşte bu mühendisliğin ne kadar iyi çalıştığını gösterir. Bu mantığı aynen bizim konumuza da uyarlayabilirsin.”
Bu anlatım makul gelse de her şeyi cevaplamıyordu. “o halde izahı çok daha zor olan başka misallerin olduğunu kabul etmek zorundasınız,” dedim.
“Bunu inkar etmiyorum,” dedi, kendinden emin bir şekilde. “Bazıları aptalca. Diğerleri daha itinalı ve ciddi, üzerlerinde düşünmek gerekiyor. Mesela Gloud, pandanın başparmağının üstünkörü yapılmışa benzediğini ve bir tasarımı olmadığını iddia etmişti. İyi de, panda uzmanları bu parmakların, bambu ağaçlarının kabuklarını parçalamada oldukça etkili bir yol olduğunu söylüyorlar. İyi tasarımın belli bir standardı yoksa, Gould’un da sağlayamadığı gibi, onun iyi ya da kötü olduğunu söylemek gerçekten de çok zor. Fonksiyonunu olağanüstü derecede iyi gördüğü anlaşılıyor.”
Konuyu toparlamamız gerekiyordu, fakat gözlerim çantamdaki diz-üstü bilgisayara takılı kalmıştı. Meyer’in bu konudaki temel açıklamalarının gerçekten son derece makul olduğunu kabul etmek zorundaydım."
Yazan: onur atalay Tarih: September 10, 2005 01:39 AM
@N.A.
"Dünyada aynı tanrıya inanan iki kişi bulabilir misiniz?"
Buyuk bir ihtimalle, hayir. Ben bugune kadar bulamadim. Ama, bu neyi kanitlar ya da curutur ki..
Soyutlari bir yana birakalim, somutlarda dahi mutlak mutabakatin oldugu cok az ornek var --belki de hic.
"Neden evrim kuramına bu kadar hırsla saldırıyorsunuz?"
Kisisel olarak ben (bu forumda) 'saldir'madim. Evrim teorisine karsi degilim. Yeri geldiginde bir cok soruyu aciklamakta faydali buluyorum.
Ama, bu, beni gereginde Evrim Teorisine saldirmak hakkindan mahrum etmez. Benim kutsallarim arasinda degil, ve olmasi icin de bir sebep goremiyorum.
Butun kuramlar tartismaya aciktir, bu bilim adamlarinin peydahladigi bir kuram ya da tabu olsun, isterse de onlardan once veya sonra.
YikilMAmayi basaran yasar.
"Ellerindeki veriler somut ve dokunulabilir. Gözlemlenebilir. Bir de evrimciler kesin konuşmazlar. İnsanları mutlu etmek için değil gerçekler neyse onu söylerler."
Hic birisi dogru degil. Gozlemlenebilir cok az seyleri var; eldeki kanitlari da istendigi gibi yorumlanabilir. Insanlari mutlu etmek konusunda sizin herhalde dusundugunuzden daha fazla bir gayretleri olageldi aslinda: Kiliseye hinci olan insanlari kilisenin savunduklarini yikmak (ya da yardimci olmak) yoluyla mutlu ettiler.
"İnsanlar artık genleriyle oynayabilir hale geldiler. Bu aşamada hangi müslüman millet bir gelişme kaydedebildi?"
Bunlari daha onceleri cok duydum. Bunlar bizim klasik 'yasanmaz bu memlekette' muhabbetlerimize cerez olan asagilik komplekslerimizdir. Bunlardan siyrilmak zamani coktan geldi gecti. Baska bir arguman bulmaniz lazim.
Ve, herhangi bir tanriya inanmayan arkadasim.... Tanri inanci ile dinin bir arada olmak zorunda olmadigini bile bile (ya da bilmeden) konuyu getirip muslumanlara dayamis ve sonuda da "Biraz düşünmek gerekmez mi?" diye baglamissiniz...
Evet, dusunmek gerekir. Alakasi olmayan seyleri birbirine baglamadan once de... Meraminiz bagci dovmek ise, bunu daha direkt yapabilirdiniz.
Onur beyin yazdiklarina da kisaca deginmek isterim.
Dogrusunu soylemek gerekirse, Mukemmel Tasarim teranelerini olaganustu cocukca buluyorum --tipki sizin yaptiginiz alintida sonuclandigi oldugu gibi.
Butun tasarimlar yaratilan seyin bulunacagi ortama gore optimize edilirler. Bu bu kadar basit ve yalindir.
Dolayisi ile, birakin Allah kavramini, Evrim'e gore de bilerce yildir aramizda olan canlilar sirf bunca zamandir yasayabildiklerinden dolayi, kendilerinin tabi oldugu sartlar dikkate alindiginda, olaganustu sayabilecegimiz bir optimizasyona sahip olmak zorundadir.
Bunun aksini soylemek mumkun degil. Bunu soyleyenler 'bilimselciler' ise daha da abes. Cunku ortada ampirik veriler var. Ilgili canlilari herhangi birisi.
Ote yandan da, anliyorum nicin 'mukemmel tasarim' arayabildiklerini: Bu bilim dunyasinda ilk mektepte ogretilen analiz etmek aliskanliginin bir illet seviyesine cikmis tezahuru olsa gerek. Analiz, malum, parcalarina ayirmaktir; ve analiz saplantisina dusunce insan, ayirdigi parcalarin da kendi gorusunce mukemmel olmasini bekliyor. Butunu goremedigi icin...
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 10, 2005 06:04 AM
Merhaba,
Yukarıdaki yazıdan bir alıntı yapalım:
“Fakat, mühendisin görevi en iyi ekranı, en iyi hafızayı, en iyi klavyeyi yapmak değil –onun görevi, belirli bir büyüklük, ağırlık, fiyat ve taşınırlık imkanı sağlayan gereklilikleri vererek üretebileceği en iyi bilgisayarı üretmektir. Ekran daha büyük olabilir mi? Evet, ama o zaman taşınırlık zorlaşır. Bilgisayarın daha geniş bir hafıza kapasitesi olabilir mi? Elbette, ama o zaman da fiyatı çok yüksek olur.”
Yani bana doğal seleksiyonu tanımla deselerdi bundan daha güzel bir tanım veya örnek gösterilemezdi sanırım. Mükemmel bir örnek bunu yazan arkadaşa teşekkür ediyorum.
Dğoadaki yapılar yaşamda kalmanın anahtarına sahip elemanlarla dolu. En önemlisi yapılar kusurlu değil ama sınırlı olanaklara sahip.
Şimdi bizim dik duruşumuza bakalım. Dik duruşun doğada hele vahşi doğada pek de bir işe yaramayacağı ortada. Özellikle pelvisin daralmasıyla doğumda birçok sıkıntı yaşıyoruz. Geçmişte pek çok kadın ve çocuk bu yüzden hayatını yitirdi. Victoria dönemi İngiltere'sinde doğan her 20 çocuktan 19'u yaşamını yitiriyormuş.
Bu kusurlu gibi görünen yapı aslında bize çok büyük bir avantaj kazandırdı. Ellerimizi kullanabilme üstünlüğü. Bu da beynimizin daha fazla gelişmesine yolaçtı.
Evet doğanın görevi en mükemmeli değil en işe yarayanı, hayatta kalma mücadelesinde en kullanışlı yapıları seçmek. Doğal seçilim ortak ataları baz alarak çalıştığı için belli bir fiziksel sınır vardır canlılarda. Bu sınırlara aptalca tasarım gibi bilimdışı laflar yakıştırmak yerine sınırlı işlevlerin yaşamda kalmada ne kadar önemli avantajlar getirdiğini görmek gerekir.
Örneğin gözlerimiz doğal seçilimin yapabileceğinin en iyisi. Göze mükemmel, kusursuz tasarım demek yerine yukarıdaki bilgisayar örneğindeki gibi en uyumlu, yaşamda kalmaya büyük artılar kazandırmış bir yapı demek daha doğru olur diye düşünüyorum.
Bir kartal kadar keskin göremeyiz ama kartalın yaşadığı gibi bir ortamda evrimleşmedik ki. Yaşadığımız doğal ortam bize belli hızlarda hareket edebilen nesneleri algılayabileceğimiz ve renkleri rahat ayırt edebileceğimiz bir göz kazandırdı. Gözümüzün yapısını belirleyen etken yaşadığımız çevre ve mutasyonlardır. Şu an tüm canlılar kararlı bir yapı arzediyor. Hepsi de hayatta kalmanın yollarını bulmuş ataların devamı. Tüm gördüğümüz tasarımlar doğal seçilim tarafından belirlenmiş olabileceğinin en doğalı ve en iyisi.
pandanın başparmağının üstünkörü yapılmışa benzediğini ve bir tasarımı olmadığını iddia etmişti. İyi de, panda uzmanları bu parmakların, bambu ağaçlarının kabuklarını parçalamada oldukça etkili bir yol olduğunu söylüyorlar. İyi tasarımın belli bir standardı yoksa, Gould’un da sağlayamadığı gibi, onun iyi ya da kötü olduğunu söylemek gerçekten de çok zor. Fonksiyonunu olağanüstü derecede iyi gördüğü anlaşılıyor.”
Bu açıklama bence tam yerine oturuyor.
Şöyle noktalayalım;
Bir tür şu an hayattaysa bunu kendisine bu üstünlüğü sağlayabilmiş fiziksel donanımına borçludur.
Yazan: N.A. Tarih: September 10, 2005 12:05 PM
Selamlar,
Sayın Müzmin, “"İnsanın (sadece müslümanların değil, aslında tüm insanların) dünyada bulunuş sebebi, O'nu bilmek, tanımak, sevmek ve O'na ibadet etmektir" Tamam. Ama, bu bir kabuldur. Kabul eden icin sorun yok; ama, adini kabul koymamizi engellemez. Bu kabule nasil vardin(iz), ya da 'nicin bu kabulu benim de kabul etmem gerekir?' sorusunu da ortadan kaldirmaz.” söyleminiz ile bu kabüle nasıl vardığımı sormuşsunuz. Sorunuza cevap vermek isterim ve elbette bu soruyu sormak en doğal hakkınız: Bu söylemimin kaynağı vahiydir. Zâriyât sûresinin 56. âyetinde: “Ben, cinnîleri ve insanları ancak (beni bilsinler, tanısınlar ve) bana kulluk etsinler diye yarattım” buyurulmaktadır.. Bakara suresinin 21. ayetinde de yine, “Ey insanlar! Hem Sizi hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümid edebilirsiniz.” denmektedir. Vahiy benim için başvurulabilecek, ciddiye alınacak bir bilgidir. Elbette ben, bu söylediğime siz de inanmak zorundasınız demiyorum. Sadece buna inananlar için, Allah’ı bilmeye ve tanımaya çalışmak anlamlıdır, tek başına bir amaç olabilir diyorum.
Sayın Müzmin, “insanların giderek 'modern ilim'den sıtkının sıyrılmağa başladığını” gözlemlediğinizi söylemişsiniz. Ben de modern bilimin tek başına insanlara yetmediğini , herşeyi açıklayamadığını düşünüyorum. Bu durumu sıtkı sıyrılmak olarak da açıklayabiliriz gerçekten. Modern bilim, insan hayatını gerçek anlamda kolaylaştırıyor ama her adımda da, onu biraz daha boşluğa ve hiçliğe doğru itiyor. Kolay ama mutsuz, tatminsiz, hatta anlamsız bir hayat oluyor modern insanın yaşadığı hayat. Son derece rahat ve sağlıklı olan, zenginlik içinde yaşayan insanların , bunalımdan bunalıma sürüklenmesine rağmen, “bilimin açtığı aydınlık yol” ile insanlar rahata kavuştu demek çok gerçekçi değil kanımca. Evet, bilim aydınlık bir yol açtı ve maddi anlamda insanı rahata kavuşturdu. Bu inkar edilemez. Pozitif bilimler olmadan ilerlemek, maddi sorunlara çözüm bulmak, insanca yaşama yaklaşmak da elbette imkansız. Ama mutlu, huzurlu ve hayatını anlamlı bularak yaşamak için pozitif bilimler tek başına yeterli değil gibi duruyor. Bunca rahata rağmen bunca mutsuz nasıl açıklanabilir başka türlü? “..mektep gormus, murekkep yalamislarimizin arasinda hayli sayida 'bilim kafiri' de var ve giderek azalmiyor, artiyor.” tespitinizin sebebi bu söylediklerim olabilir mi? Belki de modern bilim artık insanlara tek başına yetmiyor. Modern bilim illa ki olsun, olmalı, ama tek başına mı olmak zorunda?
Saygılarımla,
Yazan: Esra Tarih: September 11, 2005 07:39 PM
Esra Hanım,
Mutsuzlukların çoğunun altında ekonomi yatar. (Ama gerçek anlamda ekonomi) yani sınırsız insan ihtiyaçlarının sınırlı tatmin vasıtalarıyla karşılanmasını konu alan ekonomi ilmi.
İnsanoğlu doğduğu andan itibaren talepkardır, ağlayarak, acıktığını, hastalandığını, bezinin değiştirilmesi gerektiğini söyler durur.
Büyüdükçe ihtiyaçlar karmaşıklaşır, yavaş yavaş Maslow'un gereksinimler hiyerarşisindeki kademeleri aşmaya başlar. Ve sorunlar da burada başlar. TÜKETİM.
Tüketim alkolizm gibidir, tüketimden sonraki haz durumuna ulaşmak için her defasında biraz daha farklı ve fazla şeyler tüketmeye çalışırsınız. Ve materyalist toplumların çoğunda tüketim bir uyuşturucu gibi insanları etkilemektedir.
Ancak inançlı insanlarda "tüketim arzusu ve alışkanlığı" bu derece yan etki yapmaz. Sebebi ise inançlı insanların çoğunun gelir düzeyi orta ve düşük tabakadaki insanlardan oluşmasıdır. Bu profildeki insanlar hayatlarını "inançla" dengelemeye çalışırlar. Tabii ki gözümüzden kaçırmamamız gereken asıl nokta şudur:
İnsanları mutsuzluğa iten bilim değil, ama bilimin sunduklarına sahip olma dürtüsü veya ekonomidir.
Orta ve aşağı tabakayı oluşturan inançlı insanlar bu tip mutsuzluğa daha az yakalanırlar, ancak bunun sebebi inançlarından çok bu hastalığa yakalanacak başlangıç düzeyindeki ekonomik seviyeye bile ulaşamamalarıdır.
Aynı tezi savunaraktan, her iki grubunda asıl mutluluk reçetesi üretim olmalıdır. Üreten insan mutludur (özellikle görülür, dokunulur, okunur, işitilir üretimde bulunanlar). Fallik dönemimizde en gurur duyduğumuz üretimimizin dışkımız olduğunu unutmayalım.
Konu ilahi tasarımdan ekonomiye kadar geldi farkındayım ama benim bakış açıma göre insan mı tanrıdan olmadır, tanrı mı insandan olma ikileminde ikinci seçenek daha uygun görünüyor.
Bu ikilemi belki katılımcılar yeni bir polemik ve tartışma konusu yapabilirler.
Sevgiler...
Yazan: Serkan Ertürk Tarih: September 12, 2005 11:33 PM
Esra hanim,
“
“Ben, cinnîleri ve insanları ancak (beni bilsinler, tanısınlar ve) bana kulluk etsinler diye yarattım” buyurulmaktadır.. Bakara suresinin 21. ayetinde de yine, “Ey insanlar! Hem Sizi hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümid edebilirsiniz.” denmektedir.
[...]
Sadece buna inananlar için, Allah’ı bilmeye ve tanımaya çalışmak anlamlıdır, tek başına bir amaç olabilir diyorum.
”
Vahiy ve Ayetlerle acikladiginiz anda, sizin kabullerinizi sizin adiniza sorgulamak benim haddim olmaktan cikar. Dolayisi ile, bana ait sorularim baki ve mahfuz kalmak kaydiyla bu bahsi kapatmam gerekiyor.
Modern bilim demek biraz da teknoloji demek olmaga basladi. Yani, bilginin dogrudan dogruya bir urun veya hizmete uygulanisi, yeni bir seyler peydahlamak (yaratmak)...
Bu iyi de, baska hic bir yonu yoksa bile, sirf bu durum insanlari muthis bir beklentiye sokuyor: Daha ucuz daha hizli daha iyi bir seyler her an cikabilir. Cikmadiysa; 'nerede kaldi bu, yahu!' oluyor...
Ve, surekli 'erken gelmisiz bu dunyaya' konumuna dusuruluyoruz..
Sirf yeniliklere yetisebilmek icin bile cok daha uzun yasamamiz (hatta olumsuz olmamiz) gerekiyor. Nerde kaldi bu ölümsüzlük teknolojisi demekle geciyor suur altinda gunlerimiz..
Ve, evet, bitmek bilmez bir mutsuzluk --tatminsizlik.
'Bilimin kafirleri' (ozentileri saymazsak) daha cok 'devi yakindan gordugunde cuce oldugunu farkedenler' arasindan cikiyor.
Murekkep yalamislarin modern bilimden sitkinin siyrilmalarina yol acan sey ise biraz daha derinlerde: Modern bilim esasen asimptotuna dokunmak uzere. Daha ileri gitmesi icin bir pragma kaymasi gerekiyor ve ufukta da oyle bir sey yok. En azindan Batidan cikacak gibi gorunmuyor. Dogunun da bayragi devralmasi asilar surer. Dolayisi ile, bilimde heyecan bitti --kala kala otomatik icatlara kaldik; ve bu da bilim demek degil.
Bunu Mustafa bey ozeline tasirsak: Ben, Mustafa beyin devi ne kadar yakindan gordugunu (yani, bilimsel alan(lar)da nerelere kadar gittigini) bilmek istiyorum. Onemli olan da budur --muhalif oldugu seyi ne kadar taniyor (ya da bugune kadar tanimis)? Bunun icin de icinde ya da cok cok yakininda olmus olmak gerekir.
Serkan bey,
"Ancak inançlı insanlarda "tüketim arzusu ve alışkanlığı" bu derece yan etki yapmaz. Sebebi ise inançlı insanların çoğunun gelir düzeyi orta ve düşük tabakadaki insanlardan oluşmasıdır. Bu profildeki insanlar hayatlarını "inançla" dengelemeye çalışırlar."
Universal bir dogru filan degil, aksine, bu ifade agir derecede onyargi kokuyor.
Inactaki 'sukur/riza' kavramlarinin illa da imkani olmayanlarda gelismis olmasi gerekmiyor --inancsizlardaki 'sukursuzluk/rizasizlik' illetlerinin onlari sizin 'ekonomi ilmi' dediginiz mesgale (cunku, pozitif ilim degildir) kapsaminda daha aktif aktorler olmasina yol actigini nicin hic dikkate almaz gibisiniz?
Butun tezinizin temeline tuketimi koyarsaniz tabii ki uretim en onde gelen mutluluk araci olur.
Ama, tezinizin oturdugu nokta bence yanlis. Ve, ampirik olarak da desteklendigini soyleyebilirim.
Bugun, 'basdondurecek hizlarda' artmis olan uretim ve/veya tuketimin ne derece mutluluk artisina yl actigini soyleyebiliriz. Bence cok degil.
Ihritas ile mutlu pek olunamiyor. Her elde edilene karsilik edilememis bir suru sey var. Insan otomatik olarak kifayetsiz muhteris oluyor/
Mutlu olmak icin durup dusunmek ve mukeyese edip sukur etmek gerekiyor cogu zaman.
Fakat, 'surat caginda' durup dusunmeyi kimse kimseye ogretmiyor...
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 13, 2005 06:54 PM
Selamlar,
Serkan Beyin yazısına istinaden, Sayın Müzmin’in şu sözlerine yürekten katılıyorum: “Inactaki 'sukur/riza' kavramlarinin illa da imkani olmayanlarda gelismis olmasi gerekmiyor --inancsizlardaki 'sukursuzluk/rizasizlik' illetlerinin onlari sizin 'ekonomi ilmi' dediginiz mesgale (cunku, pozitif ilim degildir) kapsaminda daha aktif aktorler olmasina yol actigini nicin hic dikkate almaz gibisiniz? Butun tezinizin temeline tuketimi koyarsaniz tabii ki uretim en onde gelen mutluluk araci olur. Ama, tezinizin oturdugu nokta bence yanlis. Ve, ampirik olarak da desteklendigini soyleyebilirim.”
Açıkcası ben de, hayatın merkezine ekonomiyi koyarak, tüm olayları ve insanları ekonomi gözlüğü (maddi ihtiyaçlar ve bunların karşılanma zorunluluğu) ile değerlendirmenin insanı sınırlayacağını ve yanlış yargılara vardıracağını düşünüyorum. İnsanın sadece maddi ihtiyaçlarının peşinden koştuğunu ve onları tatmin etmeye çalıştığını düşünmek de, bence, bu dar çerçeveden varılabilecek bir sonuç. Maddi ihtiyaçlar elbette yalan değil ama her şey de değil. Ve bu durum bebeklikten itibaren böyle. Serkan Bey, “İnsanoğlu doğduğu andan itibaren talepkardır, ağlayarak, acıktığını, hastalandığını, bezinin değiştirilmesi gerektiğini söyler durur.” diyerek bebeklikteki ihtiyaçları bile maddi ihtiyaçlar olarak sıralamış ve sevgi, ilgi, anne sıcaklığı, babasının varlığı, dokunulma gibi daha soyut ihtiyaçları es geçmiş. Oysa bugün modern tıpta da bebeklerin sadece karınlarının doyurulup, altlarının değiştirilmesinin, onların sağlıklı olmaları, hatta kimi zaman yaşamaları için bile yetmeyeceği biliniyor. Hatta ailesi olmayan bebeklerin bakıldığı yuvalarda, hemşirelere, bebeklerin tüm maddi ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, yaşama şanslarını arttırmak için, onları sık sık kucaklarına almaları, sevgi ve ilgi göstermeleri tavsiye ediliyor, bildiğim kadarı ile. Bu yönetimin tavsiye edildiği bir yuvada , sebepsiz bebek ölümleri ciddi oranda azalmış. Bunu söylememdeki maksat, maddi ihtiyaçlar her şey değildir. Bu yüzden, ekonomi tek başına mutsuzlukların kaynağı ya da dünyayı ve insanı anlamak için de yeterli olamaz.
Bugün modern dünyada, ekonominin ahlaktan soyutlanarak, tek başına değerlendirilmesi ve üretim-tüketim döngüsüne indirgenmesi, Serkan Beyin bahsettiği tüketim histerisine sebep olmuştur gerçekten. İnsanlar tüketim çılgınlığına kendilerini kaptırmışlardır. Asla ve asla yeterli noktasına varamamakta, tatmin olamamakta, sonuç olarak da mutsuz olmaktadırlar. Her şeye sahip olsalar bile, bu sefer sahip olduklarına kanabilecek kadar ömürleri olamayacağını farketmekte, dünyaya doyamamakta ve ölüm düşüncesi ile boşluk noktasına varmaktalar. Bu modern dünyadaki en büyük krizlerden biri. Bu krizin kaynağı, bu insanların tüketim hastalığına yakalanacak kadar paraları olması mı , yoksa, “dünya ve para hırsından” , başkalarının mutsuzluğu pahasına kazanma histerisinden onları uzaklaştıracak, bir değerler sistemine sahip olmamaları mı acaba?
Serkan Bey, inançlı insanların "tüketim arzusu ve alışkanlığı" hastalığından etkilenmemelerini, bu krizden kendilerini korumalarını,zaten tüketecek kadar maddi güçleri olmamasına bağlamışsınız. Maddi güçleri olmadığı sonucuna nasıl vardınız , onu söylememişsiniz. Bu mantığa göre sanırım, inançlı insanlar, kendi imkansızlıklarına ve başarısızlıklarına (Modern dünyada fakirlik bir tür başarısızlıktır!) , Allah’a inanarak, bu dünyada olmadı bari öbür dünyada yaşayalım mantığı ile katlanmaya çalışıyorlar. Yani tamamen kaybetmişlerin, tutunamamışların inancı şu din dedikleri. Aslında Serkan Beyin bu düşünceye nasıl vardığını tahmin edebiliyorum. Önce, “inancın yani dinin temelinde başarısızlık, kaybetmişlik, aslında zavallılık vardır”diye düşünülüyor. Bu düşünce “din halkların afyonudur” düşüncesi ile bağlantılı. Marksist ideolojinin en temel fikirlerinden biridir bu, bildiğiniz üzere. Din halkları uyutmuştur, o yüzden üstün sınıf inanan zayıf sınıfı tahakkümü altına almış, bu sebeple inançlı kesim geri ve fakir kalmışdır. Bu durumdan kurtulması da ancak üretim araçlarına sahip olması ile, aslında üretmesi ile mümkündür. Kendini uyutan dinden vazgeçmesi de elbette elini kuvvetlendirecektir. Serkan Bey , zaten mutluluğun da ancak üretim ile mümkün olacağını söyleyerek bitirmiş yazısını. Tabii, tüm bu düşünce silsilesi, inançlıların “başlangıç düzeyindeki ekonomik seviyeye bile ulaşamamamış” oldukları önkabulü ile başlıyor. Ulaşamamışlardır, çünkü, din onları uyutmuştur. Bu mantık, öncelikle inançlıların “orta ve düşük tabakadaki insanlardan” oluşmaktadır genellemesi oldukça öznel olduğu için temelsiz geldi bana. Bir sınıfın fakirliği, onların inançlarına, yoksa onların fakir olmalarında payı olanların inançsızlığına mı bağlanmalı? Oldukça karmaşık bir soru. Din onları uyuttu demek ise, bir sürü toplumsal süreci, toplumların dinsizleşmelerinin sonuçlarını gözardı etmek anlamına geliyor bana göre.
Üretimden mutluluk sağlamak konusu hakkında ise şöyle düşünüyorum: Hayata sadece ekonomi gözlüğü ile bakınca, insana bu mantık doğru gibi geliyor. Oysa bunun sonuçları, yani sadece üretmeye ve ardından da tüketmeye odaklanmak, insanı önce işinin yani sermayenin, ardından da reklam sektörünün ve tüketimin kölesi haline getirir. Daha çok tüketmek için daha çok üretmek yani daha çok çalışmak zorundasınızdır. Daha çok çalışmak da bir süre sonra çalışmak için yaşamaya dönüşür. Çalışmaya kendini kaptıran ve dışarıda bir hayatın varlığını unutan kişi, işte olduğu sürece artık tüketmeyi değil, daha çok kazanmayı düşünecektir. Belki de kaybettiği zamanları satın alabilmek için. Serkan Bey, evet, üretmek elbette ilk anda insana mutluluk verir. Ama sadece üretmek ve ardından tüketmek döngüsüne giren insan bir süre sonra hayatın anlamını kaybeder. Kaybettiği anlamı daha çok tüketerek bulmaya çalışır. Bu onu iyice köleleştirir. Üstelik, daha önce söylediğim üzere, dünyadaki her şeye sahip olamayacağını, olsa bile hepsine doymak için çok vakti olmayacağını düşününce iyice anlamsız bir noktaya varır. Kaldı ki zaten ne kendisine ne de ailesine vakit ayırabilmektedir. Oysa anlamı tüketmekten almıyor olsa, (ya da Sayın Müzmin’in dediği gibi “şükür / rıza” kavramlarına sahip olsa) daha çok kazanmak için daha çok çalışmayı ya da sadece tüketmek için üretmeyi reddedecek ve köleleşmeyecektir. Konuyu çok dağıttım, kusura bakmayın, ama demek istediğim, tüm insani , ahlaki ve manevi değerlerden soyutlanmış bir üretim, insanı mutlu etmez, ancak sermaye sahiplerine gönüllü köle eder. Bu kölelik, para ve dünya hırsı ile iyice kökleşir.
Asıl konuya dönersek, inançlı insanların, yeterince zengin olmadıkları için inançlı olduklarını, tükemedikleri için tüketim hastalığına yakalanmadıklarını iddia etmek, onların neye, niçin inandıklarının hiç bilinmediğini gösterir. Bu insanların tüketim hastalığına yakalanmama sebepleri ise, inandıkları değerlerin onları para ve dünya hırsına karşı korumasıdır. Şu var ki, bazı inançlı insanlar, bu hırsı kontrol edeyim derken, zengin olmak şanslarını bile bile teperler. Yani “zengin olmadıkları için inançlıdırlar” demek doğru değildir. Doğrusu, “inançlı oldukları için zengin değillerdir.” olacaktır. Bu elbette, kazanarak ve tüketerek anlam devşirenler için anlaşılmazdır. Serkan Bey, şunu da söylemek isterim, istediği her şeyi alabilecek kişiler arasında da sandığınızdan daha fazla inançlı insan var. Ama onlar da tüketim hastalığına yakalanmıyorlar. Onların durumunu nasıl açıklayacağınız sizin önermenize göre? İnançları mı zayıf acaba? Bunu nasıl ispatlayacağız? Belki de aileleri geri kalmıştır ya da yüksek tabakadan değildir. Böyle eskimiş inançlara sahip olduklarına göre. Kim bilir?
Yüksek tabakadaki insanlar zengin oldukları için mi inançsızdırlar? İnançsız oldukları için mi zengindirler? İnançsızlar mı acaba? İnançsızlarsa, bu inançsızlıkları ekonomik durumları ile mi alakalı gerçekten? İnançsızlıkları, sadece öyle eğitilmiş olmalarından kaynaklanmasın, ekonomik durumlarından bağımsız olarak. Belki de bağlantı var. İnançtan soyutlanmış bir eğitim zenginler arasında yaygın olabilir.
Serkan Bey, “İnsanları mutsuzluğa iten bilim değil, ama bilimin sunduklarına sahip olma dürtüsü veya ekonomidir.” demişsiniz. Ben, “insanları mutsuzluğa iten bilim” dir demedim. Bilim ya da onun sunduğu maddi şartlar, tek başına insanların huzurlu olmalarına yetmez dedim. Çünkü insanın ihtiyacı sadece maddi ihtiyaçlarla sınırlı değildir. İnanmak ihtiyacı da insanın içine yerleştirilmiştir. Benim anlatmak istediğim buydu.
Saygılarımla,
Yazan: Esra Tarih: September 14, 2005 12:05 AM
Hiç bir tasarımcı yaptığı tasarımı özellikle kusurlu kılmaz. Amaca göre farklı özellikleri gözetebilir. Farklı özelliklerde olmak kusurlu olmak demek değildir. M.Akyol kusurlu olmakla farklı özelliklerde olmayı birbirine katıştırarak meseleyi çarpıtıyor. Kusur sübjektif falan değildir. Eğer bir sistem amacına hizmet etmiyorsa kusurludur. Örneğin çürümüş dişler beslenmeyi etkilediğine, bireye ızdırap verdiğine göre kesinlikle kusurdur. Aklı başında hiç kimse çürümüş dişleri farklılık olarak algılamaz. Kusur olduğunu bilir. Sadece aklını kullanmaktansa hiç sorgulamadan "madem dişim çürüdü vardır bir hikmeti" diyebilen zihniyet buna olumlu bakabilir.
Yazan: BURC Tarih: September 14, 2005 04:50 PM
Burc hanim/bey,
Once, "Kusur sübjektif falan değildir." dogru degil. Cunku, 'kusur' fevkalade subjektiftir; sizin kusur saydginizi ben saymayabilirim. Amacin ne oldugunda mutabik olsak bile, bu boyledir: 'Hedef bir, rivayet muhtelif'te oldugu uzere..
"Örneğin çürümüş dişler beslenmeyi etkilediğine, bireye ızdırap verdiğine göre kesinlikle kusurdur."
Bu da dogru degil. Butun canlilar hastaliklardan, kazalardan, ya da baskalarinin onlari avlayip yemelerinde dolayi olmek zorunda degil. Yaslanmak da olmek icin iyi bir yoldur. Ve, yaslanmanin en temel gostergelerindne birisi ilgili canlinin beslenme yetenegini kaybetmege baslamasidir: Bu, soz konusu canlinin, daha yavas kosmasi, gozlerinin daha az gormesi, kulanlarinin daha az duymasi vb gibi duyusal kayipla olabilecegi gibi, sindirimi zorlastiracak sonuclar veren dislerin kaybi da olabilir.
Evrim teroisinde /erken emeklilik/ onemli bir yer tutar :-)
Olmeyenlerin yerine yenilerinin gelmesi hem kaynak sorunu yaratiyor, hem de evrim surecini yavaslatiyor...
Bunun icin de ilgili canlinin bir an once (tesvikle ya da darpla) irtihal-i dar-ul beka eylemesi gerekiyor ;-)
Dolayisi ile, dislerin kaybi bir kusur degil. Tasarimda var.
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 14, 2005 08:16 PM
Tasarım ürünü olan bir şeyde kusur kesinlikle sübjektif falan değildir. Kullanım ömrü dolmadan halatı kopan bir vincin kusurlu olmadığını, pistonları bozulmuş bir motorun kusursuz çalıştığını kim söyleyebilir.
Siz iki farklı tezi birbiri içine katıyorsunuz. Hem canlıların tasarım ürünü olduğunu yani evrimle ortaya çıkmadıklarını ileri sürüyorsunuz. Hem de kusur gibi görülen şeylerin evrimin devamı için özellikle tasarlandığını ileri sürüyorsunuz. Siz önce akıllı tasarım iddiası ile evrim teorisi arasında kararınızı verin de kelime oyunu ile vakit kaybetmeyelim.
Yazan: BURC Tarih: September 15, 2005 09:40 AM
Bir mühendisin bir sistem geliştirdiğini düşünelim. Ayrı ayrı bilgisayar programlarından oluşan bir sistem. Bir bankacılık sistemi örneğin. Mühendisimizin bankacılık işlemlerini ve işleyişini her ayrıntısına kadar bildiğini de baştan söyleyelim. Bu sistemin kullanıcısı olan kişilerin ise sadece sistemin kendilerine gösterildiği kadarını (sadece bazı programların kullanıcı önyüzünü) görebildiğini, bankacılığın da sadece kendilerini ilgilendiren kısmını (mesela müşteri yaratma ve adres güncelleme) bildiklerini söyleyelim. Kullanıcılar programların kendilerine verdiği hata mesajlarını sistemin kusuru olarak görebilirler. Mesela, sisteme yeni müşteri yaratılırken, adres alanına soru işareti (?) ya da yüzde(%) işareti girmemeleri için kendilerine "Soru işareti ve % işareti giremezsiniz." mesajından hoşlanmayabilir, bunun işlerini aksattığını, saçma olduğunu iddia edebilirler. Oysa bunu mühendis bilerek ve isteyerek yapmıştır. Kullanıcı, "Ne biçim sistem geliştirmişler, soru işareti bile yazamıyoruz!" diyebilirler. Oysa '?' ya da '%' işaretleri sistemde bazı aksaklıklara sebep olabileceği gibi adresin de hatalı olması anlamına geleceği için de sonradan sorun çıkarabilir. Daha mantıklı olanları, "Sistem (ya da mühendisler) neden benim düzeltmemi istiyor ki? Ben yanlışlıkla soru işareti yazmış olabilirim, sonradan başka prg. yazıp düzeltseler olmaz mı sanki? Eksik, kusurlu bir sistem geliştirmişler" diyebilirler. Veya "Madem girmemi istemiyor, o zaman tuştakımında(klavye) ? ve % hiç olmasaydı" diyebilir. Oysa mühendisler, kullanıcılar dışında kimsenin dışarıdan müşteri bilgilerine müdahalesini istememişlerdir, o yüzden kullanıcıyı zorlar. Ayrıca % ve ? işareti başka bir zaman kullanılacağı için tuştakımından çıkartmamışlardır. Mesela % faiz oranında , ? ekranlarda yardım almak için kullanılacaktır. Diyeceğim o ki, bu yorumların hiçbiri, ne mühendislerin yokluğunu ne de onların kusurlu bir sistem geliştirdiğinin kanıtı olur. Mühendislerin yokluğuna kanıt olamaz çünkü öyle bir bankacılık sistemi durup dururken ortaya çıkamaz. Müşteri yaratan, aralarında havale yapmalarını, paralarını değerlendirmelerini sağlayan, mesela fon alıp satmalarını sağlayan bir sistem, kendi kendine, en başta bir sekilde ortada olan bir programdan, bazı etkileşimlerle ortaya çıkmış olsun. Olacak iş değil. Bu mühendislerin yokluğunun kanıtı olamaz. Bu hata mesajları mühendislerin kusurlu bir sistem geliştirdiklerinin kanıtı da olamaz çünkü bilerek ve isteyerek böyle yaptılar. Planladıkları, istedikleri bir sistem ortaya çıkardılar ve bu sistemin adres alanına ? girildiği zaman tepki vermesini istediler. Bu tepkinin varlığı, sistem tasarlandığı gibi çalıştığı için aslında mühendislerin başarısının kanıtıdır. Kullanıcılar için ister mantıklı olsun ister olmasın, sistemin bu tepkisi kullanıcıların bilmediği ama mühendislerin bildiği bir mantık içeriyor. Mühendisler bu mantığı kullanıcı ile paylaşabilir, paylaşmayabilir. Bu onların bileceği bir konu. Ayrıca, mühendisler sistemin kendisini koruması, kaynakların en elverişli şekilde kullanılması ve aslında toplamda sadece kendilerinin bildiği amaçlara hizmet etmesi için (Daha önceden dediğim gibi, kullanıcılar bankacılık ve sistemin tamamına değil, sadece kendi kullandıkları programların onyuzune, kendilerine gösterildiği kadarına hakimler, yani hangi bilgilerin girileceğini biliyorlar, arkada neler olduğunu bilmiyorlar !!) , sistemdeki bazı öğelerin(programların) ve sistemdeki bazı bilgilerin zamanlarını doldurduklarında, işe yaramadıklarında, banka ile ilişiği kalmadıklarında sistemden silinmelerine, programların hiç çalışmamalarına karar vermiş ve bunun için program yazmış ya da sisteme denetim koymuş olabilirler. Bilgilerin (müşteri bilgileri veya hesap hareketi bilgileri mesela) ve öğelerin(programların) zamanlarının hangi koşullarda ve hangi sürelerde miadının dolacağına, hangi öğenin (programın) ve bilgilerin artık işe yaramayacağına ve artık banka ile ilgisi olmadığına mühendisler karar verir. Kullanıcıların son 5 yıldır hiç hesap hareketi olmadığı için silinen bir müşteri neden sistemden silindi demelerinin bir anlamı olmayacağı gibi, şu anda hesap hareketi olan bir müşterinin 10 yıl önceki hareket listesini de isteyemezler. Mühendisler sistemin devamı için bu bilgileri sistemden sildiklerini, eğer vaktinde bu bilgileri yazıcıdan aldılarsa görebileceklerini söylerler sadece. Bu işleyişin bir anlamı, amacı vardır, sistem bilerek böyle tasarlanmıştır. Bunların hiçbiri, kullanıcı ya da müşteri beğenmese de bir kusur değildir. Kaldı ki müşteri ve kullanıcıları memnun etmek imkansız olduğu için (sonsuz beklenti meselesi) , mühendisler ne yapsa beğenmezler. Üstelik hepsini birden memnun etmek de imkansızdır çünkü hepsinin beklentisi başkadır.
Bu bankacılık sistemi hikayesini, evrendeki sisteme birebir uyarlamayı sizlere bırakıyorum. Birebir eşleşmelerde akıllara gelebilecek "bankacılık sistemini geliştiren mühendisler evrende şuna denk geliyor" şeklindeki çıkarımların, yaratacağı, rahatsız olduğum benzetme (eşleşme) ve tuhaf durum için şimdiden teşbihte hata olmaz diyorum ve affedilmemi diliyorum. Birebir uyarlamayı sizlere bırakırken şu ipuçlarını vermek isterim: Tuştakımında (klavyede) ? olduğu halde kullanıcıyı soru işareti girmemeye zorlama, kimi zaman da girmeye zorlama, erkekleri sünnet olmaya zorlamaya, bazı programların çalışmasını önleme veya bazı bilgilerin kullanılmadığında otomatik olarak sistem tarafından silinmesi, dişlerin yeterli beslenilmediğinde veya dişler fırçalanmadığında ya da yaşlanıldığında çürümesine benzetilebilir. Hesap hareketlerini görebilme bankacılık sisteminin normalde vermesi gereken bir hizmetken (dişlerin çürümemesi ve çiğneme işlevini yerine getirmesi gibi) , hiç hesap hareketi olmayan birinin hareketlerini görmek istemesi (dişlerini fırçalamayan ya da yeterli beslenmeyen birinin dişlerinin çürümesine şaşırması) normal değildir. Bu ( yani hesap hareketi yokken izlemek istemek ya da fırçalamadığı halde dişlerin çürümemesini beklemek) sistemin kusuru değil, müşteri ve kullanıcının manasız beklentisidir.
Sayın Burçin'in sorusuna da cevap vermek isterim: "Kullanım ömrü dolmadan halatı kopan bir vincin kusurlu olmadığını, pistonları bozulmuş bir motorun kusursuz çalıştığını kim söyleyebilir." Bu ürünlerin bakımla ömürlerin uzamasını ya da yeni ürünler alınmasını veya kullanıcıları servis hizmetine yönlendirmek isteyen ve bu amaçları için bilerek bazı parçaların ömrünü kısa tutan, tasarımını bu amaçlarına göre yapan mühendis. Mühendisin sesini bu soruyu soran ya da cevabı merak edenler duyabilir mi orasını bilemiyorum.
Saygılarımla,
Yazan: Esra Tarih: September 15, 2005 05:58 PM
"Tasarım ürünü olan bir şeyde kusur kesinlikle sübjektif falan değildir. Kullanım ömrü dolmadan halatı kopan bir vincin kusurlu olmadığını, pistonları bozulmuş bir motorun kusursuz çalıştığını kim söyleyebilir."
Ben soyleyebilirim.
Ya da satin aldiginiz herhangi bir urunun uzerindeki ince yazi da soyleyebilir -;)
Anahtar kelimeler (ingilizce) sunlardir: 'unfair use' ve 'material and Workmanship'...
Yani, 'uygun olmayan kullanim' ve 'malzeme ve iscilik' garanti kapsami disindadir ;-)
Tasarim, uretim ve kullanim sureclerini birbirine karistirmamak gerekiyor. Farklari ardisik siralarindan gelmiyor. Temel farklari var.
"Siz iki farklı tezi birbiri içine katıyorsunuz. Hem canlıların tasarım ürünü olduğunu yani evrimle ortaya çıkmadıklarını ileri sürüyorsunuz. Hem de kusur gibi görülen şeylerin evrimin devamı için özellikle tasarlandığını ileri sürüyorsunuz. Siz önce akıllı tasarım iddiası ile evrim teorisi arasında kararınızı verin de kelime oyunu ile vakit kaybetmeyelim."
Once: Herhangi iki sey arasinda tercih yapmak, o tercihi mutlak ve ilanihaye devam ettirmek zorunda olmagi gerektirmiyor.
Ortadaki realiteyi daha iyi hangisi acikliyorsa onu kullanirim.
Tipki isik konusunda oldugu gibi: Yeri gelir isigin bir dalga, yeri gelir bir partikul oldugunu one suren teoriyi kullanirim. Bunun gibi sayisiz ornek daha bulurum size.
Eger bir gun, baska sekilde aciklamanaz bir fenomen ile karsilasirsam, ve bunu aciklamakta 'okuzun boynuzu' teorisi anlamli olursa onu da kullanirim.
Ne kadar zaman icin? Teori anlamligini devam etirdigi muddetce. Etmedigi anda, baska bir teoriyi kullanmaga gecerim.
Bilim adamlarinin bagnazligi zararlidir. Bagnazliga icbar edilmeleri de tehlikelidir. Dualitelere alismaniz gerek.
Baska bir deyisle: Takim tutmam. Bu sizi zora sokuyorsa, sorun benden kaynaklanmiyor.
Gelelim akilli tasarim ile kullanim omru vb gibi seylere: Sizin kendinizin (/kafadan/) bictigi kullanim omru ile tasarlayanin bicitiginin ayni oldugunu zimnen ima ediyorsunuz.
Bu boyle olmak zorunda degil.
Anekdotal ornek: Bir kac sene once, Mercedes ve BMW ar-ge labratuarlarini detayli gezmis incelemistik. Hala daha (cogunlukla) sir olarak sakladiklari bir calisma dikkatimi cekmisti. Arge lablarinin onemli bir bolumu kullandiklari parcalarin omrunu belirlemek uzerine calisyordu. Bunu da goguslerini gere gere soyluyorlardi. Soylemedikleri sey, calismalarinin sozkonusu parcanin omrunu uzatmak degil, onceden kestirebildikleri, belli bir standard sure olmasini saglamak oldugu idi...
Musterilerinin pahali bir arabayi belli bir zaman sonra degistirmeleri gerektigine (zimnen) ikna edilmesi, fakat soyulduklarini da dusunmemeleri lazim...
Yani, onca faaliyetin cok onemli bir amaci, sozkonusu parcanin omrunu uzatmak degildi. Kabul edilebilir (subjektif, fakat sirketin ve karliligin devamliligi acilarindan da hayati) bir omur belirlemege calisiyorlardi.
Cunku, herkes '56 Chevrolet'den dersini almisti. Pratik olarak sonsuz bir omru olan otomobil cok zararli bir seydi...
Zaten yeteri kadar uzun olmus olan bunca lafin kisasi: Tasarlayan bizat siz degilseniz, neyin omrunun ne olarak tasarlandigi hakkinda sadece tahminde bulunabilirsiniz.
Ve, kaza eseri kopan halatlari da tasarim meselesi kapsaminda gormemeniz gerekiyor.
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 15, 2005 06:26 PM
"kararınızı verin de kelime oyunu ile vakit kaybetmeyelim."
Fikir tarismasini ciddiye alirim. Kelimelerle oynamam, oynamiyorum.
Ama, her seye ragmen, kelimeler sizinle oyun oynuyorsa, lutfen, bundan beni sorumlu tutmayin.
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 15, 2005 06:30 PM
Verdiğiniz örneklerin hiçbiri sistemin kusuru değil ? Neden gerçek bir kusurdan söz etmiyorsunuz da sadece kullanımı zorlaştıran detaylar ile konunun üstünü örtmeye çabalıyorsunuz ? Diyelim ki yazılımdaki hatalar yüzünden zarara uğradınız. Hesabınız hareket olmadığı için 5 sene yerine 2 ayda kapatıldı. Ya da yatırdığınız para başkasının hesabına geçti. Niye böyle sistemdeki yazılım hatalarından kaynaklanabilecek gerçek kusurları ele almıyorsunuz ? Bunları dikkate alıp bunlar da kullanıcının anlayamayacağı sistemin özellikleridir mi diyeceksiniz ? Açıkça ortadadır ki sistemde yazılım hatası vardır. Sistemi tasarlayanlar yapılan hatayı göre göre, hayır biz bunu özellikle böyle yaptık, bu kusur değil özellik mi diyecekler.
Motorun performansını değerlendirirken, tasarımcının amacını mı yoksa kullanıcının amacını mı dikkate almak gerekir ? Diyelim ki tasarımcı kötü niyetli ve amacı çabucak bozulan motor yapmak. Diyelim bu oldu. Tasarımcı ben amacıma ulaştım diyebilir. Motor bozulmuş ortada dururken aynı tasarımcı "kullanıcı da amacına ulaştı" diyebilir mi ? Sizin yanılgınız şurada: Motoru değerlendireyim dereken tasarımcının kendine belirlediği kriterlere göre tasarımcının performansını değerlendiriyorsunuz, motoru yani tasarladığı ürünü değil.
Mevzu dişlerin neden çürüdüğü değil, çürümenin kusur olup olmadığı.
Yazan: BURC Tarih: September 16, 2005 09:57 AM
@Burc
"Mevzu dişlerin neden çürüdüğü değil, çürümenin kusur olup olmadığı."
Dislerin neden curudugunu anlamanin onemli oldugunu dikkate almaniz lazim. 'Neden?'in cevabi onemli olup olmadigina da isaret eder.
Ve, kisa cevap soyle olabilir:
Disleri curuyen icin onemli olabilir; ama, 'tasarimcisi' icin onemli degil.
Eger 'tasarimci' icin de onemli olsaydi, bugune kadar yeni bir tasrim ile ortaya cikardi herhalde..
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 17, 2005 12:00 AM
Selamünaleyküm
Tekasür suresi "çokluk sizi oyaladı" diyor nedir çokluk biraz onu düşünün acaba zevk, şan, şöhret hırs, vehim, heva, şüphe, zan, bilgisayar, otomobil olabilir mi?
Bakın insanların ilim-bilgi diye bildiği şeyler heva, vehim, zan, şüphe dir, bu kelimelerde bilimseldir, bunlarıda biraz açmak lazım ozaman. Asıl bilgi yakindir, inançtır, imandır.
Aristonun kitabı Kur’an dan öncedir atomlardan ve dinden bahseder. Şimdi yazılan Ortaokul 3. sınıf matematik kitabında da bilgi vardır. Yani her bilgi olan kitaba inanılmaz, yani din diye inanılmaz. Onun için dinimiz İslam Kitabımız Kur’an-ı Kerimdir. Diğer hiçbir kitabla aynı katagoriye konamaz çünkü kaynağı Allah (CC) dır.
Allah (CC) Birdir ve Herşey Onunla Anlamlasır.
Allah’ın (CC) bir oluşu, ebedi oluşu, sonsuz kudreti ; doğma ve ölmelerin asıl anlamını
oluşturmaktadır Aksi halde her varlık kendi başına birsürü sıfır, kainatta kocaman bir sıfır olurdu.
Bu anlam sonsuz sayıdaki sıfırların önündeki bir gibidir.
* Yani Allah’u tealanın rızası neyin başına gelirse neyi isterse o anlam kazanır.
Bu anlamı kazana bilmemiz için Kur'an a sımsıkı sarılmamız gerekmektedir.
Yazan: alpaslanakyol Tarih: September 17, 2005 02:37 PM
Arkadaşlar konuşurken kendi delillerimiz üzerine konuşmalıyız. Bizim için Kuran Hz Muhammed (S.A.V.) Bediüzzaman vs diğer salihler nasıl bir delil ise onlar içinde Darwin Maxvel bir delildir. Onların delilleri üzerinde konuşursak bir yere varamayız. Onlar boş birsürü zannın peşinden gidiyorlarsa biz neyapalım.
Nitekim Halid Ertuğrul "Kendini Arayan Adam" isimli romanda sosyalist birisini Bediüzzamanın delilleriyle imana getirmiş. Yani kendi delillerimizi yayalım bu aynı zamanda ribat olur yani müslümanın kanını, imanını muhafaza etmiş oluruz.
İşte Bediüzaman da açıklıyor.
Hiç mümkün müdür ki: Bir haliçenin(seccadenin, küçük halının) her tarafına yayılan bir atkı ipini,
san'atkârane yerleştiren, haliçenin ustasından başkası olsun.
Hem bir mevyenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olsun.
Hem çekirdeği îcad eden, çekirdekli cismin sâniinden başkası olsun. Hem gözün kördür.
Yüzümdeki mu'cizat-ı kudreti, mahiyetimizdeki havârık-ı fıtratı görmüyorsun.
Eğer görsen, anlarsın ki: Benim Sâniim, öyle bir zâttır ki, hiçbir şey ondan gizlenemez,
hiçbir şey, ona nazlanıp ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar ona kolay gelir. Bir baharı bir çiçek
kadar sühuletle (kolaylıkla) îcad eder. Koca kâinatın fihristesini, kemâl-i intizamla benim mahiyetimde derceden
bir zâttır. Böyle bir zatın san'atına senin gibi câmid, âciz ve kör, sağır parmak karıştırabilir mi?
Öyle ise, sus! Def'ol git!" der. onu tardeder
Yazan: alpaslanakyol Tarih: September 17, 2005 07:11 PM
Akıllı tasarım bilimsel bir kuram degildir. Açıklanamayan şeyleri görünce tanrı yaptı demek eskiden kalma bir alışkanlıktır. Sonuçta tanrı neden kusurlu yaptı diye sorulursa, işte böyle hikaye yazmak zorunda kalırsınız.
Evrim ile akıllı tasarım karşılaştırılması mümkün olmayan şeylerdir. Birisi bilimsel yöntemlerle işlemekte, digeri ise ben bunun nedenin bilmiyorum, o zaman tanrı yaptı demektedir. Yanlışlanamayan bir kuramın bilimselliginden sözetmek mümkün degildir.
Eger bir kazıda bir balta bulursanız. Bunun tasarımlandıgını söyleyebilirsiniz. Bu baltanın ucuna bakarak kesmek için mi kullanıldıgını, yoksa parçalamak için mi kullanıldıgını tahmin edebilirsiniz. Baltanın sapının uzunlugu size bunu tutan kişinin hangi güçle savurdugunu vs pekçok şeyi söyleyecektir. Şimdi dna nın tasarlandıgını söyleyenler tasarlayıcı için birşey söyleyebiliyorlar mı? Kocaman bir hayır. Ne dnanın nasıl tasarlandıgını anlatabiliyorlar, ne de onu tasarlayan hakkında ne ufak şey söyleyebiliyorlar.
Yagmuru tanrının yagdırdıgını söyleyen insanlar gibi bu tasarımcılar olguyu açıklamak dışında herşey söylüyor.
Konu madem dna, o zaman size ilginç bir bilgi, sogandaki dna kodu, insandakinden 10 kat daha fazladır. Soganda böylesi fazla bilgiye neden gerek oldugunu, junk DNA dışında nasıl açıklanabilir. Tasarımcı yoksa kahvaltıda sogan mı yemektedir?
Evrim olgulara basit yaklaşır, bilinçsiz bir gelişmenin oldugunu söyler. Canlılar kendi aralarında etkileşerek (birbirlerini yerler, otoburlar ot, etoburlar otobur yer, kaçan kurtulur) türlerini devam ettirirler. Türünü devam ettiremeyen canlılar yeryüzünden silinecektir. Bakınız dinazorlar ve diger soyları tükenen canlılar. Soyları tükenen canlıların tasarlanmasının hikmeti var mıdır? Petrol olsun, ileride insanlar kullanır diye düşünmek mümkün mü?
Bir araba tasarımdır, tasarım olmasının nedeni ise fiziksel süreçler sonucu oluşamaz. Yani ortamdaki metallar bir araya gelip, o şekilde kendilerini kesip araba yapmazlar. Rüzgar, yıldırımlar veya güneş enerjisi metalları etkilese de araba ortaya çıkarmaz. Farklı fiziksel süreçlerin ürünü olan şeyler, sanki aynıymış gibi karşılaştıramazsınız. Gazların havada çok yüksek süratle hareket ederler, oysa arabayı oluşturan elementlerin bu hıza çıkması mümkün degildir.
Hücre ise birdenbire günümüzdeki haline gelmemiştir. Önce farklı elementler bir araya gelip kimyasal bileşikleri oluşturmuştur. Güneş enerjisi, yıldırımlar bu kimyasal bileşikleri oluşturabildigi deneylerle kanıtlamıştır Polimerler, peptidler derken hücre ortaya çıkmıştır. Çok hücrelilige geçiş ise yüz milyonlarca yıl almıştır.
Soganın dnası hakkında bilgi:
http://www.news.harvard.edu/gazette/2000/02.10/onion.html
Evrim ve entropi (neden fiziksel süreçler sonunda hücre olabiliyorda araba olmuyorun açıklaması):
http://www.2ndlaw.com/evolution.html
Akıllı tasarımın bilimsel eleştirisi:
http://www.talkorigins.org/faqs/cosmo.html
Yazan: Gezgin Tarih: September 18, 2005 02:33 PM
Selamlar,
Sayın Burc, “Verdiğiniz örneklerin hiçbiri sistemin kusuru değil ? Neden gerçek bir kusurdan söz etmiyorsunuz da sadece kullanımı zorlaştıran detaylar ile konunun üstünü örtmeye çabalıyorsunuz ? Diyelim ki yazılımdaki hatalar yüzünden zarara uğradınız…. Niye böyle sistemdeki yazılım hatalarından kaynaklanabilecek gerçek kusurları ele almıyorsunuz ? Bunları dikkate alıp bunlar da kullanıcının anlayamayacağı sistemin özellikleridir mi diyeceksiniz ?” demişsiniz.
Tabii ki bankacılık sisteminde yazılım ya da donanım hataları olabilir ama hataların hata olduğu, yazılımda (tasarımda) kusur olduğu sadece o yazılımı (tasarımı) yapanlar "var" derlerse gerçekten sistem hatalı/kusurlu kabul edilir. Siz beklentinizi gerçekleştirmeyen bir işlem yaptıktan sonra, bu işlemin hatalı olduğunu iddia edebilirsiniz ama sadece yazılımcılar , mühendisler “Evet bu işlemin yazılımında (tasarımında) hata var.” dedikten sonra, sizin iddianız iddia olmaktan çıkıp tespite dönüşür. Onlar bunu söyleyene kadar da siz istediğiniz kadar “Açıkça ortadadır ki sistemde yazılım hatası vardır” deyin, bu bir şey ifade etmez.
Söylediğiniz vakaları düşünelim: Diyelim ki