Mustafa Akyol ve Turkey Unveiled kitabının da yazarı olan İsviçreli gazeteci Nicole Pope, Değerler Eğitimi Merkezi tarafından Aralık ayında düzenlenen “Medyanın İslam’a Bakışı” konulu panelde birlikte söz almışlardı. Nicole Pope Batı medyasındaki durumun genel bir tablosunu çizerken, Mustafa Akyol Türk medyasının bir kısmında rastlanan “din alerjisi”nin ideolojik ve psikolojik temelini ele alıp eleştirdi. Akyol’un konuşmasının ses dosyasını buradan indirebilirsiniz.
2005
...Yıllık Arşiv
Konferans: Medyanın Dine Bakışındaki Sorunlar
Saturday, December 31st, 2005Darwin, Bush Ve Post-Modern Engizisyon
Wednesday, December 28th, 2005[28 Aralık 2005 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]
Referans gazetesinin iki gün önceki sayısında Darwin’in evrim teorisi ile ABD Başkanı George W. Bush’u bir güzel içiçe geçirmiş bir karikatür vardı. Balıklardan karaya ilerleyen, ilkel sürüngenlerden insana doğru devam eden “evrim şeması”nın orta yerinde, maymunların az gerisinde, tıpkı bir maymun gibi yürüyen ve şaşkınca bakınan Bush yer alıyordu. Mesaj açıktı: Bugün hala evrim teorisine inanmayan bazı ilkel insanlar vardır ve bunlar da aynen Bush gibidir: “Dinci”, bağnaz veya düşük IQ’lu; artık Bush’a ne atfediyorsanız…
Bu mesaj aslında sözkonusu karikatüre ait değil; dünya basınında ve bizde de “bir kısım medyada” bolca işleniyor. Karikatür bunu sadece yansıtmış. Dolasıyla karikatürde bir sorun yok. Sorun, mesajın kendisinde.
Yorum Yazımında Teknik Bir Kolaylık
Monday, December 26th, 2005Sitede, bir diğer okurun yorumundan alıntılar yaparak yorum yazan okurların işini kolaylaştıracak bir düzenleme yapıldı. Bundan sonra yorumlara “HTML tagleri” eklenebilecek. Bu, şu demek: Eklenen yorumlarda istenen kısımlara bold, italik gibi formatlamalar yapılabilecek. Standardizasyon açısından tüm okurlardan ricam, yorum yazarken bir başkasının yorumundan alıntı yaparlarsa, alıntılanan kısmı italik hale getirmeleri. Bu da alıntılanan kısmın başına, <> işaretinin içine “em”, sonuna ise “/em” yazılarak yapılıyor. (Tırnaklar dahil değil.)
Teknik Bir Sorun ve Özür
Sunday, December 25th, 2005
Son iki gündür sitede yaşanan teknik bir sorun nedeniyle bazı dokümanlara ulaşılamadı. Dahası son iki buçuk ay içinde yazılan yazılar ve okurların bunlara eklediği yorumlar da silindi. Sitenin “server”ındaki bir karmaşadan kaynaklanan bu beklenmedik problem nedeniyle tüm okurlardan özür diliyorum.
Aslında silinen yazıların da, bunlara eklenen yorumların da yedekleri var ve siteye yeniden eklenecek; ancak bu işlemin tamamlanması bir kaç hafta sürebilir. Sitenin bundan sonra sorunsuz çalışması içinse gerekli teknik önlemler alındı. Yorumlarınızı eklemeye devam edebilirsiniz. Sabır ve anlayışlarınıza teşekkür ediyorum.
‘Darwin’in Zaferi’ Mi?
Thursday, December 22nd, 2005ABD’nin Pennsylvania eyaletindeki Dover bölgesinde biyoloji müfredatına Akıllı Tasarım (AT) teorisinin dahil edilmesinden şikâyetçi olan 11 ebeveyn, bir süre önce mahkemeye başvurmuştu. Konuyu inceleyen bölge yargıcı John Jones dün kararını açıkladı ve “AT’nin öğretilmesi, anayasanın kilise-devlet ayrılığı ilkesine aykırıdır” dedi. Yani AT teorisi Dover’da müfredeta girmeyecek.
Bu gelişme doğal olarak büyük yankı uyandırdı. Tercihlerini zaten en baştan Darwinizm’den yana kullanan medya organları, yargıç Jones’un kararını “Akıllı Tasarım’a büyük darbe” olarak yorumlama eğilimindeler. Örneğin bugünkü Radikal gazetesi, “Darwin’in Zaferi” başlığını kullanmış. Oysa ortada bir “zafer” değil, Darwinist eğitim lehine mahkeme kararıyla alınmış bir “sansür” kararı var. Ve bu sayede, AT ile Darwinizm arasında 10 yıldır süren ve bir kaç on yıl daha sürecek olan uzun bilimsel ve kültürel çatışmanın içinde, Darwinist tarafın sansüre, diğer tarafın ise objektif eğitime taraftar olduğu, bir kez daha ortaya çıkmış oldu.
Bir Tarih Revizyonu: ‘Kubilay’ın Başı Kesilmedi Mi?
Wednesday, December 21st, 2005
Bu haftaki Aktüel dergisinde yer alan “Kubilay’ın Başı Kesilmedi mi?” başlıklı yazı, kayda değer. Yazıda, tüm zamanların en ünlü ve popüler “irtica prototipi” olan Menemen Olayı’nın, aslında anlatıldığı gibi olmadığı belirtiliyor. Bu görüşün kaynağı ise, ABD’nin ilk Türkiye büyükelçisi olan Joseph Grew’un 1920-45 yılları arasında ülkesine gönderdiği kripto, mektup ve hatıraların derlenmesiyle hazırlanan: “Yeni Türkiye: Amerika’nın İlk Türkiye Büyükelçisi’nin Anıları” isimli kitap.
Aktüel’ün yazdığına göre, Büyükelçi Grew, “Menemen’de Kubilay’ın başının kesilmediğini, dönemin yöneticilerinin Cumhuriyet devrimlerini yerleştirmek için olayı abarttığı”nı yazmış. “Hükümet yanlısı gazeteler Kubilay’ın başının kesildikten sonra bir sırığa takılarak dolaştırıldığı ve fanatik dervişlerle yardakçılarının kanını içtikleri konusunda ısrar ediyor, ama bu haberlerin gerçekliğinden şüphe etmek için yeterince sebep var” diyen Amerikalı diplomat, dönemin genel tablosunu ise “halkla hükümet arasında geniş bir uçurum var” diyerek özetlemiş.
Bu tarih revizyonun üzerine bir de Menemen Olayı gerekçe gösterilerek tutuklanan ve bazıları idam edilen din adamlarının trajik öyküsünü eklemek gerekir elbette. O zaman daha iyi tanırız, Cumhuriyetimizin ilk yıllarını…
BBC’nin Akyol ile Yaptığı Röportaj
Wednesday, December 21st, 2005
BBC’nin uluslararası yayın yapan Worldwide Service radyosu, Akıllı Tasarım teorisi konusunda yaptığı haber programda Mustafa Akyol’un görüşlerine de yer verdi. Akyol’un BBC editörü Trevor Barnes’in sorularına verdiği cevapların ses dosyasını buradan dinleyebilir, programın tümüne ise BBC’nin sitesindeki ilgili sayfadan ulaşabilirsiniz.
İngilizce Makale: Halife Olsa Ne Yapardı?
Monday, December 19th, 2005
Mustafa Akyol”un Sultan II. Abdülhamid ile ilgili yeni bir makalesi, “Washington’ın en etkili siyasi dergisi” olarak tanımlanan The Weekly Standard‘da yayınlandı. Abdülhamid’in Halife sıfatıyla önemli bir modernleşme ve kalkınma projesi yürüttüğünü vurgulayan makalede, 20. yüzyılın başında Filipinler’deki Müslümanlar ile çatışmaya giren ABD’nin Halife’den nasıl yardım istediği, onun bu isteği kabul ederek Amerikalılarla savaşmamaları için Filipinli Müslümanlara bir mektup gönderdiği ve bu sayede barış sağlandığı anlatılıyor. Hilafet’in kaldırılmasının İslam dünyasında kaos yaratarak çeşitli radikal akımların gelişmesine yol açtığını anlatan yazıda, bu dünyanın bugün de Osmanlı tecrübesine ihtiyaç duyduğu vurgulanıyor.
The Weekly Standard sitesinde “A Sultan with Swat: Remembering Abdul Hamid II, a pro-American caliph” başlığıyla yayınlanan yazının tam metnine, Akyol’un İngilizce sitesi TheWhitePath‘den ulaşabilirsiniz.
Avrupa’nın İslam Endişesine ‘Türk İslamı’ Çare Olabilir
Saturday, December 17th, 2005[17 Aralık 2005 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]
Aralık ayının ilk günlerinde, “Türkiye, AB ve İslam” konulu bir panelde konuşmak üzere Amsterdam’daydım. Hollanda’nın “ultra-liberal” kültürüyle ünlü bu kentinin yanında, politik başkenti Lahey’de de bir dizi toplantı ve görüşmeye katıldım. Konu hep Türkiye ve İslam, konuyu merak edenler ise hükümet yetkilileri ve aydınlardı.
‘Muhalefet’in Üslubu Ve Düzeyi Üzerine
Friday, December 16th, 2005Yazılarıma destekleyici yorumlar kadar itirazlar da alıyorum ve bu çok normal. Ancak bu itirazların bir kısmı çok ilginç: Bu tür itirazların sahipleri ortaya koyduğum görüşlere karşı aksi yönde argümanlar getirmek yerine, sadece öfke dolu protestolar yağdırıyorlar…
Örneğin “Büyüklere Masallar (I): ‘Araplar Osmanlı’ya İhanet Etti’” başlıklı yazım üzerine, “Türk milletinin milli duygularını yalanlarla dolanlarla zayıflatma çabalarıyla hiç kimse bu milletin kalbinden ve beyninden söküp atmaya gücü yetmez” diye başlayan yorumlar geldi.* Onaylamadığım diğer bazı yorumlarda “Arap yalakalığı” gibi çirkin suçlamalar da var. Daha önceki yazılarımda da benzer tepkilerle karşılaşmıştım.
Burada şaşırtıcı olan şu: Bu tepkileri veren muhalif okurlar – ki onlar gibi düşünen daha pek çok insan var, yani birer “örnek vaka” sayılırlar – ele alınan meselenin olgusal yönüyle hiç ama hiç ilgili değiller. Örneğin Arapların gerçekten de bir bütün olarak Osmanlı’ya ihanet edip etmediğini hiç bir şekilde sorgulamıyorlar. Meselenin böyle olmadığını gösteren tarihsel verilerle, alıntılarla, akademik kaynaklarla karşılaşıyorlar; ama hiç bir şey fark etmiyor. Onların dünya görüşüne göre, Arapların hain olmuş olması gerekiyor. O kadar… Bundan farklı bir gerçeklik mümkün değil. Aksini söyleyenler ise mutlaka hain, “gerici”, “şeriatçı” veya “satılmış” ve kirli emeller peşindeler. Bu da, yine, sorgulamaksızın inandıkları bir dogma.
Oysa birisi bana “senin savunduğun görüş şu yüzden yanlış” diye bir argüman sunsa, “öyle mi, bir bakalım” der, dinlerim. Sözünü ettiğim türde öfkeli muhalif okurlarda ise, dinlemek ve dinlediğini anlayıp ona göre kendini sorgulamak gibi bir eğilim yok.
Bu durum bana çok enteresan geliyor ve nedenini bir süredir düşünüyorum. Belki de sebep, sözkonusu okurların inandıkları felsefi ve siyasi -izm’lerin, ancak olgularla yüzleşmemek ve bunları dile getirenlere karşı köpürmek sayesinde ayakta kalabiliyor olmasıdır. Yani bu şizofrenik alarm psikolojisi olmasa, zaten geriye başka bir dayanak kalmayacak olabilir. Dolayısıyla belki de onlardan bu psikolojiden vazgeçmelerini istemekle, haksızlık etmiş oluyoruz. O yüzden kendilerini fazla zorlamayacak, sadece olguları ele almaya devam edeceğim. İlgilenenler için…
* Anlatım bozukluğu yorumun orjinalinde vardır.
Büyüklere Masallar I: Araplar Osmanlı’ya İhanet Etti
Monday, December 12th, 2005
Hürriyet gazetesinin tarih yazarı Murat Bardakçıoğlu’nun bugün yayımlanan “Din birleştirici unsursa Osmanlı İmparatorluğu neden battı?” başlıklı yazısı, dikkat çekici. Bardakçı, Başbakan Erdoğan’ın “Türkiye’de din birleştiricidir” sözünü eleştirirken “Din meselesi bu kadar bağlayıcı ise, biz, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecinde devletin hakim ve en kalabalık unsuru olan Müslümanlar’dan neden kazık yemiştik ve Anadolu’da cumhuriyetin ilk yıllarında çıkan ayaklanmaların bahanesi neden hep ‘din’ olmuştu?” diyor.
Aslında Bardakçı yeni bir şey söylemiyor: Türklere 80 yıldır anlatılan bir masalı tekrar ediyor. Bu masal, “Araplar ve diğer ‘Müslüman kardeşleriniz’ I. Dünya Savaşı’nda sizi sattı” diye başlar ve “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” diye de noktalanır. Türk’ün özellikle de Müslüman dostu yoktur…
Masal budur. Peki gerçek nedir?
Evrim Teorisi Yüzünden ‘Sürülen’ Öğretmenlere Dair
Friday, December 9th, 2005Bugünkü Radikal gazetesinin manşetten girdiği bir haberde, “Mersin’de beş öğretmenin ‘evrim teorisi yüzünden’ sürüldüğü” yazılı. Bu haber, eğer doğruysa, elbette son derece büyük bir yanlışa işaret ediyor. Evrim teorisi Türkiye’de müfredatın bir parçasıdır, öyle kalmaya devam etmelidir ve elbette öğrencilere de öğretilmelidir. Yapılması gereken, evrim teorisiyle, daha doğrusu Darwinizm ile çelişen bilimsel bulguların da müfredata eklenmesi ve alternatif bir teori olan Akıllı Tasarım’ın da öğrencilere anlatılmasıdır.
Kısacası, her konuda olduğu gibi bu konuda da izlenmesi gereken doğru eğitim yöntemi, bilgileri öğrencilere objektif bir biçimde sunmak ve onların bunlar üzerinde düşünüp, tartışıp, kendi perspektiflerini geliştirmelerine yardımcı olmaktır. Bu nedenle “evrim sürgününü” – dediğim gibi, eğer gerçekten varsa – kınıyorum.
İngilizce Makale: Under God or Under Darwin?
Friday, December 2nd, 2005
Mustafa Akyol’un “Under God or Under Darwin?” (Tanrı’nın mı yoksa Darwin’in mi Egemenliği Altında?) başlıklı İngilizce makalesi, Amerikan sağının en köklü ve etkin düşünce dergisi olarak bilinen National Review dergisi tarafından yayınlandı.
“Akıllı Tasarım Medeniyetler Arasında Bir Köprü Olabilir” altbaşlığını taşıyan makalede, Akıllı Tasarım teorisinin kültürel ve dini etkileri ele alınırken, Batı ve İslam dünyası arasında son 150 yıldır yaşanan kültürel gerilimin önemli bir nedeninin, Batı’nın materyalizminin Müslümanlar tarafından tepkiyle karşılanması olduğu vurgulanıyor. Makaleye göre Akıllı Tasarım bu yönden çok önemli, çünkü bu teoriyle birlikte “ilk kez Batı medeniyeti materyalizmin kaynağı değil onun panzehiri gibi duruyor.” Makalede Akıllı Tasarım teorisine yönelik kimi “bilimsel” eleştirilerin ardındaki bağnaz materyalist yaklaşım da, özellikle Darwinist biyolog Jerry Coyne’un yazıları eleştirilerek, ortaya konuyor.
Kadına Ayrımcılık, İslam’dan mı, Gelenekten mi?
Friday, December 2nd, 2005AKP’li bir bakanın eşinin ayrı bir masada yemek yemesi üzerine, medyadaki “sekülerist düşünce polisi” yeniden ayağa kalktı ve “dincilerin bağnazlığı” üzerine koro halinde söylenmeye başladı. Bu söylenmenin ne denli yüzeysel ve bilgisizce olduğu, Taha Akyol’un köşesinde iyi izah edilmiş. Murat Belge ise Radikal’deki yazısında aynı konuda şu yorumu yapmış:
AKP için ‘İslamcı’ deniyor, ‘muhafazakâr’ deniyor. Bu sıfatlarla anılmayan toplumsal kesimler kadın-erkek ilişkilerinde nasıl davranıyor, bu toplumda?… Kurulduğundan beri içine bir kere kadın ayak basmamış bütün o kahveleri düşünün. Oyun oynayan, fosur fosur duman saçan o adamlar ‘şeriatçı’ mı hepsi birden? İçeri giren kadına kötü kötü bakmayı AKP mi öğretti onlara?…
Devrimci köylünün köyünde, evinde kaldım. Aile reisi Mao’cu olmuştu. Aile içinde herkes de onu izlemişti, doğal olarak. Ama o kalabalık ailede ev halkı akşam yemeğine bir arada oturmuyordu. Yemek, ayrı odalarda yeniyor, bizim oturduğumuz odaya kadınlar yalnız dolu tabak getirip boş tabak götürmek için geliyorlardı…
Kısacası toplumumuzda kadını “ikinci sınıf vatandaş” olarak görme yönünde bir eğilim gerçekten de var. Ama bu İslam’ın veya ona inanan “dincilerin” ürettiği bir sorun değil. Dine de bulaşmış, ama aslında dinin değil geleneklerin ürettiği bir sorun. Çözümü için bir taraftan din ile geleneği ayrıştırmak, bir taraftan da gelenek üstünden dine saldıran bağnaz seküleristlerin propagandasını etkisizleştirmek gerek…
Modernleşmek, Sekülerleşmek midir? [Ve İrtica Sorunu]
Saturday, November 26th, 2005
Daha önce “bilim ateizmi varsaymak zorundadır” görüşü üzerinde kendisiyle tartıştığımız Sayın Türker Alkan, Radikal gazetesindeki Tesettür Güzelliği başlıklı yazısında şöyle bir yorum yapmış:
“Tesettürü şıklıkla bağdaştıran kadınlardan birisi Merve Kavakçı hanımdır. Geçenlerde ikinci eşinden boşandı. Kendisi gazetelerde köşe yazarlığı yapıyor, Amerika’da oturuyor, yanında bir erkek olmadan seyahat ediyor, istediği gibi evleniyor, boşanıyor… Başı açık kadınların yapacağı her şeyi fazlasıyla yapıyor. Bu arada da başını örtüyor. Siz ‘laikçilere’ bakmayın. Merve hanım da ‘sekülerleşmiş’ ama kendisi henüz farkında değil işte.”
Merve hanımın özel yaşamıyla hiç ilgili değilim, ama onun kendi başına düşünen ve ayakta duran bir birey oluşunun Sayın Alkan tarafından “sekülerleşme”, yani dinden uzaklaşma olarak yorumlanması, enteresan.
‘Türk Kafatası’ Üzerine İyi bir Yazı
Wednesday, November 23rd, 2005
Günümüz Türkiyesi’nin Kürt sorunu ve laiklik tartışmaları gibi temel meselelerinin temellerini atmış olan 1920′li ve 30′lu yılları doğru anlamak önemli. Bugün CHP çevrelerinde ve genel olarak da “ulusal sol” hareketinde gördüğümüz ideolojik tutum ve yaklaşımların teorik çerçevesi o zamanlar kurulmuştu.
Bu çerçevenin tam olarak nasıl bir şey olduğunu görmek için, o dönemde “Türk ırkı”na dair geliştirilen “bilimsel” teorilere de mutlaka bakmak gerek. Felsefe profesörü Hilmi Yavuz’un geçtiğimiz günlerde Zaman gazetesinde yayınlanan “Kafatası Ölçenler” başlıklı yazısını, bu açıdan kayda değer görüyorum. Mutlaka okunmalı…
Türkler, Kürtler Ve Osmanlılar
Wednesday, November 23rd, 2005
Kürt sorunu yeniden Türkiye’nin gündeminde. Başbakan Erdoğan Şemdinli’de halka hitap ederken “Türk ‘Türküm’, Kürt ‘Kürdüm’, Laz ‘lazım’, Boşnak ‘Boşnağım’ diyecek, ama hepimizi birleştiren üst kimlik Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığıdır” dedi. Bu sözlere CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’dan sert tepki geldi. Tepkiler devam edecek. Edebilir de. Ama bağnazca veya hamasetle değil. Çünkü onyıllar boyunda inkar ettiğimiz Kürt sorununu artık bir şekilde çözmek ve bunun için de mutlaka özgürce tartışmak gerekiyor.
Soru özetle şu: Türkiye’nin Kürt vatandaşları, ülkemiz içinde nasıl konumlandırılacak; bölücülüğe prim vermeyen bir barış ve beraberlik formülü nasıl bulunacak?
Bunun cevabına ışık tutabilecek bir olgu ise, Türklerin ve Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde asırlar boyu kardeşçe ve hatta tek bir “millet” bilinciyle yaşamış olmaları. Bugüne ilham verebilecek çok önemli bir tecrübe bu. Bu konuda geçtiğimiz yıl Aksiyon dergisinde yayınlanmış bir araştırmamı, konunun önemi ve güncelliği nedeniyle, arşivlerden çıkarmakta yarar gördüm.
NOT: Bu araştırma, “Türk Solu” adlı ırkçı/faşist dergide yer alan, “Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!” başlıklı, gözü dönmüş bir Kürt düşmanlığı içinde kaleme alınmış ve tümüyle uydurma bilgilere dayalı “makaleye” de bir cevap niteliğindedir.
Kopenhag’da ‘AB, Yurttaşlık Ve Dini Kimlik’ Konferansı
Monday, November 21st, 2005
5-6 Kasım 2005′te Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da Islamisk-Kristent Studiecenter (İslam-Hıristiyanlık Çalışmaları Merkezi) adlı kuruluş tarafından “EU-Citizenship and Religious Identity” (AB, Yurttaşlık ve Dini Kimlik) başlıklı bir konferans düzenlendi. Konferansın konuşmacılarından biri, geçtiğimiz aylarda İngiliz Hükümeti tarafından radikalizme mücadele etmek için görevlenen komisyona atanan ve halen Oxford Üniversitesi’nde ders veren Müslüman düşünür Prof. Tarık Ramazan’dı.
Bulgar Ortodoks Kilisesi Dinlerarası İlişkiler Danışmanı Radko Popov, Londra’daki Diyalog Derneği Başkanı Kerim Balcı, South Danish University’den Prof. Mehmet Necef ve Danimarkalı siyasetçi Erik Boel’in yanısıra Mustafa Akyol’un da söz aldığı konferansta, Avrupa’nın İslam’a bakışı ve Türkiye’nin Müslüman kimliğinin Avrupa’yı nasıl etkileyeceği tartışıldı. Akyol “Seküler Bir Toplumda Din: AB Ülkelerinde ve Türkiye’de Din ve Devlet” konulu panelde yaptığı konuşmada, Osmanlı ve Türkiye’deki İslami geleneğin demokrasi ve özgürlüğe olan açıklığını vurguladı.
NOT: Akyol’un geçen Mayıs ayında American Jewish Committee’nin Washington’daki yıllık toplantısında yaptığı benzer içerikli konuşmanın internete bir süre önce eklenen ses dosyasına da buradan ulaşabilirsiniz.
İsviçre Seferi Ve Gündelik Faşizm
Sunday, November 20th, 2005[20 Kasım 2005 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]
“Cehenneme hoşgeldiniz”… Böyle yazıyordu, İstanbul’a gelen İsviçre Milli Takımı’nı “karşılayan” Türk taraftarların elllerindeki pankartların birinde. Bu pankartı açanlar ve onlar gibi düşünenler, bu “hoşgeldirme”nin lafta kalmaması için de ellerinden geleni yaptılar. Normalde 10 dakikayı aşmayan, hatta yabancı sporcular için daha da hızlandırılan gümrük ve pasaport sürecini iki saate çıkardılar. Hava alanından çıkan İsviçreli futbolcular hakaret ve yumurta yağmuruyla karşılandı. Maçın sonrasında tekme-tokat yeyip küfür işittiler. Sonunda FİFA Başkanı Türkiye’nin önümüzdeki yıllardaki kupalardan men edilebileceğini söyledi.
Peki tüm bunlar neden? Ne diye ülkemize gelen bir futbol takımına “cehennem” tablosu çizmeye kalktık?
Gelişim Platformu’nda Akıllı Tasarım Konferansı
Saturday, November 19th, 2005Mustafa Akyol geçen hafta İstanbul’daki Gelişim Platformu adlı kültür derneğinde Akıllı Tasarım teorisini anlatan bir konferans verdi. Programda teorinin temel bazı bilimsel kanıtları ele alındı ve soru-cevap yoluyla tartışıldı.
Son Halife’ye Ne Oldu?
Friday, November 18th, 2005
Vatan gazetesi yazarı Ruhat Mengi, geçen günlerde yayınlanan “Halife ve Tesettür” başlıklı yazısında, Başbakan Erdoğan’ın “başörtüsü konusunda ulemanın da görüşü” alınmalı sözüne yüklenirken şöyle diyordu:
“Türban konusunda mahkemeye söz düşmez, söz hakkı din ulemasınındır” diyenler acaba Osmanlı’da “din konularında en çok söz sahibi olan, Müslümanların yaşayan en büyük dini otoritesi” Halife’nin ne düşündüğünü biliyorlar mı? IV. Mehmet’in (Vahideddin) amcasının oğlu, son Halife Abdülmecid sanata önem veren, tablolar, portre çalışmaları yapan, yabancı dil bilen modern bir insandı. Kızları da bugünkülere benzer tesettür kıyafeti giymedikleri gibi, başları kapalı değildi.
Kısacası Sayın Mengi Osmanlı’da kültürel yönden sofistike bir İslami gelenek olduğunu vurgulamış. Kaldı ki bu gelenek, son halife Abdülmecid Efendi’yle sınırlı değildi. Onun selefi olan ve tarihe “pan-İslamizm”in mimarı olarak geçen Sultan II. Abdülhamid de son derece dindar bir Müslüman olmakla birlikte, piyano çalıp opera dinlemekten hoşlanan bir sanatseverdi. İmparatorluğu da pek çok yönden modernize etmişti.
Kemalist kimliği belirgin olan Sayın Mengi ise bu geleneğin kaybolduğunu vurguluyor. İyi ama bunu söylerken kendi tarafına yönelik bir “çuvaldızı” da ortaya çıkardığının farkında mı? Sormazlar mı insana, “Osmanlı’daki o yüksek İslami kültüre ne oldu” diye? Sahi, ne oldu?..
Fransa’daki Devrim Üzerine Düşünceler
Monday, November 14th, 2005[14 Kasım 2005 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]
Muhafazakar İngiliz düşünür Edmund Burke, 200 küsür yıl önce kaleme aldığı ve Fransız Devrimi’ni kıyasıya eleştiren kitabına, üstteki başlığı vermişti. Aradan çok zaman geçti ve bugün Fransa’da Cumhuriyetçi bir devrim değil, aksine Cumhuriyet’e karşı bir ayaklanma var. Ama yine, tam da Burke’ün o zaman anlattığı nedenlerle, Fransız Cumhuriyeti’ni kıyasıya eleştirmek gerekiyor.
Kayda Değer İki Yazı ve Bir Haber
Friday, November 11th, 2005Etyen Mahçupyan’ın bugünkü Zaman gazetesinde yer alan “Hayatlarımız ve Efendilerimiz” başlıklı yazısı, mutlaka okunması, hatta arşivlenmesi gereken bir makale. 1930′lar Türkiye’sinin durumunu çok iyi yansıtıyor. Murat Belge’nin Radikal’deki “Ne Çok Marksist Var!” başlıklı yazısı ise, Fransa’daki kargaşanın Fransız tipi (despot) laiklikle ilgili olduğuna dikkat çekiyor ve sosyal olayların analizinde dinin rolünü küçümseme eğilimine eleştiri getiriyor. Bugünkü Vakit gazetesi de “Darwinizm’e Büyük Darbe” başlığıyla, Kansas’taki gelişmeyi duyurmuş.
Güneş Kültü
Thursday, November 10th, 200510 Kasım dolayısıyla Atatürk’ü yeniden anan Türk medyasında, onun büyüklüğü ve önemi konusunda yapılan sağlıklı yorumların yanında irrasyonel bir “Atatürk fetişizmi” de dikkat çekiyor. Örneğin Vatan gazetesi başyazarı Güngör Mengi, “O Hep Güneşimiz” diye başlık atmış. Yazısında Atatürk’ü “harika adam”, yaptıklarını “mucizeler” olarak nitelemiş ve “Mustafa Kemal, bu milletin en karanlık günlerine doğmuş bir güneştir” demiş.
Atatürk’ü rasyonel bir şekilde değerlendirme imkanı bırakmayan bu “ululaştırma” yaklaşımının neden yanlış olduğunu, “Tabularla Nereye Kadar? [Tarihsel Atatürk'ü Keşfetmek]“ başlıklı yazımda ele almıştım. Tekrara gerek yok.
Ancak Sayın Mengi’nin Atatürk için yaptığı “güneş” nitelemesine değinmeden geçemeyeceğim. Eğer günümüz dünyasına bakarsınız, Türkiye dışında, bir siyasi lider için “güneş” tanımlaması yapılan tek bir ülke daha olduğunu görürsünüz: Kuzey Kore. Ülkenin kurucu diktatörü Kim Il Sung ve oğlu Kim Jong Il resmi söylemde “Kore halkının üzerine doğan güneş” olarak tanımlanır, çocuklara “Büyük General Kim Jong Il Bizim Güneşimizdir” şarkısı öğretilir, bu inanç dev posterlerde ve stadyum gösterilerinde görsel düzeyde pekiştirilir.
Bu benzerlik kuşkusuz Atatürk’ün Kim Il Sung veya Kim Jong Il gibi bir diktatör olduğunu göstermez – öyle değildir zaten. Ama Türkiye’deki bazı insanların zihin yapısının, Kuzey Kore’deki “güneş kültü”nün inananlarına oldukça paralel olduğunu gösterir. Ne yazık bu “kült” ve onun müminlerinin kendileri gibi düşünmeyenler üzerinde kurdukları veya kurmak istedikleri despotizm, onyıllardır Türkiye’nin önemli bir problemi olmaya devam ediyor.
Papa XVI. Benedict’ten Akıllı Tasarım’a Destek
Thursday, November 10th, 2005Papa II. Jean Paul’un “evrim” kavramının Hıristiyan inancına uygunluğunu ifade eden ünlü açıklamasından bu yana, Darwinistler teorilerinin “Katolik Kilisesi tarafından bile” kabul edildiğini söyler dururlar. Oysa II. Jean Paul, Darwinizm’de öngörüldüğü gibi amaçsız değil yönlendirilmiş bir evrim sürecinin mümkün olabileceğini söylemişti.
Yeni Papa XVI. Benedict ise bu konuda daha da somut bir açıklama yaparak, Akıllı Tasarım teorisine çok paralel bir görüşte olduğunu ifade etti. İtalyan basınının duyurduğu, The Washington Post gazetesinin de verdiği habere göre, Papa, evreni “akıllı bir proje” (intelligent project) olarak tanımladı ve evrenin tarihini rastlantısal ve amaçsız bir süreç olarak gösteren sözde bilimsel görüşlere karşı olduğunu vurguladı. Catholic Online sitesine göre ise, Papa, haftalık vaazında da, dünyanın “her şeyi yaratmış olan yaratıcı aklın eseri olduğunu” savundu ve şöyle dedi:
“Bugün ateizm tarafından aldatılmış ne çok insan var ki, her şeyin amaçsız ve düzensiz olduğunu düşünmenin bilimsel olduğunu zannediyor ve bunu kanıtlamaya çalışıyorlar.”
Papa haklı. Kendisinin, insanlığın en temel sorunu olarak ateizmi ve onun kültürel sonuçlarını gördüğüne ve buna karşı bir “dinler ittifakı” perspektifi taşıdığına ise, önceki bir yazımda işaret etmiştim.


Mustafa Akyol'u her Pazartesi saat 20.00'de TGRT Haber'de yayınlanan "Siyasi Akıl"da, her Çarşamba ise
saat 20.00'de Mehtap TV'de yayınlanan