« İsrail ve ABD Abbas'a Nasıl Bakıyor? | Ana Sayfa | Putin'in Dikenleri »
January 12, 2005
Bilim ve Dogmatik Düşünce
[12 Ocak 2005 tarihli Radikal gazetesinde yayınlandı.]
Sayın Türker Alkan ile olan tartışmamızın özü, bilimin yöntemi. Kendisi, 'Bilim ateizmi varsaymak zorundadır' diyor. Ben ise bilimin hiçbir felsefeyi varsaymak zorunda olmadığını, tüm dogmalardan özgür olması gerektiğini savunuyorum. Ateizm-teizm tartışmasına gelince (ki açıkça ikinci taraftayım) diyorum ki, bırakalım bilimi, bizi ne yöne doğru götürüyorsa götürsün.
----------
Radikal yazarı sayın Türker Alkan, 28 Aralık tarihli 'Bilim ve ateizm' başlıklı yazısında, benim daha önceki bir yazımı eleştirdi. Bunu da her zaman olduğu gibi son derece düzeyli ve nazik bir üslupla yaptı. Dolayısıyla her şeyden önce yazısında benim için ifade etmiş olduğu teşekkürün daha da fazlasını kendisine yöneltmek ve asıl onun meziyetlerini ben takdir etmek durumundayım.
Sayın Alkan ile olan tartışmamızın özü, bilimin yöntemi. Kendisi, 'Bilim ateizmi varsaymak zorundadır' diyor. Ben ise bilimin hiçbir felsefeyi varsaymak zorunda olmadığını, tüm dogmalardan özgür olması gerektiğini savunuyorum. Ateizm-teizm (Teizm, Allah'ın evreni yarattığı ve ona egemen olduğu görüşüdür. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam, birer 'teist' dindir) tartışmasına gelince (ki açıkça ikinci taraftayım) diyorum ki, bırakalım bilimi, bizi ne yöne doğru götürüyorsa götürsün.
Tanrı'nın varlığı bilimle ilgili mi?
Bu konu hakkında söylenmesi gerekenlerden önce, sayın Alkan'ın bana yönelttiği iki itirazı karşılamam gerekiyor.
Bu itirazlardan ilki, benim çelişkili olduğum iddiası. Bu iddianın temelinde ise bir yanlış anlama var gibime geliyor. Sayın Alkan önceki yazımdaki cümlelerimi özetleyerek kullanırken bir anlam kayması olmuş. Bu anlam kayması nedeniyle, benim, "Tanrı'nın varlığına ilişkin tartışmalar bilim alanının dışındadır" dediğimi belirtiyor.
Oysa ben öyle demedim. Öyle düşünmüyorum da zaten. Aksine, 'Tanrı'nın VARLIĞINA ilişkin tartışmalar' bilimin içindedir. Ben O'nun NİTELİKLERİ ve AMACINA dair tartışmaların bilimin dışında olduğunu, dini ve felsefeyi ilgilendireceğini anlatmaya çalışmıştım. Bu ayrımı, önceki yazımdaki örneğe başvurarak tekrar açıklayayım: Bir mağara duvarında özenli motifler gördüğümüzde, bunları çizen bir resssamın varlığını çıkarsayabiliriz. Ama hiç göremediğimiz o ressamın kim olduğunu, ne düşündüğünü, neyi amaçladığını salt 'maddesel durum'dan çıkaramayız. Aynı mantıkla evrendeki tasarımdan da bir Yaratıcı'nın varlığını çıkarsayabiliriz. Ama o Yaratıcı'nın doğası, bilimin alanı dışındadır.
Darwin'in travması
Sayın Türker Alkan benim 19. yüzyıldaki materyalist teoriler arasında Darwinizm'i de belirttiğim noktada ise, "Darwin de Tanrı'ya inanırdı" hatırlatmasını yapmış. Ancak bu biraz tartışmaya açık bir konu.
Darwin'in inançlı bir Hıristiyan olarak yetiştirildiği, ancak inancının giderek zayıfladığı bilinen bir gerçektir. Çoğu yorumcu da 'agnostik' (bilinemezci) olarak öldüğü kanısındadır. Bazılarına göre ise aslında ateizm noktasına varmıştır, ama dindar bir Hıristiyan olan eşi Emma Darwin'i üzmemek için bunu açıkça ifade etmemiştir.
İşin ilginç bir yönü, Darwin'in inancındaki erimenin, gördüğü bilimsel kanıtlardan ziyade, yaşadığı psikolojik travmayla ilgili oluşudur. Onu dini inançtan soğutan en büyük etken, kızı Annie'nin 10 yaşında iken hastalanarak ölmesidir. Darwin'in üç kuşak sonradan torunu olan Randal Keynes, 'Annie'nin Kutusu: Darwin, Kızı ve İnsan Evrimi' adlı kitabında bunu detaylarıyla anlatır.
Aslında bu travma Darwin'e has da değildir. New York Üniversitesi psikoloğu Paul C. Vitz, 'Ateizmin Psikolojisi' adlı 1999 basımı kitabında, önde gelen ateist düşürlerin çoğunun şaşırtıcı biçimde sorunlu aile hayatlarına sahip olduğunu inceler.
Vitz'e göre, "Tanrı'ya inancın önündeki engeller rasyonel değil, genel anlamda, psikolojiktir." Eğer Vitz düşüncesinde haklı ise, o zaman ateist Freud'un "Tanrı'ya inanç, çocukluktan kalma bir duygusallıktan gelir" şeklindeki iddiasının neredeyse tam aksi bir sonuca varmak gerekiyor. Kaldı ki zaten Freud'un kendisi de içinde bol miktarda ensest bulunan hayli 'sorunlu' bir ailenin ürüdür...
Zina ve bina
Darwin ve Freud'la ilgili bu küçük notlardan sonra, asıl tartışmaya, yani bilimin metodu konusuna dönelim...
Eğer sayın Alkan, "Bilim ateizmi varsaymak zorundadır" derken, ATEİZM yerine SEKÜLERİZM kelimesini kullanmış olsaydı, o zaman bir itirazım olmazdı. Çünkü, gerçekten de bilim seküler olmalıdır. Yani herhangi bir dini (veya felsefeyi) kendisine referans olarak almamalıdır. Ama 'ateizmi varsaydığı' anda ise, 'Tanrı yoktur' iddiasını kabul etmiş, yani baştan dogmatik bir felsefeyi kabul etmiş olur. Böyle bir yaklaşımın, tüm Sovyet bilim adamlarına 'diyalektik materyalizme uygunluk' zorunluluğu getiren Stalinci zihniyettten pek bir farkı olmaz.
Öte yandan sayın Alkan, bilimi ateizmden ayrıştırdığımız takdirde, 'zina ve bina arttığı için deprem oluyor' türünden yargıların bilime etki edeceğinden endişe ediyor. Oysa bu, bir uçtan diğer bir uca savrulmak olur, ateizm yerine bir başka dogmayı bilimin temeli saymak anlamına gelir ki, buna ben de Alkan kadar karşıyım. (Bu arada yeri gelmişken, sayın Alkan'ın işaret ettiği 'zina ve bina arttığı için deprem oluyor' gibi sözlerin aslında din açısından da hurafe niteliği taşıdığını belirteyim. Üç İlahi dine göre insanlık tarihinde bazı mucizevi depremler olmuştur -Sodom ve Gomorre'nin helakı gibi- ama bunun dışındaki doğal olaylar bir 'ahlaki amaç' gözetmez. Nitekim depremler de 'fay hatları' üzerinde oluyor, illa 'sefahat hatları' üzerinde değil.)
Yapılması gereken, bilimi 'zina-bina' argümanlarından da, ateizmden de ayrıştırmaktır. Ondan sonra da bilim bizi evrenin ve canlıların kökeni konusunda nereye götürüyorsa, oraya doğru ilerlemektir. Ve, iddia ediyorum ki, varacağımız nokta, ateizm değil, onun zıttı olan 'teizm'dir. Yani Allah'ın varlığını kabul...
'Köken' sorunu
Tam bu noktada bazı okurlar, "Bilim bu gibi konulara girmez, Tanrı hakkında bir şey söylemez" veya "Bir insan ister ateist, ister dini bütün Müslüman olsun, laboratuvara girince aynı deneyi yapar, aynı sonucu alır" gibi itirazlar getirebilirler. Bu dedikleri doğrudur da; doğa kanunlarının işleyişi gözümüzün önündedir ve bu işleyiş bize bir 'doğaüstü' müdahale göstermemektedir.
Ne var ki dikkat edelim; burada tartışılan mesele, doğanın İŞLEYİŞİ değil, KÖKENİ'dir.
Örneğin evrendeki elementlerin kimya ve fizik kanunları sayesinde nasıl davrandıklarını biliyoruz. Ama soru, bu elementlerin nasıl ortaya çıktığıdır. Dahası kimya ve fizik kanunlarının neden mevcut değerlerinde olduğudur.
Son yılların bulguları
İşte bu gibi sorular, ateizmin dayanaklarını zayıflatıyor. Örneğin son 30-40 yıldaki bulgular, önce evrenin bir başlangıcı olduğunu gösterdi, oysa klasik ateizm, 'evren sonsuzdan beri vardır' argümanına dayanıyordu. Daha sonra evrendeki fiziksel ve kimyasal kanunların, şaşırtıcı biçimde, tam da insan yaşamı için gereken değerlerde olduğu ve burada çok hassas bir ayarlama ('fine tuning') bulunduğu anlaşıldı. O nedenle ki uzun yıllar ateist olan ünlü İngiliz fizikçi Fred Hoyle, "Öyle gözüküyor ki, bir Süper-Akıl, fizik ve kimyayı düzenlemiş" demek ihtiyacını duydu.
Canlıların kökeni, ateizmi çıkmaza sokan bir başka önemli sorun. Darwin'in bu sorunu çözdüğü sanılmıştı. Oysa Darwinizm özellikle 1980'lerden bu yana ciddi bir bilimsel kriz içinde. Bulunan fosiller, evrim teorisinin 'hayat ağacı'nı bir türlü doğrulamıyor. En basit canlıda bile rastlanan olağanüstü komplekslik, organizasyon ve 'bilgi'ye, 'tasarım' dışında ikna edici bir cevap getirilemiyor.
'Akıllı Tasarım'
Bu noktada bazı okuyucular, "Henüz anlaşılamamış olgulara böyle metafizik açıklamalar yapılır, sonra bilim ilerledikçe maddeci bir açıklama bulunur" diye de itiraz edebilirler. Ve de yanılmış olurlar. Çünkü bugün Amerikan bilim çevrelerinde fırtına gibi esen 'Akıllı Tasarım' (Intelligent Design) teorisi, bilinmeyene değil, bilinene dayanıyor.
Bu teorinin öncülerinden olan ve yazdığı, 'Darwin'in Karakutusu: Evrime Biyokimyasal Meydan Okuyuş' adlı kitap '20. Yüzyılın En Etkili 100 Kitabı' arasında sayılan biyokimya profesörü Michael J. Behe şöyle diyor: "Bugün, yaşamın tasarlanmış olduğu gerçeğiyle yüz yüzeyiz ve bu, bilmediklerimizden değil, son 40 yıl içinde öğrendiklerimizden kaynaklanıyor." Kısacası evrenin ve canlıların kökeni hakkındaki bulgular, giderek daha güçlü biçimde bir Yaratıcı'nın varlığına işaret ediyor. Bunlar bir 'ispat' değil, ancak inanmak için güçlü birer 'işaret.'
'Süper-Akıl' teorisi
"İyi de bütün bunlara kim inanıyor ki, zaten dindar olanlar mı, dinciler mi" diye soracak olanlara ise, yer darlığı nedeniyle, tek bir 'referans' göstereyim: 20. yüzyılın en önemli ateist düşünürlerinden Anthony Flew. 81 yaşındaki İngiliz düşünür Flew, geçtiğimiz ay içinde bizim basın dahil tüm dünyada yankılanan bir açıklama yaparak 'ateizmden vazgeçtiğini' açıkladı. "Evreni bir Akıl yaratmış olmalıdır" dedi Flew, "bir tür Süper-Akıl, yaşamın kökeni ve doğanın kompleksliği karşısında yapılabilecek en iyi açıklamadır."
Bu gerçeği görmek için illa 81 yaşına kadar beklemek de gerekmiyor. Sadece, "Bilim ateizmi varsaymalıdır" gibi hükümleri bir kenara bırakmak lazım. Gelin, bunu yapalım.
Bilimi şu veya bu felsefenin ipoteğine almaya çalışmak yerine, bilimsel kanıtları önyargısızca inceleyelim. Kimin haklı olduğunu, bize o kanıtlar göstersin...
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: January 12, 2005 04:44 PM




Sayın Akyol,
Şöyle demişsiniz: "Teori, burada dogaüstü bir müdahaleyi kabul etmenin sart oldugunu vurguluyor, böylelikle Allah'in varligina isaret ediyor."
Nedense Michael Behe ve Scott Minnich böyle düşünmüyor. Dover'daki davada kendilerine sorulan "sizce akıllı tasarım doğaüstü bir yaratıcının müdahelesine gerek duyar mı" sorusuna "hayır duymaz" diye cevap veriyor. (Behe için bakınız, Minnich için bakınız)
Bu iki kişi de AT'nin önemli isimleri. Bunlar neden sizinle çelişiyor acaba? Siz teoriye göre doğaüstü madahele şart diyosunuz onlar zorunlu değildir hatta gerek yoktur diyor.
Saygılar
Yazan: Da Vinci Tarih: January 7, 2006 09:30 PM
Merhaba sayın Mustafa AKYOL..sitenizi çok fazla incelemedim..buna pek gereksinimde duymam genelde..ben lise mezunuyum..en iyi yaptığım iş..görünürde boya..boya ustasıyım..ancak bireysel farkındalılık başladığından beri okyanuslara açılma azim ve isteği başladı bendenizde..en önemli özelliğim kuralsızlıktır..aslında çok sert kurallarım vardır ve bunların en başta olanı kuralsızlıktır..:):) kuralların beni engellemesine tahammül edemem..inanç değerleri hariç..özgürce yazabilmem ya da konuşabilmem için edebi metin ve noktalama işaretleri kurallarına kafa takmam önemli olan kendimi muhattabıma ifade edebilme yolundaki konsantrasyonumdur..
Herşey düşüncede başlar..bilgi önemlidir..matamatik,fizik,kimya önemlidir..bazı insanlar bu dersleri yaşarlar..bazılarıda iyi anlatırlar..ben hangisindenim ona siz karar verin..shov yapmayı seviyorum..tehlikeler tutkumdur..kızgınımdır..bir o kadarda durgun..sakin yürürüm..yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım..:):) bilgiyi iyi işlerim..5 duyu benim için önemlidir..6.his ciddi vasfımdır..eğitim teknolojileri ilgi alanımdır..tasarım yaparım..satarım..kazandığımla hammadde stoklarım..nlp eğitimleri konusunda amatör olduğumu yazmıştım iki yıl önce pazaralama sektörüne girme amaçlı int.başvuru formumda o günden sonra ilk defa size yazılı iletişimde beyan buyuruyorum..artık profesyonelim..kendimi bir robot gibi proğramlayabiliyorum..tüm zamanlar hakkında bilgi sahibiyim..ya da öyleymiş gibi görünüyorum..ve kendimi sıkmıyorum ki inandırıcı olsun diye..imaj çok önemli..genellikle mesajlarıma öfke serperim 3.boyuttan o derin mesajı 3.boyut okuma yeteneğine sahip düşünen insanlar okuyabilir..ki 0siz ve sizin gibi makamların özellikleridir bunlar..ben bilimcilere uzlaşalım dedim. reklam yaparım dedim..yapamayacağımı sandılar..beni kontrol edebileceklerini sandılar..hala da öyle sanıyorlar..yapamazlar..onlar göremiyorlar çünkü..bilimcilerden nefret ederim..ben bir ara fareydim..ilaçlar beni farklı bir yaratık yaptı..şimdi başlarına bela oldum..olmak istiyorum..ticari deneyimlerim var..stratejik zekaya sahibim..taktik üretebiliyorum..sınırsız bir senaryo tasarımları üretebiliyorum..ve kendimin farkındayım..dev finans eseriyim..DEV FİNANS.. ben bilimcilerin farkında bile olmadan kendileri için açtıkları mezarım..::)):) evet mustafa bey ben nasıl canlandırıyosunuz bilmiyorum ama korkunç değilim..byeeee..çalışmalarınızda başarılar Mustafa bey..size bir tavsiye..insanları ciddiye alın..paraları ya da makamları için değil..insan oldukları için..insanlar bundan hoşlanırlar ve iyi anılırsınız..ben öyle değilim..öyleyimde bunu fahri olan işimde başarılı olabilmek için bilimsel olarak yapıyorum..yani doğal değilim..önceden doğaldım ama artık bilimselim..
Yazan: Şaban ÜSTÜN .. Tarih: April 22, 2006 06:59 PM
Merhaba öncelikle bu kadar bilgili olduğunuz için sizi tebrikediyorum. ilk defa sizi cevizkabuğunda izledim ve cok etkilendim sorum bel ki konudan bağmsızolacak ama merak ettiğim bir konu veya anlayamadığm,ateizm nerden gelmektedir yani biz insanlar bir hiç uğrunamı dünyayageliyoruz ve doğal olarak gidiyoruz düşündüğüm zaman insan ortalama 70-80 yıl yaşar ondan sonra sahip olduğumuz her şeyi bırakıp gidiyoruz öte bir dünya yoksa nereye gidiyoruz yaşadığımız sıkıntılar,sevgiler,acılar,kardeşlik duygusu,millet duygusu,anne baba sevgisi vs vs ....bunların anlamı ne o zaman bilimle,edebiyatla,felsefeyle,sanatla vs vs.. uğraşıyoruz burdaki amacımız ne ve ateistler çoğu bilgili insan ör neğin darwin inaçlı bır insandı ama kızı öldü diye ALLAH`a karşı cıkması ona ne kazandırdıki kısacası insanların ALLAH`sız bir dünya düşünmelerinin amacıneolabilir SAYGILAR
Yazan: Nurettin Bayhan Tarih: April 28, 2006 11:59 PM
Merhaba öncelikle bu kadar bilgili olduğunuz için sizi tebrikediyorum. ilk defa sizi cevizkabuğunda izledim ve cok etkilendim sorum bel ki konudan bağmsızolacak ama merak ettiğim bir konu veya anlayamadığm,ateizm nerden gelmektedir yani biz insanlar bir hiç uğrunamı dünyayageliyoruz ve doğal olarak gidiyoruz düşündüğüm zaman insan ortalama 70-80 yıl yaşar ondan sonra sahip olduğumuz her şeyi bırakıp gidiyoruz öte bir dünya yoksa nereye gidiyoruz yaşadığımız sıkıntılar,sevgiler,acılar,kardeşlik duygusu,millet duygusu,anne baba sevgisi vs vs ....bunların anlamı ne o zaman bilimle,edebiyatla,felsefeyle,sanatla vs vs.. uğraşıyoruz burdaki amacımız ne ve ateistler çoğu bilgili insan ör neğin darwin inaçlı bır insandı ama kızı öldü diye ALLAH`a karşı cıkması ona ne kazandırdıki kısacası insanların ALLAH`sız bir dünya düşünmelerinin amacıneolabilir SAYGILAR
Yazan: Nurettin Bayhan Tarih: April 29, 2006 01:01 AM
Akıllı tasarım ve bilinçli tasarım farkını yine bu sitede bir başka başlıkta açıklamaya çalışmıştım. Tabii ki anlatımımın yeterli olmayacağını biliyorum. Ancak yine de önceki açıklamalarıma ek olarak burada da şunları yazabilirim. Yaratıcı'mızın yaratmasını ve bunun sürekliliğini , kesintisiz oluşunu akıllılıkla nitelemek , benim düşüncelerime göre O'nu anlamaktan hatta ve hatta kavrayabilmekten çok çok uzaklarda olduğumuzu göstermektedir.
Akıl , Yaratıcı'mızın yarattığı herşeye kazandırdığı bir özelliktir. Bu özelliğin neden yaratılan herşeyde var olduğunu anlamak ise evrensel kurallar bütünün ne olduğunu , evrensel sistemin işleyişini kavramaktan geçmektedir.
Aklımızın algılama ve kavrama sınırlarını geliştirdiğimiz kadarı ile yaşadığımız gezegeni , onun yaşadığı güneş sistemini , onun yaşadığı galaktik sistemi , evreni ve evreni saran bütünlüğü anlamaya , kavramaya çalışıyoruz/ çalışacağız, var olabildiğimiz sürece...
Dolayısıyla akıl , algıladığı şeyleri karşılaştırma yaparak değerlendirir sonra bilir ve bu biliş sayesindedir ki evrensel sistem işleyiş halindedir.
İnsanda ve bazı memeli hayvanlarda akıl , beyin organının işlevi olarak ortaya çıkar. Bilimsel olarak beyin tam olarak çözülememiş bulunduğundan , beynin akıl işlevini nasıl yerine getirdiği anlaşılmış değildir. Beyine sahip bulunmayan tek hücreli hayvanlarda , bitkilerde ve cansız olarak nitelenen her şeyde beynimizin akli fonksiyonu olan değerlendirmelerin nasıl yapılmakta olduğunu anlamaktan çok çok uzaklarda bulunduğumuzu ifade etmekle yetineyim.
Hemen yeri gelmişken evrim kuramcılarının fark edemedikleri şey de burada yatmaktadır... Tamam , evrim dedikleri , değişim ve başkalaşım evrensel bir prensiptir ama değişimi olduran , meydana getiren şeyin ne olduğunu bilmezler... Zaten burada yatan püf noktasının ne olabileceğini düşünüp bulabilseler , inanın kayıplarını telafi etme açısından hepimizden daha çok Yaratıcı'ya inanacaklardır..
Demek istediğim , akıl ; değerlendirme ve biliş özelliğidir.
Bu özelliği,insanlar ve bazı hayvanlar hariç var olan herşey beyin organına sahip olmaksızın yapagelmektedirler.
Dolayısıyla , Yaratıcı'nın yaratışını , kendi aklımızın erdiği ölçülerde , akıllılıkla veya süper akıllılıkla tanımlayamayız..
Daha neyi ne kadar akledebiliyoruz ki, Yaratıcı'nın yaratımını süper akıllılıkla tarif edebilelim...
Bakın ; kavramlar ve onları anlamlaştıran algılamalar çok önemlidir..
Bir örnek vermek istiyorum.. Genelde Yaratıcı için ; herşeyi yoktan var eden , olarak ifade edilir..
Bu tanım yanlıştır. Ama nedense yanlışlık , algılama yanlışlığından kaynaklandığı halde farkedilmez...
Üzerinde önemle durmak istediğim konu , akıllı tasarım veya bilinçli tasarım , buna benzer algı yanlışlığından kaynaklanmaktadır..
Yaratıcı olan ALLAH ; yarattığı herşeyi , onlar yok iken , benzersiz olarak yaratmıştır , dememle ; herşeyi yoktan yaratmıştır , demek arasındaki farkı farkedeceksinizdir.
Yazan: irfan Tarih: June 7, 2006 03:14 PM
Algı farklılıkları yorum farklılıklarına,yorum farklılıkları da inanç farklılıklarına yol açar..
Farklılık neden vardır ki?? Olmasa idi ne olabilirdi? Evren güllük gülistanlık mı olurdu , dersiniz?
Farkında iseniz , sanki materyalist felsefeyi doğrulayıp kanıtlarmışcasına , farklı inanç ve düşüncelere sahip gruplar ( ki bu grup bireyleri de kendi aralarında farklıdır )sahip oldukları düşünce ve inançlarını bütün boyutları ile ortaya koyarak , farklılıkları törpüleyip giderek kaldıracak bir mücadeleyi mütemeadiyen sürdürürler..
Farklılık olmasa idi böyle bir mücadele olmayacaktı , şüphesiz!!
Benzer mücadeleler , faklılığa sahip olup da belli bir platformda yer alan her yapı arasında vardır.
Materyalist felsefe , evreni sadece madde tanımında algılayabildiği için , bu evrensel mücadele sürecine sadece maddi varlıkları dahil ederek , evrensel sistemi yorumlamaya çalışır. Diyalektik materyalizm , ( çok detaylı yazmamaya özen göstereceğim.) maddi yapıların birbiri ile olan mücadelesini algılamaya çalışırken bu mücadeleyi zıtların mücadelesi olarak görür , yeni olan tarafı eski tarafın meydana getirdiğini ve süren mücdelede de yeninin mücadeleden galip çıkacağını ve bunun evrensel bir kanun olduğunu iddia eder.
Tabii ki , bu algılama ve yorum , bütünü ile reddedilecek kadar yanlış değildir. Ama çok eksiktir , yetersizdir.
Tabii ki evrende var olan herşey arasında kesintisiz bir mücadele vardır , ki bu mücadele sadece zıtlar arasında değil , var olan herşey arasındadır.. Bu açıdan eksiktir.
Tabii ki evrende var olan herşey sadece madde tanımında değildir! Madde tanımına dahil edilemeyecek yapıda olanlar da vardır ki bunlar arasında da evrensel mücadele sürüp gitmektedir. Materyalist felsefe ve diyalektik materyalizm evreni sadece madde tanımında algılayıp madde formunda olmayanları algılayamadığından eksiktir.
Bir de mücadeleyi genellikle yeni olan taraf değil de diğerine karşı güçlü olan kazanır.
(Gücün ne olduğunu , ne olmadığını fırsat bulabilirsem bir başka iletide değinirim.)
Mücadeleyi zıtların mücadelesi olarak görmek , yeni olan tarafı , eski tarafın meydana getirdiğini iddia etmek evrensel bir yanlışlıktır.
Mücadele sadece zıtlar arasında değil var olan herşey arasındadır.. Yeni yapıyı , mücadelede zıtlaştığı eski yapı değil , bir başka mücadeleyi kaybeden tarafın çözülen alt yapıları meydana getirebilir. Bu yapılanmayı algılayamadığı için eksiktir.
Evrim kuramcıları da , değişim ve başkalaşım gerçeğini (eksik de olsa)algılamışlardır ama bu sürecin nedenselliğini kavrayamadıkları için yorumlarda gerçeklerden olabildiğince uzaklaşmışlardır. Nedenselliği çözemedikleri için benzeşmelerin de etkisi ile ortak atayı varsayarak bir sonuca varmak istemişler ama kompleks yapıların varlığı , onların bu adımlarını sağlam atmalarını engellemiştir. Çözemedikleri , anlam kazandıramadıkları bir çok kompleks yapı önlerinde dağlar oluşturmuştur.
Materyalistler , evrimciler bu hatalardan , eksik ve yanlışlıklardan kurtulamamışlardır ama Yaratıcı'nın varlığına inananlar , benzeri hatalardan müstesna mı kalmışlardır???
Akıllarını kullanmayı beceremediklerinden , hatta üşendiklerinden , akılla imanı , inancı , birlikte barındıramamışlardır.
Ateist ve aklınla inanmayan arasında benzerlik şuradadır. İkisi de aklını yeterince kullanmamaktadır. Bu tespiti kişileri küçümsemek amacı ile yapmadığımı belirteyim..
Akıl özelliğimiz , algılarımızı değerlendirerek , ilişki ve etkileşimleri farkedip oluşumları nedensellikleri ve gereklilikleri ile çözebilmek üzere biliş hali ve biliş halinin gerektirdiği davranışı biçimlendirmek üzere formatlanmış evrensel bir özelliktir. Sadece biz insanlar değil , evrende var olan herşeyde (canlı/cansız) akıl özelliği vardır..
Bu akıl konusu tam olarak çözülememiş ( daha doğru bir ifade ile insandan başka canlılarla hatta cansız kabul edilenlere ilişkilendirilememiştir) bulunduğundan gerek bizde gerekse diğer canlılarda içgüdü olarak tanımlanan güdüsel davranışlardan söz edilir. Gerçekte de böyle birşey asla sözkonusu değildir , sadece bunu iddia edenlerin algı yetersizliği söz konusudur.( Bu konu da ayrı bir irdeleme ve anlatım konusudur ama fırsat olur mu bilmiyorum)
Evrende var olan herşey evrensel bir kural olan güvenlik özelliğine sahip olduğundan ve bu özellik nedeni ile bazı durumlarda güdüsel davranış olarak algıladığımızı düşündüğümüz davranışları gösterirler... Bilinçaltı davranışı olarak da nitelendirilebilir. Gerçekte bize güdüsel olarak gözükse de , algının değerlendirmesi ve davraşının biçimlendirilmesi söz konusu olduğundan akıl kullanımı vardır.
Akıl için , beyin organının olması mutlak değildir... Bitkilerde veya tek hücrelilerde beyin organı olmamasına rağmen akıl özelliği vardır. Göz organı da , işitme organı da her yapıda bulunmuyor ama fonksiyonlar yerine geliyor ki varmışcasına olması gereken davranışlar gerçekleşebiliyor!! ( Dediğim gibi bütün bunlar ayrı bir yazım konusu..)
Sonuç olarak ;
Bilim nedir , niçin vardır sorusuna akla uygun bir yanıt bulabilmek için algı sınırlarımızı ve farkındalıklarımızı biraz daha zorlamamız gerekiyor. Bugüne değin , olaylara , ilişkilere , iletişim ve etkileşimlere baktığınız açıyı biraz olsun değiştirmeyi deneyiniz. Beni karşı evrimci olarak kabul edip , yetersiz algılama ile evrimi savunanlar bu değişim önerime doğal olarak tebessüm edeceklerdir. :)
Kısaca da olsa söylemeliyim ki , değişim ve başkalaşım (evrim) evrensel bir kural olmakla beraber , değişime ve giderek başkalaşıma neden olan etkileşimler hiç de evrimciyim diyenlerin düşündüğü nedenlerden dolayı meydana gelmemektedir. Daha doğrusu bu etkinin ne olduğu konusunda bir bilgileri olmadığını söyleyebilirim. Bu nedenledir ki evrim kuramı her ne kadar eksik ve yetersiz olmasına karşın , bu haliyle Yaratıcı'nın varlığı ile olumsuz yönde ilişkilendirilmektedir. Tabii ki bütün bunlar tesadüfi ve sebebsiz değildir..
Einstein bile kütlesizliği madde tanımına dahil edebilseydi E= mc2 formülünde m=0 olması halinde formülünün hiçbir anlamı olmadığını kabul ederdi.. Formül yanlış mıdır ?
Tabii ki hayır , ama evreni algılamada eksiktir, yetersizdir!!
Şimdi bu formülün tam ve eksiksiz olduğunu ileri sürenler , herşeyin maddeden ibaret ( maddenin tanımının eksikliği !! ) olduğunu kabul ederek , Yaratıcı'nın da madde olması gerektiğini iddia edebilirlerdi... Yaratıcı da onların eksik madde tanımına giremeyeceği için yok kabul edilirdi , aynen eksik ve yetersiz evrim kuramının , Yaratıcı'yı yok sayması gibi..!!
Yazı epey uzadı , konular birbirine bağlı olduğundan ve değinmek zorunluluğu hissettiğim için uzatmak durumunda kaldım.
Daha sonra tekrar devam ederim..
Yazan: irfan Tarih: June 8, 2006 12:36 PM
Sanıyorum , bazı katılıcımların kuantsal bilgi eksiklikleri mevcut. Ben kısaca bazı bilgileri aktarayım. Gerek burada , gerekse başka bölümlerdeki değindiğim konularda ne demek istediğim biraz daha anlaşılır hale gelecek. Sanıyorum beklediğim yanıtların verilememiş olması ilgisizlikten değil de bilgisizlikten kaynaklanıyor.
Bir nokta etrafında dönen bir cismin, o nokta etrafında 'açısal momentum'a sahip olduğu söylenir. Örneğin dünyamız güneş etrafındaki hareketinden dolayı, bir açısal momentuma sahiptir. Açısal momentum, tıpkı doğrusal momentum gibi korunan bir büyüklük olduğundan dolayı, önemli bir kinetik değişkendir. Parçacıkların birbirleriyle etkileşimini inceleyen 'parçacık kinematiği'nde de böyle...
Dünyamız güneşin etrafında olduğu gibi, kendi ekseni etrafında da dönüyor. Bu dönme hareketinden kaynaklanan bir açısal momentum bileşeni daha var: Buna veya genelde bir cismin kendi etrafında dönmesinden kaynaklanan açısal momentuma, spin deniyor. Spin, aslında açısal momentumdan farklı bir şey değil. Onunla aynı birime sahip ve ikisi vektörel olarak toplanabiliyor. Korunan büyüklük de bu toplam zaten. Ancak açısal momentum bazen, sadece spin bileşeninden oluşabiliyor. Tıpkı pürüzsüz bir yüzeyde, değme noktasını değiştirmeksizin, sürtünmesiz dönen ideal bir topaçta olduğu gibi. Bu değişken o zaman, daha çok işe yarıyor. Çünkü bu durumda spin, toplam açısal momentumu oluşturuyor ve tek başına korunuyor. Aksi halde açısal momentum bileşenleri, korunum hesaplarına birlikte katılıyor.
Sözünü edegeldiğimiz parçacıklardan bazıları, deneysel gözlemler sırasında, böyle birer spin bileşenine sahipmiş gibi davranıyorlar. Aslında bu parçacıklar kendi etraflarında dönmüyor, yalnızca sanki öyleymiş gibi davranıyorlar. İşin bir o kadar ilginç, diğer bir yanı; örneğin belli bir topacın spin vektörünün büyüklüğü, dönme hızına bağlı olarak değişebilirken, belli bir parçacığın spin büyüklüğü hep aynı oluyor: Parçacıktan parçacığa, Planck sabiti bölü 2π'nin, ki bu ћ ile gösteriliyor; ya kesirli katları ( ћ/2, 3ћ/2,...), ya da tamsayı katları (0, ћ, 2ћ ,...) şeklinde değişerek... Dolayısıyla parçacık spini de, diğer fizik değişkenleri gibi kuantum sıçramaları gösteren bir değişken. Varlığının nedeni bilinmiyor. Parçacıkların iç yapısından kaynaklandığı düşünülüyor ve bu nedenle bazen, 'içyapısal açısal momentum' olarak adlandırılıyor.
Parçacıklar spin büyüklüklerine bağlı olarak, önemli davranış farklılıkları sergiliyorlar. Örneğin; birbirleriyle etkileşim halindeki parçacıkların içinde bulundukları fiziksel koşullar, genellikle bu parçacıkların her birine; fiziksel değişkenlerinin sahip olabileceği değerler açısından, birer dizi seçenek sunuyor. Fiziksel değişkenlerin olası değer kümelerinden oluşan bu seçenekleri veya 'kuantum durumları'nı, bir otelin farklı katlarındaki odalara benzetecek olursak; spini ћ'ın tamsayı katlarıyla orantılı (0, ћ , 2ћ ,...) olan benzer parçacıklar; birbirlerine daha 'yakın' olabiliyor ve aynı odayı paylaşabiliyorlar. Yani, aynı kuantum durumunda oturmaya hiçbir itirazları yok. Bunlara 'bozon' deniyor. Halbuki, spini ћ'ın kesirli katlarıyla orantılı ( ћ/2, 3ћ/2,...) olan parçacıklar, aynı odayı asla paylaşmıyor ve farklı kuantum durumlarında bulunmayı tercih ediyorlar. Bunlara da Fermion sınıfı parçacıklar deniyor ve aralarındaki geçimsizlik ilişkisi, bulucusunun adıyla, "Pauli'nin dışlama ilkesi" olarak anılıyor.
Örneğin elektronla, üçlü kuark gruplarından oluşan proton ve nötron birer fermion. Kuark ikililerinden oluşan mezonlarsa, bozon oluyor. Fotonlar da keza bozon. Çekirdeklerin hangi sınıftan olduğu ise, içerdikleri nötron ve proton sayılarının tek veya çift olmasına bağlı. Örneğin, ikişer proton ve nötrondan oluşan He4 çekirdeği bir bozon. Benzer parçacık kümelerinden, bozon niteliği taşıyanların ortalama davranışları Bose-Einstein, Fermion niteliği taşıyanlarınki ise Fermi-Dirac istatistiği denilen kurallar cümlesiyle belirleniyor. Bozonların aynı kuantum durumunu paylaşabilmeleri çok önemli sonuçlara veya şaşırtıcı olgulara yol açıyor.
Helyum bu özelliği nedeniyle, mutlak sıfırın 2 derece üstüne (2 K) kadar soğutulsa dahi kristalleşmiyor. Akışkanlık katsayısı ve yüzey gerilimi sıfır olan bir 'süper akışkan'a dönüşüyor. Mutlak sıfıra mikrokelvin düzeyinde yaklaşıldığında ise, ilginç özellikler sergileyen 'süperkatı' He4 halini alıyor. İleride diğer bozon kümelerinin de, benzeri şekilde şaşırtıcı özelliklerinin keşfedileceğine kesin gözüyle baklılıyor.
Örneğin uyarılmış durumdaki bir atom veya molekül grubu birbirini, aynı frekanslı fotonlar ışıyacak şekilde tetikleyebiliyor ve aynı kuantum durumunda biriktirilebilen bu fotonlar, lazer ışınlarının üretimine imkan tanıyor. Öte yandan, mutlak sıfıra yakın derecelere kadar soğutulan bozon niteliğindeki benzer atom kümeleri, en düşük enerjili aynı kuantum durumuna geçmeye başlıyorlar. Bu düşük sıcaklıklardaki hızların çok düşük olması, momentumların sıfıra yakın ve dolayısıyla da oldukça kesin değerlere sahip olması anlamına geldiğinden, Heisenberg'in ilgili belirsizlik ilkesi gereğince atomların konumları belirsizleşiyor. Konumlarındaki bu belirsizlik, atomların parçacıktan çok, bulutumsu yapılara benzemesine yol açıyor ve aynı kuantum konumuna geçen bu bulutumsu yapılar, bir parçacıklar kümesi olmaktan çıkıp, tek bir 'süperparçacık' gibi davranmaya başlıyor. 'Bose-Einstein yoğuşması' denilen bu durum maddenin; katı, sıvı, gaz veya plazma gibi, fakat bunların hepsinden farklı ve ilginç özellikler sergileyen bir halini oluşturuyor. Örneğin bu yoğuşmaların optik yoğunluğunun türevini, yani kırılma indisini (n) çok yüksek değerlere çıkarmak ve dolayısıyla, ışığın ortamdaki hızını (c/n), saniyede birkaç metre düzeylerine kadar indirmek mümkün. Bu durum, ışık atımlarının yoğuşmalarda hapsedilip, daha sonra kullanılmak üzere serbest bırakılabilecekleri anlamına geliyor ve bu olgunun, 'ışıkla çalışan bilgisayarlar'ın yapımına temel oluşturabileceği düşünülüyor. Bir başka uygulama olasılığı; dönen yoğuşma ortamları oluşturup, fotonları sadece soğuran ve fakat dışarı kaçmalarına izin vermeyen yapılar inşa ederek, bunları 'kara delik' modelleri olarak kullanmak düşüncesi.
Bu kadar kısa fizik bilgisinden sonra isterseniz evrime , bilinçli tasarıma , determinizme , sekülerizme , evrensel iletişimdeki materyalin ne olduğuna kaldığımız yerden devam edebiliriz.
Yazan: irfan Tarih: June 13, 2006 03:51 PM
Merhabalar,
"doğa kanunlarının işleyişi gözümüzün önündedir ve bu işleyiş bize bir 'doğaüstü' müdahale göstermemektedir.
Ne var ki dikkat edelim; burada tartışılan mesele, doğanın İŞLEYİŞİ değil, KÖKENİ'dir."
"Akıllı Tasarım ise, bilimin tespit edebileceği olguları inceliyor."
demişsiniz. Doğa kanunlarının bize dogaüstü bir müdahale göstermeyişi nedeniyle Akıllı Tasarımın bilimin tespit edebilecegi olguları incelemesi imkansız oluyor. Bilim fiziksel dünyaya ilişkindir ve evet materyalisttir. Bilimsel bir teorinin en önemli kriterleri "yanlışlanabilirlik", "test edilebilirlik"tir. Bilimde hipotezler değiştirilebilir, geliştirilebilir ve yanlışlanırsa ortadan kaldırılıp yeni hipotezler üretilebilir. Eğer bu kriterler olmazsa bilimin devrimselliği-devinimselliği ortadan kalkar. Yaşamın bilinli bir tasarımcı tarafından tasarlandığı teorisi ise bu kriterlerin hiçbirine sahip değil. Zaten ortaya konulandan başka yeni bir hipotez öne süremiyor, varolan hipotez ise yanlışlanabilir olma özelliği taşımıyor. Akıllı tasarım da evrimin açmazlarından başka kendini destekleyen hiçbir bulgu elde edemiyor. Dolayısıyla akıllı tasarımın en son varacagı nokta da gene çıkış noktasıyla aynı olmak zorunda kalıyor. İşin ilginc yanı muhafazakar Amerikada akıllı tasarım halktan büyük ilgi toplarken, Vatikan bile akıllı tasarımın bilimsellik taşımadığını ve okullarda bilim olarak okutulmaması gerektigini savunuyor.
Saygılar, Nihan
Yazan: Nihan Tarih: June 22, 2006 01:25 AM
"Bu dedikleri doğrudur da; doğa kanunlarının işleyişi gözümüzün önündedir ve bu işleyiş bize bir 'doğaüstü' müdahale göstermemektedir.
Ne var ki dikkat edelim; burada tartışılan mesele, doğanın İŞLEYİŞİ değil, KÖKENİ'dir. "
"Bilimi şu veya bu felsefenin ipoteğine almaya çalışmak yerine, bilimsel kanıtları önyargısızca inceleyelim. Kimin haklı olduğunu, bize o kanıtlar göstersin..."
Doğa kanunlarının işleyişi bize doğaüstü bir müdahele göstermediği için akıllı tasarım bilimsel olamaz. Bilimin konusu fiziksel dünyaya ilişkindir. Bir teoriyi bilimsel kılan onun devinimsel/devrimsel olması, yanlışlanabilir olması, amprik test edilebilirlik ve gözlemlenebilirliktir. Bilimsel bir teori kendini geliştirme, değiştirme ve bu sayede yeni hipotezler ortaya koyabilme dinamiğine sahip olmalıdır. Akıllı tasarım ise doğa kanunları bize dogaüstü bir müdahele göstermediğinden tek yöntem olarak evrim açmazlarını kullanmakta ve bunlardan gayrı kendini destekleyen hicbir şey öne sürememektedir. "Yanlışlanabilir" olmadığı icin akıllı tasarımın varacağı son nokta da çıkış noktası olarak kalacak ve hicbir zaman yeni hipotezler ortaya koyamayacaktır.
İlginçtir ki, muhafazakar Amerikada akıllı tasarım gerçekten halk tarafından büyük destek görmekle beraber bugün Vatikan bile Akıllı Tasarımın okullarda bilim olarak okutulmaması gerektigini soylemektedir. Bililmsel kanıtları da önyargısızca incelemek icin hicbir zaman bilimsellik taşımayan bir teoriden yola çıkmaya gerek yoktur. Gerçi bunlar daha önce söylenmiştir zaten herhalde, ben bir kez daha hatırlatayım dedim.
Saygılar...
Yazan: Nihan Tarih: June 23, 2006 06:14 PM
Nihan Hanım Merhaba ,
Evrenin ve dolayısı ile yaşamın kökeni olarak 2 ayrı görüş ileri sürebiliriz ; 1. Evren ve yaşam , Yaratıcı'nın bilgisi ve isteği sayesinde var olmuştur , ki bu görüş özünde Yaratıcı'nın var olduğunu kabul eder. 2. Diğer zıt görüş haliyle Yaratıcı'nın olmadığını , olamayacağını kabul ederek evrende ,başlangıçtan sona kadar her oluşumun ve hareketin tesadüfen gerçekleştiğini iddia eder.
Bildiğiniz gibi 2.ci görüş materyalist bilimcilerin evrensel bilim anlayışını ifade eder.
Evrensel kural tesadüfilik olunca ve bu kuram materyalist bilimciler tarafından ileri sürüldüğüne göre burada hemen sizin bilim tanımınıza dönersek ; " Bir teoriyi bilimsel kılan onun devinimsel/devrimsel olması, yanlışlanabilir olması, amprik test edilebilirlik ve gözlemlenebilirliktir. Bilimsel bir teori kendini geliştirme, değiştirme ve bu sayede yeni hipotezler ortaya koyabilme dinamiğine sahip olmalıdır." dediğinize göre ;
1. Tesadüfiliğin yanlışlanabilir olması gerektiğinden , bu kuralı yanlışlayabilir misiniz?
2. Tesadüfilik test edilebiliniyorsa ve edildiyse , bu test ne zaman nerede ve hangi bilim insanlarınca gerçekleştirilmiş , bilim tarafından benimsenmiş ve evrensel olarak kabul edilmiştir?
3. Tesadüfiliğin gözlemlenebilir olması özelliğinden hareketle bu kuramı kabul edenler , niçin yaşamlarının her anında akıllarını kullanmak durumunda kalıyorlar? Halbuki , her türlü oluşum kendilerine kadar tesadüfen gerçekleştiyse ve bu gerçekten doğsu ise ve bunu ifade eden kişiler , söylediklerine inanıyorlarsa , bu takdirde kendilerinden sonra da herşeyin oluşumun tesadüfen olmaya devam edeceğine de inanmaları ve dolayısıyla hareketlerinde aklı devreye koymamaları gerekir.Hiçbir oluşuma akıl kullanarak müdahale etmemeleri gerekir. Öyle değil mi?
Hem herşeyin , her oluşumun tesadüfen gerçekleştiğini iddia edeceksiniz ama bu meyanda hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayıp , herşeyi akıl kullanarak yapacaksınız! Bu akıllı davranışlar özünde herşeyin tesadüfen olduğu kuramını yanlışlamıyor mu sizce?
Eğer , gerçekten herşey tesadüfen meydana geliyor olsaydı , yaşamın hiçbir sürecinde aklı kullanmaya gerek duymazdık. Beslenmek için akıllı bir çaba göstermeksizin ağzımı ikide bir açıp kapatarak , biraz ötedeki armut ağacından bir armudun düşüp , zıplaya zıplaya bana doğru gelmesi ve ağzımdan içeri girmesi gerekirdi. bakın bu örnekte bile ağzın ikide bir açılıp kapanmasında akıl devreye girmiştir. Sürekli açık kalsa armuttan başka şeylerin de girmesi mümkün olacağından , bunu engellemek için sık sık açıp kapatılması akledilmiş oluyor.
Demek istediğim , gerçekten herşey tedadüfen gerçekleşmiş olsaydı , yaşamın hiçbir anında akıl kullanma gerekli olmayacağından , akıl özelliğine gerek kalmazdı..
Yaşamın herhangi bir anında bir şekilde aklı kullanıyorsanız , bu kullanım aklın varlığını ve aklı var eden nedenlerin varlığını ortaya çıkarır.
Bu da şu demektir ; akıl varsa tesadüfiyet yoktur ve olamaz!!
Bakın , size henüz Yaratıcı'nın varlığını kanıtlamadım . Sadece herşeyi tesadüflerle açıklamaya çalışan ama bunu sahip olduğu akılla yapan bilimcilerin , önyargılı olduklarını ve daha yola çıkarken yanlış adım attıklarını gösterdim. Bu bilim insanları , herşeyi tesadüflerle açıklayabildiklerine ve her türlü oluşum da tesadüfen gerçekleştiğine göre , herşeyin tesadüfen olması için hiçbir şekilde aklı kullanmamaları gerekirdi. Ama hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayıp herşeyde akıllarını kullanıyorlarsa , herkesten önce kendilerine , kendileri inanmıyorlar , demektir.
Tesadüfen oluşum aslında nedir , neden insanlar böyle bir önermeye yeltenirler?
Birkaç bilim insanı yine deney veya operasyon yapan birkaç bilim insanını gözlem altında bulundursalar.. Gözlemci bilim insanları , deneylerinde bir buluş gerçekleştiren bilim insanları için ; " Ya buldular ama herşey tesadüfen gerçekleşti ve tesadüfen buldular.." veya ; " Adam burun ameliyatı yapacekken tesadüfen göğüs kafesini kestiğinden kalp damar tıkanıklığı için by-pass yapıp , hastanın hayatını kurtardı.." diyebilirler mi ?
Bu da şunu göstermektedir! Gözlem öncesi , anı ve sonrası için , mevcut verileri değerlendirebiliyorsak ve bu veriler bize gerekli ve yeterli değerlendirme yapmamızı sağlıyorsa , hiçbir şey tesadüfi olamaz..
Bu verilerin yetersiz olması , bizim algı sınırlarımızın kısıtlı olmasından kaynaklanabileceği gibi mevcut bilgilerimizin de yetersiz olmasından kaynaklanabilir..
Bu sıkıntıyı yaşayan materyalist bilim insanları , herşeyin tesadüfen gerçekleştiğini ve herşeyin de madde olduğunu kabul etme hatasına düşmüşlerdir. Halbuki bu iddilara sahip bir materyalist , sevdiği birini kaybettiğinde ağlayıp üzüldüğünü bile farketmemektedir. Fark etmiş olsa , sevgi duygusunun madde olmadığı halde üzülmesine , ağlamasına yol açtığını görmesi ve evrenin sadece maddeden ibaret olmadığını , madde tanımına sokamayacağı duyguların da var olduğunu kabul ederek , evrenin yapı modelinde sadece maddeye yer vermenin yanlışlığını bulurdu.
Mesela siz , benim yazılarımı okumadan ama okumuşcasına , aynı yazınızı yazıp burada yayımlayabilir miydiniz?
Herşeyi tesadüflere bağlayan kuram doğru ve gerçek olabilseydi , böyle bir şey tesadüfen olabilirdi. Ama bu demektir ki , size , yazı yazdıran sebebe gerek duymadan da yazabilirsiniz olur. Yani , bir şeyin tesadüfen oluşumunda sebeb ortadan kalkar , sebebsiz ve tabii ki amaçsız bir oluşum tesadüfen meydana gelmiştir. Bu tesadüfi oluşum bir anlam ifade etmesi de gerekmez , çünkü devrede akıl da yoktur!
Yani neresinden tutmaya çalışırsanız çalışın , aklı , sebebi , amacı yok sayan bir kuram var ve bunu akıllı bilim insanları dile getiriyorlar.
Einstein'de benzer bir hataya düşerek E=mc2 formülü yazmıştı.. Bu formül de özünde materyalisttir ve eksiktir ve evrende var olan herşeyin kütleye sahip madde olduğunu iddia eder.
Einstein hayatta iken , ileri sürüldüğü gibi herşeyin mutlaka kütleye sahip olması gerekmediği varsayımını kabul etmeye yanaşmamış ve bilinen formülü dizayn etmiştir.
Ama günümüzde , kütlesi olmayan atomaltı parçaçıklarının varlığı , oluşturdukları etkiyle kanıtlanınca ; bu defa Einstein'in enerji formülü , ben eksiğim diye feryadı figan eylemiştir. E= m(=0)c2 = SIFIR olur ki bu förmül açıklayamadığı kütlesizlik için anlamını kaybeder.
Materyalistler için bu dar görüşlülük neyse , metafizikçiler için durum farklı mıdır ? Tabii ki hayır!
Niçin hayır! Öncelikle bilimsel paradigmaların değiştirilmesi ve yeni kalıpların yerleşmesi gerekir. Halbuki metafizikçiler , karşı oldukları materyalizmle , onun tanımları ile mücadele ettiklerinin ve bu kısır döngüden kurtulamadıklarının farkında değildirler.
Kütle nedir , sorusuna gerçekçi yanıt verebilecek materyalist veya metafizik bir tanım hatırlıyor musunuz ?
Madde için tanımında , en küçük parçası atomdur dediğimize göre , atomaltı parçacıkların materyali nedir desem , materyalist veya metafizik bir yanıt bulabilir misiniz ?
Enerji nedir , açığa çıkan enerjiden ne anlaşılması gerekir , sorularına materyalizm ve metafizik nasıl yanıt vermektedirler?
İki tarafta temelde herşeyin değiştiğini kabul ederler ama , çok olmasa da kaydedilen mesafelere göre , yeni verilere göre tanımlar , paradigmalar nedense değişmez , sabit kalır!
Dediğiniz gibi , herşey tesadüfen gerçekleşmiş olsaydı , hiçbir kaygımız olmazdı. Olmasının da gereğini arasak da bulmazdık zaten!
Görebildiğimiz , algılayabildiğimiz kadar da olsa , herşeye hayranlık duyabiliyorsak , bu Yaratıcı'mızın , hiçbir şeyi tesadüfiyete bırakmadan bizlere kazandırdığı sanat anlayışımızdandır. Aklımızın yettiğince bilimsel adımlar atmaya emekleyerek çaba gösterebiliyorsak , bu Yaratıcı'mızın bize belirlediği yolu katederek O'na ulaşma isteğimizdendir.
Saygılarımla,
Yazan: irfan Tarih: June 24, 2006 12:00 PM
yazınızın pek çok olumlu hususlar içerdiğini belirtmek istiyorum.Ama bazı şeylerde netleşme göremiyorum. Kavram kargaşası ve eksik bilgilenme var gibime geliyor.
Öncelikle şunu belirteyim , mutlak objektivizm ham bir hayaldir. Bir etkinlik mutlaka bir değer yargısı bir inanç ve bir dünya görüşü içerir.İnsanın mutlak objektifliği yakalayabileceğini söylemek aslında insanı mekanik bir varlık olarak değerlendirmek anlamına gelir ki bu dolaylı materyalist nitelikler taşıyan bir anlayıştır.
Bilim felsefesinde yaklaşımları genel olarak ikiye ayırmak mümkündür.Bu yaklaşımlardan biri bilimi ürün olarak değerlendirirken diğeri etkinlik olarak değerlendirir. Bilimi ürün olarak değerlendiren filozoflardan biri Reichenbach tır. Bu düşünüre göre insan uygun bir yöntemle saf objektif doğrulara ulaşabilir.
Bir diğer yaklaşım ise bilimi bir etkinlik olarak değerlendirir. Ve tüm insan etkinlikleri gibi bilimsel etkinlikler de insanın doğasından yani insanın taraflı olma zorunluluğu içeren yapısından nasibini alır. o halde bilimde taraflı bir etkinliktir. Bilimi etkinlik olarak ele alan yaklaşımın en önemli temsilcilerinden biri olan Thomas kohen bilime '' paradigma '' kavramını getirerek katkıda bulunur. Paradigma kavramını çok genel olarak '' değer yargısı'' ya da '' dünya görüşü'' olgusuyla tanımlayabiliriz.
Bu durumda her insan etkinliği gibi bilim de paradigmal etkilerden bağımsız değildir.
Bunun yanısıra 'ateizm'' dayatmasını kabul etmeme doğrusu '' sekülarizm'' i kabul etme yanlışıyla nötr duruma geliyor. Bilimin temeline sekülarizmi uygun görmeniz aslında bilimin temeline ateizmi getirme ile eşdeğer nitelikte bir yanlış. Sekülarizm '' dinden hiçbir şekilde etkilenmemiş, saf din dışı '2 bir anlayışı içerirken yeni bir inanç getirme bağlamında yeni bir dinsel kimliği de beraberinde getiriyor.Bu inanç Tanrı tarafından yaratılmamış ve tanrı tarafından yönetilmeyen bir evren kabulüdür. Aydınlanma felsefesiyle beraber gelen bu anlayış bu kabulle birlikte insan yaşamını her türlü dinsel metin, buytruk ve inançtan bağımsızlaştırmayı öngörmektedir.Yani'' yaşamını kendi aklının emirlerine göre belirleyecek kadar cesur ol'' Tabi saf akıl da olamayacağına göre akıl mutlaka materyalist önkabullerle oluşturulacak bir dünya görüşüne göre hareket edecektir. İşte secularizm denen şey budur. Bu anlayış ise Mark ' ın eleştirdiği kaba materyalizm ya da mekanik materyalizmdir.
Yazınızı bir kez daha gözden geçirin derim.
Yazan: osman kaya Tarih: July 14, 2006 01:49 PM
Önce Sizi kutluyorum
benim görüsüme göre dunyadaki bazi kisiler kurmlar ve Devletler darvinle beraber bilimi referans göstererek Semavi Dinlere karsi cok genis capli bir saldiri baslattilar
ben sunu diyorum
Inanc icin dirlis cenet ve cehenem olmadadan`da
KURANin bize sundugu yasam sekli var
birde kuran disi yasam bicimleri var
sorun burda basliyor biz hangi yasam tarzini
kendimize yakistiriyoruz
Saygilar
Yazan: mehmet Tarih: August 24, 2006 12:10 PM
Sağ ol aslan kardeşim ALLAH beynine güç versin
bizde okuyup bilgilenelim.
Baba,na saygılarımı sunarım.
Yazan: halit galip Tarih: September 19, 2006 04:07 AM
ben 12 yaşındayım.bütün 12 yaşında olanlar beni ekleyebilirler.benden büyükler beni eklemesinler lütfen!
Yazan: arzu Tarih: September 22, 2006 08:11 PM
yüzyıllardır kuranda belirtilmesine rağmen daha yeni açıklanaiblen şeyşer var bu Allahın var olduğunun en büyük kanıtı sayılmazmı.
Yazan: SELİM Tarih: September 26, 2006 04:50 PM
BOZUK YOLLAR ZAMAN KAYBETTİRİYOR.
Hiçbir şeye aklımız ermediği,korumasız ve küçük olduğumuz zamanlarda bilememenin ve anlayamamanın verdiği o korku ve kaygı ile büyürken merak ve öğrenme isteğimizde tedricen gelişir.Bu gelişme yolunda iken büyüklerimiz kendi babalarından öğrendikleri,onlarında kendi babalarından öğrendiklerini bilgi adına elimize tutuştururlar.Onlar öyle bilmişlerdir.Bizimde öyle bilmemiz gerektiği kanaatindedirler.Bazılarını mantığımız almasa,aklımızın kurallarına uymasa bile tabii tutulduğumuz imtihanlarımız da ortada mevta gibi duran bilgiler sanki gözlerimizi oyarlar.Sonunda yıllarca süren bir uğraşın neticesi olarak,birilerinin,bir topluluğun,bir kitlenin fikri,anlayışı ve görüşü doğrultusunda kalıptan çıkmış gibi oluruz.Artık doğanın evrensel doğru ve gerçeklerine göre değil,bizden istenen gerçek ve doğrular çerçevesinde bir robot gibi sipariş edilen hayatımızı etki ve tesirler altında yaşamaya çalışırız…Böylesine tanzim edilmiş bir hayatın akışı içerisinde gerek bireysel gerekse toplumsal algılamalar,düşünceler ve davranışlarımızda oluşan farklılıkları,gerçek faydalanabileceğimiz evrensel bir bilgi ve birikim kaynağı olmadığı veya zamanında oluşturulamadığı için olanları olduğu gibi hayatımıza uyarlamaktayız ve nihayet kaçınılmaz olarak hayatın akışı içerisinde baş gösteren alternatifsizliklerin ve temcit plavı gibi tekrarlanan çare arayışlarının inandırıcılığını kaybetmesi ile yolun ortasında şaşırmış vaziyette ordan oraya koşturup durmaktayız
Sırat-ı Müstakim orta yoldur.Orta yolda devamlı olup yürüyebilmek gerçeğin bilgisi ve bilincinde olmakla dayanılabilecek,takat gösterilebilecek ve tahammül edilebilecek bir meseledir.Zaman zaman tali yollara sapmak biz insanlara has bir durum olmuştur ama bu kader değildir.Nerede, ne zaman, ne şekil akıl,mantık,şuur ve ne yapma bilinci ile bir şeylerin farkına varmış veya varıyor isek,babalarımızdan bizlere aktarılmış bilgi ve öğreti adına her ne var ise,ister tarihin derinliklerinde isterse çağların gerilerinde olsun,bizlerin ve gelecek nesillerin tekamülü için kesinlikle analiz edip çözmemiz gerekmektedir…
BİZLER YAŞANAN ÇAĞLARIN EN ŞANSLI NESİLLERİYİZ
Zamanımızda yanlış ve eksik düşünce ile yanlış oluşumları ve dejenerasyonları alt üst eden bir mucize olmuştur.Çağların gerisinde kaynağın membasında suyun nasıl ve ne şekil akmış olduğunu akıl,mantık,şuur içerisinde bize yeniden öğreterek,nerede ,nasıl, ne şekil yanlış anlayış ve düşünceler içinde bulunduğumuzu,kendini bilmenin farkındalığını hiç zahmete katlanmadan altın tepsi içinde insanlığa sunmuştur.
İnkar ettiğimiz,kabul etmediğimiz,önemsemediğimiz veya doğru olarak bildiğimiz nice mevzuların, bildiğimiz gibi olmadığını akıl,mantık,şuur çerçevesi içerisinde izah ederek çağlar sonra ulaşabileceğimiz bilgi ve bilinç ve aydınlığa ulaştırması “Bilgi Kitabı”nın gerçek mucizesidir.
ORHAN YARAT
Yazan: ORHAN YARAT Tarih: November 6, 2006 06:36 PM
BOZUK YOLLAR ZAMAN KAYBETTİRİYOR.
Hiçbir şeye aklımız ermediği,korumasız ve küçük olduğumuz zamanlarda bilememenin ve anlayamamanın verdiği o korku ve kaygı ile büyürken merak ve öğrenme isteğimizde tedricen gelişir.Bu gelişme yolunda iken büyüklerimiz kendi babalarından öğrendikleri,onlarında kendi babalarından öğrendiklerini bilgi adına elimize tutuştururlar.Onlar öyle bilmişlerdir.Bizimde öyle bilmemiz gerektiği kanaatindedirler.Bazılarını mantığımız almasa,aklımızın kurallarına uymasa bile tabii tutulduğumuz imtihanlarımız da ortada mevta gibi duran bilgiler sanki gözlerimizi oyarlar.Sonunda yıllarca süren bir uğraşın neticesi olarak,birilerinin,bir topluluğun,bir kitlenin fikri,anlayışı ve görüşü doğrultusunda kalıptan çıkmış gibi oluruz.Artık doğanın evrensel doğru ve gerçeklerine göre değil,bizden istenen gerçek ve doğrular çerçevesinde bir robot gibi sipariş edilen hayatımızı etki ve tesirler altında yaşamaya çalışırız…Böylesine tanzim edilmiş bir hayatın akışı içerisinde gerek bireysel gerekse toplumsal algılamalar,düşünceler ve davranışlarımızda oluşan farklılıkları,gerçek faydalanabileceğimiz evrensel bir bilgi ve birikim kaynağı olmadığı veya zamanında oluşturulamadığı için olanları olduğu gibi hayatımıza uyarlamaktayız ve nihayet kaçınılmaz olarak hayatın akışı içerisinde baş gösteren alternatifsizliklerin ve temcit plavı gibi tekrarlanan çare arayışlarının inandırıcılığını kaybetmesi ile yolun ortasında şaşırmış vaziyette ordan oraya koşturup durmaktayız
Sırat-ı Müstakim orta yoldur.Orta yolda devamlı olup yürüyebilmek gerçeğin bilgisi ve bilincinde olmakla dayanılabilecek,takat gösterilebilecek ve tahammül edilebilecek bir meseledir.Zaman zaman tali yollara sapmak biz insanlara has bir durum olmuştur ama bu kader değildir.Nerede, ne zaman, ne şekil akıl,mantık,şuur ve ne yapma bilinci ile bir şeylerin farkına varmış veya varıyor isek,babalarımızdan bizlere aktarılmış bilgi ve öğreti adına her ne var ise,ister tarihin derinliklerinde isterse çağların gerilerinde olsun,bizlerin ve gelecek nesillerin tekamülü için kesinlikle analiz edip çözmemiz gerekmektedir…
BİZLER ÇAĞLARIN EN ŞANSLI NESİLLERİYİZ
Zamanımızda yanlış ve eksik düşünce ile yanlış oluşumları ve dejenerasyonları alt üst eden bir mucize olmuştur.Çağların gerisinde kaynağın membasında suyun nasıl ve ne şekil akmış olduğunu akıl,mantık,şuur içerisinde bize yeniden öğreterek,nerede ,nasıl, ne şekil yanlış anlayış ve düşünceler içinde bulunduğumuzu,kendini bilmenin farkındalığını hiç zahmete katlanmadan altın tepsi içinde insanlığa sunmuştur.
İnkar ettiğimiz,kabul etmediğimiz,önemsemediğimiz veya doğru olarak bildiğimiz nice mevzuların, bildiğimiz gibi olmadığını akıl,mantık,şuur çerçevesi içerisinde izah ederek çağlar sonra ulaşabileceğimiz bilgi ve bilinç ve aydınlığa ulaştıması “Bilgi Kitabı”nın gerçek mucizesidir.
ORHAN YARAT
Yazan: ORHAN YARAT Tarih: November 12, 2006 09:47 PM
Pozitif Bilimle ilerleyen bir dünyanın içerisindeyiz.Ve bu eyleme engel olan yani tüm felsefi konuların karşısındayım.
Felsefe ve bu felsefenin içerisinde olan tüm görüşler insan aklına ve mantığına ters olduğu düşüncesi içerisindeyim.
Öncelikle "Felsefe" denilen şu insan mantığına ters gelen "bilim olma" eylemi ile eş tutulan bu konuyu derin ama öz bir şekilde irdeleyelim.
Öncelikli olarak felsefe sorgulama ile yeşerdiği ileri sürüldü.Ama insanlar geçmişte de sorgulama yapıyorlardı ve sorunlarını çözüyorlardı.İnsana özgü olan sorgulama zamanla "felsefe" adını aldı.Ve bu doğduktan sonra saçma ve pozitif bilimlere aykırı birçok akım doğdu.Bunların hepsi şu anki bilimlerle çürütülebiliyor.Ama bir çerçeve önceden çizilmiş,felsefede her bilgi doğru veya yanlış olarak nitelendirilmez aksine bir tutulur.İşte bu yüzden bu tür fikir akımları çürütülemiyor ve her an karşımıza çıkıyor.
Bu tür fikir akımlarını ileri sürünler,yaşadığı toplumu baz alarak ve yaşam kurallarından etkilenerek ileri sürüyorlar.Bu da bilimin objektiflik ilkesine ters bir olgu.Ve her yeni çıkan felsefe adamları kendi yorumunu katarak bir fikri savunuyor ve onu akıl almaz yöntemlerle akım haline getiriyor.Bu akıl almaz yöntemlere de "felsefî yöntem" adı veriliyor.
Ve geçmişe şöyle baktığımızda da felsefenin önemli temsilcilerin farklı bir görüşü var.Bu nedenle de "felsefe adamları" felsefenin genel-geçer özelliğinin olmadığı ve onu böyle olduğunu kabul etmek gerektiğini savunuyorlar.Bu önemli temsilcilerin hepsi objektif olarak değil de kendi görüşleriyle hareket ettiklerini apaçık gösteriyor.Ve en önemlisi,bilimi karartan insanlığın aklını karıştıran fikir akımları ileri sürmeleri...
Bu fikir akımlarından etkilenen bazı zihniyetler de o fikirleri ilerleterek sapık ve daha da tehlikeli boyutlara ulaştırıyorlar.
Bunlardan birisi de Darwin.O bir ateist yani Tanrı tanımaz.Bunun felsefedeki karşılıkları "septikler ve sofistler."Bu iki akım da hiçbir şeyin olmayacağını ileri sürmüşlerdi.Darwin de bunlardan etkilenip ateistliği benimsedi ve bir çok insana öncülük etti.(bu bir)
Yine aynı akımın etkisi siyasette terörü doğurdu.Bu terör akımı da devletin yönetilmemesi gerektiğini savunarak devlet içinde devlete zara veren bir grup oluşturdu.(Bu da iki.Ama bu örnekleri çoğaltabiliriz.Bu da yorucu ve derin bir inceleme gerektirdiğinden,şimdilik bu kadar örnek verebildiğim için özür dilerim…)
Görüldüğü üzere bu tüm kötü fikirlerin,felsefenin etkisi olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz.
Eğer bilimde bu fikirleri engel olarak görmek istemiyorsak "felsefe" diye bir şeyin ne ders ne de bir düşünce sistemi olarak günlük hayatta olmasını engellemek lazım.
Yazan: Onur Öztaş Tarih: November 19, 2006 05:48 PM
Sayın Öztaş,
İyi ama, felsefeyi gereksiz, zararlı vb. bulanlarin da kendilerine göre bir dünya görüşleri yok mu? Ve bu, felsefe ile ilgisiz bir şey olabilir mi?
Bilim ile felsefe apayrı olmasa da ayrı şeyler. Biri diğerinin yerine ikame edilemez. Biz olsa olsa dünya görüşümüze uymayan felsefelere muhalif olabiliriz. Bir bütün olarak felsefeye karşı olmak yanlış değil, anlamsız ve imkansız bir şey.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: November 19, 2006 09:57 PM
Sayın Cengiz Bey;
Ben orada şunu vurgulamak istedim:
Felsefe adamlarının benimsedikleri görüşler kendi öz iradesinin ve toplumsal etkileşim görüşüdür.Tamam kabul ediyorum "Bilim ve Felsefe" apayrı bir dünya.Ama asıl önemli olan bir konu var ki o da,bu felsefe adamlarının çıkardığı bir takım görüşler ve akımlar...
Bu akımlar ve görüşlerin neden olduğu bir çok olumsuzluk...Siz bunu anlayamadan cevap yazmışsınız.Benim anlatmak istediğim de bunların çıkardığı olumsuzluğun bilim ve insanlığa olumsuz etkileri yönünde.Bu anlamda "felsefe"'yi günlük hayattan soyutlamak istedim.
Mustafa Akyol da bazı görüşlerin bilimi engellediği görüşünde.Bende buradan hareketle o görüşlerin asıl kaynağını anlatmaya çalıştım.
Sizi,beni eleştirdiğiniz için teşekkür ederim.Çünkü yazdığımın farklı boyutlarda anlaşıldığını ve yazım amacı dışına çıktığını gösterdiniz.
Ben de bunu görerek düzeltmeyi yaptım.İnşallah şimdi doğru ve neyi anlatmak istediği anlaşılır.
Yazan: Onur Öztaş Tarih: November 20, 2006 12:49 PM
bencede doğru sizisizin yayınla grurduyuyorum söylediğiniz gibi
Yazan: evin Tarih: December 17, 2006 05:23 PM
AHENK KANUNU
Ahenk Kanunu, bütün varlıkların bir gaye için tekâmül etmelerini temin eden yegâne ilahi prensiptir. Bir gaye için tekâmül, ancak Ahenk Kanun ile kaimdir. Diğer ilahi kanunlar, bu gayeye ulaşmak bakımından Ahenk Kanunu'nun tamamlayıcısı veyahut müstakil çalışan başlı başına prensiplerdir. İnsan, Ahenk Kanunu'na en iptidai safhadan, en şuurlu safhaya kadar tabii olmak durumundadır.
Bu kâinatla beraber nefes alıp nefes vermek, çok ileri bir safhanın realitesini teşkil ederse de, sizlerin, yani dünya insanlarının, gitgide bu ahenge yaklaşmakta oldukları da bir hakikattir. Şurasını iyi hatırda tutmak lazımdır ki, vicdanınızın ve idrakinizin kademe kademe mükemmelleşmesi, ancak kâinatta mevcut olanların ve onun kanunlarının sizce bilinmesiyle kabildir. Bu sözler, sizlere şimdilik büyük şeyler ifade etmez. Fakat siz, bizlerle irtibatta olanlara, sadece bir hayatın realitesine yardım edecek, bir hayatın idrakinin açıklamasına medar olacak bilgi ve ümitlerde bulunmayız. Daha çok gelecek hayatlarının istifadesini düşünürüz.
Büyük toplumun bulanıklığı, karışıklığı, şaşkınlığı, müdrik varlıklar tarafından körüklenirken bu hallerdeki süratinin artması, derinleşmesi ve yayılması nispetinde, genel ahenge ters düşmeler muhakkak olmaktadır. Ahengin noksanlığı, eksikliği, derhal idrak ve vicdanlar üzerinde baskı yapmaya başlar. Bu baskı muayyen sikleti bulunca, bir isyanla otomatizm den sıyrılmak, yeni bir bulanıklık, karışıklık, şaşkınlık ve kargaşa içerisine düşerek, idrakin ve vicdanın istediği fiiller, fakat şuursuz olarak veya kapalı, yarı şuurlu olarak yerine getirmek meyli ortaya çıkar.
Fiziğin ahenk içinde kalması ise, ruhun kendi tekâmülünün manasını ve hedefini ısrarla takip etmesinden sonra mümkündür. Sizin hastalıklarınızın büyük bir kısmı, ruhi ataletinizden doğar. Bedene hâkimiyette ısrar hali gösteren varlığın durumu acınacak bir durumdur. Hastalık, bir kudretsizlik, bir iradesizlik, bir organizasyon bozukluğu demektir. Ve bütün bunların hakkıyla yerine gelmesi, yani sıhhatli bir vücudun elde edilmesi; ruhi kudretin arttırılması, insan iradesi ve şuurunun kapasitesinin genişletilmesiyle kabildir.
21.02.2007
Derleyen: Orhan Yarat
Yazan: orhan yarat Tarih: February 25, 2007 07:58 PM
bu sitede aradığım hiç bişey yok ben ne yazdım ne çıktı ama çok güzel bi site bu siteden dolu şey öğrendim
Yazan: merve Tarih: April 1, 2007 06:45 PM
Merve hanım
çok merak ettim..ne arıyordunuz burda?..faydalı olmasına sevindim..bende çok şeyler öğreniyorum
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: April 1, 2007 08:46 PM
Sayin Mustafa Akyol,
Oncelikle, dun kesfetmis oldugum (isminiz 'The Economist' dergisinin 21 Nisan 2007 tarihli sayisinda geciyordu) sayfanizin seviyeli ve rasyonel iceriginden dolayi sizi kutlamak isterim.
Yazinizin spesifik bir bolumu ile ilgili goruslerimi bende bildirmek istedim.
'Örneğin son 30-40 yıldaki bulgular, önce evrenin bir başlangıcı olduğunu gösterdi, oysa klasik ateizm, 'evren sonsuzdan beri vardır' argümanına dayanıyordu. Daha sonra evrendeki fiziksel ve kimyasal kanunların, şaşırtıcı biçimde, tam da insan yaşamı için gereken değerlerde olduğu ve burada çok hassas bir ayarlama ('fine tuning') bulunduğu anlaşıldı.'
Bu paragraftan anladigim kadariyla, klasik ateizmin evrenin sonsuzdan beri varoldugu iddiasini yanlis anladiginizi zannediyorum. Klasik ateizmin iddiasi, evrenin degil, maddenin sonsuzdan beri varoldugudur. Ki bu iddia fizikte artik kimse tarafindan reddedilmeyen, "maddenin yok edilemeyecegi ve yoktan var edilemeyecegi"ni belirten "Law of Conservation of Mass" kuralina dayanmaktadir ve felsefi degil, bilimsel kokenlidir. Sanirim 'son 30-40 yildaki bulgular' derken Big Bang Teorisine atifta bulunuyorsunuz. Big Bang Teorisinin iddiasi, evrenin zannedildigi gibi hep su andaki boyutunda olmadigi, bundan yaklasik 14 milyar yil once, evrenin icindeki tum maddenin, boyu Planck uzunlugunda olan (1.6 x 10^-35 metre) bir noktada (singularity) konsantre oldugudur. Yani bu teoriye gore Big Bang olmadan evvel "hic bir sey yoktu" tezi savunulmamaktadir. Big Bang oncesinde dahi, su anda evrendeki tum maddenin sonsuz bir zamandan beri var oldugu kabul edilmektedir. Big Bang patlamasina yol acan nedenler ise tamamiyle bu maddeler arasinda olan etkilesimlerin bir sonucu olarak varsayilmakta, bu nedenle bir Yaratici'nin varolma zorunlulugu varsayilmamaktadir.
'Fine tuning' konusuna gelince, burda meselenin yanlis anlasildigi kanisindayim. Burada unutlamamasi gereken faktor, evrenin insandan daha once olusmus olmasidir. Bu yuzden evrenin insana uyumlu olduguna sasirmak, yanlis bir gozlemleme olacaktir. Bunu soyle ornekleyebiliriz: Dusununki, sokakta bir su birikintisi var. Biz bu su birikintisine baktigimizda, "Yerdeki cukurun bicimi, tamda suyun bicimine uyacak sekilde. Bunun tesaduf olmasi imkansiz. Bir 'Yaratici' bu suyu inceleyerek ona uyacak sekilde bir cukur yapmis olmali" demiyoruz. Cunku ilk cukurun olustugunu, suyun cukura doldugu zaman buna uygun olarak sekillendigini biliyoruz. Ayni sekilde, ilk olarak evren olusmustur ve insan, evrenin 'sekli'ne uygun olarak belirmistir. Burada sekilden kastim, bahsettiginiz fiziksel ve kimyasal kurallarin ozellikleridir. Eger bu kurallar farkli olsaydi, belki insan degil cok daha farkli bir canli olusacakti. O canlilarda, "Evrenin kurallari tam bizim yasamimiza gore ayarlanmis" diye dusunerek sasiracaklardi. Burda hatirlanmasi gereken nokta, bizim zaten su andaki haliyle evrenin bir urunu oldugumuzdur.
Sayin Mustafa Akyol, tekrardan sizi sayfanizin kaliteli iceriginden dolayi kutluyor, basarilarinizin devamini diliyorum.
Saygilar ve selamlar.
Yazan: columbian Tarih: April 23, 2007 06:03 AM