« Bilimi Ateizmden Kurtarmanın Zamanı Geldi | Ana Sayfa | BBC'de Türkiye İzlenimleri »

November 04, 2004

Siyonizme Saygı ve Eleştiri

[4 Kasım 2004 tarihli Şalom gazetesinde yayınlandı]

"Siyon Protokolleri" denen uydurmadan olacak, "Siyonizm" denince, Türkiye'deki bazı insanların zihninde dünyayı sarıp kuşatan bir "Yahudi komplosu" imajı belirir. Oysa ortada böyle bir komplo bulunmadığı gibi, Siyonizm teriminin de böyle bir anlamı yoktur. Siyonizm, tek cümleyle, 20. yüzyıla kadar devletsiz bir ulus olan Yahudilerin, tarihsel yurtları olan Filistin'de bir Yahudi Devleti kurma hedefidir.

Bu doğru tanımla düşünürsek, anti-Siyonizmin aslında bir haksızlık olduğunu kolaylıkla görebiliriz: Dünyadaki ulusların pek çoğunun bir devleti, hatta bazılarının bir çok devleti varken, neden Yahudilerin devlet kurma hakları olmasın? Hem de azınlık olarak yaşadıkları ülkelerin çoğunda yüzyıllar boyunca baskı, pogrom, sürgün, ve sonunda da korkunç bir Holokost yaşamışlarken? Fransızların Fransa'ya, Çinlilerin Çin'e ve de Türklerin Türkiye'ye sahip olmaları nasıl bir hak ise, Yahudilerin bir Yahudi Devleti'ne sahip olmaları da bir haktır.


Yahudilerin Devlet Hakkı

Elbette Yahudilerin aslında bir ulus mu yoksa dini topluluk mu oldukları tartışılabilir. Ancak bu tartışmada son söz hakkı kendilerine aittir ve 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren giderek daha fazla sayıda Yahudi "biz bir ulusuz" diyerek, bir ulus-devleti hak etme iradesi ortaya koymuştur.
Tabii ulus-devletler çok da gerekli ve dahası meşru yapılar mıdır, dünya ulus-devletlerden önce daha mı iyi bir durumdaydı, ulus-devletlerden sonra - evet, böyle bir dönem gelecek - nasıl olacak, gibi konuları ayrıca tartışabiliriz. Ama tüm dünyanın ulus-devlet modeliyle örgütlendiği modern çağda, bu hakkı Yahudilerden esirgemenin hiç bir tutarlı gerekçesi olamaz.

Öte yandan elbette ki bazı Yahudiler de kendilerini bir ulus değil, bir dini topluluk olarak tanımlayabilirler, zaten tanımlamaktadırlar ve bu da onların hakkıdır. 19. yüzyıl sonundan bu yana Siyonizme ters düşen bu gibi "asimilasyonist" Yahudilerin, ya da asimilasyonist olmasalar da "aliyah" yaparak İsrail'e göç etmeye gerek duymayan tüm Musevi azınlıkların, yaşadıkları ülkelerdeki varlıkları alabildiğine meşru, haklı ve doğaldır. Dolayısıyla hiç kimsenin onlara "madem var bir devletiniz, oraya gidin" deme hakkı da yoktur.


Hak Edilen Devletin Yeri

Gelgelelim, son bir yüzyıldır asıl tartışma konusu, Yahudilerin devlet hakkından çok, o devletin yeridir.
Bu aslında bir Yahudi Devleti kurmayı hedefleyen Siyonistler arasında da ilk başta tartışılmıştı. Bazıları Uganda'yı düşünmüş, Avusturalya, Sina, Güney Amerika ve hatta Sibirya'nın güneyindeki bir bölge olan Birobidzhan gibi alternatifler de öne sürülmüştü. Ancak sonunda Siyonistler, Yahudi halkının tarihsel yurdu olan Filistin'de karar kıldılar. "Filistin'de bir Yahudi vatanı" kurulmasını onaylayan Balfour Deklerasyonu'ndan sonra da (1917), bu adres kesinleşti.

İşte bu adres üzerinde durmak ve sormak gerekiyor, "anti-Siyonist"lere: Sizce Yahudi devleti Filistin'de değil bir başka yerde mi kurulmalıydı?

Bu soruya özellikle İslam adına "evet" cevabı verilmesi bence çok yanlış olur. Çünkü İslam'ın temel kaynağı olan Kur'an, Filistin'in Yahudiler için bir kutsal toprak olduğunu açıkça bildirir:

"Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: ... 'Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz'." (Kur'an, 5:20)

Bu Kuran ayetine göre, Yahudilerin onlar için yazılan kutsal yerden - ki bunun Filistin olduğu bellidir - "dönmemeleri" gerekir; bu Tanrı'nın emridir.

Dahası yine Kuran'da Yahudiler Tevrat'a uymaya davet edilir ve uymayanlar, uymadıkları için, eleştirilir. (5:43-44) Dolayısıyla Tevrat'ın Kutsal Topraklar hakkındaki hükümlerinin Yahudiler için bağlayıcılığı, aynı zamanda İslami bir değerdir.

Bu durumda Yahudilerin "Ey Yeruşalim, seni unutursam, sağ elim hünerini kaybetsin" hükmüne asırlardır süregelen bağlılıklarını, Müslümanların saygıyla karşılamaları gerekmektedir.

Öyle ki eğer Yahudiler Yeruşalim'i unutsalardı, bu dini ahdi bir kenara bırakarak Uganda'da veya bir başka yerde tümüyle seküler bir "Yahudi Devleti" kursalardı, o zaman Müslümanların onlara "ne yaptınız" diye sorması gerekirdi, "yüz mü çevirdiniz yoksa Musa'nın Yasası'ndan?"

Hz. İbrahim'den bize miras kalan "Semitik Zihnin" gereği budur.


Semitik Zihinle Düşünmek

Müslümanların Siyonizm konusunda bir an önce Semitik Zihnin - ki bu Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam'ın özüdür - gerektirdiği gibi düşünmeye başlamaları gerekiyor. "İsrail'in kutsal toprakları" derken, sanki büyük bir komployu ifşa eder gibi değil, inançlı bir halkın haklı inancına saygı göstererek düşünmeleri, konuşmaları ve yazmaları lazım.

Aslında İslam tarihi boyunca da çoğu zaman öyle olmuştu. Yahudiler'in Kudüs'te ve genel olarak Filistin'de yaşama ve ibadet etme hakkı, bölgeye egemen olan İslami yönetimlerce tanınmıştı. Hz. Ömer Filistin'in fethettiğinde, bir başka deyişle Bizans yönetiminden kurtardığında, Yahudilerin bu bölgeye girmesine yönelik yasakları kaldırdı ve bu sayede, MS II. yüzyıldaki sürgünden beri ilk kez, Kudüs'te bir Yahudi cemaati oluştu. Haçlılar, 1099 yılında şehri işgal ettiklerinde, Müslümanlarla birlikte Yahudileri de canice kılıçtan geçirdiler, ancak 88 yıl sonra şehri kurtaran Selahattin Eyyubi, Yahudilere - ve Ortodoks Hıristiyanlara - buraya yeniden yerleşme hakkı tanıdı. O zamandan sonra da Filistin'deki Yahudi varlığı devam etti. Özellikle de Osmanlı yüzyılları boyunca, Museviler Kudüs'ten mahrum kalmadılar.

Yahudileri Filistin'den sürmek, hatta onları kılıçtan geçirerek bu ülkeyi Judenrein yapma hedefi, 20. yüzyılda ortaya çıkmış bir histeridir. Ve ne ilginçtir ki, İslami değerlerden nasiplerini yeterince alamamış, aksine Avrupa kökenli anti-Semit fikirlere aldanmış bazı Araplarla, tüm Semitlerin (Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların) ortak düşmanı olan Naziler arasında kurulan şeytani bir ittifakın ürünüdür. Kudüs Müftüsü Emin el-Huseyni'nin temsil ettiği söz konusu Arap fanatizmi, Araplar dahil tüm Semitleri untermenschen (aşağı insan) olarak gören Adolf Hitler'in kanlı elini sıkıp onunla "Filistin'deki Yahudi varlığını yok etmek için" anlaşma yapmaktan çekinmemiştir.

Ve sonra da anti-Semitizm ve anti-Siyonizm, Araplar arasında bir virüs gibi yayılıp gitmiştir. Halen de yayılmaya ve kök salmaya devam ediyor.

Bu yanlışı düzeltebilmek için, iki önemli zihinsel devrime ihtiyaç var: Biri, Müslümanların Semitik Zihne geri dönmeleri. Bunun için gayret etmek, biz Müslümanlara düşüyor.

Öteki zihinsel devrim ise Müslümanlarla değil, Yahudilerle, daha doğrusu İsraillilerle ilgili.


İsrail'i Revizyonizm'den Kurtarmak

Bu yazının başlığı "Siyonizme Saygı ve Eleştiri". Bu noktaya kadar çoğunlukla saygıyı dile getirdim ve gerekçelendirdim. Sıra, eleştiriye geldi.

Siyonizmi Yahudiler için bir hak olarak gördüğümü belirttim. Evet, Filistin'de bir Yahudi vatanının var olma hakkı, bence adaletin ve dahası inancımın bir gereğidir. Ancak tam bu noktada, yine adalet ve inancım, ikinci bir gerçeğe işaret eder: Filistin'de Yahudi olmayan bir halk vardır ve Siyonizmin oları yok sayması ya da sürmeye çalışması veya işgal altında yaşatması, büyük bir haksızlık olur.

İsrail'in 1967 savaşından bu yana Batı Şeria ve Gazze'de sürüp gitmekte olan işgali, işte bu nedenle sona ermelidir. Filistin'in Arap halkı, kendisine ait bağımsız bir devlete sahip olmaldır. Bu "iki devletli çözüm," Ortadoğu'da barışın tek yoludur.

Kanımca buradaki sorun, "Filistin'de bir yahudi vatanı" kurma projesinin, "Filistin'i bir Yahudi vatanı haline getirme" projesine dönüşmesidir. Filistin'deki Araplara yaşam hakkı tanımayan bir maksimalizmdir bu. Kökeni de 1920'lerde Vladimir Jabotinsky'nin öncülüğünde gelişen "Revizyonist Siyonizm"e dayanır. Chaim Weizmann ve Ben Gurion'un öncülüğündeki daha hümanist Siyonist anlayışın yerine, Araplara karşı "Yahudi süngüleriyle kurulmuş demirden bir duvar" öngörüyordu. İsrail kurulduğunda Herut Partisi'ne dönüşen, sonra da Likud'u ortaya çıkaran bu sert Siyonizm, 1967'den sonra hızla yükseldi ve 70'lerde iktidara geldi. İşgal altındaki bölgelerde kurulan - ve Arapları aşağılarken Yahudileri de tehlikeye atan - Yahudi yerleşim birimleri, temelde Likud'un eseriydi.

Oysa bence İsrail'in güvenliği, Filistinli Arapları işgal altında tutarak değil, aksine onlara üzerinde özgürce yaşayacakları bir toprak vermekle sağlanır. Bakın, Revizyonist Siyonizm'in en önde gelen figürlerinden Ariel Şaron bile bunu gördü ki, Gazze'den çekiliyor. (Darısı, Batı Şeria'nın başına.)

İsrail için umudum, Revizyonizm'in kalıntılarından kurtulması ve Yahudilik'in gerektirdiği adalet ve merhameti yaşama geçirmesidir.

İngiltere Başhahamı Jonathan Sacks yakın zaman önce bu konuda çok bilgece yorumlarda bulunmuştu. İsrail'in Filistinlilere karşı uyguladığı şiddet politikasını "trajik" bulduğunu belirten Rav Sacks, bunun "Yahudiliğin derin ideallerine aykırı olduğunu" söylemişti. Rav Sacks'e göre, İsrailliler, Filistinlilere yaklaşırken, Tevrat'ın şu hikmetli öğüdünü asla unutmamalıydılar:

"Tanrınız RAB, tanrıların Tanrısı, rablerin Rabbi'dir. O kimseyi kayırmayan, rüşvet almayan, ulu, güçlü, heybetli Tanrı'dır. Öksüzlerin, dul kadınların hakkını gözetir. Yabancıları sever, onlara yiyecek, giyecek sağlar. Siz de yabancıları seveceksiniz. Çünkü Mısır'da siz de yabancıydınız." (Tesniye, 10:17-19)

Dileğim, İsrail'in "yabancıları" alabildiğine sevmesi ve böylece yine Tevrat'ta vaad edildiği gibi "uluslar üzerine bir ışık" olmasıdır. En yakındaki "yabancılar" ise, Filistinlilerdir.

Dahası, Tevrat yazıldığı dönemdeki "Filistinliler" putperest olsa da, günümüzün Filistinlileri, Kur'an'ın deyimiyle "İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı olan tek bir ilaha" (Kur'an, 2:133) inanmaktadır.

İnanıyorum ki her iki halk da aynı ilaha inandıklarını ne kadar çok anlar, bu ortak Semitik zemini ne kadar çok keşfederse, İsrail/Filistin'e barış o kadar çabuk gelecek.

Yakında yaşamımda ilk kez İsrail'i ziyaret edeceğim ve kalbimde bu barışa özlemden başka bir şey olmayacak.

Dilimde ise, Tevrat'tan bir ayet: "Shema Yisrael; Adonai Eloheinu, Adonai Ehad!"

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: November 4, 2004 04:40 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Sayın Akyol,

Aman ne tesadüf! Bu yazıya hiç yorum yapılmamaış!


"Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: ... 'Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz'." (Kur'an, 5:20)

Bu Kuran ayetine göre, Yahudilerin onlar için yazılan kutsal yerden - ki bunun Filistin olduğu bellidir - "dönmemeleri" gerekir; bu Tanrı'nın emridir./em>

Âyette bahsedilen "Arz-ı Mukaddes"in neresi olduğu ihtilaflıdır. Bazı âlimler(İkrime, ibn Zeyd gibi) Erîha beldesi oduğunu; bazıları Şam diyarı olduğunu; bazıları da Tûr Dağı olduğunu söylemişlerdir.
Aynı sûrenin (Mâide) 26. ayetinde de: "Muhakkak ki orası (o belde) kendilerine kırk yıl haram edilmiştir" buyuruluyor.
İbn Abbas (r.a.) bu konuda şöyle diyor:
"Bu belde, Allah Teâlâ tarafından onlara bağışlanmıştı. Allah Teâlâ daha sonra, hak dini hususunda diretip, âsi olmaları yüzünden, o beldeyi onlara haram kılmıştır."
Şu görüş de vardır:
"Âyetteki, 'Allah'ın sizin için yazdığı' ifadesi, onların itaatkar olmaları şartına bağlanmıştır. Şu halde, şart yerine gelmeyince, meşrût da tahakkuk etmez."
Râzî'nin görüşü:
"Cenâb-ı Hakk'ın "Sizin için yazdığı" ifadesinde büyük bir anlam mevcuttur ki, o da şudur: Orada oturanlar, zorba kimselerden eziyet görüyorlardı.
Cenab-ı Hak, bu zayıf kimselere, onların arazilerinin, topraklarının onlar için olacağını vaadetmiştir. Bu durumda zayıf olan taraf, eğer Hz. Musa'nın peygamberliğini kabul edip ikrar ederlerse, Allah'ın onlara yardım edip, zorbalar üzerine hükümran kılacağı muhakkaktır. Bu durumda korkmaksızın, sızlanmaksızın onlarla savaşmaları gerekir. Ayette bahsedilen "sizin için yazdı" ifadesinin anlamı budur."

Şu anda (2006) kim itaatkâr, kim isyankâr?
Kim zorba, kim mazlum?
Kim fesat çıkarıyor, kim dışlanıyor?
Bir daha düşünelim.

Saygılarımla.

Yazan: Ömer Aksay Tarih: January 22, 2006 09:18 AM

madem ki siyonistler böyle düşünüyor ille de her milletin bir devlet kurma hakkı var diyor da niye o zaman filistinde zorla bir devlet kurdular nasıl olsa amerika elinin altındaydı 2, dünya savaşinda amerikalılara çok yardım ettiler amerikanın bir eyaletinin boşaltıp biz burda yahudi devleti kurduk diyebilirlerdi amerikalılarda bunlara izin verirdi veya avrupada bir devlet kurabilirlerdi bunların ortadoğudaki kurdukları devlet islam aleminin içine atılmış bir bomba gibidir bunların niyeti kendi dünya düzenini kurmak olacaktır ma unutmasınlar Kİ evdeki hesap çarşiya uymayabilir ve böyle olacaktır ve yahudiler utanmadan biz devlet kurmayı hak ettik diyorlar bütün dünyaya ALLAH hangi peygamber yolladıysa çoğunu öldürmüşler ve kalanları için tebliğlerine uymamışlardır işte yahudilerin nerden nereye geldikleri

Yazan: joker Tarih: October 29, 2006 07:01 PM

Tesekkurler Sayin Akyol.

Yazan: Haydar Tarih: January 16, 2007 02:37 AM

TARİKATLARDA YAPILAN UYGULAMALARIN ASIL GAYESİ


Tarikatlar tarihi, dinler tarihi kadar eskidir. Yöntemleri ve çalışmaları herne kadar ayrı gibi görünse de amaçları aynıdır. Çalışmalarında evrensel sistem esas alınmıştır. ( 18 sistem Yasaları, tüm Bütünlüklerde tatbik edilen bir Sistemdir. Bu Sistem, Altın Medeniyet Sakinlerinin Yansıma Sistemleri ile müşterek devreye oturttuğu, Evrensel bir Çalışma Düzenidir. Bugüne kadar yaşanmış tüm Zamanlarda, herşeyde ve her çalışma Düzeninde tatbik sahası bulan 18 Yansıma Şebekeleri, her Yeni Düzen Misyonluklarının vazgeçilmez bir Kuralıdır.)Aslında benim anlatmak istediğim esasta detaylarına girmeden tarikatlardaki yansımaların tatbikatlarını anlatmaktır.
Birçok tarikatlarda yapılan çalışmaların değeri ve kıymeti yeterince anlaşılamamıştır. Zaman içinde tali yollara saparak hurafelere boğulmuşlardır. Tarikatlarda asıl gaye amaç, ortak bir aura(Her kaba maddenin kendine özgü neşrettiği enerji yansıması, manyetik enerji alanı) meydana getirerek yansımaları gerçekleştirmektir.
Bizlerin ancak zamanımızda daha iyi anlayabildiği tarikat çalışmaları, dolaylı olarak on sekiz sistem çalışmalarının bir yansımasıdır.(Yani 18 Sistemler Yasası, Bilinmezliklerin tüm bilgilerini kapsayan ve bu yolda birçok Yasaları bünyesinde toplayan, Var eden-Var ettiren bir güce sahip Elektromanyetik bir Alandır.18 Sistemler Yasası tüm Kâinatlar, tüm sistemleri yöneten ve tüm güçleri elinde tutan bir evrenler-Kâinatlar Yasasıdır ki, bunu hiçbir şekilde, hiç kimse asla değiştiremez. )
İslam tarikatlarında ki bu çalışmalarda dizlerin birbirine değecek şekilde ve gözler kapalı oturularak bir takım zikir ve duaların okunduğu bir düzende olurdu. Oluşan bu halkalarda dünyasal ve negatif düşüncelerden arınarak auranın oluşmasına çalışılmaktaydı. Hatta bazen aşırı yoğunlaşmada cezbe denilen kendinden geçme halleri vuku bulurdu. Aurayı oluşturan tarikat üyelerinin işin farkında olmaları önemli değildi ve çoğu da farkında olmazdı zaten. Oluşturdukları ortak manyetik alanlar ile gerekli, elzem ve zaruri olan yüksek enerjileri üst boyutlardan çekiyorlardı…
Zamanımızda ise aynı koordinat ve freenkasta bütünlenmiş her 18 insan, dünyanın her bir yanında farkına varmasa dahi oluşturdukları manyetik alanlar ile evrensel enerjileri çekmektedirler. Bir araya gelen aynı koordinat ve frenkasta her üç kişinin varlığı aynı zamanda bir çekim alanını oluşturmaktadır.
İlerlememiz için daima yüksek boyut enerjilere ihtiyacımız olmuştur ve olacaktır. Üst boyut enerjilerini çekemezsek ne yaşamayı nede ilerlemeyi becerebilirdik. Nede bu zamanlara gelmeyi başarabilirdik…


27.01.2007
Orhan Yarat

Yazan: orhan yarat Tarih: February 25, 2007 08:00 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)